Toplumsal hayatta kurban, insanla yaratıcı arasında nasıl bir bağ kurar? İnsan psikolojisi ile yaratıcı arasındaki kurban olayını nasıl açıklıyorsunuz? Kurban yaratıcı ile insan arasında nasıl bir dil oluşturur?

Eski toplumlarda kurban fenomenini incelediğimizde insan ile yaratıcı arasındaki bağın farklı şekillerde tasarlandığını görüyoruz. Mesela bazı toplumlar kızdırdıklarını düşündükleri tanrılara ancak kurban sundukları zaman onların tahripkâr eylemlerinin önüne geçebileceklerine inanmışlar. Daha açık deyişle, tanrıların gerçekleştirebileceği şiddetin önüne yine kurban kesmek gibi bir şiddet eylemi aracılığıyla geçebileceklerini ummuşlar. Buna karşın bazı toplumlar kurbanı daha ziyade tanrı ya da tanrıların tarladaki ürünleri bollaştırmaları, hasadın verimli olmasını sağlamaları için bir araç olarak tasarlamışlar. Bu tasarımda kurban, tanrıyı önceden memnun ederek onu insanların maddi refahlarına katkıda bulunmaya teşvik edebilecek bir hediye anlamına gelmektedir. Genel olarak eski toplumların kurbanı bu ikinci şekliyle anladıklarını görüyoruz.

Ancak kurbanın bu toplumsal ilgi ya da çıkar açısından ele alınması, eski toplulukların kurbanı yalnızca maddi bir hediye ya da şiddet unsuru olarak gördüklerini bize düşündürmemeli. Zira her iki halde de kurbanın insan ile tanrı(lar) arasında bir tür elçilik ya da aracılık yapacağına inanılmıştır. Daha açık söylersek, kurban ölüm esnasında kutsallık kazanan ve bu manevi boyutuyla tanrıların diliyle onlara seslenebilecek bir metafiziksel varlık mertebesine yükseltilmiş. Dikkat edilecek olursa, burada insanlar doğrudan tanrılara seslenemeyeceklerini, ona erişemeyeceklerini, kendilerini duyurabilmek için beşer-üstü bir dile muhtaç olarak kendilerini görüyorlar. Bu belki kurbanın bir tür şefaatçi gibi tasarlandığı şeklinde ifadelendirilebilir.

Ancak konu İslam’a ve İslam toplumlarına geldiğinde tümüyle farklılık göstermektedir. Zira İslam’da kurban ne Allah’ın insanlara karşı şiddet eylemini engelleyecek bir şefaatçi ne de onun hasadı bollaştırmasını sağlayacak bir hediyedir. İslam, Allah’ın insanlara -yine insanların anlayacağı bir dil ile- hitap etmesiyle varlık kazanan bir din olduğu için, maddi boyutundan arınarak manevi boyuta yükselen ve böylece manevi bir dili konuşabilecek aracılara asla yer bırakmaz. Kurban fenomeninin insan psikolojisi ile yaratıcı arasındaki bağı nasıl tesis ettiği hakkında açık bir fikrim yok. Ancak konuyu dil sorusu olarak formüle ettiğiniz için şunu kabaca söyleyebilirim: kurban, belki en derin şekliyle, ‘maruz kalma ya da bırakılma’ anlamıyla ele alınabilir ve insanın daima kendi dışına, başkasına ve her şeyden önce Yaratıcı’nın etkisi ile teklifine maruz yani açık kalan bir varlık olduğuna işaret eder. O asla kendi başına terk edilmiş, kendi zihinsel ya da psikolojik dünyasına hapsedilmiş bir varlık değildir. İnsanın her zaman kendi dışına açık kalmak zorunda olması ve dışarısının etkisine maruz kalması en dramatik anlamlarından birini kurban fenomeninde açığa çıkarır. Biz bu etkiye maruz ya da açık olma durumuna ve bunun farkındalığına “bilinçlilik” diyoruz. Bu yüzden kurban fenomenini insan bilincinin dışarıya açıklığı ekseninde bir dil ya da iletişim konusu olarak ele almak bana daha esaslı geliyor. Kısacası kurban, insanın Allah’a karşı açıklığını, O’nun kendisine yönelişine uygun düşmeye çalışan bir yönelişle mukabele ettiğini ve her zaman Allah’ın etki ve teklifinin farkında olduğunu dile getirir. Böylece kurban, Allah ile olan iletişimimiz (karşılıklı açıklığımız) hakkındaki üst-bilinçlilik durumumuzu temsil eder. Tabir caizse o bir üst-dildir. Gündelik dil hakkında ne kadar üst-dil oluşturmaya çalışırsak çalışalım yine kelimelerin sınırı içinde kalırız. Buna karşılık kurban, kelimelerin bizi içinde tuttuğu bilinçlilik sınırını en nihai noktaya götürür. Artık kelimelerle ifade edilemeyecek şekilde bilinç kendi sınırıyla yüzleşir. İşte bilincin kendi sınırıyla yüzleşmesi onun kendi dışına ne denli açık ve maruz kaldığının daha iyi farkına varmasına yol açar. Zira üst-bilinç ya da üst-dil, en hakiki anlamıyla bilincimizin ve dilimizin sınırlarına eriştiğimiz anda tezahür eder. Kurban—isterse kelime anlamıyla “yakınlık”, “yaklaşma” veya “komşu olma” şeklinde ele alalım—insanın gerçekle ve bu anlamda İlahi gerçekle yakınlaşması hakkındaki üst-dilini oluşturur.

Kurban, insan tasavvurundaki madde ve ruh kavramları arasında ne tür bir etki oluşturuyor?

Kanaatimce kurban hem ‘beden’ hem de ‘ölüm’ diye iki farklı ve birbirine zıt kutbu kendi içinde barındıran bir fenomen olduğu için bir bakıma madde ve ruh kavramlarını yeniden yorumlamamızı talep ediyor. Kurban bir taraftan beden sahibidir ve kurban edilme esnasında bedenini bize olduğu gibi emanet ederek bir teşhir konusu haline getirir. Buna karşılık kurban ölüm denen sırla yüzleşen ve ölümün tüm sırlarını kendisiyle birlikte alıp götürendir. Ne var ki tam da bu birbirine zıt iki kutbun karşılıklı referansı yani birinin anlamının diğeri aracılığıyla ortaya çıkması nedeniyle kurban aslında madde ve ruh ya da beden ve ölüm kelimelerinin karşılıklı olarak anlam kazandığını göstermektedir. Kurban kelimesi bu yönüyle ne sadece madde (beden) ne de sadece ruh (ölüm) boyutuna işaretle anlaşılabilir. Aksine kurban madde (beden) ve ruh (ölüm) arasındaki “karşılıklı ilişki”ye bizim dikkatimizi çeker. Madde ve ruh arasında karşılıklı ilişki olduğu için biz kurbandan söz edebiliyoruz. Madde ruhtan bağımsızlaştığında yalnızca bir teşhir malzemesine dönüşmekte ve ruh maddeden bağımsız anlaşılmaya çalışıldığında tümüyle bir sır haline gelmekte. Buna göre insan tasavvurunda madde ve manadan söz ederken aslında biz her ikisinin karşılıklı ilişkisini dikkate almaktayız. Ancak bu ilişkinin ebedi olamayışı, insanın ölümü mutlaka tecrübe etmek durumunda bırakılması kaçınılmaz olarak madde ve ruh arasındaki ilişkinin zamansallığını ve böylece hayat ve ölümün aynı anda bize eşit derecede yakın olduğunu ima etmekte. Kurban, bu açıdan madde ve ruh arasındaki ilişkinin radikal zamansallığını dikkatlerimize sunar ve bu iki unsuru salt dilsel, kavramsal ya da bilimsel incelemelerle anlayamayacağımıza işaret eder. Köklü bir zamansallık bilincine erişmeden kurban fenomeninin bize madde ve ruh arasındaki ilişkiye dair nasıl farklı bir perspektif sunduğunu görmemiz zordur. Yeri gelmişken, ilk sorunuz bağlamında söylediğim üst-dil ve üst-bilinç tabirlerini aynı zamanda derin bir zamansallık bilinci olarak ele aldığımız belirteyim.

Kurbana modern gözle bakıldığında “bu bir şiddettir” ya da daha yalın bir ifadeyle “bu hayvan boğazlamaktır” denebilmektedir. Ancak diğer taraftan da “bu kutsal bir eylemdir” dememiz gerekiyor. Sizce bu bir çelişki midir?

Bu hayli çetin ve çetrefilli bir soru. Eski kültürlerde ve dinlerde ruh ve madde dikey olarak konumlandırıldığından olsa gerek, maddeye yapılacak baskı, şiddet ya da sınırlayıcı eylemlerin ruhun arınmasına yol açtığı düşünülmüş. Genel olarak maddenin ruhu sınırlayan bir işlevinin olduğu düşüncesi bu inancı desteklemiş. Dolayısıyla şiddet ve kutsal kelimeleri “ruhun arınması” bağlamında hemen her zaman bir şekilde yan yana gelmiş. Mesela Hıristiyanlıkta İsa’nın çarmıhta gerilerek ölmesi şiddet ve kutsalın en belirgin ilişkisidir. Kimi mistik ve tasavvufi akımlarda da bedene yönelik şiddetin kutsala götüren eşik olarak düşünüldüğünü görüyoruz.

Ancak İslam, kanaatimce, ruh ve beden arasında böylesi bir dikey ilişki tasarlamadığından— zira hem ruh hem de beden Allah’ın yarattığı varlığın iki farklı boyutudur—kurban fenomenini asla ‘kutsalın eşiği olarak şiddet’ bağlamında ele almamıştır. Benzer durumu “şehadet” veya “şehitlik” fenomenine bakarak da görmek mümkündür. Şehitlik durumunda da bedene yönelik bir şiddet ve buna bağlı olarak ölüm vardır; ancak bu durum ruhun arınması ya da kutsala erişmesi için bedene uygulanan bir şiddet hadisesi değildir. Bu yüzden İslam’da kurban fenomeninde şiddet olayı kutsalın tezahürü şeklindeki bir amaç ile meşrulaştırılmaz. Benzer şekilde “kutsal eylem” tabiri de şiddet olayına referansla anlamlandırılmaz. Bir başka deyişle, kurban fenomenini ayrıcalıklı ve önemli kılan şey bedene uygulanan şiddet değildir. Kanaatimce İslam hem kurbanın bedenine uygulanan şiddeti hem de kurban kesmekle oluşan ibadetin anlamını daha geniş bir bağlamda ele almaktadır. Bu bağlama göre, madde ile manayı birlikte yaratan Allah’a hem madde hem de ruh eşit derecede boyun eğmekte ve onun irade ve gücünün bir başka tezahürü olan ölüm hadisesi karşısında her ikisi yeni bir anlam kazanmaktadır.

Kurbanı ikame teorisi çerçevesinden nasıl değerlendiriyorsunuz?

Görebildiğim kadarıyla, İslam öncesi dinlerin ve kültürlerin belki hepsinde kurban “ikame” teorisi ekseninde ele alınmış. Kurban, her zaman bir başkasının ya da bir başka şeyin yerini tutan, ona vekâlet eden, ona referansla kurban olan bir husus olarak görülmüş. Mesela Hıristiyanlıkta İsa, insanların asli günahı için ölmüştür. Konuşmamızın en başında söylediğim gibi, kurban tanrıların öfkesini dindirme veya onları mutlu etme aracı şeklinde kendisinin dışındaki bir şey için ölen ya da verilen bir fidye olarak tasarlanmış.

İslam’da kurban, bir başkası veya bir başka amaç için Allah’a verilen bir fidye değildir. Zira kurbanın kendisi ölüm esnasında bir kutsala dönüşen, insanın Allah’a seslenebilme aczini gideren bir şefaatçi yani insanın Allah ile ilişkisinde insanın yerini tutabilen bir aracı değildir. İslam, insan ile Allah arasına kulluk bağlamında her hangi bir aracı koymadığı için, insanın yerini tutabilecek her hangi bir hususu da öngörmemiştir. Aksine insan, birey olarak, Allah karşısında sorumludur ve bu sorumluluğu onun elinden kimse alamaz. İşte birey olarak her insan Allah karşısında kendi sorumluluğunu ve sorumluluğuna bağlı olarak Yaratıcıya yönelişini bir başkasına devredemediği için kurban kendisini kurban eden insan için ölen, insanın bir takım amaç ya da arzularının yerini tutan, insanın iletişim noktasındaki eksikliğini gideren bir şey değildir. Bu yüzden İslam’da kurban fenomenini ikame teorisi ekseninde anlamak bana mümkün görünmüyor.

Kurbanın etinin ya da kanının değil yalnızca kurbanı kesenin takvasının Allah’a ulaşacağına yönelik ayeti nasıl anlıyorsunuz, bu ayet hakkında nasıl bir değerlendirme yaparsınız?

Bu ayet, zaten az önce değindiğim ikame teorisi bağlamındaki kanaatimin oluşmasına vesile olan temel referanslarımdan biridir. İkame teorisinin İslam’da kurban fenomenini açıklayamamasının nedenlerinden biri kurbanın ne etinin ne de kanının Allah’a ulaşmasıdır. İkame teorisi bu ikisinden en az birinin tanrılara ulaştığını varsayar. Oysa dikkat edilecek olursa az önce dile getirdiğiniz ayet, Allah ile insanın doğrudan (aracısız) iletişimini ön plana çıkarır ve kurban fenomenini bu aracısız iletişim esnasında anlamlandırır. “Takva” kelimesi, insanın Allah’ın sonsuzluğu ve mutlak gücü karşısında kendi sınırlılığının en derin anlamıyla farkındalığına dikkat çeker. Sınırlı olanın sonsuz olan tarafından kuşatılmışlığını ve her an gözetim altında tutulduğunu dile getirir. Bu yönüyle o tam da en başlarda üst-dil ya da üst-bilinç dediğim hususa vurgu yapar. Yaptığımız her eylemin aynı zamanda Allah’ın sonsuz ilmi ve gözetimi altında cereyan ettiğinin farkında olmak bizim her an Allah’a olan açıklığımızın ve onun güç ve iradesine maruz kaldığımızın farkında olmaktır. İşte insanın İlahi gerçeklikle olan bu aracısız iletişimi kurban esnasında en üst farkındalık durumuna erişir. Bu bağlamda yukarıdaki ayette geçen “insanın ancak takvasının Allah’a erişeceği” hususu, kurbanın Allah ile insan arasında bir yerde durmadığını gösterir. Tam tersine Allah ile insan arasına başka hiçbir şeyin giremeyeceğine işaret eder. Bu nedenle kurban fenomenini ayrıca bu aracısız ya da doğrudan iletişim ekseninde tersinden anlamak uygun görünüyor; yani kurbanın insanı Allah’a yakınlaştıran bir aracı olamayacak kadar insanın Allah’a yakın olduğunu ya da her zaman onun ezeli ve sonsuz huzurunda durmakta olduğunu dile getirecek şekilde anlamak daha makul geliyor. Kurban, insanın zaten Allah’ın her zaman huzurunda olduğunu yeniden hatırlamasına ancak bir vesile olabilir.

Geçen yılki Kurban Sempozyumu’nda sunduğunuz tebliğde Hz. İbrahim’in İsmail ile sınavına değerlendirirken, “İnsan için ölüm aynı anda hem bir yıkım, hem de bir inşadır. İnsan bilinç sahibi olmanın bedelini ölümüyle öder. İşte bu bedel nedeniyle gerçek kurban insandır” şeklinde bir ifade kullanmıştınız. Bu ifadeyi biraz açabilir miyiz?

İnsan, bitki ve hayvanlardan farklı olarak ölüm bilincine sahiptir ve bu bilince paralel olarak hayat denen şeyin farkında olandır. İnsanın bir gün öleceğini bilmesi aynı zamanda onu ayrıcalıklı kılan bilinç sahibi olmanın bir sonucudur. İşte insan, hayat ve ölüme dair bu bilincini hem yaşamak hem de ölmek suretiyle fiilen gerçekleştirir yani bu ikisi hususu sadece zihinsel tasarım noktasında tutamaz. Bu yüzden insan ölürken aynı zamanda ölüm bilincinin ya da tasarımının yerine bizatihi ölümünü koyar ya da ikame eder. Ölüm esnasında ölüm olayı ölüm bilincinin yerini almaya başlar. İşte bu paradoksal durumu dile getirir yıkım ve inşa kelimeleri. Ölürken ölüm bilinci yıkılır, ortadan kalkmaya başlar ve onun yerine bizzat ölüm olayı inşa edilmiş olur. Şayet bizde genel olarak bilinç ve ölüm bilinci olmasaydı bizler ölmez, sadece yok olurduk. Her an ölüm bilinciyle varolmak ve yaşamak insana özgüdür ve insan bu bilinçliliğin bedelini kendi ölümüyle öder. Sürekli hayat ve ölüm arasındaki hassas çizgide var olduğunun farkına varmakla insan ölüme hayvan ya da bitkilerin değil, asıl olarak kendisinin maruz ve açık bırakıldığını anlar. Bu anlamda asıl kurban hayvanlar değil, insanın kendisidir.

İnsan hayatına zamansallık boyutuyla baktığımızda Hz. İsmail kıssasında kurban sizce nasıl bir rol oynuyor? Zamansallık yönüyle kurbanın insana kattığı nedir?

Bu kıssada ve aslında her kurban kesme esnasında hayat denen şeyin nasıl da geri döndürülemez bir şey olduğunu yeniden fark ederiz. Ölüm, bu açıdan, hayatın geri döndürülemezliğini, geçilen her bir zaman aralığının asla yeniden var olmayacağını ve insanın her zaman kaçınılmaz bir noktaya doğru gittiğini sürekli olarak hatırlatır bize. Hz. İsmail kıssasında kurbanın zamansallığı, insanın Allah’ın ezeli ve sonsuz huzurunda her daim durmakta olduğumuzu dile getirir. Ancak bu sonsuz huzurda durmak, sabit kalmak değil, aksine insanın gidebilecek başka bir yerin olmadığını her an yeniden fark etmesi demektir yani bir süreçtir. Allah’ın her daim huzurunda olmak, ertelenemez, başkasına devredilemez, geri döndürülemez bir süreç olduğu için bu durum kurbanın ölümü esnasında en dramatik ve radikal şekilde fark edilebilir. Daha açık deyişle, geri döndürülemezlik durumunu en keskin biçimde fark etmemizi sağlayan ölüm ya da kurban olayı aslında bizzat hayatın var olma tarzıdır. Ölüm ya da geri döndürülemezlik anlamında zamansallık hayatın kendi örgüsü ve dokusudur. Bu yönüyle yaşamak demek her an ölümü bir yönüyle tecrübe etmek demektir. Kurbanın zamansallığı, hayatın ölümle iç içe varoluşunun bir başka ifadesidir. Hayatın her an elimizden kayıp gitmesi, ölüme bir hayat mesafesinde yakın olduğumuz anlamına gelir. Ölüm ile hayatın birlikte örülmekte oluşu kurbanın zamansallığı sayesinde daha açıkça fark ettiğimiz bir gerçektir.

Muhterem hocam, zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyoruz. Şimdiden kurban bayramınızı da tebrik ediyoruz.

Muhterem hocam, zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyoruz. Şimdiden kurban bayramınızı da tebrik ediyoruz.

MURAT AYDIN