Giriş

Vahyin mahiyeti, Peygamber’e ulaşma niteliği, Peygamber’in söz ve davranışlarındaki yerinin tespiti üzerinde zaman zaman ilim ehli arasında çoğu kez ise işin ehli olmayanların karıştığı bir tartışma yaşanmaktadır. Bu tartışmanın günümüzde izleri olduğu gibi ilim geleneğimiz içerisinde de önemli bir yeri vardır.

Sünnetin Hz. Peygamber’den sonraki nesillere aktarılma yolu ile ilgili rivayet ilmindeki tartışmalar bir yana, Peygamber’e aidiyeti kesin olan söz ve uygulamaların vahiy ile ilişkisinin tespiti ayrı bir tartışma konusu olmuştur. Hz. Peygamber’e Kur’an vahyinden başka bir vahyin gelip gelmediği, Kur’an nassını yorumlayarak ictihad edip etmediği konusunda çeşitli görüşler ortaya konulmuştur.

Bu alanda meydana gelen tartışmalara ilim geleneğimizin yaklaşımını kendi metinlerinden okumanın birçok faydası vardır. En önemli yararı, İslâmi bilgi düzeyinin yükselmesiyle birlikte ortaya çıkan birçok yeni zannedilen yaklaşımın esasında önceden tartışıldığını görmektir. Bu tespit hem ilim geleneğimize olan saygımızı attıracak hem de delillerin tahkiki için zemin hazırlayacaktır. Bu amaçla Pezdevi’nin[1] fıkıh usulü alanının klasiklerinden biri sayılan ve Usûlu’l-Bezdevi olarak da tanınan “Kenzu’l-Vusûl ilâ Ma’rifeti’l-Usûl” adlı eserinden “Sünnetin taksimi bâbı”nın çevirisi verilmiştir. Bu eser birçok ilim adamı tarafından şerhedilmiştir. Bunlardan biri de Abdulaziz el-Buhâri’dir. Biz çevirimizde Abdulaziz el-Buhâri tarafından yapılan şerhin metnini esas aldık.[2] Zaman zaman dipnotlar aracılığıyla çeşitli açıklama ve yorumlar ilave ettik.

 SÜNNETİN TAKSİMİ BAHSİ[3]

“Bir kısım insanların cehaleti ve bu konuda haksız ithamları olmasaydı sünneti çeşitli bölümlere ayırmaktan uzak durmak bizim için uygun olurdu.[4] Çünkü yalnızca Hz. Peygamber, Allah’tan başka kimsenin bütününe vakıf olmadığı kemale sahiptir.

[Bu ön bilgiden sonra deriz ki]: Vahiy, zâhir ve bâtın olmak üzere iki kısımdır.[5]

1.Zâhir vahiy

Zâhir vahiy üç kısımdır:

  1. Peygamber’in kesin işaretlerle vahyi ileteni bildiği bir durumda meleğin dili[6] ile Peygamber’in kulağına ulaşan vahiydir. Bu Allah’ın Ruhu’l-Emin’in (Cebrail) dili ile inzal ettiği vahiylerdir.
  2. Peygamber’in nezdinde sabit olup meleğin sözlü beyanı olmaksızın işaretiyle kendisi için açıklık kazanan vahiydir. Bu vahyin örneği Hz. Peygamberin şu hadisidir: “Ruhu’l-Kuds, hiçbir canın rızkını tamamlamadan ölmeyeceğini benim kalbime ilka etti (nefese). O halde Allah’tan saygıyla çekinin ve (rızk) talebinde güzel davranın.”
  3. Peygamber’in kalbinde, şüphe, karışıklık ve muarız olmaksızın Allah’ın ilhamıyla ortaya çıkan vahiydir. Bu Allah’ın katındaki bir nur ile ona göstermesidir. “Allah’ın sana gösterdiğiyle insanlar arasında hükmetmen için…” (Nisa 4/15) buyruğunda ifade ettiği şeydir.[7]

Bu zâhir vahiylerin tamamı imtihan (ibtila) ile ilişkilidir. İmtihandan bu vahiylerin hakikatini teemmül ile idrak etme imtihanını kastediyorum. Çünkü bu vahiylerin zâhir oluş yolu birbirinden farklıdır. Bunların Hz. Peygamber’e özgü (has) durumlar olduğu kesin delillerle ortaya çıkmıştır. Bu nedenle bu hususta başkalarına ihsan edilen keramet gibi şeyler Hz. Peygamber’in bu havassına dâhil edilir.

2.Bâtın vahiy

Bâtın/gizli vahiy, Hz. Peygamber’in metne dökülmüş (mansus) ahkâm üzerinde tefekkür ederek ictihadi görüş ile ulaştığı şeydir.[8] Bu kısımda görüş farklılıkları ortaya çıkmıştır:

  1. Bir kısım kişiler bu kısmın Peygamber hakkında varid olmasını reddederek Peygamber için yalnızca halis vahyin bulunduğunu, rey ve ictihadın onun ümmeti için olduğunu söylemişlerdir.
  2. Diğer bir kısım kişiler ise; vahiy ve rey ile sabit olan şer’i ahkâmın tamamıyla amel etme hakkı olduğunu söylemişlerdir.
  3. Bizim için daha doğru olan görüş şu üçüncü görüştür: Hz. Peygamber yeni meydana gelip hakkında vahiy inmemiş olan olayların hükmü için beklemekle ve bekleme süresi sona erdikten sonra da reyi ile amel etmekle emredilmiştir.[9]

Birinci görüşü savunanlar, “O hevasından konuşmaz, (konuştuğu) ancak vahyedilen bir vahiydir” (Necm 53/3–4) âyetini delil getirmişlerdir.[10] Çünkü ictihad hataya muhtemeldir. Bu nedenle şer’i hükmü ibtidaen vazetmeye elverişli değildir. Çünkü şer’i hüküm koymak Allah’ın hakkıdır, bu nedenle de bu hükmün tespiti ona aittir. Savaş meselesinin durumu ise farklıdır. Çünkü rey/akli görüş ile savaşı sürdürmek veya durdurmak kararını tespit etmek sahih olduğu için bu husus insanların kararına bağlıdır.

İkinci görüş ise şu delillere dayanmıştır: Allah, “Ey akıl sahipleri düşünüp ibret alın (i’tibar)” (Haşr 59/2) âyetiyle düşünüp ibret almayı (i’tibar) âmm olarak emretmiştir.[11] Hz. Peygamber ise insanlar arasında bu niteliğe sahip olmaya en çok layık olandır. Yine Allah, “onu (hükmü) Süleyman’a kavrattık” (Enbiya 21/79) buyurmaktadır.[12] Ve bu nass olmadan rey serdetmeyi anlatmaktadır. “Senin koyununu kendi koyununa katmak istemekle sana zulmetmiştir, dedi” (Sâd 38/24) âyeti de aynı şekilde rey ile cevap vermeyi ortaya koymaktadır.

Hz. Peygamber Has’amiyye’ye, “Babanın bir borcu olsa, sen de bu borcu ödesen kabul görür mü?” dediğinde kadın, “Evet” cevabını verdi.  Bu cevap üzerine Hz. Peygamber, “Allah’ın borcu ödenmeye daha layıktır” buyurdu. Oruçlunun öpmesinin orucu bozup bozmayacağını soran Ömer’e, “Su ile ağzını çalkalayıp sonra tükürsen orucuna zarar verir mi?” buyurmuştur.[13] Bu açık bir kıyastır. Eşiyle zevciyet ilişkisi kuran kişinin sevap alacağını söylediğinde “Şehvetimiz nedeniyle bize sevap verilir mi” denilince,  “Bu ihtiyacını haram yolla gidermesi durumunda günahkâr olacağını düşünmez misin?” cevabını vermiştir.[14] Yine Haşimoğulları’nın zekât almalarının haramlığını anlatırken, “Ağzını çalkaladıktan sonra tükürdüğün suyu içer misin?” demiştir. Bu isti’mal ile kirletilmişlerin haramlığı hususunda açık bir kıyastır. Çünkü Hz. Peygamber ilimde insanların öncüsüdür, diğer insanlara gizli kalan benzerlikler onun için ortadan kalkmıştır. Bu bakımdan nassın anlamlarının kendisine gizli kalması muhaldir. Kendisi için anlam açık hale geldiğinde onunla amel etmesi gerekir. Çünkü amelin delili ortaya çıkarılmıştır. Ancak başkasının ictihadı hataya ihtimalli olsa da Hz. Peygamber’in içtihadının hata ihtimali yoktur. Hata üzerinde karar kılması muhtemel değildir. Allah, Hz. Peygamber’in ictihadını onayladığında/ değiştirmediğinde bu, ictihadın kesinlikle isabetli olduğunun delilidir. Bu, Hz. Peygamber’in savaş işlerindeki danışması/müşaveresi gibidir.

Hz. Peygamber, savaş işlerinde olduğu gibi, nass bulunmayan diğer konularda da müşaverede bulunurdu. Hz. Peygamber’in Bedir esirleri hususunda istişare edip Hz. Ebu Bekir’in görüşünü uygulamaya koyduğunu görmez misin? Bu kendisinin de görüşüydü, bunun gereği olarak, “Eğer Allah’ın daha önce verilmiş bir hükmü olmasaydı aldıklarınızdan dolayı size büyük bir azap dokunurdu” (Enfal 8/68) âyeti nazil olana kadar esirlere iyilikte bulunmuştur. Yine Ahzab günü Medine meyvesinin yarısını vererek müşriklerden bir grup ile sulh yapma hususunda Sa’d b. Muâz ve Sa’d b. Ubade’ye danışmış ve onların (aleyhteki) görüşlerini uygulamaya koymuştur. Bedir günü suyun bulunduğu yere konuşlanma hususunda Useyd b. Hudayr’ın görüşünü uygulamıştır.

Kendisine vahiy geldiğinde ise diğer hususlarda olduğu gibi savaş ile ilgili konularda da kimseye danışmadan kesin kararı verirdi. Çünkü cihad mahza Allah hakkıdır, onunla başkası arasında fark yoktur. Hz. Peygamber Ebu Bekir ve Ömer’e, “Bana vahyolmayan konularda sizin gibiyim” demiştir. Vahyin bulunduğu durumlarda ise müşaverede bulunmak helal değildir. Çünkü şûra hassaten rey ile amel etmek içindir. Hz. Peygamber’in hata üzerinde karar kılmaktan masum olduğu, Peygamber’den başkasının ise hata üzerinde karar kılmaktan masum olmadığını görmez misin? Durum böyle olduğuna göre Hz. Peygamber’in ictihadının ve reyinin doğru olduğunda kuşku yoktur. Ancak biz vahyi beklemeyi önceliyoruz. Çünkü onu rey serdetmekten müstağni kılan vahiy lutfuna mazhar olmasıdır. Hal ve ahvalinin çoğunluğunda vahiy nimeti daima yer almıştır.

Rey serdetmek ise zorunludur. İsabet ihtimalinin üstün taraf haline gelmesi için talebin/araştırmanın hükümden önce bulunması gerekir. Çoğunlukla suyun bulunduğu bir yerde ancak talep/araştırmadan sonra teyemmümün caiz oluşu gibi… Bu diğer müctehidler bakımından nasslar arasında gizli kalmış nassı talep etmek gibidir. Bekleme süresi ise hakkında vahy nazil olacak şeye göredir. Ancak olayın zaman kaybına tahammülünün bulunmaması başka… En doğrusunu Allah bilir. Peygamber’imizin sünnetiyle ilişkilenen bizden önceki peygamberlerin şeriatlerindeki hükümlere gelince, onları geri bıraktık.

Çünkü onların bizim için şer’i bir hüküm olup olmadığında ihtilaf edilmiştir.”

Sonuç Pezdevi’nin bu ciddi değerlendirmelerinin ana çizgilerini tespit edersek şunları söyleyebiliriz:

  1. Vahiy risalete özgü bir durum olup Peygamber’in söz ve davranışlarının kaynağı olduğu daima göz önünde bulundurulmalıdır. Vahyin zâhir ve bâtın türleriyle birlikte Peygamber’e rehberlik ettiği bilinmelidir. Yani Hz. Peygamber’e aidiyeti kesin olan söz ve uygulamaların, düzeltilmedikleri takdirde Allah’ın onayından geçtiği için doğru olduğu bilinmelidir.
  2. Hz. Peygamber’e gelen vahyi Kur’an metni ile sınırlandırmak hatalıdır. Çünkü bu, Peygamber’i eline tutuşturulanı yalnızca taşıyan bir kişi konumuna iter.
  3. Hz. Peygamber’in Kur’an nassından ictihad ederek hüküm çıkarmasını kabul etmemek Peygamber’i yüceltmek değildir. Kur’an vahyinin olmadığı sahalarda ictihad etmesi insanların en akıllı ve en basiretlisi olmasının doğal sonucudur.
  4. Hz. Peygamber’in ictihadını da gizli vahiy olarak değerlendirmiştir. Çünkü isabetli olmadığı Kur’an vahyi tarafından ifade edilmemişse onaylandığı anlamına gelir.
  5. Hz. Peygamber’in ictihad etmek için vahyi bekleme süresini tamamlaması gerektiğini isabetle tespit etmiştir. Ancak ictihad ederken göz önünde bulundurduğu dinin genel maksatları, dönemin örf ve âdetleri vs. üzerinde durmaması çalışmasının eksikliği olarak görülmektedir.

MEHMET BİRSİN

 

[1] Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammed b. Hüseyin b. Abdulkerim el-Bezdevi tanınmış Hanefi âlimlerinden biridir. 400/1009 yılında doğdu. Hayatı hakkında ayrıntılı bilgi yoktur. Semerkand’da ders vermiştir. Eserleri zor anlaşıldığı için “Ebu’l-Usr” diye tanınmıştır. 5 Recep 482 (13 Eylül 1089) tarihinde Keş’te vefat etti ve Semerkand’a defnedildi. Bkz. Özel, Ahmet, Hanefi Fıkıh Âlimleri, Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1990, s.41–42.

[2] Buhari, Abdulazîz Ahmed b. Muhammed Alauddin, Keşfu’l-Esrâr an Usûli Fahru’l-İslâm el-Bezdevi, Thk. Abdullah Mahmud Muhammed Ömer, Daru’lKutubi’l-İlmiyye, Beyrût 1418/1997, et-Tab’atu’l-Ûlâ, III/3003–314.

[3] Sünnetin taksimi, esasında, peygamberin şer’i ahkâmı beyan yolunu açıklamakta ve sünnetin vahiy ve ictihad ile olan ilişkisini açıklamaktadır. Çünkü sünnetin taksimi vahiy, ilham, ictihad, örf ve âdet ile ilişkisinin tespit edilmesiyle mümkündür. Pezdevi, sünnetin örf ve âdet ile olan ilişkisi, diğer bir ifadeyle dönemin örf ve âdetinin Peygamber tarafından uygulanmasıyla oluşmuş sünnet üzerinde durmamaktadır. (M. Birsin)

[4] Şarih Buhari’nin de ifade ettiği üzere Pezdevi sünnetin sınıflandırılmasını ilkesel olarak doğru bulmamaktadır. Böyle bir bahis açıp üzerinde görüş serdetmesini harici nedenler gerektirmiştir. Bu da bazı insanların, Hz. Peygamber’in rey ve ictihad ile hüküm vermesi ve ahkâmın beyanında vahiyden başkasına dayanması caiz değildir düşünceleridir. Çünkü onlara göre Hz. Peygamber’in vahiyden başkası ile hüküm vermesi veya şer’i ahkâmı beyan etmesi nübüvvetin derecesini ictihad derecesine düşürecektir. Pezdevi, Peygamber’in derecesini yüceltmek isteyenlere bu tartışmalara girmemelerini salık verse de realitede bu tartışmanın olması nedeniyle istemeyerek de olsa konuyu ele almıştır.

[5] Hz. Peygamber bütün şer’i ahkâmı beyan ederken vahye dayanmıştır, ancak bu vahyin bir kısmı zâhir, bir kısmı bâtındır. Buhari, Şerh, III/303.

[6] “Dili ile” ifadesiyle Kur’an’ın şu âyetlerine işaret etmektedir: “O şerefli elçinin sözüdür.” (Tekvir 81/19), “De ki, onu Ruhu’l-Kuds indirmiştir.” (Nahl 16/102) ve “Ruhu’l-Emin onu kalbine indirdi” (Şuara 26/193– 194).

[7] Buhari, “Allah bir beşer ile ancak vahiy yoluyla…” (Şûra 42/51) âyetinde geçen vahiy ifadesini ilham ile açıklayarak bu vahiy türüne delil olarak getirmiştir. Bu kalbe anlamı yerleştirmektir. Tıpkı Musa’nın annesinin kalbine atıldığı gibi… Ancak Peygamber bu anlamın Allah’tan olduğuna kesin olarak kani olunca kesin bir delil haline gelir. Bu üç tür zâhir vahiydir. Çünkü peygamber nezdinde hakikati idrak edilmiştir. Peygamber kendisine zâhir olan delillerle düşünerek bu vahiylerin hakikatini idrak ile sorumludur. Biz ise bize tebliğ olduktan sonra Peygamber’in peygamber liğinin doğruluğuna işaret eden mucizeleri inceleyerek hakikatini idrak ile sınanmaktayız. Zâhir vahiylerin yalnızca ortaya çıkış yolları birbirinden farklıdır. Çünkü bir kısmı meleğin tebliği, bir kısmı işareti ve bir kısmı ise Allah’ın aracısız olarak ızhar etmesiyle oluşmaktadır. Bu üç kısım da Peygamber’in özeli olup ümmetinden ortağı yoktur. Zira vahiy tereddütsüz Peygamber’e mahsustur. Kendisinde şüphe olmayan ilham da ondan başkası için mevcut değildir. Eğer bu ilham bulunur ve ondan başkasına ihsan edilirse bu durum Peygamber’in hakkı için yani ona hürmetendir. Bunun örneği evliyanın kerametidir. Çünkü bu keramet Peygamber hürmetine sabit olmuştur ve onun mucizelerini tamamlamak içindir. Durum böyle olunca başkası için sabit olan kerametler Peygamber’in hususiyetinin dışına çıkmaz. Çünkü başkası için sabit olan şer’i ahkâmın tespitinde delil olmaz. Bu şekilde ilhamın delil oluşunun Peygamber’e özgü oluşu kanıtlanmış olur (Buhari, 3/304-305).

[8] Bu ifadeleriyle Pezdevi, Hz. Peygamber’in ictihadını anlamı itibariyle bâtın/gizli vahiy olarak değerlendirmektedir. Çünkü Peygamber’imizin ictihadı ile takdirde bulunması onun hakikaten hak olduğuna delalet eder. Tıpkı hükmün ilk olarak vahiy ile vazedilmesi gibi. Bu itibarla Pezdevi, Peygamber’in ictihadını vahye benzer kabul etmiştir. Buhari, III/305.

[9] Hz. Peygamber’in ictihad’da bulunmasının caiz olup olmadığı ve bu ictihad ile ibadet edilip edilemeyeceği hususunda görüş ayrılığı oluşmuştur. Eş’ariler, Mutezile’nin çoğunluğu ve kelâmcılar Hz. Peygamber’in şer’i ahkâmın tesbitinde ictihad hakkının bulunmasına karşı çıkmışlardır. Ancak bir kısmı bunu aklen, bir kısmı da şer’an caiz görmemiştir. Aklen caiz olmadığı görüşü Ali el-Cubbâî ve oğlu Ebu Hâşim’den nakledilmiştir. Diğer grup ise aklen caiz olduğunu fakat şer’an onunla ibadet (taabbud) edilemeyeceğini söylemişlerdir. Diğer bir kesim ise -ki onlar usulcülerin çoğunluğudur- Hz. Peygamber’in ahkâm-ı şer’iyyede hem vahiy hem de ictihad ile, yani zâhir ve bâtın vahiy ile amel etmesinin caiz olduğunu söylemişlerdir. Bu görüş bizim ashabımızdan Ebu Yûsuf’tan nakledilmiştir. Bu görüş aynı zamanda Malik, Şafiî ve Hadis ehlinin mezhebidir. Bizim ashabımızın çoğunluğu (Hanefiler) Hz. Peygamber’in vahiy olmayan bir konuda vahyi beklemekle yükümlü olduğunu, beklemeden sonra vahiy nazil olmazsa bu ictihad etmeye izin verildiğine delalet eder demişlerdir. Bekleme süresiyle ilgili olarak ise üç gündür veya amacın yitirilmesi korkusudur denilmiştir. Bu, olaya göre faklılık gösterir. Nikâhta en yakın veliyi bekleme süresinin denk/uygun talibi kaçırma süresine göre belirlenmesi gibi… Buhari, III/305.

[10] Bu görüşü savunanlara göre âyet Peygamber’in vahiyden başkasını konuşmadığını haber vermektedir. İctihad ile ortaya çıkan hüküm ise vahiy değildir. Bu nedenle âyetteki nefyin/olumsuzlamanın kapsamına girmektedir. Akli delil olarak ise şunu söylemişlerdir: Hz. Peygamber şer’i hükmü ilk olarak/ibtidaen koymaktadır. İctihad ise hata ihtimali olan bir delildir. Çünkü kulların görüşüdür. Bu nedenle ibtidaen şer’i hüküm vazedemez. Çünkü şeri hüküm koymak Allah’ın hakkıdır, O’nun belirlemesine bağlıdır, kulların tespitine değil. Savaş işleri ve muamelata ilişkin konular ise bundan farklıdır. Bunlar hukuku’l-ibada ilişkindir. Bu hükümlerde amaç, maslahatlarını gerçekleştirecek şekilde ya kullardan bir zararı defetmek veya bir menfaati celbetmektir. Bu tarz konularda insanların ihtiyaçları nedeniyle rey ile amel etmek caizdir. Bundan ötesinde de güçleri yetmez. Allah ise kulların nitelendiği âcizlikten ve ihtiyaç sahibi olmaktan münezzehtir. Hataya ihtimali bulunan reye başvurmak ise ancak zaruret durumunda caizdir. Nassın bulunduğu hallerde rey ile iştigal etmek caiz değildir. Bu da peygamber için değil ümmeti için söz konusudur. Çünkü ona her daim vahiy gelmektedir. Onun rey ile iştigali bizim nass mevcut olduğu halde rey ile iştigalimize benzer. Yani kıbleyi araştırmak gibidir. Çünkü Kâbe’den uzakta olan ve kıbleyi tespit etmek için bir çare bulamayan kişinin zarureten ictihad etmesi caizdir, Kâbe’yi gören veya tespit etmeye gücü yeten kişinin ictihad etmesi caiz değildir. Çünkü bunda ictihada muhtaç kılan zaruret yoktur. Yine eğer kendisi için içtihad caiz ise başka bir müctehide muhalefet etmesi de caiz olur. Çünkü ictihadi ahkâmda muhalefet caizdir. Ancak Hz. Peygamber’in hükmüne muhalefet etmenin hiç kimse için caiz olmadığında ittifak bulunmaktadır. Bu şekilde Hz. Peygamber hakkında ictihadın caiz olmadığı bilinmiş olur. Bilindiği gibi harb ile ilgili işlerde rey ile hareket etmesi caiz olduğu için Medine meyvesinin yarısını vermesine Sa’d muhalefet etmiştir. Useyd b. Hudayr ise Bedir savaşındaki konaklama yeri hakkında muhalefette bulunmuştur. Bu bakımdan Hz. Peygamber’in ictihad etmesi insanların kendisinden uzaklaşmasına sebebiyet verir. Çünkü insanlar Hz. Peygamber’in ne zaman şeriatinde reyi ile hükmettiğini duyarlarsa araştırıp incelemeden kendi hevalarına öncelik verirler. Buhari, III/306.

[11] Bu âyette emredilen i’tibar (araştırıp ibret almak) bütün basiret sahipleri içindir. Hz. Peygamber ise insanların en basiretlisi, niyeti en halis olanı, en doğru ictihad edeni ve en güzel hüküm çıkaranıdır. Buhari, III/306.

[12] Burada vahiy yoluyla değil, rey yoluyla elde edilmiş bir hüküm ortaya konulmaktadır. Çünkü eğer vahiy yoluyla olsaydı Hz. Davud ve Süleyman bu hususta eşittirler. ‘Kavratma’ eylemi Hz. Süleyman’a has kılınmıştır. Buradan da rey yolu ile kavramanın murad edildiği bilinir. Eğer Davud’un hükmü vahiy ile olsaydı Hz. Süleyman’ın ona aykırı düşünmesi mümkün olmazdı. Hz. Süleyman muhalefet edip övüldüğüne göre bu hükmün rey ile olduğu anlaşılır. Buhari, III/307.

[13] Ebu Davud, Savm, No: 2385; Ahmed, Müsned, I/12.

[14] Müslim, Zekât, No: 1006; Ebu Davud, Salât, No: 1285.