ANALİZ

PEYGAMBERLERİN ÖRNEKLİĞİ

Yasin Aydoğan

Her eğitim bir eğitmene-öğretmene ihtiyaç duyar. Eğitmen-öğretmenin olmadığı bir eğitim çabası, talibine fazla yol aldırmaz. Bu manada pedagojinin yasalarını-kurallarını elbette Alemlerin Rabb’i va’z etmiş ve insana öğretmiştir. Eğitim bilim insanlıkla yaşıttır, Rabb’imiz insanı yaratmış, ona eşyanın isimlerini de öğretmiştir (Bakara 2:31-33). İnsan eğitim ve öğretime hazır, donanımlı, altyapısı müsait bir şekilde halk edilmiştir. İnsan yine hemcinsi, kendi içinden eğitimin-öğretimin pratik açıdan nasıl yapılacağına, uygulanacağına dair bir eğitmene-öğretmene her zaman ihtiyaç duymuştur.

Bir kelam-ı kibar bu mevzuyu harika ifade etmiştir.

“İnsana gözden tohum eker, kulaktan sularsınız.”

Örnekliğin ehemmiyetine işaret eden bu söz üzerine çok konuşulabilir, müzakereler yapılabilir, bu muhteşem bir gerçeğin özlü ifadesidir. Hareketlerin sesi-dili evrenseldir. Hareketlerin sesi dilin sesinden daha etkileyicidir.

“Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır.” (Ahzab 33:21)

Peygamberlik müessesesi, insanlık var olalı beri yeryüzünün en kadim, eski, sarsılmaz, solmaz, sönmez, pörsümez, bozulmaz müessesesidir. Kıyamete değin de böyle olacak, böyle kalacaktır. İlk insan ve ilk nebi Hz. Adem’le başlayan bu kurum, tarihin her döneminde farklı isim ve simalarla (salat ve selam tüm enbiya’ ya) varlığını devam ettirmiş, önderimiz Hz. Muhammed’le zirveye ulaşmıştır. Kazan’lı büyük üstad Musa Carullah Bigi’nin muhteşem tespitiyle “Peygamber’in fiziki varlığı son bulmuştur ancak misyon kıyamete kadar devam edecektir. Bu sorumluluk ümmetin omuzlarında bir yük olarak durmaktadır.” der.

Bu manada davet, tebliğ, kelime-i ulya’nın ihyası bir mükellefiyet olarak bize kalmıştır. Bunu daim kılmak, yaşamak, yaşatmak, iman borcumuzdur.

 

Konuya başlık seçerken neden asli dilimiz Arapçada orijinal “rasul-nebi” kavramları esaslı değil de Farsçadan dilimize geçen bir kavram üzerinden konuyu ele aldığımıza, peygamber kavramını kullandığımıza dair eleştiriler olabilir, gelebilir.

Peygamber: Farsça’da mürekkeb bir isimdir. Peyam: “haber”, aver ya da ber: “veren” demektir. Bu mürekkeb kelime Farsça’da her çeşit haberci, elçi, haber getiren, haber taşıyan manalarına geliyor. Osmanlı’nın ilk dönemlerinde postacılık, kuryelik, muhafızlık görevi yapan, alay ve törenlerde yer alan küçük asker sınıfına da peykan-ı hassa deniliyordu. Peyk: haberci, eşlik eden anlamına geliyor Farsça’da. Ancak peygamber kelimesi dilimizde çok kök salarak yer tutmuştur. Farsçadan dilimize geçen başka kelimeler de var namaz, oruç gibi. Kur’an namaza salat, oruca savm-siyam diyor. İslam terminolojisinde ise peygamber, rasul ve nebi kavramlarıyla ifade ediliyor. Filologlar bu kavramlar arasında farklar olduğunu ifade etmiş ve gerekçelerini sunmuşlardır.

İslam’ın temel kavramlarını eksene alarak bir tasavvur oluşturmak, meramımızı ifade ederken, kendi terminolojimiz üzerinden özgün bir dil kullanmak elbette çok mühim bir vazifedir hepimiz için. Kanaatim odur ki topluma mal olmuş, başka dillerden bizim dilimize intikal etmiş ve çokça yer tutmuş bazı kelime kavramların içini orijinal-asli literatürümüzde yer tutan kavram-kelimeye yüklenen özgün anlam ile doldurmayı başarabilirsek maksat hasıl olur. Hulasa kültürde yer tutmuş başka dilden ithal bir kavramın içini Kur’an’ın beyan ettiği ve asr-ı saadet döneminde anlaşıldığı ve yaşandığı şekliyle maksada muvafık doldurma çabasının hikmete uygun olduğunu düşünüyorum.

Tabii en doğrusunu Allah bilir.

Kâinatı halkeden Rabb’imiz içimizden elçiler seçmiş. Hemcinsimizden, bizim gibi yaşayan, fıtraten sahip olduğumuz özellikler aynı olan elçiler. İzini sürebilmemiz açısından izleme, gözleme açısından insan olmaları gerekli elçiler.

İnsanüstü olmayan ama üstün insan sıfatını haiz kullar bu elçiler.

Numune-i imtisal kullar,

Hasen ahlakın mümessili kullar,

Model kullar,

Örnek kullar,

Seçilmiş (Mustafa) kullar,

Tavzif edildikleri özel misyon gereği El Raqib olan Rabb’imizin murakabesine tabi kullar.

Taşıdıkları özel misyon gereği sözleri, söylemleri, hareketleri, davranışları, eylemleri, kararları, düşünceleri, fikirleri her an tavzif eden (görevlendiren, vazife veren) yegâne otoritenin yasalarına, ahkamına, mesajına mutabık olması şart olan kullar.

Yanlışı her an uyarı ile düzeltilen kullar. Kendilerinden sonra gelenlerin yanlışın izini sürmelerine izin-imkân verilmeyen kullar. Bu manada peygamberler münzel hakikatin, mesajın beyan ettiği gerçekliği anlama yaşama çabası serdederlerken, ilahi rızayı bulma yakalama hususunda elbette içtihad (akli cihad) ederler, fakat Rabb’imizin tayin ve tavzif ettiği bu seçilmiş muhterem ve muteber kullar, seçkin ailenin asil üyeleri olan bu kutlu şahsiyetler için şunları çok rahatlıkla söyleyebiliriz.

  1. Bilerek hata etmezler: İfade etmeye çalıştığımız gibi uyarı alacağını bilen buna rağmen icra eden bir peygamber bilmiyoruz. Kendi kanaatini beyan eden ancak görevlendiren mutlak irade sahibi Rabb’imizin “doğru değil” uyarısına muhatab olunca hemen kendisini düzelten, güzel örneklikleri-örneklerini kerim kitabımızdan okuyor, öğreniyoruz.
  2. Hatada ısrar etmezler: Hata olduğu Rabb’imizce açıklandıktan hemen sonra o işe son veriyorlar.
  3. Hatayı tekrar etmezler: Rabbani ikazı aldıktan sonra asla hatayı tekrar etmiyorlar.
  4. Mutlaka tevbe ederler: Bu manada El Tevvab olan Allah’ın mesajına istinaden tevbenin nasıl yapılacağına dair bize de fiili-pratik örneklik teşkil ederler.

 

Kur’an bize peygamberler arasında hiçbir ayrım yapmamamız gerektiğini öğretmiştir. “Biz, O’nun elçilerinden hiçbiri arasında ayrım yapmayız.” (Bakara 2:285)

 

Peygamberler birbirlerini hem tasdik etmiş (onaylamışlar), hem de tebşir etmişlerdir (müjdelemişler).

 

Rabb’imiz peygambersiz bir toplum olmadığını çok vazıh bir şekilde beyan buyurmuştur.

 

“Andolsun biz her ümmete (kavim, toplum) Allah’a kulluk edin, tağuttan kaçının diyen bir Peygamber gönderdik.” (Nahl 16:36)

 

Rabb’imiz her devirde kirlenmiş, bozulmuş, şirke, fıska, fücura, isyana, tuğyana, küfre bulaşmış topluluklara yeni bir müceddid göndermiştir. Bu manada şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz, her peygamber müceddiddir ve tecdid için gelmiştir.

 

Tüm peygamberlerin ortak misyonudur tecdid. Yenileyicidirler, yenilemek, temizlemek, arındırmak, pir-u pak etmek için görevlendirilmişlerdir. Kendi zamanlarında, önce gelen peygamberin tevhid mesajına katılan, eklenen, bozulan, muharref yönlerini yeniden hatırlatarak gündeme taşıyarak bir yenileme rehabilitasyon cehd ve gayreti ortaya koymuşlardır. Bu manada Hz. İsa’nın mesajı ile efendimizin mesajı arasında, Hz. Nuh’un mesajı ile, Hz. Musa’nın mesajı arasında hiç fark yoktur.

Bu hakikati aşağıda okuyacağımız ayet tartışılmaz bir şekilde ortaya koymuştur.

 

“Senden önce gönderdiğimiz her peygambere, Bana kulluk edin, benden başka ilah yoktur diye vahyettik.” (Enbiya 21:25)

 

Hulasa mesele Tevhid’dir, ve bu mesaj hep devam edecektir.

 

Misyon kelimesine lügatler “özel görev, hususi vazife” anlamı veriyorlar.

 

İşte özel görev, hususi vazife ile tavzif edilmiş tüm peygamberlerin dillendirdiği hakikat ancak bu olmuştur:

 

Batılın izalesi, Hak’kın ikamesi, Şirk’in izalesi, Tevhid’in ikamesi

 

Tüm peygamberler aynı kaynaktan, aynı mesajı (vahy) aynı muhataba (insan) taşımışlardır.

 

Rabb’imiz peygamberleri, insanların Allah’a karşı bir hüccetleri kalmasın diye görevlendirmiştir.

 

“Biz Rasulleri güzel haberlerin müjdecileri ve uyarıp korkutucular olarak gönderdik ki onların gelişinden sonra insanın Allah’a karşı bir mazereti kalmasın. Allah gerçekten güç ve hikmet sahibidir.” (Nisa 4:165)

Miladi 610 ila 632 arası süren 23 yıllık Risalet-Nübüvvet çağını dikkatle incelediğimizde, bazı çıkarımlar-okumalar yapmak hepimiz için mümkündür diye düşünüyorum.

Hatt-ı hareket açısından, İslam’ın indiği içtima-i yapıya nasıl bir düzen-nizam verdiği hepimizce malumdur.

Bizim de aynı yolu-hattı takip etmemiz gerektiğine kaniiyim.

Ben, acizane okumalarımda-anlama çabalarımda (elbette tartışılabilir, eleştirilebilir, ilaveler yapılabilir) şu sonuçlara ulaştım.

Peygamberlerin ortak özellikleri ve örneklikleri ile oluşan hareketin esasları şunlardı.

1.KAYNAK (VAHY) KUR’AN’DI

“İşte kendisi hakkında hiçbir kuşkuya yer olmayan bu ilahi kelam, takva sahipleri için bir hidayet rehberidir.” (Bakara 2:2)

“Bu Kur’an, kendisi ile insanları uyarasın ve müminlere öğüt veresin diye sana indirilen bir kitaptır. O halde bu görevi yaparken sakın ruhun sıkılmasın.” (A’raf 7:2)

“Hiç şüphe yok ki işte bu Kur’an, en doğru yola yöneltmekte, erdemli ve güzel davranış sergileyenleri, kesinlikle muhteşem bir karşılığın beklediğini müjdelemektedir.” (İsra 17:9)

İslam’a girenler Kur’an eksenli bir akide, amel, ahlak, fikir, düşünce sahibi oluyorlar ve temel referans olarak da Kitabullah’ı alıyorlar, Kur’an’ın dünyasını kurmanın mücadelesine soyunuyorlardı. Kimlikler, kişilikler bu ana-temel referans üzerinden şekilleniyordu. En büyük çabaları en yoğunluklu meşguliyetleri inzal edilen vahye muvafakat idi.

Hiçbir başka kitabı bu kaynağın önüne koymuyor, üzerine çıkarmıyorlardı.

2.İSME DEĞİL, İLKELERE DAYANIYORDU

“En güzel isimler, nitelikler ve tüm mükemmellikler Allah’a mahsustur. Artık O’na yalvarıp yakarın ve O’nun yüceltilmesinde haktan sapan kimselerden uzak durun! Onlar, zamanı gelince yaptıklarından dolayı cezalandırılacaktır.” (A’raf 7:180)

“O Allah’tır; mutlak yaratıcıdır, var ettiğinin ilk örneklerini yaratandır, yarattığı ilk örneklere suret giydirendir. En güzel isimler, nitelikler ve tüm mükemmellikler Allah’a mahsustur: Göklerde ve yerde olan her şey O’nun adına hareket eder: zira O’dur her işinde mükemmel olan, her hükmünde tam isabet eden.” (Haşr 59:24)

İlahi vahiyde fani isimlerin çok da öne çıkmadığını görüyoruz. Kur’an bu manada peygamberler dahil çok isim zikretmemiştir. Rabb’imiz kendi esması ile dikkatlerimizi tevhide celbetmiştir. Tevhidi ilkelerin baş rol oynadığı, tevhid esaslı ilke ve prensipler üzerinde ittifaklar sağlandığını, El Baki olan Rabb’imizin ilelebet mesajına tabi olmaktan başka çıkar yol olmadığını biliyorlardı. Kur’an’ın isimler üzerinde durmaması da çok manidardır. Eğer isim eksenli konuşacak yaşayacaksak onun da reçetesi bellidir. El Esma-ül Hüsna Allah’ın en güzel isimlerini anlamak tanımak ve hayata taşımak.

3.PARASAL-AKÇALI İLİŞKİLERE GİRMİYORLARDI

“Ben bu çağrıma, hizmetime karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum, benim çabamın karşılığını verecek olan Alemlerin Rabb’idir.” (Şuara 26:127)

“Uyun sizden hiçbir karşılık beklemeyen bu kimselere; zira bunlar doğru yoldadırlar!.” (Yasin 36:21)

Hareket, asla parasal ilişkiler üzerinden şekillenmiyordu. Çok cazip, ayartıcı, gıdıklayan tekliflere asla prim verilmiyordu. İnsanların yüreğine hitap ediliyor, toplumsal statüleri üzerinden muhatap alınmıyorlardı. Takva, ihlas, samimiyet, sadakat sıfatları üzerinden değer-kıymet kazanıyorlardı. Zenginin sofrası ile yoksulun sofrası ayrı değildi, zenginin sohbet halkası ile yoksulun sohbet halkası da ayrı değildi. Aynı zeminde, saf düzeni üzerinden bir meclisin kutlu müdavimleri oldular. Protokoller, resmi ilişkiler değil, doğal kardeşlik hukukunu öne çıkaran müşareketler kuruyorlardı. Bond çanta elde, içinde makbuz bulunan, kapı kapı gezen birer tahsilat memuru olarak hareket etmediler, hayır üreterek kendi salih amellerini onaylayan, beğenen, bu hayırlı çalışmaya ikna olanların da katkısını bekliyorlardı.

4.İKTİDARLA İŞ TUTMUYORDU

Hüküm, nihai yargı yalnızca ve yalnızca Allah’a aittir.” (Yusuf 12:40)

“Allah hükmedenlerin en güzel hükmedeni değil midir?” (Tin 95:8)

“Yoksa onlar cahiliye hükmünü-yasasını mı istiyorlar? Aklı başında bir toplum için, Allah’tan daha iyi hüküm-yasa koyan kimdir?” (Maide 5:50)

İktidara karşı mesafeli, adaleti her daim gündeme taşıyan, zalime dur diyen, özgün-orijinal, hakkın yanında bir duruş sergiliyorlar, misyonlarına zarar verecek her türlü statüko beraberliğini reddediyorlardı. Ulufe, hediye beklemiyor kabul etmiyorlar, egemenliğin Uluhiyyet-Rububiyyet yetkisine sahip Allah’ın tartışılmaz hakkı olduğuna vurgu yapıyorlar ve beşerî fıtrat dışı tüm hâkim güç ve sistemlere itiraz ediyorlardı. Kendilerinden olan zalimse karşısında, içlerinden olmasa da biri haklı ise yanında duruyorlardı. Kâinatı yöneten Allah’ın El Kadir (mutlak iktidar sahibi) olduğu için siyasal, toplumsal, ekonomik, bireysel ve tüm alanlarda hayatı düzenleyen yasalarının mer’i olmasının insanın ve insanlığın mutluluğu, maslahatı ve menfaatine olacağını tebliğ ediyorlardı.

5.ŞİDDETTEN UZAKTI

“Ola ki Allah sizinle, içlerinden düşman olduğunuz kimseler arasına bir sevgi (ve yakınlık) koyar. Allah hakkıyla gücü yetendir. Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.” (Mümtehane 60:7)

“Allah sizi, din konusunda sizinle savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış kimselere iyilik etmekten, onlara âdil davranmaktan men etmez. Şüphesiz Allah âdil davrananları sever.” (Mümtehane 60:8)

“Allah, sizi ancak, sizinle din konusunda savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için destek verenleri dost edinmekten men eder. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Mümtehane 60:9)

Hikmete taliptiler. Şiddetten uzaktılar. Şiddetin gayedeki hikmeti yok edeceğini biliyorlardı. Onun için 13 sene şirk ile mücadele ettiler ancak 14. sene müşriklerle en son bir çıkış yolu olarak harp ettiler.

İnsanlığa saadet taşıma misyonuna sahip olduğu için şiddetle işleri olmadı.

Baskı-zor kullanmadılar, iradeleri harekete geçirme, aklı kullanma öğretisini hayata taşıdılar.

Şedid-muzır olan zalimlere karşı da hikmetli tavır-stratejiler geliştirdiler.

Şiddetin olduğu yerde diyalog, iletişim, irtibat, düşünme, ölçme, tartma imkanlarının ortadan kalkacağını biliyorlardı.

Hikmetle davet ettiler, muhataba iki dünya saadetinin yollarını gösterdiler ve hep hayr ürettiler.

6.ŞEFFAF-GÖRÜNEBİLİR KEYFİYETİ HAİZDİ

“Ve (ey Peygamber, onlara) de ki: “Yapın (yapmak istediğinizi!) Allah yapıp ettiklerinizi görüyor; O’nun Elçisi de (görüyor), inananlar da: (nasıl olsa) sonunda, insanın hem görüş ve kavrayış alanı dışında kalan alemi, hem de duyuları ve tasavvurlarıyla tanıklık edebileceği alemi bütün gerçeğiyle bilen Allah’ın huzuruna çıkarılacaksınız. Ve o zaman O, sizin yapageldiğiniz şeyleri (bütün gerçeğiyle) görüp anlamanızı sağlayacak”. (Tevbe 9:105)

Dışarıdan bakan dost-düşman herkes, daveti aynı şekilde görüyor anlıyordu. İllegal-örgütsel bir yapı arz etmedi. Görünen-gözlemlenebilen bir hareketti. Asla gizli, kirli, derin hesapları olan, entrikaya dayalı, pusuda bekleyen tuzaklar kuran bir yapı değildi. Hareket insanlığa mutluluğu taşıyan, taşımakla memur bir içeriğe sahipti. Ötekileştiren değil, insanın saadetini önceleyen, içeriye davet eden “Gel, bak, gör, anlamaya çalış, dinle sonra irade sana ait tercihini sen yap.” diyen bir niteliğe sahipti.

7.DAİMA HAYR ÜRETTİ

“Herkesin yüzünü çevirdiği bir yön vardır. Siz hayırlarda yarışın; nerede olursanız Allah sizi bir araya getirir. Şüphesiz Allah’ın gücü her şeye yeter.” (Bakara 2:148)

“Sonra Kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras kıldık. Artık onlardan kimi kendi nefsine zulmeder, kimi kendi orta yoldadır, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda yarışır, öne geçer. İşte bu, büyük lütfun ta kendisidir.” (Fatır 35:32)

El Hayr olan Allah’ın (c.c) hükmüne dayanıyordu, işi gücü hayr’dı. Hayr üreten, hayr’ı önceleyen, hayr mücadelesi veren, hayr’da yarışan bir içeriğe sahipti. Hiç kimseye kötülük etmedi, kötülük tabir caizse ajandalarında yazmıyordu. İki ayaklı hayr olmaya çalıştılar, şerir olanlar dahi onlara emanet etti değerli eşyalarını. Mutemed kimliği kuşanarak düşmana-hasımlara bile bir liman, sığınak, barınak olmaya çalıştılar. Tek çabaları, dünyayı yaşanabilir saadet beldesi haline getirmek, gerçek cennetin dünyadaki bir şubesi kılmaktı.

8.TOPLUMUN HER KESMİNİ MUHATAP ALDI

“Ad (kavmine) ise, soydaşları Hud’u gönderdik. “Ey kavmim!” dedi, “Yalnızca Allah’a kulluk edin! (Zira) sizin, O’ndan başka kulluk edeceğiniz bir ilah yoktur. Sizin (yaptığınız) uyduruk ilahlar icat etmekten başka bir şey değildir!” (Hud 11:50) (ayrıca Hud 11:28-61-84)

Hz. Peygamber’in davetin ilk zamanlarında tüm kabileleri uyarmak için Safa Tepesi’nden hitap ettiğini biliyoruz. Sadece bir kesime hitap etmedi. Herkesi muhatap aldı. “Ey Kavmim!” hitabıyla seslendi, kabileleri isim isim saydı ve davet etti. Alemlere Rahmet (Enbiya 107) olarak tesmiye edilmesi de not edilmesi gerekli bir hakikattir. Herkese uluhiyyeti, rububiyyeti, mulukiyyeti anlattı, sundu. Sosyal açıdan sınıfsal farklılıkları, tahakkümü reddetti. Zenginle fakiri aynı sofraya-meclise buyur etti. Sosyal vahdet için çabaladı. Yine Hz. Nuh’un (a.s) yanında-yakınında iman eden kesimlerden rahatsızlık duyan müstekbir, elit tabakanın, iktidar sahiplerinin zayıf bırakılan, sömürülen imanla dirilmiş-uyanmış mü’min kimselerle ilgili “onları yanından kov” şeklindeki ahlaksız teklife verdiği tepkiyi de biliyoruz. (Hud 11:27-28-29-30)

  1. VAHDET DİLİ KULLANDI

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın ve birbirinizden ayrılmayın! Ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman iken kalplerinizin arasını uzlaştırdı da, O’nun lütfu sayesinde kardeşler oldunuz; ve siz ateşten bir çukurun kenarındaydınız da, sizi oradan kurtardı! İşte bu şekilde Allah size mesajlarını açıklar ki doğruyu bulasınız.” (Al-i İmran 3:103)

“Dinlerini paramparça edip fırkalara taraftar olanlara gelince: Senin onlar için yapabileceğin bir şey yok. Zira onların işi yalnız Allah’a kalmıştır: Sonunda Allah onlara yaptıklarının hesabını soracaktır.” (En’am 6:159)

Her türlü tefrika ve bölünmeye karşı birlik ve beraberliğin dilini kullandı. Ayrımcı hizipçi her çabayı, ittihada tebdil etmenin mücadelesini verdi. Bunu Kur’an ilk inen ayetlerde “Ey insanlar!” hitabıyla bilinç altına derin mesajlar yükleyerek temin etmeye çalıştı ve ilahi öğreti Hz. Peygamber’in hayatında uygulamalarında tam karşılık buldu. Rabb’imizin muhatabı sadece insandı ne cinsiyet ne ırk, ne sosyal statü, ne politik güç, ne kabile gücü, ne ekonomik güç sahibi olmak değer ifade etmiyordu. İnsana hitap eden Vahy uzun yıllar süren kardeş kavgalarını, kan davalarını bitirmenin mucizevi örnekliklerini ortaya koydu. Savaşı yaşam biçimi haline getirmiş, hareketli, aksiyoner bir toplumda savaşın erdemli yasalarını, hareketin kontrollü olarak nasıl kullanılacağının yollarını talim etti. Tefrikanın, ayrışmanın, bölünmenin sosyal şirk olduğunu her zaman vurguladı. Hulasa ifade etmek gerekirse vahdet toplumsal tevhid, tefrika sosyal şirktir gerçeğini müşahhas bir formatta hayata taşıdı.

Yaşadığımız dünyada var olan yapılanmalara, çalışmalara bu gözle baktığımızda birçok arızaya şahit oluyor-olabiliyoruz.

Mezkûr dokuz madde muvacehesinden ele alırsak çalışmalarımız için çok tamir-revizyon gerektiğini söyleyebiliriz.

Bizim için Usve-i Hasene, Alemlere Rahmet, Büyük Ahlak Sahibi kılınan muhterem Peygamber’in (a.s) hayatından çıkarabildiğim bu esaslar açısından, acizane her daim kendi adımıza, muhasebe gereklidir diyorum.

“Kudret ve izzet sahibi Rabb’in, insanların her türlü tasavvurunun üstünde (bir yüceliğe sahip) dir. Selam O’nun bütün elçilerine (nebilere, resullere)dir. Ve hamd, bütün Alemlerin Rabb’i Allah’a mahsustur.” (Saffat 37:180-182)

 

 

Spot:

 

Peygamberlik müessesesi, insanlık var olalı beri yeryüzünün en kadim, eski, sarsılmaz, solmaz, sönmez, pörsümez, bozulmaz müessesesidir.

Rabb’imiz her devirde kirlenmiş, bozulmuş, şirke, fıska, fücura, isyana, tuğyana, küfre bulaşmış topluluklara yeni bir müceddid göndermiştir. Bu manada şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz, her peygamber müceddiddir ve tecdid için gelmiştir

 

Kur’an’ın isimler üzerinde durmaması da çok manidardır. Eğer isim eksenli konuşacak yaşayacaksak onun da reçetesi bellidir. El Esma-ül Hüsna Allah’ın en güzel isimlerini anlamak tanımak ve hayata taşımak.