İlk peygamber Hz.Âdem’den (as) son peygamber Hz.Muhammed’e (s) kadar bütün peygamberler vahyin kılavuzluğunda, insana yeryüzü hilâfetinin gerektirdiği doğrultuda medeniyetler kurabilme yollarını göstermişlerdir. Bu sebeple bütün peygamberler, insanlık tarihinde önemli medeniyetlerin temsilcileri olmuşlardır. Geçmişte yaşayan peygamberler ve toplumlarının söz konusu edildiği Kur’an kıssalarında, geçmişte yaşayan medeniyetler; bunların ortaya çıkışı, yükselişi ve çöküşleri, bunun arka planındaki gerçekler, nedenleri, ilkeler bir film şeridi gibi, bunlara halef olan insanların gözleri önünden geçirilmektedir. İnsanlık tarihinden birer misal olarak sunulan bu medeniyetler, insanlara kendi medeniyetlerini oluşturmada ve şekillendirmede önemli mesajlar ve ipuçları vermekte ve kendilerinden sonra gelenlere, dengeli ve kalıcı medeniyetler kurma noktasında yol göstermektedir(1).

Peygamberler, manevî yükselişimizin önderleri oldukları gibi maddî ilerlememizin de öncüleri olmuşlardır. İstisnasız her ilim ve sanat dalı ilhamını bir peygamberden almıştır. Bunun içindir ki sanatkârlarımız, sanatlarının üstadı olarak bir peygamberi yâd etmektedirler. Mesela, fırıncılar Hz.Âdem’i (as), gemiciler Hz.Nuh’u (as), marangozlar Hz.Zekeriya’yı (as), dokumacılar Hz.Şit’i (as), tüccarlar Hz.Hud’u (as),  terziler Hz.İdris’i (as) ustaları olarak tanırlar ve anarlar. Fıkıh tarihimizin en parlak yıldızlarından olan Şemsü’l-Eimme es-Serahsî’nin “Mebsût” isimli eserinde peygamberlerin sanatları “Kitabü’l-Kesb” başlığı altında verilmiştir.  Bu sûretle fakihimiz çalışıp kazanmada, içtimaî hayata düzen vermede peygamberleri örnek göstermektedir. En’âm Sûresi’nin 82-89. âyetlerinde on sekiz peygamber hakkında kısa bilgiler verilmekte ve sonra 90. Âyette, “İşte onlar Allah’ın hidayet verdiği kimselerdir. Onların yoluna uy” buyurulmaktadır.

İnsanoğlu, dünya sahnesinde görülmeye başlar başlamaz yeme ve içmeye ihtiyaç duydu. Bu durum zamanla ziraatçılığı zaruri kıldı. İlk insan ve ilk peygamber Hz.Âdem (as), Cebrail’den (as) ziraatçılığı öğrendi, buğday ekti, ekmek yaptı(2). Hz.İbrahim de çiftçilik yapmıştır. Bugün memleketimizdeki çiftçiler, Hz.Âdem(as) ile Hz.İbrahim (as)’i sanatlarında kendilerine öncü tanımakta, tohum ekme, hâsılatı kaldırma zamanlarında bu peygamberlerin isimlerini anmaktadırlar. Anadolu çiftçisi, tohum ekerken Cenab-ı Hakk’a şu münacatta bulunmaktadır: “Bismillâhirrahmanirrahim. Kurdun, kuşun, böceğin, cümle mahlûkatın nasibi ile beraber hayırlısını ihsan eyle ya Rabbi! Hz.Âdem atamızın icadıdır bu icat, hayırlı nasibimizi ver ya Rabbi! Ağzı dualı kulların ile beraber yemek nasip eyle ya Rabbi! Hz.İbrahim bereketini ver, muhannete muhtaç eyleme ya Rabbi!”(3)

Ziraatçılık konusunda akla gelen diğer bir peygamber de Hz.Yusuf’tur (as). Bugünkü büyük zahire ambarlarının ve siloların ilk örneğini Hz.Yusuf (as)  vermiştir. Kendi adıyla anılan sûrede, bahsolunan yedi sene bollukta (Yusuf, 12/46-47) alınan hâsılatı muhafaza etmiş, depolanan bu hâsılatı müteakip yedi sene süren kıtlık yıllarında kullanmıştır. Bu konuda Ahmet Cevdet Paşa şu bilgileri vermektedir: “Hz.Yusuf Mısır’da ziraatı çoğalttı, yedi sene içinde çok miktarda zahireyi ambarlarda sakladı. Sonra kıtlık, pahalılık yılları geldi ve yedi yıl sürdü. Mısır mıntıkasından başka Şam’da da kıtlık vardı. Mısır’ın devlet ambarlarından başka bir yerde zahire bulunamaz oldu. Herkes zahire satın alabildi, böylece hem Mısır kıtlıktan kurtuldu hem de hazine doldu.”(4)

Mehmet Vehbi Efendi de “Ahkâm-ı Kur’âniyye” isimli eserinde şu bilgileri vermektedir: “Bir kimse kendini tanımayan kimselere karşı maharetini ve faziletini bildirmesi caiz midir, sualine karşı verdiği cevap: Caizdir, zira Hz.Yusuf (as), Mısır hükümdarına karşı ziraat ilmini ve idareciliği bildiğini söyleyerek ziraat ve maliye nâzırı (bakanı) olarak tayin edilmesini istemişti ve tayin olunmuştu. Hz.Yusuf (as) birbirini takip eden yedi yıl kıtlık müddetince, hükümdarın meşhur rüyasını tabir ettiği veçhile, memleketi çok iyi idare etmiştir. Etrafta yaşayanlar için zahire hususunda Mısır, bir merkez oldu,  Hz.Yusuf(as)’un mahareti sayesinde Mısır’ın hazinesi doldu.”(5)

Hz.Nuh (as) ve Hz.Zekeriya (as) marangozdular. Hz.Nuh (as) Cenab-ı Hakk’ın emri ile gemi yapmış (Hûd, 11/37; Mü’minûn, 23/27; Serahsî, a.g.e., s.248), yukarıda belirttiğimiz gibi gemicilerin ustası olmuştur.

Hz.Davud (as) önemli bir harp aleti olan zırhın sanatkârıdır (Enbiyâ, 21/80; Sebe’, 34/11, Serahsî, a.g.e., s.249). Bununla harp tekniğinin ve harp teknolojisinin gelişmesine imkân verdiği muhakkaktır. Ayrıca demir, bir mucize olarak Hz.Davud’a (as) yumuşatılmıştı. Hz.Davud (as), demiri eline aldığı zaman onu yumuşatır, istediği şekli verirdi (Sebe’, 34/10; Serahsî, a.g.e., s.249).

Bir âyet-i kerimede, dünya nizamının kurulup muhafaza edilmesinde demirin önemine dikkat çekilmiştir: “Kendisinde büyük bir kuvvet ve birçok faydalar bulunan demiri indirdik” (Hadîd, 57/25).

Bu âyet-i kerimenin tefsirinde merhum Elmalılı Hamdi Yazır şunları söylemektedir: “İğneden ipliğe hiçbir sanat yoktur ki, onda demirin hizmet ve faydası olmasın. Demir bütün sanayinin hem belkemiği hem eli ve tırnağı gibidir. Şehirler onunla inşa edilir, insanoğlu birçok açıdan demire muhtaçtır. Yiyecek de onunladır, giyecek de. Fahreddin Râzî’nin dediği gibi ‘demirin insanlığa faydası altından çok daha fazladır.’ Denilebilir ki, altın bulunmaz olsa dünya maslahatlarında büyük bir eksiklik olmaz. Lâkin demir bulunmazsa hemen hemen bütün dünya işleri bozulur. Zamanımızda makinecilikte, demir sanayisinin vasıl olduğu derece de hemen her şeyi kuşatmıştır.”(6)

Hz.Musa’nın (as), asasıyla yerden su fışkırtması da (Bakara, 2/60; A’râf, 7/160; İsrâ, 17/101) bugünkü artezyen kuyularından istifadeye ve sondajlarla yeraltı su kaynaklarından faydalanmaya ilham vermiştir.

Hz.Süleyman (as) hakkında, “Süleyman’a da sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay olan rüzgârı boyun eğdirdik” (Enbiyâ, 21/81; Sebe’, 34/12; Sâd, 38/36) âyeti uçağa; “Süleyman için erimiş bakırı, kaynağından sel gibi akıttık” (Sebe’, 34/12) ifadesi elektriğe; Neml Sûresi’ndeki Belkıs’ın tahtının getirilmesinden bahseden “Sen gözünü açıp yummadan ben onu sana getiririm” (Neml, 27/40) meâlindeki âyet-i kerime de televizyona işaret sayılabilir.

Hz.İsa’nın (as) Allah’ın izniyle, anadan doğma körlerin gözünü açması da (Âl-i İmrân, 3/48-49; Mâide, 5/110), tıbbî ilerlemenin en son noktalarına işaret eder.

Yalnız burada şunu özellikle belirtmeliyiz ki, bu âyetlerin sarih manaları peygamberlerin mucizelerini anlatmaktadır. Âyetlerin işaretleri ve irşadî manaları da teknolojik terakkiyi göstermektedir. Aksi halde mûcizenin taklidi bahis konusu olurdu. Böyle bir şey ise mümkün değildir.

Dünya medeniyeti içinde yeri olan bütün medeniyetlerde peygamberlerin rolü çok büyüktür. Ancak bunları çizgiler halinde tespit kolay değildir. Çünkü tarih içinde nerede bir insan topluluğu görülmüşse, oraya bir peygamber gönderilmiştir (Fâtır, 35/24).

Kur’an-ı Kerim’de isimleri geçen peygamberler, daha çok Kur’an-ı Kerim’in nüzulüne sahne olan Arabistan civarına gönderilmişlerdir. Hâlbuki peygamberlerin sayıları hakkında Mü’min Sûresi’nin 78. âyet-i kerimesi bilgi vermektedir. Bu âyet-i kerimeye göre Allah tarafından gönderilen peygamberlerden bir kısmı Kur’an-ı Kerim’de anlatılmış, bir kısmı ise anlatılmamıştır (Ayrıca bakınız, Nisâ, 4/164). Biz, adını bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün peygamberlere inanırız.

Peygamberlerin hayatlarından ve hallerinden ibret almak, ilahî menşeli bir medeniyetin inşasının ve maddî-manevî kalkınmamızın esası olacaktır. Kur’an-ı Kerim’de hayatları ve halleri hakkında bilgi verilen peygamberleri tanır, sever, elimizden geldiği kadar onları kendimize rehber yapar, onların açtığı ışıklı yoldan yürürüz. Zira onlar insanlık için hidayet ve kurtuluş rehberidirler. Günde kırk defa namazlarımızda okuduğumuz Fatiha Sûresi’nde, Cenab-ı Hak bizlere peygamberlerin yolunda yürümemizi, sebat etmemizi kendisinden dilememizi emretmektedir. Allah, bizleri dünyada onların nurlu yolunda yürüyen ve âhirette de onlarla beraber olan kullarından eylesin (Âmin).

Peygamberler maddî-manevî kalkınmamıza ışık tutukları halde bugün İslam dünyasının beklenen ilerlemeye, gelişip yükselmeye ulaşamamış olması birçok kimsenin yanlış anlamasına ve tereddütlere yol açmaktadır. Bu konudaki sorulara fetva verir gibi birkaç cümle ile cevap vermek de mümkün olmamaktadır. Bunun için gerekli bilgilerle donanmak ve beklenen cevapları verebilmek üzere Yakup Üstün’ün “100 Soru ve Cevapta Geri Kalmışlığın Sebepleri”, Prof.Dr. Erdoğan Pazarbaşı’nın “Kur’an’da Medeniyet”, merhum Prof.Dr. İbrahim Canan’ın “Hadislerde Teknik ve Medeniyet”, merhum Hasan en-Nedvi’nin dilimize kazandırılan “Dünyanın Gerilemesiyle Müslümanlar Neler Kaybetti?” ve General İsmail Berkok’un “Dünya Gençliğine Kurtuluş Yolu” isimli eserlerini önerebiliriz.

Bu arada peygamberler tarihi ile ilgili mevcut pratik eserleri de okumamız çok faydalı olacaktır. Merhum Mustafa Asım Köksal’ın “Peygamberler Tarihi”, Mehmet Dikmen’in “Peygamberler Tarihi” ile Prof. Dr. İsmail Lütfü Çakan-N. Mehmet Solmaz’ın “Peygamberler ve Tevhid Mücadeleleri” bu konuda akla ilk gelen eserlerdir. Bunların yanında merhum hocamız Mahir İz tarafından sadeleştirilen Ahmet Cevdet Paşa’nın “Kısas-ı Enbiyâ” isimli eserini de unutmamalıyız. Peygamberlerin hayatlarından ve hallerinden ders almadıktan sonra, sağlıklı ve derûnî dindarlık derecesine ulaşmamız mümkün değildir

Netice itibariyle; Kur’an’da yer alan misallerden de anlaşılacağı üzere, peygamberler vahyin kılavuzluğunda insanlığa medeniyet kurma hususunda öncülük etmişler, medenî bir toplum yapısı oluşturmuşlardır. Getirdikleri temel ilkelerle medeniyetlere yön vermişler, gösterdikleri maddî misallerle de, eşyanın, insanın zaman içinde oluşan ihtiyaçlarını karşılamak üzere kullanılabileceği alanlardan bir bölümünü göstermeye çalışmışlardır.

AHMET COŞKUN

Kaynakça

1- Erdoğan Pazarbaşı, Kur’an ve Medeniyet, Pınar Yay., İstanbul 1996, s.145 vd.

2- Muhammed b. Cerir et-Taberî, Camiu’l-Beyan an Te’vîli’l-Kur’an, Mısır 1954, Cüz 12, s.222; Fahreddin Râzî, Mefatihu’l-Gayb, İstanbul 1330, VI, 113; H. Ş. Serahsî, el-Mebsut, Beyrut, 2. baskı, Cüz 30, s.246.

3- Etnografya Dergisi, Sayı: 1, Ankara 1956, s.13.

4- Ahmet Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârih-i Hûlefa, C. 1, İstanbul 1994, s.23.

5- Mehmet Vehbi, Ahkâm-ı Kur’âniyye, İstanbul 1966, s.179.

6- Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, C. VI, Eser Neşriyat, İstanbul 1979, s.4757.