Peygamber tasavvurumuzun bozuk olması, peygamberi –hâşâ- bozmaz. Fakat peygamber tasavvurumuzun bozuk olması bizi bozar. Zira insan tasavvurumuz, peygamber tasavvurumuza bağlıdır. Peygamber tasavvurumuz bozulduğunda, doğrudan insan tasavvurumuz da bozulur. Bu sonuç bizi “öncülerinin ahlâkını bozan” kimseler durumuna düşürür.

Nice büyükler, önderler, liderler, hoca efendiler, şeyh efendiler, üstadlar, ağabeyler bu tuzağa kurban gitmiştir. Özünde bunların çoğu iyi niyetli, yetenekli, gayretli, himmetli ve hizmetli insanlardır. Fakat onları önüne katan insanların “insan tasavvuru” bozuktur. İnsan tasavvurlarını oluşturan şey ise peygamber tasavvurlarıdır. O bozulunca insan tasavvurları da bozulmuştur.

Öncülerinin ahlâkını bozan artçıların peygamber tasavvuru Kur’an ile taban tabana zıt bir peygamber tasavvurudur. Kur’an Hz. Peygamber konusunda muhataplarını “makule” çağırırken, bozuk tasavvur “mahsusa” çağırmaktadır. Kur’an Hz. Peygamberi “insan” olarak tanıtırken, bozuk tasavvur onu “insanüstü” olarak tanıtmaktadır. Kur’an Hz. Peygamber’i “yaşayan bir model” olarak sunarken, bozuk tasavvur onu “erişilemez bir mit” ve “akıl almaz bir efsane” olarak kurgulamaktadır. Bu yaklaşımın en uç noktası “Nûr-ı Muhammedi” adlı, Efendimizi yaşayan bir model olmaktan çıkarıp arş-ı âlâya ışınlayan tezdir. Bu tezin Eski Mısır Hermetizm’inden birebir kopyalanmış olduğunu söylemeye hacet yoktur.

“Öncü insan modeli” tasavvuru bozulan kişiler, büyükleri, önderleri, liderleri, hocaları, şeyhleri, üstadları, ağabeyleri için de imaj çalışması yapmakta bir beis görmemektedirler. Onları oldukları gibi görmek yerine, zihinlerinde oluşturdukları imajı onlara giydirmeye kalkmaktadırlar. Fakat öncülerinin zihinlerindeki imajıyla gerçeğinin birbiriyle çakışması mümkün görünmemektedir. Bu takdirde öncü insanlara iki yol kalmaktadır:

1) Ya şöyle deme yürekliliğinde bulunacaklar: “Ben sizin kurguladığınız o muhayyel şahıs değilim.” Bunu demek çok zordur. Öncü şahsiyetlerden bunu diyebilecek kaç kişi çıkar? Bunun sonuçlarına kaçta kaçı hazırdır?

2)Ya da sevenlerinin kendisi için biçtiği elbiseyi giymeye razı olacaktır. Bu ise onları kendileri olmaktan çıkararak rol yapmaya sevk edecektir. Zira imajıyla hakikati arasında mesafe vardır. Buna kameti kıymetine uymamak denir. Bu kez öncü şahsiyet bu farkı rol yaparak kapatmayı deneyecektir. Şahsiyetini koruma kaygısının yerini kendisine giydirilen imajı koruma kaygısı alacaktır. Artçıların, öncülerinin ahlâkını bozma süreci bu acı sonla tamamlanacaktır.

Bu bozulma ve bozma sürecinin ilk sebebi peygamber tasavvurundaki bozulmadır. Esasen çoğu zaman öncüler, kendilerine ayrıcalıklı bir yer edinmek için, takipçilerinin “öncü-model insan” tasavvurunu bilinçli veya bilinçsiz olarak bozmakta, böylece kendi erişilmez konumlarını garanti altına almaktadırlar. Kur’an-ı Hakîm’in ifadesiyle: “dallû ve adallû”, saptılar saptırdılar… Yamuldular yamulttular!

Ortak itiraz: “Peygamberler niçin insan da melek değil?”

Peygamberlik kurumuna ve peygamberlere iman, iman esaslarındandır. Bu esası inkâr küfürdür. Allah iradesini vahiy yoluyla bildirmiş, bu ilahi bildiriyi ise peygamberler aracılığıyla insanlara iletmiştir. İlahi kelam insanlığın son çevriminde Kur’an suretinde tecelli etmiş, Kur’an’ı insanlara iletmekle de Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem görevlendirilmiştir.

Hz. Peygamber’i öğreneceğimiz en sahih kaynak olan Kur’an, onun hakkında gâyet açık, anlaşılır bilgiler verir. Duha Sûresi’nin şu âyetleri gibi:

“O seni bir yetim olarak bulup sığınak olmadı mı? Yine O seni yolunu kaybetmiş bulup doğru yola yöneltmişti. Seni muhtaç bir halde bulup, muhannete muhtaç olmaktan ve mala tamahtan müstağni kılmıştı.” (Duha 93/6-8).

Bu gibi âyetlerin ortak vasfı, Hz. Peygamber’in insanlığıdır. Kur’an, böyle onlarca âyetinde Hz. Peygamber’in insanlığına atıfta bulunur. Hatta ona iki yerde, “Ben de sizin gibi ölümlü bir insanım” demesi emredilir.

Fakat Mekke müşriklerinin Hz. Peygamber’e karşı ileri sürdükleri itirazların başında onun ölümlü bir insan oluşu gelir. Tıpkı şu itirazda olduğu gibi: “Ne yani, şimdi Allah ölümlü bir insanı mı elçi olarak gönderdi?” (İsra 17/94). “Bizim huzurumuza çıkacak yüzü olmayan kimseler: “Bize melek gönderilseydi veya Rabbimizi görseydik ya!” dediler.” (Furkan 25/21).

Mekkeli müşrikler kendilerine bir insanın peygamber olmasını garip karşılıyorlar ve melek bir peygamber olmasını istiyorlardı. Onlar bu konuda yalnız değildiler. Aynı şeyi çok daha önceleri Nuh kavmi de yapmıştı: “Allah eğer (bize bir mesaj vermek) isteseydi, herhalde melekleri gönderirdi.” (Mü’minun 23/24).

Aynı itirazı Lût kavminden sonra helak edilen Semud ve Ad kavimleri de yöneltmişlerdi: “Eğer Rabb’imiz (bize bir mesaj vermek) isteseydi, her halükârda melekleri indirirdi.” (Fussılet 41/14).

Helak edilen kavimlerden Eyke ahalisi de insan peygamberi beğenmeyip melek peygamber isteyenlerdendi: “(Şuayb’a dediler ki): Sen de bizim gibi ölümlü bir insansın.” (Şu’ara 26/154).

Özetle, peygamber gönderilen tüm kavimler, Mekke müşriklerinin verdiği tepkiyi vererek, ölümlü bir insanın peygamber gönderilmesine itiraz ettiler. Hepsi de “Ölümlü bir insan mı bize yol gösterecek?” diyordu (Teğabun 64/6). Hiçbiri de peygamberlik kurumunu kökten imkânsız saymıyordu. Sadece melek peygamber istiyorlardı.

Bunun muhtemel iki gerekçesi şuydu:

1) Kendileri bozulduğu için insan soyundan da umut kesmişlerdi. Dolayısıyla insandan peygamber de olamazdı. Hani “herkesi kendi gibi bilmek” diye bir tabir vardır ya? Onlar da artık herkesi kendileri gibi biliyorlar, insanoğlundan hayır gelmeyeceğini düşünüyorlardı.

2) “Hayat tarzımızı ilahi iradeye uydurmak istemiyoruz” demek yerine, daha uyanıkça bir yöntem bularak, “Bize bir melek gönderilmeli değil miydi?” ve “Bize bir insan mı yol gösterecek?” demeyi tercih ediyorlardı. Ama eğer dedikleri gibi peygamber melek olsaydı, bu kez şu haklı itirazda bulunabileceklerdi: “Ey Tanrım! Bize bir model olarak bir meleği gönderdin! Ama biz melek değiliz ve bir meleği model alamayız. Bu yüzden de hayat tarzımızı değiştiremeyiz.” Fakat bu mazereti ileri süremediler. Gerçekte içlerinde sakladıkları sıkıntı buydu.

Onların bu Şeytani kurnazlıklarını Kur’an açığa çıkardı ve içlerinde gizlediklerini faş etti:

“De ki: “Eğer yeryüzünde salına salına gezen melekler olsaydı, o zaman onlara elçi olarak şüphesiz gökten bir melek indirirdik.” (İsra 17/95).

Peygamberin beşer oluşu, sadece onları ve getirdiklerini inkâr edenlerin sorunu olarak kalmadı. Peygamberlere ve onların getirdiği ilahi mesajlara iman edenler arasında da bu meseleyi bir problem olarak görenler hep oldu. Fakat bu ikinciler, bilinçaltında taşıdıkları bu sorunu aşmak için daha örtülü bir yol buldular. Bu yol, iman ettikleri peygamberi “beşer-üstüleştirme”, yani “aşırı yüceltme” yoluydu. Birincilerin inkâr ederek elde edemediği sonucu, ikinciler iman ettikleri halde elde etmeyi başarmış görünüyorlardı. Eğer alınmak istenen sonuç “nebevî mesajı hayattan dışlamak” idiyse, peygamberi “beşer-üstüleştirerek” bunu başarmışlardı.

Bunun en tipik örneği, Hz. İsa’ya inananların onun hatırasına yaptıklarıdır.

“Madem melek değil, o halde biz melekleştirelim”

Hz. İsa’nın hatırasına mü’minlerinin yaptığı, bu başlıkta ifade edilenden daha fenasıdır. Onlar İsa’yı ‘insanüstü’leştirmekle yetinmemişler, en sonunda onu ‘Allah’ın oğlu’ ilan ederek tanrılaştırmışlardır.

Hz. İsa’nın tanrılaştırılma sürecinde iki sözcük anahtar role sahiptir: “baba-oğul”. Bu iki sözcüğün şahsında, mecazın hakikate hamledilmesinin, tarihin bu en büyük sapmasında önemli bir rol oynadığını söyleyebiliriz. İncillerdeki “baba-oğul” sözcüklerinin kelimenin tam anlamıyla “sembolik” ifadeler olduğunu şu pasaj çok iyi isbat eder:

“İsa onlara cevap verdi: size dedim ve iman etmiyorsunuz. Babamın ismiyle yaptığım işler; benim için onlar şehadet ediyor. Fakat siz iman etmiyorsunuz; çünkü koyunlarımdan değilsiniz. Koyunlarım sesimi işitirler, ben de onları tanırım ve ardımca gelirler. Ben onlara ebedi hayat veririm; onlar da ebediyyen helak olmazlar ve kimse onları elimden kapmaz. Onları bana veren Babam hepsinden büyüktür. Babanın elinden kapmağa kimsenin gücü yetmez. Ben ve Baba biriz.” (Yuhanna, 10.25-30)

İncil kritikçilerinin de itiraf ettiği gibi, Hz. İsa’dan duyulan sözler, üzerinden uzun zaman geçtikten sonra, o da kısmen kayda geçmiştir. Daha sonra yazılan tüm İncillere kaynaklık eden antolojilerden alındığını sandığımız bu ifadelerin tam da bu kelimelerle Hz. İsa’ya ait olması ihtimali çok çok zayıftır. Bu ihtimali kabul etsek bile bir gerçeği reddedemeyiz; o da, Kilise İncillerinin rivayetinin metodolojik açıdan hadis rivayetlerinde olduğu gibi “manen” (lâfzen değil) rivayet edilmiş olmalarıdır. Hadislerden ayrı olarak, Kilise İncilleri “binbirgece masalları” tekniğiyle, yani “efsane nakil yöntemi” diyeceğimiz metodolojisi olmayan, rivayet zinciri bulunmayan bir yöntemle nakledilmişlerdir. “Mana ile rivayet”, anlamın formuna dikkat edilmeksizin içeriğinin taşınması demektir. Bu durumda formun değişmediğini kimse söyleyemez. Bu durumda şu tesbit kaçınılmaz olmaktadır: Hıristiyan ilahiyatının en büyük problemlerinden biri “anlama problemidir” ve “mecazın hakikate dönüştürülmesi” kelimenin tam anlamıyla teolojik bir krize yol açmıştır.

Ne taraftan bakarsak bakalım, Hz. İsa’nın “tanrılığı” iddiasını doğrudan destekleyecek bir söylemi, ne Eski Ahid’de, ne de Kilise’nin onayından geçmiş resmi İncillerde bulabiliriz. Bunu yapmak için, tasavvuru pagan kültürüyle şekillenmiş, İsa’nın mesajına ‘ait olmak’ yerine onun mesajına ‘sahip olmayı’ kafasına koymuş bir Pavlus lazımdı. O Pavlus ki, derdi kitaba uymak değil, kitabına uydurmaktı. Samimi İsevilerin varlıklarına güce tapınan putperest Roma’nın arenalarında son verilirken, öbür tarafta “Allah’ın kulu ve elçisi “insan İsa”yı öldürüp, onun yerine kurgu eseri bir “Tanrı İsa” oluşturulacaktı. Pavlus Tarsuslu bir Yahudi Hukukçusuydu. Bu sıfatıyla geçmişinde birçok İsevi mü’mini işkenceden geçirmişti.

Hidayete (!) erdikten sonra, İsa’nın getirdiği ilahi mesaja ettiği manevi işkence, onun mü’minlerine ettiği maddi işkenceden daha kalıcı ve ağır etkiler bıraktı. Elbet kendince samimi idi. Olmasaydı, canını davası uğruna vermezdi. Fakat tuttuğu yol “ıslah” adı altında “ifsad” yoluydu. Bu yolda canını vermiş olması, Hz. İsa’ya olan sevgisinde samimi olmasının bir göstergesiydi. Fakat bu durum, sevginin “zehirli sevgi” olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyordu. Bu sevgi uğruna her yol mübah anlayışını kullanmıştı. Mesela Korintoslulara yazdığı mektupta şöyle diyordu:

“Ve Yahudileri kazanayım diye Yahudilere Yahudi gibi davrandım; kendim şeriat altında olmadığım halde şeriat altında olanları kazanayım diye…” (I. KrM.9:20-22)

Pavlus, Âdem’in günahını insanlığın tümünün günahı ilan ederek bütün insanlığa eza etti. Belki de gençliğinde İsevilere yaptığı zulmün vicdan azabını bastırmak için vicdanına büyük bir rüşvet verme ihtiyacı hissetmişti. Pavlus, hatırasına işkence ettiği İsa’ya keffaretini, onu tanrılaştırarak ödeyeceğini düşünmüş olmalıydı. Ama onun ödediği keffaret, Allah’ın kulu ve rasulü İsa’nın manen çarmıha gerilmesi anlamına geldi.

İlk defa Pavlus’un kurguladığı ve giderek insanlıktan koparılan “Tanrı İsa” imajının “insanoğlu İsa” ile hiçbir bağı yoktu. Onun için de İsa’nın tebliğ ettiği dinin içi boşaltılmış, yerine hayatta karşılığı bulunmayan bir ‘sevgi edebiyatı’ doldurulmuştu. Tabir caizse, ‘sevgi edebiyatı’, katledilen “insanoğlu İsa”ya verilen manevi bir rüşvet olmuştu.

Çağlar üstü İslam’ın bir şubesi olan İseviliğin Hıristiyanlığa evrilme serüveni böyle gerçekleşti. Fakat Hıristiyanlaşma sadece Hıristiyanlara özgü bir şey değildi. Bu bir “Hıristiyanlaşma temayülü” idi. Esasen Mü’minlerin kıldığı her vakit namazda okuduğu Fatiha’nın son âyetinde Allah’a sığındığı iki tehlikeli sapma açısından birincisi “Yahudileşme” ikincisi ise “Hıristiyanlaşma” idi. Zira Hz. Peygamber mü’minlerin namazın her rek’âtında okudukları Fatiha’nın son âyetindeki ma’dûbi aleyhim’i “Yahudileşenler”, eddâllîn’i ise “Hıristiyanlaşanlar” şeklinde tefsir etmişti. Yahudileşme, peygamberlerin mesajına açıkça karşı çıkma, onların hayatlarına ve mesajlarına kasdetme biçiminde ‘açık düşmanlık’ şeklinde tezahür ederken, Hıristiyanlaşma, bunun tam tersine peygamberi sevme ve yüceltme şeklinde tezahür etmekteydi.

 

Hıristiyanlaşma temayülü

 

Peygamberlik kurumu, insanlık tarihi boyunca iki tür tehditle karşı karşıya gelmiştir:

1) Görmezden gelme, onu tahkir etme, tehdit ve tacizle yıldırma ve en nihayet hayatına kasdetme şeklinde gerçekleşen peygamberin fiziki varlığına yönelik tehditlerdir.

2) Getirdiği mesajın özünü bozma, eksiltme ve artırma yoluyla onu tahrif etme şeklinde gerçekleşen, peygamberin fiziki varlığından çok onun tebliğ ettiği vahye yönelik tehditlerdir.

Kendisinden önceki peygamberin takipçileri arasından çıkan bu vahim sapma örneği Hz. Peygamber’i de çok tedirgin etmiş olsa gerek ki, şu kesin ve keskin talimatı, kendisini sevenlere bir peygamber vasiyeti olarak bırakmıştır:

“Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı aşırı yücelttikleri gibi siz de beni aşırı yüceltmeyin. Ben, sadece ve sadece bir kulum. O halde ‘Allah’ın kulu ve elçisi deyin.” (Buhari, Enbiya 3484).

Bu nebevi talimatın verilmesine neden olan olayı Ahmed b. Hanbel’in Enes b. Malik’ten naklettiği şu rivayette bulmaktayız:

“Bir adam Peygamber’e dedi ki: “Ey Muhammed! Ey Efendimiz, ey efendimizin oğlu! Ey en hayırlımız, ey en hayırlımızın oğlu!” Rasulullah hemen müdahale etti: “Ey insanlar! Sözlerinize dikkat edin ki Şeytan sizi hükmü altına almasın! Ben Abdullah’ın oğlu Muhammed’im! Allah’ın kulu ve elçisiyim! Vallahi beni, Allah’ın beni yerleştirdiği konumumdan daha fazla yüceltmeye kalkmanız hoşuma gitmez.” (İbn Hanbel, III, 153).

Rasulullah, peygamber yarıştıran Medine Yahudilerinin aksine, mü’minlerin bu konudaki her teşebbüsünün önünü kesiyordu. Birçok örnekten sadece birkaçını verebiliriz:

Biri Müslüman diğeri Yahudi iki adam tartıştılar. Müslüman “Allah’ın insanlık içerisinden seçip üstün kıldığı Muhammed’dir” dedi. Yahudi de “Hayır, Allah insanlık içerisinden Musa’yı seçip üstün kılmıştır” dedi. Tartışma şiddetlendi, Müslüman Yahudi’ye bir tokat aşketti. Yahudi, Hz. Peygamber’e gelerek olayı anlattı ve Müslümanı şikâyet etti. Nebi buyurdu ki: “Beni Musa’dan üstün tutmayın. İnsanlar Kıyamet Günü bayılacaklar, ben de onlarla birlikte bayılacağım. Ayıldığımda Musa’yı arşa sıkı sıkıya tutunmuş bir vaziyette göreceğim. Bilmiyorum; o da bayılıp benden önce mi ayılacak, yoksa Allah onu bundan istisna mı tutacak?” (Buhari ve Müslim).

Rasulullah, burada Hz. Musa’ya karşı gösterdiği alçakgönüllülüğü Hz. İbrahim’e karşı da gösterecek, Kur’an’da (2/260) aktarılan yaratılış konusundaki merakından dolayı mü’minlerin gönlünde bir tereddüt oluşmasın diye “Ben şüphe etmeğe İbrahim’den daha müstehakkım” diyecektir (Buhari, Enbiya, 46). Görev yerini terkeden Hz. Yunus’a karşı gönüllerde oluşabilecek olumsuzluğu önlemek için “Kimseye, ‘Ben Yunus b. Metta’dan daha hayırlıyım’ demek yaraşmaz!” uyarısında bulunacaktır (Buhari, Enbiya, 38).

Yukarıdaki tavır, Efendimiz aleyhissalatu vesselamın örnek ahlâkından bir kesit sunuyor. Kur’an onu bu muhteşem tavrından dolayı “güzel örnek” olarak takdim ediyor. Kur’an tarafından Hz. Peygamber’in örnek gösterilmesi demek, bir başka zaman ve mekânda örnek gösterilen hususun yeniden üretilebilir olması, o zaman ve mekâna taşınabilir olması demektir. Kur’an onu başka zaman ve mekânlara taşınsın diye örnek gösterirken, buna karşı gelişen öyle bir tavır var ki, o tavra göre onu örnek almak ve taşımak imkânsız hale gelmektedir. Bu noktada Kur’an’ın inşa ettiği peygamber tasavvuruyla çatışan karşıt bir peygamber tasavvuru ortalarda gezinmektedir.

Şimdi bu çatışmayı göstermek için birkaç örnek verelim.

 

Peygamber tasavvurumuzu Kur’an’a arzedelim

 

Âlemlerin Rabbi ona şu açık talimatı iki ayrı yerde verir:

“De ki: ben de sizin gibi bir beşerim.” (Kehf 18/110 ve 41:6).

Âlemlerin Rabbi ona “bizim gibi bir beşer” olduğunu söylemesini emrederken, bir yandan tam tersi bir gayret gelişir: Allah Rasulü’nün her şeyiyle bizim gibi bir beşer olmadığını isbatlamak. Bunu yapan seleflerimiz elbette Kur’an’la karşılıklı ip çekişelim diye yapmazlar bunu. Fakat ortaya çıkan sonuç, bir bakıma bu neticeyi verir gibidir.

Rasulullah güreşte bir numaraydı (Şifa, 1/69). O koşuda bir numaraydı (age). Gözleri herkesten ayrı olarak gece de gündüz gibi görürdü (Hasais, 1/61). Bir yere oturduğu zaman omuzları herkesin omuzlarından yukarıda olurdu (age, 1/68). Gölgesi yoktu, gölgesi yere düşmezdi (Şifa, 1/68). Bin ismi vardı (el-Hasais, 1/77). Üzerine sinek konmazdı (age, 1/67). Allah Rasulü cinsel güç olarak dört bin erkek gücüne sahipti (Şifa 1/90).

Bütün bunlar sayılmış da Efendimiz’in sesinden hiç bahis açılmamış. Mesela “sesi herkesten güzeldi” gibi… Bu konuda birilerini rivayet imalinde bulunmaktan alıkoyan şey, efendimizin sesini ardında namaz kılan binlerce insanın duymuş olması olsa gerek.

Teri misk gibi kokardı (Şifa 63). Belli ki aynı Rasulullah’ın “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi” buyurduğu ve bunlardan birinin de “güzel koku” (Ebu Davud) olduğu göz ardı edilmiş. Yine Tahrim Sûresi’nin iniş sebebi olarak nakledilen içtiği bal şerbetinden dolayı nefesinin “meğafir” koktuğu rivayeti akla gelmemiş.

El-Hasais sahibi Allah Rasulü’ne has mucizevî nitelikleri toplama iddiasındaki eserinde “İdrarının ve Büyük Abdestinin Mucize Olduğuna Dair Bab” şeklinde bir başlık açabilmiş ve orada hiçbir sıhhati olmadığı herkesçe bilinen bir sürü rivayet nakledebilmiştir (el-Hasais 1/70). Yine aynı müellif Hz. Peygamber’in hacamat ile aldırdığı kanı içmenin caiz olduğu söyler (age, 1/68). Bevlini yanlışlıkla içen bir kadına ebediyen karın ağrısı görmeyeceğini söylediği rivayet edilir (Şifa, 1/65). Bu tür rivayetlerin sahih olmadığını söylemeye bile hacet yoktur.

Bütün bir yaklaşıma cevap sadedinde şu sorular sorulmalıdır:

  1. Allah Teâlâ elçisi Muhammed aleyhisselamı bize örnek göstermektedir. Ben bu anlatılanlardan hangisini, nasıl örnek alabilirim? Bana bunların ne yararı dokunur?
  2. Allah’ın “âlemlere rahmet”, “muhteşem ahlâka sahip”, “güzel bir örnek” olarak tanıttığı zaten yüce olan Rasulullah’ın yüceltilmeye ihtiyacı var mıdır? Bunlar olmasa nesi eksilir? Onun bizim övgümüze ihtiyacı yok, fakat bizim onu anlamaya ihtiyacımız var. Zira onu Allah övmüştür.
  3. Bu tür bir yaklaşım, hangi açığı ne ile kapatmaktadır? Kimin kesesinden kime ne vermektedir? Dahası, yerine getirmediğimiz hangi sorumluluğun üzerini sıvamaktadır.

İşte bu nedenle peygamber tasavvurumuzu Kur’an’a arz etmek zorundayız. Çünkü:

  1. Peygamber’i en iyi öğrenebileceğimiz kaynak, onu peygamber olarak atayan ilahi kaynaktır. Kur’an o kaynaktan gelmiştir.
  • Peygamber’i tanıtan en objektif, en orijinal ve en sahih kaynak Kur’an’dır. Objektiftir, çünkü beşerin hissî ve indî yaklaşımları ondan uzaktır. Orijinaldir, çünkü Hz. Peygamber’le Kur’an arasına bir mesafe girmemiştir. Zaman, mekân ve imkân olarak ondan daha ötesi düşünülemez. Sahihtir, çünkü Kur’an, bir bilgi kaynağı olarak her mü’min için “içerisinde kuşku barındırmayan” tek kaynaktır.
  1. Nasıl ki bize Kur’an’ı Hz. Peygamber öğretmişse, Hz. Peygamber’i de Kur’an öğretmektedir. Kur’an’ı Peygamber’in aracılığına başvurmadan anlamaya çalışmak nasıl Kur’an’ı yanlış anlamaya yol açıyorsa, Hz. Peygamber’i Kur’an’ın aracılığına başvurmadan anlamaya çalışmak, peygamberi yanlış anlamaya yol açacaktır. Bu ikisi et ve tırnak, tohum ve toprak kadar birbirinden ayrılamaz.

İşte bu nedenlerle Kur’an’ın tanıttığı Peygamber, peygamberlik kurumu ve Hz. Peygamber’le ilgili tüm tasavvur ve yaklaşımların kendisine vurulması gereken mihenk taşıdır. Yaklaşımların bir yanlış anlamadan kaynaklanıp kaynaklanmadığı, bir anlama problemi taşıyıp taşımadığı, ancak o yaklaşımın Kur’an’ın tanıttığı peygambere kıyaslanması sonucu anlaşılabilir.

Hz. Peygamber, vahyin vesilesidir. Vesilesi yanlış anlaşılmışsa, vahyin doğru anlaşılmasının en büyük garantisine halel gelmiş demektir.

Kur’an’a göre o, hayatın aktif, kurucu ve inşa edici bir öznesidir. Misyonu ölümsüz olandır. Kur’an, onu çağa taşımak için çırpınır. Onun tarihe hapsolmasını önlemek için onunla ilgili tarihsel olayları mü’minin yüreğine, imanına, ibadetine taşır. Kur’an mü’minin hayatında onu güncel kılmak için ne gerekiyorsa yapar.

Kur’an’ın ‘bak’ dediği yerden bakanlar da onu ‘üretmek’ için çaba harcarlar. Kur’an’da onu, onda Kur’an’ı görürler. Onu Kur’an’la, Kur’an’ı onunla tanırlar. Kur’an’a onun aynası, ona Kur’an’ın aynası gibi bakarlar. Onlar, onun risalet mirasını sürdürmemeyi ona ihanet sayarlar.

Rabb’im! Bizi peygamberin mirasından geçinenlerden, onu müsrifçe tüketenlerden eyleme! Onun mirasına sadık olanlardan, onu yaşayarak ve çağa taşıyarak üretenlerden eyle! Âmin.

MUSTAFA İSLAMOĞLU