HİKAYE

BESA BES

Sema ÇAKIR

 

13:15… 13:30… 14:00..

Besa bes dedi ananem telefonu kapatırken. Karşı tarafın itimadını zedelememek için bir kez daha vurgulayarak, Besa bes be Mori Fatma!, niçin anlamaysın.

Ben dakikalar üzerinden bir diğerine sıçrarken ananem telefonu sertçe sehpanın üzerine bıraktı.

– Yusuf su getir ananene hadi kuzucum.

Ananemi ilk kez bu kadar telaşlı görüyordum. Pazarda torbasını biber tezgahında unutan anane telaşı değildi bu. Bir süre yerinde öylece kalakaldı, bir ahizeye dokundu bir aynadaki yansımasına. Elinde olsa aynadaki Hatice’yi hapsolduğu yerden çekip çıkaracakmış gibi uzun uzun baktı.

Uzun upuzun bakakaldığımız tüm acı anılar bizden çokça uzaklaşarak zamanın engebeli bir o kadar da sabır isteyen eşiklerinde simdi bulunduğumuz ana ansızın çarparak sendeler. Tıpkı ananemin yansımasına bakarak donakaldığı hareketsiz anılar gibi. İşte o anda  uzun uzun seyredilen bu anılar kısa, ama bir o kadar da sık darbelerle kalbe hücum eder. İki sendeleyip şimdiki yaşamınızın ortasına öylece yığılıp kalıverir. Ben ananemi bu zamansız kavganın ortasından en az hasarla nasıl çıkarabilirim bilemiyordum.

14:30…. 14:45

Zaman ananemin yansımasına takılıp kaldı. Tik tok tik tok aynı seremoniyle sonra ahizeye oradan da bana. Aynada bakakalan kadın zamanla hesaplaşmasını bitiremeden kapı sesi duyuldu. Bir çırpıda koltuktan fırlayıp kapıya yöneldim, kapıdaki her kimse bizi içinden çıkılmaz bu hesaplaşmadan kurtaracaktı, biliyorum ananem de bu kurtuluşu diliyordu içinden. Neyse ki kapıdaki kurtarıcımız alt komşumuz Agah Teyze’ydi. Ne güzel de çıkardı bizi zamanın onulmaz kıyımından.

 

– Hatice hazırlan anacım hastaneye geç kalacağız.

– ‘Ama biz pazara gidecektik Agah Teyzecim!’ diye kendimi savunamadan ananem bir hızla odasından şalını başına geçirip pardösüsünü aldı, sert bir dokunuşla elimi kavradı. Kapıyı üç kez kitleyip önce sağına sonra soluna gulhüvallah okuyup yola koyulduk. Allah’ın hakkı üçtür dedi söylene söylene merdivenlerde.

Evet Allah’ın hakkı üçtür. Ananemin yalnızlığımdan bu yana son lokmamı yedirmek, banyoda sıcak su tasını son kez başımdan boca edebilmek, kura çekilerek oynanan sokak oyunlarında bir türlü ismim okunmadığında hakkımı savunabilmek için kullandığı en sağlam argümanlardan biriydi bana kalırsa Allah’ın hakkı üçtür. Evet Allah’ın hakkı üçtür. O zaman bu hayatta yalnızca bir kez yenildiysem iki hakkım daha vardı ve ananemin bu kez de beni kollayacağını düşünerek söyleyebilirim ki Allah’ın hakkı üçtür.

Ben o gün çıktığım o evden hiçbir zaman geriye o çocuk olarak dönmeyecektim bunu biliyordum. Ananem de bunu biliyordu. Yıllarca çıkıp gelmesini beklediği bir dostla ansızın karşılaşmanın vermiş olduğu coşkuyla elimi tutuyordu yolda. Sanki elimi bırakıverse bir daha bulamayacakmış gibi.

Bir an gözüm kolumdaki saate seyirdi; 15:15 …

Zaman 15 dakikada bir bilmediğim bir telaşın üzerinde sektiriyordu. Sağ elimde ananem, sol elimde Agah Teyze bir solukta çıkıverdik Çeltik Yokuşunu. Bir yere yetişecek olmanın verdiği telaşı titrek ellerinden anlayabiliyordum ben de. Bir ara Agah Teyze’nin inlemesi duyuldu.

– Az dur kız Hatçe nefesim kesildi. Hastaneye gidemeden vericem canımı şuracıkta.

İki yorgun bir argın, yokuşun dibindeki dut ağacının dibine tüneyiverdik üçümüz. Ananemin ağzını bıçak açmıyordu. Ses etmeye korkar halde ikisinin arasında sus pus kalıverdim. Agah Teyze’nin de sesi çıkmıyordu şimdi. Bir ara iki kelime edecek oldu da laf ağzına dolanıp boğazında düğümleniverdi. Ben, yıllarca içimdeki ayaklanmayı her telefon çalışında usulca ört bas ettim. Her gece Allah’a ısmarladığım rüyalarımı, ananemin her akşam vakti gözüme toz kaçtı kuzucuğum diyerek içlendiği, dedemin, ananeme Sivas’ta askerlik yaptığı sıralarda yolladığı yıldızlı rozetini, Agah teyzenin pamuk kızım diye sevdiği yerlere göklere koyamadığı kedisi Sırrıyı bi akşam ansızın ört pas ettim.

Ya şimdi.. Yalnız başına yaşayan bu dul Hatice ile benim ne günahım vardı. Ya Agah Teyze’nin..

Kendimi bildim bileli bu dul karının elinde büyüdüm ben. Ananem ona böyle seslendiğimi bir bilse her çÇarşamba onca yolu tepip Sütçü İhsan’dan taşıdığı sütü bana haram ederdi. Ana sütü sayılmazdı ama.. Sütçü İhsan’ın da inekleri fena değil hani. Dul karı ismini ağzına dolayan da bizim Sütçü İhsan. Neyse ki bu dul Hatice beni kimseye muhtaç etmeden doyurup büyüttü. Ananelik müessesine zeval getirmeden görevini layıkıyla yerine getirdi bu dul Hatice. Hem ne demişler yalnız doğurmak emzirmek marifet değil.. Her gece türlü türlü masal ve hikayeler okuyabilen, hoca minareye vardığında “more çocuk, duymay mısın hocayı minarede çabuk giresin eve” diye her akşam mahalleyi inleten, pazar kahvaltılarında pişiyi zorla ağzına tepikleyip ‘bak ne ka büyük adam oldun görey mısın be çocuk’ nidalarıyla beni büyüten bu dul kadındır an ann…

Daha içimdeki serzenişleri tamamlayamadan ananem bir hışımla doğruldu yerinden. Ardından ben, ardından Agah Teyze…Komutu almış asker gibi doğruca sokağın başından İlkpınar Hastanesinin yolunu tuttuk. Ne vakit yorulup söyleneceğimi anlasa kaldırıma sokulur sırtına alıp taşırdı beni bu dul kadın. Bu sefer ötekilerden farklı olarak hem içinde sakladığı kederini hem beni bir çırpıda yüklendi sırtına. Hastaneye varıncaya kadar sırtında ben, sağ yanımızda Agah Teyze sessizliğin derin boşluğunda yankılana yankılana yol tuttuk. Hastaneye vardığımızda kalbimin ta orta yerinde cayır cayır yanan ateşi hissetim. Anılar içimde bir nebze olsun ısınmanın yolunu bulmuşlardı sonunda. Yalnızlığım, varla yok arasında kalmış çocukluğum, oyma sehpadaki eski bir kaputla postallarını bağlayan dedemin resmi, köşe komidinde ortalığa saçılmaktan kaçınan gizli mektuplar, ananem, Agah Teyze sonra yine ananem, belki sütçü İhsan..

Ananem danışmadaki kızın yanına yaklaştı, ne söyleyeceğini kendi de bilemiyordu sanki. Agah Teyzeyle ben ananemin ağzından çıkacak tek bi kelimeye öyle sarılmıştık ki sanki ortaya çıkamadan toz bulutu olup kaybolacakmış gibi. Sanki üçümüz de o tek bir kelimeye bel bağlamışız gibi.

Fatma dedi ananem ağzındaki baklayı çıkarıp,

-Fatma Şen kaç numaralı odada kızım, annesiyim ben.

15:30 …15:45

Annesiyim ben. Şimdi kalbim her 15 dakikada bir seğirip, çocukluğuma çarparak ilerliyordu. Önce annemin beni yağmurlu bir ekim sabahı, bu dul karının kapısına telaşla bırakıp gidiverişi belirdi zihnimde hayal meyal. Kedi gibi ıslanmıştım Kazancı Yokuşunu çıkarken. Annem ıslanmama aldırış etmeden, çekiştire çekiştire ağzında bir dolu küfürle bıraktı dul karının kapısına beni.

– Piç diyecekler sana aldırma, anan da defedip gitti seni bu dul karıya diyecekler, ona da aldırma, alışırsın.

Bir ara o küçük aklımla piç ne demek diye soracak oldum. Sonra sustum. Ama onun gideceğini biliyordum. Asıl Mihraplı Mahallesinde piç olarak anılmak değil de bir daha hiç dönmeyecek olması ürkütmüştü beni. Çocukluğumu dertop edip eline sıkıştırdım. Gidecekti, gidiyordu ve nihayet gitmişti. Elimdeki ufak valizle bilmediğim bi kapının önüne defedilmiştim annemin de dediği gibi. Bir iki kapıyı tıklattım duyan olmadı. Sonra Agah Teyze belirdi merdivenlerin başında. Beni tanımış olacak ki,

– Tıklatarak duymaz o deli karı kapıyı. Dur bekle az.

Agah Teyze boyumun yetmediği zile uzanıp, kapıyı çaldı. Sonrasında da uzanamadığım ne varsa erişti çok şükür. Uzanıp da erişemediğim hayatıma, dokunamadığım çocukluğuma..

16:00..16:15

Annesiyim ben onun. Ananemin sesi girişteki koridordaki hiçbir nesneyi atlamadan çarpa çarpa ilerledi sonunda hemşirenin dudaklarında yankılandı.

-Fatma Şen’in yakınları siz misiniz teyzecim. İçeri alayım sizi.

Ananem tedirgin bakışlarıyla önce hepimizi yokladı. Geri dönelim diyecek olsak ardına bakmadan takılırdı peşimize. Neyse ki böyle bir şey olmadı. Agah Teyze ananeme güç vermek için sağ kolunu incitmeden sıvazladı. Hemşire hepimize öncülük edip bizi ikinci kata çıkardı. 103 nolu odanın kapısına kadar onsuz geçen tüm yaşamamızı, gelmiş geçmiş tüm günahlarımızı, ben onun yokluğunu, ananem her daim varlığını, sorguladık durduk. Odaya yaklaştıkça anılar bir bir siliniverdi sanki zihnimden. Ananem daha fazla anımsadı. İkimizden bir eksildi, bir arttı, ama hiçbir zaman çoğalmadı. Kapıya vardığımızda hesaplaşma çoktan bitmişti. Ben kapıda durup tüm bu hikayenin çok bilmişliğini üstlendim her zaman olduğu gibi. Ananem ise çaresizce içeri girdi. Açık kalmış kapı aralığından doğrulunca bir an onun yüzünü anımsadım. Onun diyorum, çünkü ona dair her şey ‘o’ anda silinip gidivermişti. Islak saçlarım, Piç olmuşluğum, sol dizimdeki yara, kapı kolu, hemşirenin sesi, ananemin incir kolonyası…

Hiçbir ses duyamıyordum içeriden. Ananemin sessiz hıçkırıkları geliyordu sadece. Bir ara sessiz çığılıklar arasında ‘Besa Bes’ dedi ananem. Bu seferki ölüm eşiğinde kıvranan birine son kez söz verir gibiydi.

– Besa Bes Mori Fatıma, Besa Bes.