Anadolu Beylikleri ile Osmanlıların ilk dönemlerinde başlayan -Kur’an da dâhil- dini eserlerin Türkçeye tercümesi hareketinin sonucunda oldukça önemli sayıda bazı kısmi veya tam Kur’an tercüme ve tefsirleri oluşturulmuştur. Osmanlılarda Tefsir veya tercüme şeklinde Kur’an’ın anlaşılmasına yönelik hizmetler, medrese, huzur dersleri ve camiler olmak üzere üç ayrı mekânda sürdürülegelmiştir. Osmanlı medreselerinde, daha önceki Selçuklu ve ondan önceki dönemlerde yaşamış olan toplumlarda olduğu gibi Kur’an’ın anlaşılmasını sağlamaya yardımcı olan tefsir, kıraat gibi ilimler temel dersler arasında yer almış ve her kademede okutulmuştur.[1] Medreselerde eğitim dilinin Arapça olması, bu mekânlarda Türkçe Kur’an tercümesi hareketinin gelişmesine katkı sağlamamışsa da, buralarda görev yapan bazı önemli mollaların, halkın talebi üzerine bazı küçük sûrelerin tercüme ve tefsirini yaptıklarını bilmekteyiz.[2] Nitekim bu makalenin daha geniş versiyonunda bunların bazı örneklerini veriyoruz. Burada ise konumuzu tam tercüme ve tefsirlerle sınırlı tuttuk. İkinci mekân olan Huzur dersleri, Padişahın huzurunda icra edilen derslerdi ve buralarda Kur’an’dan bir konu[3] etraflıca araştırılıp Padişahın huzurunda takrir edilirdi.[4] Bunun için ekseriyetle Kadı Beydavi’nin Envaru’t-Tenzil adlı tefsirinden yararlanılırdı. Orhan Gazi zamanında başlamış olmakla birlikte 1759 tarihinden itibaren düzenli bir hal alan ve 6 Mart 1924 tarihinde yürürlüğe konan 341 sayılı “Hilafetin ilgası ve Hanedan-ı Osmaninin Türkiye Cumhuriyeti memaliki haricine çıkarılması”na dair kanunla son bulan Huzur dersleri, daha ziyade Türkçe yapılmışlardır. Dolayısıyla Padişahın huzurunda Kur’an’dan bir konunun etraflıca anlatıldığı bu dersler,[5] aynı zamanda –şifahi de olsa- Kur’an’ın tercüme ve tefsir edilmesi yönünde önemli bir girişimdir. Üçüncü mekân olan camilerde ise, yine dönemin ünlü hocaları verdikleri vaazlar, nasihat ve sohbetlerle Kur’an’ın anlaşılması yönünde önemli faaliyetler icra etmişledir.[6] Bu faaliyetleri de şifahi bir tercüme/tefsir hareketi olarak addedebiliriz. Zira vaaz veya sohbet esnasında pek çok âyet okunup Türkçeye tercüme ediliyor ve bunların uzun uzun şerh ve izahı yapılıyordu.

Şimdi, Osmanlılarda müderris ve mollaların Kur’an’ın halk tarafından daha rahat anlaşılmasını sağlama yönünde yaptıkları ilmi faaliyetler cümlesinden olmak üzere tam tefsir ve tercümeleri görelim.

A – Başlangıçtan Tanzimat’a Kadar Tam Tefsir ve Tercümeler

Türkler Orta Asya’da ve daha sonra Anadolu topraklarında Kur’an’ı Arapça olarak tefsir yönünde çok mühim eserler vermişlerdir. Mutlaka bunun bir takım sebepleri vardır. Bu sebepler o dönemin konjonktürel yapısına uygun olarak bir takım siyasi veya ekonomik yahut askeri sebepler olabileceği gibi, ayrıca eğitimin kendi yapısından da kaynaklanan sebepler de olabilir. Muhtemelen bu sebepler Türkleri diğer sahalarda yazdıkları eseler yanında Kur’an’ın yorumuna yönelik tefsirleri de Arapça olarak yapmaya mecbur etmiştir. Öyle veya böyle sonuç olarak Türklerin o zamanlar kendi dilinde tefsir yazmaya pek önem vermedikleri görülmektedir. Bilhassa tam Türkçe Kur’an tefsirleri açısından yapılan çalışmaların –şu ana kadar elde edilen bilgilere göre- oldukça yetersiz olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Osmanlı dönemi de dâhil Cumhuriyete kadar bütün bir Türk kültür tarihi tetkik edildiğinde yapılmış tam Kur’an tercümelerinin ve yine Türkçe tam Kur’an tefsirlerin sayısının çok az olduğu görülecektir ki, aşağıda bunlar hakkında bilgi verilecektir.

Osmanlılar döneminde 1910’lu yıllara kadar eldeki mevcut bilgilere göre oldukça az sayıda tam Kur’an tercümesi yapılmıştır. Aşağıda hakkında bilgi vereceğimiz bu tercümelerin bir kısmı satır arası olup, Türkçe düzgün cümleler ihtiva etmemektedirler. Bir kısmı ise, satır arası tercümeden sonra âyet kısa veya uzun tefsir edilmektedir. Diğerleri ise daha ziyade tefsir tarzındadırlar.[7]

Yine Osmanlılar döneminde Türkçe yapılmış tefsirlerin sayısı da oldukça azdır. Aşağıda hakkında bilgi vereceğimiz bu tefsirlere baktığımızda, bunların sayısının da altıyüz küsur yıl süren bir imparatorluğun ömrüne göre yetersiz olduğu görülecektir.

Anadolu’da, büyük tefsir ve tam Kur’an tercümesi hareketinin, elde mevcut en eski nüshalardan edinilen bilgiye göre, Osmanlı Devletinin kuruluşundan bir asır sonra, yani XIV. yüzyılın sonlarında başladığı anlaşılıyor. Gerek İstanbul, gerekse Anadolu’daki kütüphanelerde, bunlara rastlamak mümkündür.[8] Biz aşağıda bunların en önemlilerinden bir kısmını vereceğiz. Bunları da sadece Kur’an tercümesi şeklinde olanlar ve tefsir şeklinde olanlar olmak üzere iki kısımda işlemeye çalışacağız

a – Satırarası Tam Kur’an Tercümeleri

Birinci kısım Kur’an tercümeleri, Satır arası kelime kelime yapılan tercümelerdir. Bunların çoğunda açıklama hiç yoktur. Bazılarında ise, kısa açıklamalar, esas tercümeden ayrı olarak, sayfa kenarlarında verilmiştir. Bunların bazı nüshaları kütüphanelerimizde mevcuttur. XIV. yüzyılın sonlarında veya XV. yüzyılın başlarında te’lif edilmeye başlanan bu eserlerden sekiz tanesi, Türk Ve İslam Eserleri Müzesinde mevcuttur. Abdulkadir Erdoğan, bunlar hakkında tanıtıcı bilgiler vermiştir.[9]

Bunların en eskisi ve en orijinali olarak kabul edileni, Türk ve İslam Eserleri Müzesi 73 numarada kayıtlı olandır. Bu nüshanın, Osmanlı topraklarındaki en eski nüsha olduğu belirtilmektedir.[10] Her Arapça kelimenin altına Türkçe karşılığının yazıldığı nüshayı, Şirazlı Hacı Devletşah oğlu Muhammed hicri 784/1382’de yazmıştır.[11] 2500’e yakın kelime olan tercümede sadece on kadar Arapça ve Acemce kelimenin olduğu belirtilmiştir.[12]

Diğer önemli bir nüsha ise muhtemelen Molla Fenari lakabıyla bilinen büyük Türk âlimi Muhammed b.Hamza’ya (v.834/1431) ait olanıdır. Tercümenin te’lif tarihi 824/1424’tür. Türk Ve İslam Eserleri Müzesinde 40 numarada kayıtlıdır. İnce nesih ile yazılmış olup, satır arası kelime kelime bir Kur’an tercümesidir.[13] Her kelimenin altına o kelimenin Türkçe karşılığı konularak yapılmıştır. Hakkında Abdulkadir Erdoğan’ın[14] da bilgi verdiği bu tercüme üzerinde, Ahmet Topaloğlu Doktora çalışması yapmış, çalışmada eser geniş bir şekilde tanıtılmıştır.[15]

Bir diğer nüsha Türk İslam Eserleri Müzesi 74 numarada kayıtlı olandır.[16] Ketebesinde bu nüshanın müstensihinin Hafız Bar Muhammed b. Pir Muhammed el-Huttalani olduğu belirtilmektedir.[17] Nüsha 990/1582 yılında istinsah edilmiştir. İnan, müstensihin Huttalanlı olmasından hareketle, onun Orta Asya’dan gelen bir Türkmen olduğu kanaatine varmıştır. Nüsha tam bir Kur’an tercümesidir ve içinde hiç tefsir yoktur. Sadece Arapça kelimelerin Türkçe karşılığı konulmakla yetinilmiştir.[18]

Başka bir tercüme Topkapı Sarayı numara 18’de kayıtlı olandır. Müstensihi, ketebede yazdığı bir cümlecik Arapça yazıda bile hata yapmıştır. Nüshayı yazdığı yer için Arapça olarak “fi şehri Gelibolu” diye yazmıştır. Arapçada “şehr” kelimesinin “ay” manasında olduğunu ve bizim şehir dediğimiz kelimenin Arapça karşılığının “medine” veya “beled” gibi bir kelime olması gerektiğini bilmemektedir. Verdiği rakamlarda da yanlışlıklar vardır. Bundan dolayı İnan, onun mütercim olmasını muhal görmektedir. Müstensihin adı Pir b. Hızır’dır ve nüshayı Gelibolu şehrinde istinsah etmiştir. İstinsah tarihi ise 901/1496’dır.[19]

Türk ve İslam Eserleri Müzesi numara 508’de de bir nüsha vardır ki, ne yazanın adı ne de tarihi vardır.[20] Eser büyük oranda Topkapı 18’deki nüshaya benzemektedir. Bunların aşağı yukarı aynısı olan bir nüsha da Türk Dil Kurumu Kitaplığında yazmalar B.1’de bulunmaktadır.

Topkapı Sarayı Bahattin Ersin koleksiyonundaki nüsha numarasız ve tarihsizdir. Yine Topkapı 247 ve 252 numarada kayıtlı nüshalar da tarihsizdir; aynı zamanda müstensihleri de yoktur. 252’yi vakfeden III.Osman’dır (1754-1758).

Görüldüğü gibi burada kendilerinden bahsettiğimiz nüshalar ve zikre gerek görmediğimiz daha başka bazı nüshalar,[21] bütün bunlar birbirine çok yakın nüshalardır; herhangi bir orijinallikleri yoktur. Bunların kim tarafından tercüme edildiği bilinmemektedir. Bir kısmının müstensihi ve istinsah tarihi de belli değildir. Bunların tümünü, bir iki kaynağa irca etmek mümkündür.[22] Genellikle bunların asıl kaynağının, Türk ve İslam Eserleri Müzesi 73 numarada kayıtlı ilk Türkçe Kur’an tercümesi olduğu söylenmektedir.[23] Zira aralarında müstensihlerden kaynaklanan bazı hatalardan ve küçük farklılıklardan başak ciddi bir fark yoktur.

Öte yandan şunu da belirtelim ki, bu nüshaların esasları, Orta Asya’da oluşturulmuşlardır; kökü itibariyle oralıdırlar. Nitekim bunların bir kısmında yer alan bazı hikâyelerde bölge lehçesine ait özellikler bulunmaktadır. Bu da gösteriyor ki, bunlar esas itibariyle o bölgede oluşturulmuşlardır. Ancak daha sonra bunlar bir şekilde –muhtemelen bölgeden gelen âlimler vasıtasıyla- Beyliklerin bulunduğu bölgeler ile Osmanlı topraklarına gelmiştir. Daha sonra da burada zaman zaman bazı müdahalelerle yeniden istinsah edilmişlerdir.[24]

Bu eserlerin tercüme kısımları, daha önce sözünü ettiğimiz ilk Kur’an tercümesinin tarzı olan satırarası tercüme şeklinde yapılmışlardır.[25] Bu da bu eserlerin bölgeden gelmiş olma veya onları kopya etmek suretiyle oluşturulmuş olma ihtimalini güçlendirmektedir. Esasen bu anlayışın, Moğollarla birlikte Anadoluya gelen Harezimli ve Horasanlı âlimler tarafından getirilmiş olabileceği söylenmiştir.[26]

b – Tefsirli Tam Kur’an Tercümeleri

Bunların ikinci kısmı ise, Kur’an-ı Kerim’in uzun tefsirlerle Türkçeye çevirilmesi şeklinde olanlardır. Bunlar, genelde Arapça bir tefsirin Türkçeye tercümesinden ibarettir. Bu tür tercümelerde, Arapça bir kelimenin, Türkçe bir tek kelimeyle karşılanmasından ziyade, bütün bir âyetin uzun cümlelerle açıklanması esas alınmıştır. Bunun için, daha ziyade Ebu’l-Leys es-Semerkandi’nin (v.383/993) Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim adlı tefsiri tercih edilmiştir.[27]

Richart Hartman, bu tefsirin, Araplar arasında çok yaygın olmadığı halde Türkler tarafından bu kadar çok tercih edilip tercüme edilmesine dikkat çekmiş, fakat bunun neden olabileceğini açıklamamıştır. Kâtip Çelebi, aşağıda da geleceği gibi bu tefsirin ilk önce İbn Arapşah tarafından tercüme edildiğini ve İbn Arabşah’ın da hayatının önemli bir kısmını Semerkant’ta geçirdiğini yazıyor. Buna istinaden İnan, bu tefsirin seçilmiş olmasını, İbn Arabşah’ın tahsilini orada yapmış olmasıyla izah edilebileceğini söylemektedir.[28] Bunun yanında ayrıca tefsirin bir Türk âlime ait olması ve müellifinin Hanefi mezhebine mensup olması da etkili olmuş olabilir. Daha çok, Tefsiru Ebi’l-Leys es-Semerkandi diye bilinen[29] eserin, hacminin mutavassıt, ibarelerinin açık ve özlü olması[30] da tercih sebepleri arasında zikredilebilir. Ayrıca el-Hâzin el-Bağdadi’nin (v. 741/1340) Lübabu’t-Te’vil fi Maani’t-Tenzil adlı tefsiri ile aslı Farsça olan Hüseyin el-Kâşifi’nin (v. 803/1497) el-Mevahibu’l-Aliyye adlı tefsiri de Türkçeye tecüme edilmiştir. Şimdi bunları daha yakından görelim:

b1 – Cevahiru’l-Asdaf

Cevahiru’l-Asdaf, Osmanlı’nın erken dönemlerinde yapılmış en önemli tercüme-tefsirlerden biridir. Kütüphanelerde pek çok nüshaları bulunmaktadır.[31] Ancak bu nüshaların kime ait olduğu ve tarihleri hakkında ihtilaflar vardır; bu konularda kesin bilgiler yoktur. Kuvvetli bir ihtimale göre telif tarihi 1405’tir.[32] Zira eser, Candaroğulları’ndan İsfendiyar Beyin (1392-1443) emriyle oğlu İbrahim’in tedrisi için yazılmıştır.[33] Tam bir nüshası Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi kitaplığında bulunan bu tefsirin ne müellifi kesin olarak bilinmekte, ne müstensihi, ne de istinsah tarihi. Kâtip Çelebi, “Emir İsfendiyar’ın arzusu ile o asrın ulemasından biri tarafından yapılmıştır” demekte, fakat bunun kim olduğunu tasrih etmemektedir.[34] Eserin yurt içi ve yurt dışı pek çok kütüphanelerde nüshaları vardır. Eser üzerinde A. Zajaczkowski mühim bir çalışma yapmıştır.[35]

Cevahiru’l-Asdaf, ne satırarası tercümedir, ne de uzun uzadıya yorum yapılan tefsirlerdendir; ikisinin ortasında bir esedir. Bazen kelime kelime tercümelerinde tefsir mahiyetinde cümleler bulunuyor. Mesela satır arası tercüme yapanlar “بهذا الحديث أسفا” ibaresini, “eğer inanmayanlar işbu söze katı kayurmaktan” diye kelime kelime tercüme ederlerken, Cevahiru’l-Asdaf müellifi, “iman getürmezlerse bu Kur’an’a kaygudan-zira dosttan ırak düşeler sözüne kulak urmalar” diye çevirmiştir. Görülüyor ki bu müellif, kelime kelime tercümeye bazen tefsir eklemeyi uygun görüyor. Mezkûr tercümede “esefa” kelimesini “kaygudan” diye tercüme ettikten sonra “zira dosttan ırak düşeler, sözüne kulak urmalar” diye tefsir ediyor.[36] Bu yönüyle Cevahiru’l-Asdaf, tercüme niteliğindeki eserlerle tefsir niteliğindekiler arasında bir geçiş özelliği taşımaktadır.

Eserde Fatiha Sûresi’nin tercümesi şu şekilde verilmiştir: “Öğmeklik sena etmeklik Allahu Tealaya hasıldür ki o Allahü Teâlâ âlemleri besleyücüdür. Eyle Allah ki, rahmandür, yani rahmet edicidür dünyada ve ahrette; rahimdür mahsus kıyamet küninde, Kıyamet küninin padişahıdır, sana ibadet ederüz, senden inâyet dilerüz, bizi toğri yola klavuzla, şunların yoluna klavuzla kim anlara sen in’am ettün, şunların yolundan sakla kim anlara gazap etmişsün (ya ol yola gitmekle azupturlar).”[37]

b2 – Ahmedi Dai ve Terceme-i Tefsir-i Ebi’l-Leys es-Semerkandi

Asıl adı Ahmed b. İbrahim el-Aydıni el-Germiyani olan bu zat, daha çok Dai mahlasını kullanmış ve bu mahlasla meşhur olmuştur. Ahmed-i Dai, Germiyanoğullarından Yakup Beyin (v. 832/1428) sarayında yetişmiş; sonra Yıldırım Bayezid’in (v. 805/1402) himayesine girerek şehzade emir Süleyman’ın dini ve edebi ilim ve irfanının gelişmesine katkı sağlamıştır. Şehzadenin 813/1410 tarihinde vefatından sonra Çelebi Mehmet (v. 825/1421) ve II. Murad’ın (v. 855/1451) himayelerinde bulunmuş ve ilmiyle onlara hizmet etmiş, eserlerini onlara ithaf etmiş; böylece Osmanlıların en mühim âlim, şair ve müfessirlerinden biri olmuştur.[38] Vefat tarihi hakkında muhtelif bilgiler verilmiştir. Ancak 824/1421’den sonra öldüğü en kuvvetli olanıdır.[39]

Tefsirine gelince,[40] Terceme-i Tefsir-i Ebi’l-Leys es-Semerkandi adındaki tefsir, adından da anlaşıldığı gibi Ebu’l-Leys es-Semerkandi’nin Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim adlı eserinin tercümesidir. Nuruosmaniye Kütüphanesi 137 numarada kayıtlı olan nüsha,[41] tek bir ciltten ibaret olup, 604 adet varaktan ibarettir. Sayfalar 33 satır olup, yaldızlı, siyah ve kırmızıçizgi cetvellidir. Sûre başlıklarında kırmızı, diğer yerlerde siyah mürekkep kullanılmıştır. Âyetler harekelidir ve soluk kırmızıçizgilerle belirlenmiştir. Eserin sekizinci sahifesinde, “ta buna muttali olanlar faide tutup bu fakir Dai’ye bir dua hediye kıla” denildiğinden hareketle, eserin Dai’ye olduğu iddia edilmiştir.[42] Ancak, buradaki “dai”nin Ahmed-i Dai’yi göstermediği ve dolayısıyla bunun, eserin Ahmed-i Dai’ye ait olduğunu göstermesi bakımından yeterli bir delil olmadığı da söylenmiştir.

Eserin başında manzum bir mukaddime vardır. Burada dört ayrı bölüm vardır; “der beyan-ı…” diye başlayan bölümlerin ilki Allah’a hamd ve sena, ikincisi Peygamberimizin natı, üçüncüsü ise sahabenin vasıflarıyla ilgilidir. Dördüncü başlık ise beyan-ı sebeb-i terceme-i kitap adını taşımaktadır. Müellif burada eseri neden tercüme ettiğini açıklamaktadır.[43]

Tefsir kısmına gelince, müellif tefsire istiaze ile başladığını, çünkü Allah’ın Kur’an okunduğunda istiaze yapmasını Peygambere emrettiğini, bu emir yerine gelsin diye kendisinin de böyle yaptığını belirtmiştir.[44] Sonra istiaze ve besmele hakkında uzun uzun bilgiler vermiş, sebeb-i nüzullerini, havas ve ehemmiyetlerini misaller, hadisler ve âyetlerle tafsil etmiştir.

Eserin istinsah kaydında istinsah tarihi olarak 1165/1751 tarihi verilmeketdir.

Ahmed-i Dai, manzum kısımda bu eserini Timurtaş Paşaoğlu Umur Beyin emir ve teşvikiyle yaptığını belirtmektedir.[45]

Tercümede zaman zaman tasarruflar yapılmış, müdahalelerde bulunulmuştur. Bu cümleden olarak muhtelif rivâyet ve ravilerden bahsettiği gibi, Ebu’l-Leys’in sözlerinden de bahseder. Mesela “gel bu kez mana dürrlerinden al ki iflasdan kurtulasın. İmam Ebu’l-Leys rahmetullah müselsel senedle İbn Abbas’tan rivâyet kılar..” der ki, bu, eserinin doğrudan doğruya Ebu’l-Leys’ten bir tercüme olmadığını, belki büyük oranda ondan faydalanarak, onu esas tutarak diğer eserlerden istifadeyle yapılmış Türkçe yeni bir tefsir mahiyetinde olduğunu göstermeketdir. Esasen Dai diğer tercümelerinde de böyle davranmıştır. O tercümelerinde tasarruf yapmaktan, istediği yerlerde kendi fikrini, kendi düşünce ve kanaatini söylemekten, istediği yerleri de lüzumsuz, faydasız görerek çıkarmaktan çekinmemiştir.[46]

Metinde zaman zaman manzum parçalara da yer verilmiştir.

Dai, tefsirinde yer yer sualler vazeder, ardından “bu fakir Dai eyle cevap verir ki” diyerek suale cevap verir.[47]

Dai’nin kullandığı dil, bütün okuryazar olanların rahatlıkla anlayabileceği sade ve basit bir dildir.[48]

b3 – Musa el-İzniki ve Enfesü’l-Cevahir Tercümesi

İsmi, Ebu’l-Fadl Musa b. Haci Hüseyin el-İzniki’dir. Osmanlı medreselerinde iyi bir eğitim gördüğü, ayrıca tasavvuf alanında kendini geliştirdiği belirtilmiştir. Bu eğitiminin gereği olarak da hem zahir, hem de batın ilimlerle ilgili eserler yazmış, tedrisat yanında aynı zamanda irşad faaliyetlerinde de bulunmuştur.[49] Muhtemelen 833/1429 tarihinde vefat etmiştir.[50]

Kütüphanelerimizde Musa el-İzniki’ye atfedilen bazı tefsir tercümeleri vardır. Ziya Demir bu konuda yaptığı araştırmada Enfesü’l-Cevahi’in Musa el-İzniki’ye ait olduğunu tespit ettiğini söylüyor. Ancak ona atfedilen Terceme-i Tefsir-i Ebi’l-Leys es-Semerkandi’nin ona ait olup olmadığının şüpheli olduğundan bahsediyor. Zira bunlar, Ahmed-i Dai’ye ait olduğu kesin olan tercümelerle aynıdır. Bu yüzden Demir, bunlar üzerine bir yorum yapmaktan kaçınmıştır.[51]

El-İzniki’ye ait olan Enfesü’l-Cevahir ise, el-Hazin el-Bağdadi’nin Lübabu’t-Te’vil fi Maani’t-Tenzil adlı Arapça tefsirin tercümesidir.

Abddülbaki Çetin de Ebu’l-Leys tefsirinin Türkçe tercümeleri üzerine yaptığı oldukça kapsamlı çalışmasında, gerek Ebu’l-Leys tefsiri tercümesinin, gerekse Hazin tefsirinin tercümesinin bunların ikisinin de Musa el-İzniki’ye aidiyetinin kesin olduğunu söylemektedir. Ona göre Enfesü’l-Cevahir, Musa el-İzniki’nin Ebu’l-Leys tefsirine yaptığı tercümenin adıdır.[52]

Eserin bu dönemlerde Kastamonu-Sinop bölgesinde hüküm süren İsfendiyar Bey’in oğlu İbrahim’in tedrisi için kaleme alındığı da söylenmiştir.[53] Bu arada hatırlatalım ki Cevahiru’l-Asdaf için de aynı şey söylenmekte, yani İsfendiyar Bey’in, oğlu İbrahim’in tedrisi için bunu yaptırdığı kaydediliyor.[54]

Bir örnek teşkil etmesi açısından Fatiha Sûresi’nin tercümesini vermeyi uygun görüyoruz: “Hamd u sena ve şükr-ı la yuhsa ol Allah’a kim, cemi âlemin perverdigarıdır. İlahi sen cihet-i dünyada rahmansın ki, rahmetin aammdır, amma cihet-i ahrette rahimsin ki, rahmetin hastır Kıyamet güninin padişahı ve hâkimi oldur. Sana taparuz, yardım ve ismet senden dilerüz. Bizi delalet kılgıl toğru rast yola, kim anda eğrilik olmaya; şol kimselerin tarikin kılıver kim sen anlara in’am edüp bu yolun mühliklerin ve şeytanların hilelerin ve nefsin hıyanetlerin bildirdin. Şol kimseler tarikin dilemezüz kim yol yavi kılup gümrah olmuşlardır.”[55]

b4 – İbn Arabşah ve Terceme-i Tefsir-i Ebi’l-Leys es-Semerkandi

İbn Arabşah diye bilinen bu zatın asıl ismi Şihabuddin Ebu’l-Abbas Ahmed ed-Dımaşki’dir. Şam’da doğmuş ve orada eğitimini yapmıştır. Daha sonra bölgeyi istila eden Timur’un emriyle ailesiyle birlikte Semerkant’a götürülmüştür. Orada da dönemin önemli üstadlarından muhtelif ilimler almış, bu arada Farsça, Türkçe ve Moğolca öğrenmiştir. Çelebi Mehmet zamanında (816-825/1413-1421) Kırım üzerinden Edirne’ye gelmiş; burada Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin (v. 1420), Molla Fenari (v. 1431), Abdülkerim Efendi (v. 1495), Burhanuddin Haydar gibi meşhur Osmanlı ulemasıyla birlikte ilim ve irfana hizmet etmiştir. On yıla yakın bir süre Çelebi Mehmet Efendi’nin hizmetinde ve himayesinde bulunmuştur. Bu süre içerisinde Saraya önemli hizmetler yapmıştır. Ayrıca tedrisatla uğraşmış; bunların yanında önemli bazı eserleri Arapça ve Farsçadan Türkçeye çevirmiştir. Tefsir-i Ebi’l-Leys es-Semerkandi’yi de bu dönemde tercüme ederek Çelebi Mehmed’e hediye etmiştir.[56] Daha sonra Şam ve Mısır’a giden müellif, 854/1453 yılında Mısır’da vefat etmiştir.[57]

Kütüphanelerimizde Musa el-İzniki’ye olduğu gibi İbn Arabşah’a da nispet edilen tercümeler bulunmaktadır.[58] Ancak bunların, Ahmed-i Dai’nin yaptığı tercümenin ufak-tefek bazı değişikliklerle yapılmış birer kopyası olma ihtimali üzerinde durulmuştur. Abdülbaki Çetin de, Ebu’l-Leys tefsirinin tercümelerinin Musa el-İzniki’ye ait olduğunu, ancak İbn Arapşah’a atfedilen nüshaların, el-İzniki’nin yaptığı tercümenin ihtisarı olduğunu söylemektedir.[59] Bazı araştırmacılar ise, Ebu’l-Leys tefsirinin, aynı zamanlarda Ahmed-i Dai dışında, ayrıca Musa el-İzniki ve İbn Arabşah tarafından da tercüme edildiğini söylemektedirler.[60] Dolayısıyla bu tefsirler, daha önce tanıtılan Ahmed-i Dai’nin yaptığı tercümeyle aynı özellikleri taşımaktadırlar.[61]

Burada Erzincan Milli Kitaplığın “tefsir 69” (umumi 602)de kayıtlı olan ve Ebu’l-Leys Tefsirinden tercüme edildiği anlaşılan bir nüshadan bir örnek vemek istiyoruz. Ancak önce şunu belirtelim ki, bu nüshanın mütercimi belli değildir ve ne zaman yapıldığı da meçhuldür. Sadece Bayburt Kalesi imamı Hacı Hasan Seyidi tarafından 937/1531 tarihinde istinsah edildiği belirilmiştir.[62]

Vemtazu’l-yevme eyyuha’l-mucrimun” âyetinin tercümesi ve tefsiri bağlamında şunlar söylenmektedir: “Seçülüngüz imdi mücrimler. Pes duzakların boyını kengraluban sol yolı dutalar tamıya giderler, behiştiler sağ yolı dutalar uçmağa giderler. Haberde gelmiştir ki, tamu ehli üç güruh ola; pirler, yiğitler, avretler. Evvel pirler yürüye, andan yiğitler, andan avretler. Yürüyenlerin sakalından tutup ileteler, avretlerin saçından sürüyeler, çün tamu kapusuna varalar, mühlet dileyeler, eydeler ki: bir zaman mühlet verüngüz içün ağlaşalım; eydeler: desturdur, ağlaşunguz. Öyle ağlaşalar ki, gözyaşından ırmaklar revan ola, eger gemiler bıraksalar yürüye…”[63]

b5 – Ebu’l-Fadl el-Bitlisi ve Terceme-i Tefsiru’l-Mevahibi’l-Aliyye

İsmi, Ebu’l-Fadl M. B. İdris b. Hüsamuddin Ali b. Hasan en-Nahcivani el-Bitlisidir. Heşt Biheşt adlı eserin sahibi İdris-i Bitlisi’nin oğludur. İyi bir medrese eğitimi almıştır. Muhtelif görevler üstlenmiş ve tedrisat işlerinde bulunmuştur. 982/1574 tarihinde Hac için gittiği Şam’da vefat etmiş; cenazesi İstanbul’a getirilerek Tophane semtinde yaptırdığı caminin haziresine defnedilmiştir.[64]

Ebu’l-Fadl el-Bitlisi, Hüseyin b. Ali el-Vaiz el-Kâşifi’nin (v. 910/1514) hicri 900’lü yıllarda Farsça telif ettiği el-Mevahibu’l-Aliyye adlı tefsirini[65] Farsçadan Türkçeye tercüme eden ilk âlimdir. Tek nüshası İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi Türkçe/1195 numarada kayıtlıdır. El-Mevahibu’l-Aliyye, Cevahiru’t-Tefsir li Tuhfeti’l-Emir Tercümesi, Tercemetu Tefsiri’l-Vaiz el-Kâşifi gibi adları olan eser, Fatiha ve Kehf Sûresi arasını kapsamaktadır. Eser, içinde Fatiha tercümesi de bulunan edebi bir manzum mukaddimeyle başlar. Özetle burada Horasan’ın Herat bölgesinde pek çok âlimin yetiştiği, bunlardan birinin de Hüseyin el-Kâşifi olduğu belirtildikten sonra, bu zatın el-Mevahibu’l-Aliyye adında Farsça bir tefsir yazdığı, burada Kur’an’daki hazif, ızmar, tahsis, ta’mim, hakikat ve mecaz gibi pek çok hususun ve Tefsir usulünden bazı konuların açıkladığı söylenmiştir. Bitlisi daha sonra bazı dostların ısrarıyla bu kıymetli eseri Türkçeye çevirdiğini belirtmiştir.[66]

Eser sade bir dille tercüme edilmiş ve tefsirin aslına sadık kalınmaya özen gösterilmiştir. Âyetler çoğunlukla kelimeler halinde Türkçeye çevrilmiş, aynı üslupla Fatiha’dan başlayan bu cilt, Kehf Sûresi’nin tercümesiyle son bulmuştur.[67]

Fatiha Sûresi’nin tefsir ve tercümesi şöyle yapılmıştır: “Ol Allah ismine ki, tapmağa müstehak ve sezavardır. Ancılayın Allah ki, bağışlayıcıdur, halka vücut ve hayat ve in’am idicidür anlara beka ve muhafazat-ı afatı…”[68]

Eser daha sonra da 1246 tarihinde Ferruh İsmail Efendi (v.1256/1840) tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Ferruh İsmail Efendi’nin[69] tercümesi Tefsiru’l-Mevakıb adı ile muhtelif defalar tab’edilmiştir. Ebu’l-Fadl Muhammed’in tercümesi ise mahtut olup tab’edilmemiştir.[70]

İsmail Ferruh’un Fatiha tercümesi ise şöyledir: “Halka vücut ve hayat bahşedici ve beka ihsan edici ve havfden muhafaza edici Cenab-ı Ma’bud-i bilhak hazretlerinin ism-i şerifi ile tilavet-i Kur’an’a bed’ ederim.

1 – Ezelden ta ebede dek cümle olmuş ve olacak hamd ü sena tamam ve kemaliyle cemi’ âlemlerin ins ve cin ve vuhuş ve tuyur ve siba ve sair hayavanat-ı berri ve bahriyi yaradıcı ve besleyici ve işlerini tertip edici Allah-ı azimüşşanadır…”[71]

b6 – Veli Efendizade ve Terceme-i Tefsiru’l-Mevahibi’l-Aliyye

Müellifimizin ismi, Veliyyuddin Ali b. Veli es-Selaniki’dir. Veli Efendi (v.1545’ten sonra) daha çok muhasebe uzmanlığı alanında şöhret bulmuştur.[72] Bununla birlikte başta tefsir olmak üzere dini ilimlere de rağbeti olan bir kişidir. Nitekim aşağıda sözünü edeceğimiz tercümesinin başında “bu abduddaif… Ali b. Veli es-Selaniki, ilm-i tefsire ziyade talip ve nihâyetle rağıb oldukda..” diyerek, bu ilme olan ilgisini dile getirmektedir.[73]

Bursalı Mehmet Tahir (v.1925), bu zatın yukarıda sözünü ettiğimiz Hüseyin el-Vaiz el-Kâşifi’nin Farsça el-Mevahibu’l-Aliyye adlı tefsirini iki cilt halinde 952/1545 tarihinde tercüme ettiğini, bunun harfi tercüme olmayıp, bazı istitradi bilgiler ilavesiyle tefsiri bir tercüme olduğunu söylemiştir.[74] Ayrıca tercümede bilhassa esbab-ı nüzul ile kıraat ihtilaflarına yer verildiğini belirtmiştir. Eserin bir nüshasının İnegöl’deki İshak Paşa Kütüphanesinde bulunduğunu da ilave etmiştir.[75]

Demir, bu eserin bir nüshasının Nuruosmaniye Kütüphanesi 70 numarada iki cilt halinde tam bir nüsha olarak bulunduğunu ve bunu incelediğini söylemektedir. Buna göre, birinci cildi 229, ikinci cildi 224 olmak üzere toplam 453 yapraktır. Her sayfada 25 satır vardır. Âyetler kırımızı çizgilerle belirlenmiştir. Mukaddimede birinci cildin numarasız varakında “Ali b. Veliyyüddin’in Tefsir-i Hüseyin Kâşifi tercümesidir” denilerek, hem tefsirin sahibinin, hem de mütercimin adı tasrih edilmiştir.[76] Buna rağmen, Kâtip Çelebi (v.1656), Ömer Nasuhi Bilmen (v.1971) ve Yaşar Macitoğlu, el-Kâşifi’nin tefsirinin mütercimi olarak sadece Ebu’l-Fadl el-Bitlisi’yi zikretmektedirler.[77]

Mütercim, mukaddimede, mühim bir müfessir olduğunu belirttiği Hüseyin el-Kâşifi’nin tefsirine muttali olduktan sonra onu çok beğendiğini ve Farsçadan Türkçeye çevirmeyi istediğini belirtiyor. Ancak işlerinin çokluğu nedeniyle ilk zamanlar fırsat bulamadığı bu isteğini daha sonra gerçekleştirdiğini ve sahih ve meşhur olan peygamber kıssaları ve sebeb-i nüzulleri mülahhas ve muhtasar vech ile zikrettiğini söylüyor. Ayrıca Asım-Hafs kıraatini esas aldığını ve herkesin anlaması için meşhur ve münasip Türkçe lafızlarla tercümeyi yaptığını kaydediyor.[78] Eserin birinci cildi Fatiha ile başlayıp Kehf ile bitmekte, ikinci cildi ise Meryem ile başlayıp Nas ile bitmektedir.[79]

Burada hatırlatalım ki, benzer ifadeler el-Bitlisi’nin yaptığı tercümede de geçmektedir.

Burada önemli gördüğümüz bir kaç Türkçe tefsire daha işaret etmek istiyoruz:

b7 – Diğer bir tefsirli Kur’an tercümesi Aynu’l-Hayat adını taşımaktadır. Eserin istinsah tarihi 864/1459’dur. Aziz Mahmud Hüdai Kütüphanesinde (No 48) eserin üçüncü cildinin bir nüshası vardır ve Kehf Sûresi’nin ortasından başlamaktadır. Bu nüshanın başında Tefsir-ı Ayni’l-Hayat’ın üçüncü cildi olduğu belirtilmektedir. Tercümede âyetler kelimelere ayrılmış ve daha ziyade kelime kelime tercüme yapılmıştır. Cildin sonundaki kayda göre, müstensih Muhammed İbn Hasan Eknafi’dir. Kâtip Çelebi ise sadece “Aynu’l-Hayat fi Tefsiri Necmüddin-ı Razi” adlı bir eserden söz etmektedir. Bu eserin Türkçesine ait bir kayıt ise yoktur.[80]

b8 – Bunlardan başka “Tefsiru’l-Kaşani” diye meşhur olup “Te’vilatu’l-Kur’an” veya “Te’vilatu Kaşaniyye” ismini taşıyan ve Kemaluddin Abdurrezzak el-Kaşi es-Semerkandi’ye (v.887/1468) ait olan bir tefsir daha var ki bu tefsir, İsmail Ankaravi’nin manevi oğlu kabul edilen Ali Rıza Doksanyedi tarafından “Tercemetu Tefsiri’l-Kaşani” veya Te’vilat-ı Kaşaniyye adı ile Türkçeye çevirilmiştir. Tercüme basılmayıp halen mahtut olarak durmaktadır.[81] Ancak daha sonra Eser, İsmail Ankjaravi’nin mahdumu Muhammed Vehbi Güloğlu tarafından latinize edilerek 1988 yılında Ankara’da basılmıştır.

b9 – Zübde-i Asar-ı Mevahib ve’l-Envar adlı tefsiri tercüme de işaret edilmesi gereken önemli bir eserdir. Eserin mukaddimesinde belirtildiğine göre, müellifin ismi Ahmet Salih İbn Abdullah’tır. Bağdat’ta vaizlik yapan bu zat, Vezir İbrahim Paşa’nın (1758-1759) arzusu üzerine Yakub u Çerhi’nin (v.851/1447) tefsirinden Amme ve Tebareke cüzlerini Türkçeye tercüme etmiştir. İbrahim Paşa bu tercümeyi çok beğenmiş ve müelliften Kur’an’ın tümünü Türkçeye tercüme etmesini istemiştir. Müellif bu istek üzerine Envaru’t-Tenzil, Mevahibu’l-Aliyye, Mevahibu’l-Ledunniye ve haşiyelerini, ayrıca daha başka muteber eserleri araştırarak bir senede bu tercümeyi meydana getirmiştir. Müellif en çok Kadi Beydavi’nin (v.685/1286) Envaru’t-Tenzil’i ile Hüseyin Kâşifi’nin Mevahibu’l-Aliyye’sinden istifade ettiğinden eserine Zübde-i Asari’l-Mevahib ve’l-Envar adını vermiştir.[82] 1096/1684 yılında bitirilen eserin, başta İstanbul Üniversitesi kütüphanesi olmak üzere muhtelif kütüphanelerimizde yazma nüshaları vardır. Eserin ayrıca 1292’de bir taşbasma tab’ı yapılmıştır.[83]

Eserde Fatiha Sûresi’nin tefsir ve tercümesi şu şekilde verilmiştir: “İbadete müstehak olan Tanrının adıyla başlarım, halk üzere vücut ve hayatla in’am iden anları beka ile esirgeyüp afattan hıfz eden…”[84]

b10 – Türkçe olup da tab’edilen ilk Kur’an tercüme ve tefsiri ise, Ayntablı Mehmet Efendi’nin (v.1699) “Tefsir-i Tıbyan” tercümesidir.[85] Bu eser, Hıdır b.Abdırrahman el-Ezdi’nin (v.773/1371), hicri 773 yılında yazdığı “et-Tıbyan fi Tefsiri’l-Kur’an” adlı tefsirin Türkçeye yapılmış çevirisidir.[86] Tercümenin tarihi 1110/1698’dir. Mütercim, Tefsirin mukaddimesinde Ayntap ve Sivas’ta ilimle meşgul olduğunu, daha sonra İstanbul’a geldiğini, buraya geldiğinde o devrin şeyhülislamı Minkarizade Yahya Efendi’nin (v. 1677) delaletiyle padişah ile görüştüğünü, ondan sonra Tefsir-i Tibyan’ı tercüme edip iki nüsha halinde hazırladığını, birini hükümdara takdim ettiğini, diğerini de halkın okuması için vakfettiğini kaydetmektedir.[87] Tefsir ile karışık bir tercümedir. Üslubu da çok eskidir.[88]

Fatiha Sûresi’nin tercüme ve tefsirini şöyle yapmıştır: “Okurun yahut başların ol Allah-ı Teala’nın ismiyle ki, kâffe-ı halka rızık ve nimet îsâliyle rahmet edicidir. Ve yevm-i kıyamette müminlere rahmet edicidir…”[89]

B – Tanzimat Dönemi

Tanzimat’tan sonra bilhassa Garbı takliden[90] pek çok hususta gelişmeler ve değişmeler olduğu gibi, başta Kur’an ve onun tefsirleri olmak üzere dini eserlerin anadile tercümesi işinde de gelişmeler olmuştur. Bu değişim ve gelişimin bir sonucu olarak Tanzimat’ın ilanından yalnızca iki yıl sonra, 1841-1842 yıllarında daha önce sözünü ettiğimiz Tefsir-i Tibyan Kahire’de 4 cilt halinde tab’edilir. Bu tercümenin, o zamanki siyasi ve sosyal gelişmelere paralel olarak yavaş yavaş halk tarafından ilgi ve rağbet gördüğü anlaşılıyor. Bundan dolayı söz konusu tefsir birkaç kez daha basıldığı[91]  gibi, bir süre sonra İsmail Ferruh’un Tefsir-i Mevakıb/Terceme-i Tefsir-i Mevahib adlı tercümesi ve benzeri başka tefsirler de basılır.[92]

1875-77 yılları arasında ise önce Ahmet Salih İbni Abdillah’ın Zübdetu’l-Asari’l-Mevahib ve’l-Envar adlı tercümesi 2 cilt halinde İstanbul’da basılmıştır. Ardından da yine aynı yılda Muhammed Hayruddin Han Hindi Haydarabadi’nin Kitabu’t-Tefsiri’l-Cemali ale’t-Tenzili’l-Celali[93] adlı tercümesi tab’ edilir. Tefsir 4 cilt halinde Kahire’de basılmıştır.[94]

Bu dönemde bunlardan başka tercümeler de zuhur etmiştir. Ancak bunlar Kur’an’ın tamamının değil, bir kısmının tercümesinden ibarettir. Eskişehirli Osman Necati’nin Tefsiru’n-Necat adıyla bilinen tefsirli Kur’an tercümesi (İstanbul, 1871) ile Mirza Mehmed Şefi’in Mişkatu’l-Hayat fi Tefsiri’l-Ayat (İstanbul, 1873) adlı çalışmaları bunlardan bazılarıdır.[95]

Sırrı Paşa Giridi (v.1895) de bu dönemde değişik sûrelerin tefsirini yapıp neşretmiştir. Müellif, Fahreddin Razi’nin (v. 606/1209) Mefatihu’l-Ğayb’ini esas alarak Kur’an’dan muhtelif sûrelerin tercüme ve tefsirini yapmıştır.[96] Sırr-ı Furkan/Tefsir-i Sûre-i Furkan (İstanbul, 1896), Sırru’l-İnsan/Tefsir-i Sûre-i İnsan, (İstanbul, 1896), Ahsenu’l-Kasas/Tefsir-i Sûre-i Yusuf, (İstanbul, 1893), Sırru’l-Meryem/Tefsir-i Sûre-i Meryem, (Diyarbakır, 1894), Sırr-ı Kur’an[97] (İstanbul, 1886-1887) ve Sırr-ı Tenzil (Diyarbakır, 1895) bunlardandır.[98]

Ayrıca Şeyhulislam Musa Kazım Efendi’nin (v.1920) küçük bir ciltten ibaret “Safvetu’l-Beyan” isminde natamam bir tefsir ve tercümesi de basılmıştır.[99] Eser, Fatiha ve Bakara sûrelerini kapsamaktadır. Bereketzade İsmail Hakkı (v.1918) da, Kur’an’ı “Envaru’l-Kur’an”[100] adı ile tercüme etmiştir.[101]

C – Kur’an Tercümesinin Yasaklanması

Daha evvel, Osmanlı medreselerinde ilim dili olarak Arapçanın kullanıldığını ve tedrisatın bu dil ile yapıldığını belirtmiştik. Bu durum, XX. yüzyılın başlarına kadar böyle devam eder. Ancak Tanzimat ile beraber, yavaş yavaş milli duyguların ağır bastığı ve önplanda olduğu yeni akımların belirdiği bilinmektedir. Öncelikle ve özellikle Edebiyat alanında ortaya çıkan bu anlayış, kısa sürede diğer bütün alanlara da sirâyet eder. Bu arada Kur’an-ı Kerim’in de bu anlayış istikametinde, yeniden tercüme edilmesi hususu gündeme gelir. Esasında, bu dönemde gündeme gelen ve uzun süre gündemdeki önemli yerini koruyacak olan bu anlayış, samimi olarak, Türk milletinin idrakine Kur’an’ı bütün mana ve mefhumlarıyla sunmak gibi bir düşünceden kaynaklanmıyordu. Esasen senelerden beri Kur’an-ı Kerim Türkçeye tercüme edilegelmişti ve kütüphanelerimizde bunların pek çok nüshası mevcuttu. Bu görüş ve anlayışın esas gayesi, ibadetlerde de Kur’an’ın Türkçe olarak okunması, başka bir ifadeyle, ibadetlerin Türkçeleştirilmesiydi.[102] Bu yüzden olacak ki, o zamanlar buna pek çok kişi karşı çıkmış, bu aşırı tepki karşısında, bu fikri savunanlar daha ileri gidememişlerdi.

Onların bu gayesini sezen sultan Abdulhamit Han (v.1918), bizzat kendisi bu harekete engel olmuş ve Kur’an’ın Türkçeye tercümesine, bu niyetten dolayı izin vermemiştir.[103] Gazeteci Ahmet Agayif’in (v.1939) Jön Türk gazetesinde Kur’an’ın Türkçeye tercüme edilmesi gerektiği konusunda yaptığı ısrarlı yayınlar üzerine, dönemin şeyhulislamı da yayınladığı fetvayla Kur’an’ın Türkçeye tercümesine mani olmuştur.[104] Osman Ergin (v.1961), bu dönemde Kur’an’ı tercümeye teşebbüs edilmeyişin sebeplerinden birinin de, Maarif Nezaretindeki Encümen-ı Teftiş ve Muayene veya Meşihat-ı İslamiyye dairesindeki Tetkik-ı Müellefat-ı Şer’iyye’nin sansür uygulaması olduğunu söylüyor. Gazete, mecmua veya kitaplarda yer alacak böyle bir teşebbüsün, bu heyetlerin sansürüne takılacağını belirtiyor.[105] İbrahim Hilmi (v.1963) de kendine ait olan Kütübhane-ı İslam tarafından Osmanlıca olarak basılan Kur’an tercümesinin mukaddimesinde buna işaret ediyor ve hükümetin yaptığı mânialardan söz ediyor.[106]

Kur’an-ı Kerim’in tercümesi, sadece bu dönemde ve kısa bir süre için yasaklanmıştır. Bunun sebebi de yukarıda belirtilmiştir. Bunun dışında Osmanlılar döneminde Kur’an’ı tercüme etmenin yasaklandığı veya böyle bir teşebbüsün engellendiği hiçbir devir yoktur.

Şâyet o zamanlar böyle bir niyet izhar edilmeseydi, yani ibadetlerin, Kur’an’ın Türkçe tercümesiyle yapılması gerektiği anlayışı ileri sürülmeseydi, dolayısıyla o günkü iktidarın konuya yaklaşımı menfi olmasaydı ve matbuat üzerinde bu derecede baskı bulunmasaydı, belki de daha fazla Kur’an tercümesi vücuda getirilebilecekti.

D – Meşrutiyet Dönemi

Meşrutiyetin ilanından (1908) ve Abdülhamid’in hal’inden (1090) kısa bir süre sonra yeni tercümeler zuhur etti. Bunda halkın daha evvelki tercümelere gösterdiği ilginin de payı olsa gerektir. O günkü ulemanın bu fikre karşı çıkmayıp destek vermesi, kaydedilmesi gereken önemli bir noktadır. Bu ahval arasında 1908’de “Tafsilu’l-Beyan” adında bir tercüme zuhur eder. Tercümeyi hazırlayan Süleyman Tevfik el-Hüseyni (v.1939), 1897 yılından beri herkesin anlayacağı tarzda bir tefsir üzerinde çalıştığını, ancak 1907 yılında bitirdiği tefsirinin tab’ına dönemin şeyhulislamı Cemaleddin Efendi’nin (v.1919) izin vermediğini söyler. Süleyman Tevfik, aynı zamanda falcılık, muskacılık gibi uğraşları olan ve bu konularda esereler veren bir zattır.[107]

Zwemer’in (v. 1952) kaydettiğine göre, Abraham (v. 1913) isminde acem menşeli bir ermeni misyoneri, 1910 yılı dolaylarında Bulgaristan’ın Varna şehrinde Türkçe bir Kur’an tercümesi neşretmiştir. Bunun bir sayfasında Kur’an tercümesine, karşı sayfasında ise İncil’in Türkçe tercümesine yer vermiştir. Tercümede ne Kur’an’ın Arapça orijinaline, ne de İncil’in Yunanca orijinallerine yer verilmemiştir. Kur’an-ı Kerim daha hacimli olduğundan, İncillerle karşılıklı tercümeler kitabın sonuna kadar sürüp gitmemiştir. İnciller bitince sadece Kur’an tercümesi devam etmiştir.[108] Zwemer, böyle bir eserin neşrolunmasındaki gayeyi şöyle açıklıyor: Türklere İncil verildiğinde bunu yakıyorlardı. Buna mani olmak için İncillerin içine Kur’an-ı Kerim sokmayı düşünmüştür.[109]

Bu dönemde tefsiri bir şekilde yapılan Kur’an tercümeleri yanında tefsirden hali olarak yapılanlara da rastlanmaktadır. Meşrutiyetin başında Giritli olan fakat kimliği belli olmayan bir zatın Fransızcadan yaptığı natamam bir tercüme böyledir. Bu tercümenin sadece birkaç forması yayınlanabilmiştir.[110]

Kütübhane-ı İslam sahibi Tüccarzade İbrahim Hilmi tarafından Kur’an-ı Kerim Tercemesi adı ile Birinci Dünya Savaşının başlarında neşredilen tercüme de böyledir ve sadece Türkçe metinden ibarettir. Tercümenin 1926’daki baskısında ise ismi Türkçe Kur’an-ı Kerim Tercümesi olarak kaydedilir.[111] Tüccarzade İbrahim Hilmi, her ne kadar Tercümeyi bir heyet-ı ilmiyeye hazırlattığını söylese de, aslında tercümeyi Zeki Megamiz adında Suriyeli bir Hristiyan yapmıştır.[112]

Bu dönemde yapılmış Kur’an tercümeleri bunlardan ibarettir. Ancak başta İslam Mecmuası, Sırat-ı Müstakim (daha sonra Sebilurreşad) olmak üzere dini muhtevalı dergilerde bazı âyet ve sûrelerin, tefsiri tarzda tercüme edildiğine de tesadüf edilmektedir. Manastırlı Rıfat (v.1907) kendi tercüme ve tefsirlerini İslam Mecmuasında yayınlamıştır. Mehmet Akif (v.1936), Bereketzade İsmail Hakkı (v.1918), Milaslı İsmail Hakkı (v.1938), Manastırlı İsmail Hakkı (v.1912), Mehmed Fahreddin, Ahmed Hamdi Aksekili (v.1951) gibi pek çok âlim de Sırat-ı Mustakim’de (daha sonra Sebilurreşad’da) âyet ve sûrelerin tefsir ve tercümelerini yayınlamışlardır.[113]

Bu dönemde üzerinde durulması gereken önemli bir husus da şudur: Daha önce Kur’an’ın tefsir ve tercümesi konusunda fikir ve ilim adamları arasında bir münakaşa cereyan etmemişti. İktidar ve Şehulislamlık makamı menfi tavır takınmış, âlimlerin çoğunluğu ise harekete karşı sessiz kalmıştır. Yalnızca küçük bir azınlık hareketi destekler mahiyette fikir beyan etmişlerdi ki yukarıda bunlardan söz ettik. Yusuf Akçura (v.1935) Türk Yurdu’nda yazdığı bir yazıda bu konuya temas ederken şöyle demektedir: “… Kur’an-ı Kerim’in Türkçeye nakli Türkiye’de o kadar celb-i dikkat edemedi. Münevver tabakalar bile bu azim vakıanın adeta farkına varamamış gibi göründüler.”[114] II. Meşrutiyetin ilanı ile tefsir ve tercüme hareketi büyük bir ivme kazanınca ve ehil olan, olmayan pek çok kişi Kur’an’ı tefsir ve tercüme edince yavaş yavaş bu münakaşa zuhur etmeye başladı. Daha önce sözünü ettiğimiz ve harekete destek verdiklerini belirttiğimiz zatlardan başka Dr. Milaslı İsmail Hakkı (v.1938) da, Sebilurreşad dergisinde[115] yayınladığı “Kur’an-ı Kerim Tercüme Olunabilir mi?” adlı makalesiyle ilk kez bu noktaya ciddi bir şekilde dikkat çekti. Daha sonra sabık Şeyhulislam Mustafa Sabri Efendi (v.1954) Dini Mücedditler ve Mes’eletu Tercemeti’l-Kur’an adlı eserlerinde bu hareketin asıl gayesinin tercümeleri Kur’an yerine ikame etmek ve ibadetlerde kullanmak olduğunu belirtecek ve harekete şiddetle karşı çıkacaktır…[116] Konuyla ilgili tartışma daha sonraları gittikçe büyüyecek; hatta Türkiye’nin sınırları aşarak Mısır’a sıçrayacak ve orada da büyük tartışmalara müncer olacaktır. Ancak bu hususlar, bu makalenin kapsamı dışında olduğundan burada bu kadarını belirtmekle yetineceğiz.[117]

Sonuç

1 – Yukarıda zikrettiğimiz bilgilerden anlaşılıyor ki, Osmanlıların erken dönemlerinde ve bu arada Beylikler devrinde önemli sayıda tam Kur’an tercümeleri yapılmış veya mevcut Kur’an tercümeleri istinsah edilerek yaygınlaştırılmıştır.

2 – Yapılan tercümeler, satırarası adı verilen bir tarzda yapılmıştır. Buna göre satır içerisinde her kelimenin altına, onun Türkçe karşılığı konulmuştur. Bu tarz tercümeler, Kur’an yanında Arapçanın da öğrenilmesinde oldukça etkilidir. Esasen bundan dolayı bu tür tercümeler bilhassa şehzade ve beyzadelerin Kur’an’la birlikte Arapça da öğrenmelerini sağlamak amacıyla yapılmıştır. Tabii ki bunlardan halk da istifade etmiştir.

3 – Söz konusu tercümeler üzerinde araştırma ve inceleme yapanlar, bu tercümelerin büyük kısmının birbirinin kopyası durumunda olduğu ve herhangi bir orijinalliklerinin olmadığı konusunda ittifak etmişlerdir. Aralarında, muhtemelen müstensihten kaynaklanan hatalardan başka fazlaca bir fark yoktur. Çoğunluğun kanaatine göre, hepsi aynı kaynağa rücu etmektedir; o da Orta Asya’da yazılmış olan ilk Türkçe Kur’an tercümesi olmalıdır. Yani Osmanlının ilk dönemlerinde meydana getirilen tercümeler, bu ilk kaynağın nüshalarından yapılmış istinsahlar olmalıdır. Esasen bunların mütercimi belli değildir; hatta bir kısmının müstensihi, istinsah tarihi vs. de bilinmemektedir.

4 – Yine bu dönemlerde ve müteakip devirlerde tefsirli Kur’an tercümeleri de yapılmıştır. Bunların bir kısmı Kur’an’ın tümünü kapsarken, bir kısmı da belli bazı sûre ve âyetlerin tefsirli tercümesi durumundadır.

5 – Bu tefsirler de çoğunlukla birbirinden alınmışa benzemektedirler. Daha ziyade Ebu’l-Leys es-Semerkandi’nin tefsirinin tercümesi durumundadırlar.

6 – Söz konusu tefsirlerin aidiyeti önemli bir sorun olarak ortada durmaktadır; üzerlerinde mütercimin kimliği net yazılmadığı için, farklı farklı kişilere isnad edilmişlerdir. Bunda müstensihlerin verdiği yanlış bilgilerin de büyük payı vardır.

7 – Ülkemize matbaa 1726 yılında geldiği ve o dönemden itibaren muhtelif kitaplar basıldığı halde, Tanzimat dönemine kadar herhangi bir Kur’an tercüme veya tefsiri tab’edilmemiştir. Tanzimat’tan sonra bazı tefsirler basıldığı gibi, tefsir ve tercümeye olan rağbet de artmıştır. Ancak bu dönemde Batıdaki gelişmelerle paralel olarak Osmanlı Devleti içinde de ibadetlerin Türkçe Kur’an tercümeleriyle ifa edilmesi yönünde bazı talepler gündeme getirilince, Kur’an tercümesi yasaklanmış; yapılmış olanların da tab’ına izin verilmemiştir.

8 – İkinci meşrutiyetin ilanıyla birlikte ardarda yeni Kur’an tercümeleri zuhur etmiştir. Bunların bir kısmı, ehil olmayan kişiler tarafından yapılırken, bir kısmının Hırsitiyanlar tarafından Franszıca tercümeler esas alınarak; daha doğrusu, o tercümeler, Türkçeye tercüme edilerek oluşturulmuşlardır.

9 – Burada dikkat çekilmesi gereken bir husus da şudur: Altıyüz küsur yıllık Osmanlı devleti döneminde Türkçe olarak yazılmış herhangi bir tefsir yoktur. Yapılanlar, genellikle Arapça veya Farsça bir tefsirin tercümesi durumundadır.

10 – Osmanlı devletinin altıyüz küsur yıl süren ömrüyle mukayese edildiğinde yapılan Kur’an tercüme ve tefsirlerinin son derece yetersiz olduğu görülecektir. Mutlaka bunun bazı nedenleri vardır; eğitim dilinin Arapça olması bu nedenlerin başında gelir. Bununla birlikte şunu belirtmeliyiz ki, 1923 yılında Cumhuriyetin ilanının ardından bugüne kadarki yaklaşık 80 yıllık dönemde yapılmış olan tercüme ve tefsirler, Osmanlı döneminde yapılanların kat kat fevkindedir. Üstelik bunlar, onlardan daha orijinal ve daha ilmidirler. Ayrıca bunların önemli bir kısmı tamamen Türkçe olarak telif edilmişlerdir.

11 – Altıyüz yıllık Osmanlı döneminde Kur’an tefsir ve tercümesi yönünde halk düzeyinde yeterli çalışma yapılmadığı için, Osmanlı ahalisinin Kur’an algısı oldukça basit ve yüzeysel olmuştur. Mana ve idrake yönelik ciddi bir çaba sarfedilmemiştir. Oysaki şâyet bu dönemde daha ciddi ve orijinal tercüme ve tefsirler yapılsaydı, toplumun Kur’an algısı, daha derin ve sağlam temeller üzerine oturtulabilirdi.

12 – Osmanlılar, dört yüz küsur yıl boyunca Balkanlarda farklı din ve dile mensup insanlara hükmettikleri halde, onların diline Kur’an da dâhil, herhangi bir dini eser tercüme etmemişlerdir. Oysaki aynı dönemde Kitab-ı Mukaddes, içinde Tevrat, Zebur, İncil ve bunların mütemmimleri olduğu halde Türkçeye çevrilmiştir. Bu tercümeyi, aslen Polonyalıyken Osmanlıya sığınan ve IV. Mehmet zamanında Divan-ı Hümayun baş tercümanlığında bulunan asıl adı Albert Bobowski olan Ali Ufki Bey, 1666 yılında İstanbul’da bulunan dönemin Hollanda sefirinin teşvik ve desteğiyle yapmıştır.[118] Osmanlı ülkesinde bulunan bir Hıristiyan sefir, kendi dininin kutsal kitabını Türkçeye çevirtiyor, ama koca Osmanlı devletinde herhangi biri, kendi kutsal kitabı olan Kur’an’ı teb’a durumundaki Hıristiyan azınlığın diline çevirmeyi düşünmemiştir. Oysaki eğer Osmanlı da Kur’an’ı ehil kişiler eliyle Yunancaya, Bulgarcaya, Sırpçaya ve bölgede bulunan diğer gayr-ı müslim unsurların diline çevirtip aralarında yaygınlaştırsaydı, kesinlikle durum, bugünkünden çok daha farklı ve çok daha olumlu olacaktı. Ne var ki, bu fırsat değerlendirilmemiştir.

13 – Bütün bunlara rağmen biz yine de Osmanlının Kur’an’a hizmet yönünde yaptığı çalışmaları ve gayretleri takdirle karşılıyor; bu hususta emek sarfedenleri minnet ve şükranla karşılıyoruz.

Hidayet AYDAR

[1]        Bkz. Şehabettin Tekindağ, “Medrese Dönemi”, Cumhuriyetin Ellinci Yılında İstanbul Üniversitesi-1973, (İstanbul: 1973), 26 vd.; Ahmet Süheyl Ünver, Fatih Külliyesi ve Zamanı İlim Hayatı, (İstanbul: 1946), 100; Demir, a.g.e., 88.

[2]        Bkz. İnan, Bir İnceleme, 21.

[3]        Örnek bir metin için bkz. Mustafa Ünver, “Sarayda Abdülhamid Han Huzurunda Bir Tefsir Dersi ve Neşri”, İstanbul Tecrübesi Dinsel ve Kültürel Farklılıkların Birarada Yaşaması, 15-17 April 2010, (Ed. M.F. Arslan-M.V. Bilici), (İstanbul: 2010), 333-352.

[4]        Bkz. Ebu’l-Ula Mardin, Huzur Dersleri, (İstanbul: 1951), 67; Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, (İstanbul: 1971), “Huzur dersleri” maddesi; Demir, a.g.e., 99-101.

[5]        Gümülcineli Hasan Hilmi’nin yaptığı Osmanlıca bir dersin Latince transkripsiyonu için bkz. Ünver, a.g. tebliğ, 347-350.

[6]        Bkz. Demir, a.g.e., 102.

[7]        Bkz. Abdulkadir İnan, Makaleler ve İncelemeler, II/150-151.

[8]        Bkz. Abdulkadir İnan, Makaleler ve İncelemeler, 142-143.

[9]        Bunlar hakkında bilgi için bkz. Erdoğan, a.g.m., 47-51; Macit Yaşaroğlu, Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Tercüme ve Tefsirleri Bibliyografyası, (Kur’an Tarihi ile beraber), (Ankara: DİB Yayaınları, 1991), 117-125.

[10]       Yaşaroğlu, a.g.e., 117.

[11]       Erdoğan, a.g.m., 47.

[12]       Erdoğan, a.g.m., 48; Yaşaroğlu, a.g.e., 117.

[13]       Topaloğlu, Muhammed b. Hamza, I/XVII-XVIII (Önsöz); Erdoğan, a.g.m., 51; İhsanoğlu, Medhalun, 19. Diğerleri hak. bilgi için bk. Kara, a.g.m., 28-29.

[14]       Bkz. Erdoğan, a.g.m., 51.

[15]       Ahmet Topaloğlu, Muhammed b.Hamza XV. Yüzyıl Başlarında Yapılmış Kur’an Tercümesi, (İstanbul: Kültür Bakanlığı Yayınları:227, 1976), 2 cilt.

[16]       Erdoğan, a.g.m., 49.

[17]       Hamidullah-Yaşaroğlu, Kur’an Tarihi, 124.

[18]       Bkz. İnan, Makaleler ve İncelemeler, II/143-144.

[19]       Bkz. İnan, Makaleler ve İncelemeler, II/144.

[20]       Bkz. Erdoğan, a.g.m., 48-49; Yaşaroğlu, a.g.e.,, 119.

[21]       Bkz. Erdoğan, a.g.m., 49-51; Yaşaroğlu, a.g.e.,, 92-96.

[22]       İnan, Makaleler ve İncelemeler, 148-149.

[23]       Bkz. Togan, Kur’an ve Türkler, 19-20; İnan, Bir İnceleme, 9-14; Hamidullah, Kur’an Tarihi, 86-89.

[24]       Bkz. İnan, Makaleler ve İncelemeler, II/165.

[25]       Demir, a.g.e., 75.

[26]       İnan, Kur’an’ın Eski Türkçe ve Oğuz-Osmanlıca Çevirileri Üzerine Notlar“, 88; Demir, a.g.e., 75.

[27]       Topaloğlu, Muhammed b. Hamza, I/3; İnan, Bir İnceleme, 15; ay. mü. Kur’an’ın Eski Türkçe Çev. 89; Kara, a.g.m., 27-28.

[28]       Bkz. İnan, Makaleler ve İncelemeler, 150.

[29]       Tefsir ve müfessiri hakkında bilgi için bk. Muhammed Hüseyin ez-Zehebi, et-Tefsir ve’l-Mufessirun, (Daru’l-Kutubi’l-Hadis, 1396/1976), I/224-226; Mehmet Sofuoğlu, a.g.e., 283.

[30]       Mehmet Sofuoğlu, a.g.e., 283.

[31]       Bkz. Yaşaroğlu, a.g.e.,, 89-90, 128.

[32]       Yaşaroğlu, a.g.e.,, 127.

[33]       Yaşaroğlu, a.g.e.,, 126-127.

[34]       Kâtip Çelebi, a.g.e., I/408.

[35]       İnan, Makaleler ve İncelemeler, 145.

[36]       İnan, Makaleler ve İncelemeler, 145.

[37]       Yaşaroğlu, a.g.e.,, 128-129.

[38]       Hayatı hakkında geniş bilgi için bkz. Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, II/171-172; Günay Kut, “Ahmed-i Dai”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi DİA, c. 2 (İstanbul: TDV Yayınları, 1989), 56; İsmail Hakkı Ertaylan, Ahmed-i Dai’nin Hayatı ve Eserleri, (İstanbul: 1956); 1-9, 140-149, 341-348; Türk Tarihi, “Ahmed-i Dai” maddesi, Kâtip Çelebi, a.g.e., 789; Bilmen, a.g.e., II/548; İshak Yazıcı, “Tefsiru Ebi’l-Leys Tercemeleri Hakkında Kısa Bir Araştırma”, Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, (Samsun: 1992), sy. 6, 79 vd.; Demir, a.g.e., 466-467.

[39]       Kut, a.g.md, 56.

[40]       Abdülbaki Çetin, Ahmed-i Dai, Musa el-İzniki ve İbn Arapşah’a atfedilen tefsirler üzerine yaptığı araştırmaların sonunda, Terceme-i Tesir-i Ebu’l-Leys es-Semerkandi ve Enfesü’l-Cevahir adıyla bilinen tefsirlerin hiçbirinin Ahmed-i Dai’ye ait olduğunu kaydetmez. Ona göre bu tefsirler Musa el-İzniki’ye aittir. (Bkz. Abdülbaki Çetin, “Ebu’l-Şeys Semerkandi Tefsirinin Türkçe Tercümesi Üzerine”, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, s. 85).

[41]       Diğer nüshalar için bkz. Abdurrahman Özkan, “Ahmed-i Dai’nin Tefsir Tercümesinin Manzum Mukaddimesi ve Dil Özellikleri”, Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Türkiyat Araştırmaları Dergisi, sy. 11, (Konya-2002), 4.

[42]       Bkz. Demir, a.g.e., 470.

[43]       Manzum mukaddimenin hususiyetleri için bkz. Ertaylan, a.g.e., 67 vd; Mustafa Özkan, “Türk Dilinin Yayılma Alanları ve Eski Anadolu Türkçesi”, (İstanbul: 1995), 204; Abdurrahman Özkan, a.g.m., 6.

[44]       Demir, a.g.e., 471.

[45]       Bkz. Ertaylan, a.g.e., 67; Demir, a.g.e., 471.

[46]       Demir, a.g.e., 472.

[47]       Demir, a.g.e., 471.

[48]       Demir, a.g.e., 472.

[49]       Bkz. Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, II/13; Demir, a.g.e., 472.

[50]       Demir, a.g.e., 473.

[51]       Bkz. Demir, a.g.e., 473-474.

[52]       Çetin, a.g.m., 85.

[53]       Hakkında geniş bilgi için bkz. Yaşaroğlu, a.g.e., 126-129. Ayrıca bk. Kâtip Çelebi, a.g.e., I/408; Topaloğlu, “Kur’an-ı Kerim’in İlk Türkçe Tercümeleri ve Cevahiru’l-Asdaf”, 61 vd.

[54]       Bkz. Yaşaroğlu, a.g.e., 126-127.

[55]       Yaşaroğlu, a.g.e., 130-131.

[56]       Hayreddin Zirikli, el-A’lam Kamusu Teracim li Eşheri’r-Ricali ve’n-Nisai Mine’l-’Arabi ve’l-Musta’ribine ve’l-Musteşrikin, (Beyrut: 1389/1969), I/218; Demir, a.g.e., 474-475.

[57]       İslam Ansiklopidisi, a.g.md.; Kehhale, a.g.e., II/122.

[58]       Bkz. İnan, Makaleler ve İncelemeler, 146-148; Yaşaroğlu, a.g.e., 129.

[59]       Çetin, a.g.m., 85.

[60]       Bkz. İnan, Bir İncelemen, 15-16; ay. mü. Kur’an’ın Eski Türkçe Çev. 84, 88-90; Topaloğlu, Muhammed b. Hamza, I/3; ay. mü. Kur’an-ı Kerim’in İlk Türkçe Tercümeleri ve Cevahiru’l-Asdaf, 61 vd. Katip Çelebi, a.g.e., I/441; Hamidullah, Kur’an Tarihi, 91.

[61]       Bkz. İnan, Bir İncelemen, 15-16; ay. mü. Kur’an’ın Eski Türkçe Çev. 84, 88-90; Topaloğlu, Muhammed b. Hamza, I/3; ay. mü. Kur’an-ı Kerim’in İlk Türkçe Tercümeleri ve Cevahiru’l-Asdaf, 61 vd. Katip Çelebi, a.g.e., I/441.

[62]       İnan, Makaleler ve İncelemeler, 144-145.

[63]       Varak 42 (İnan, Makaleler ve İncelemeler, 145).

[64]       Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, III/8; Katip Çelebi, a.g.e., I/446; Kehhale, a.g.e., IX/32; Demir, a.g.e., 478-479.

[65]       Tefsir ve müfessiri için bkz. Bilmen, a.g.e., II/622-623.

[66]       Bkz. Demir, a.g.e., 481.

[67]       Demir, a.g.e., 481.

[68]       Bkz. Yaşaroğlu, a.g.e., 134.

[69]       Bkz. Bilmen, a.g.e., II/740.

[70]       Geniş bilgi için bk. Yaşaroğlu, a.g.e., 133-134, 143-146; Ayrıca bk. Kâtip Çelebi, a.g.e., I/308.

[71]       Yaşaroğlu, a.g.e., 145-146.

[72]       Bkz. Katip Çelebi, a.g.e., I/362; Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, III/284; Demir, a.g.e., 481-482.

[73]       Bkz. Demir, a.g.e., 483.

[74]       Bkz. Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, III/284; Demir, a.g.e., 482.

[75]       Bkz. Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, III/284; Demir, a.g.e., 482.

[76]       Demir, a.g.e., 483.

[77]       Bkz. Katip Çelebi, a.g.e., I/446; Bilmen, a.g.e., II/622; Yaşaroğlu, a.g.e., 114.

[78]       Bkz. Demir, a.g.e., 483-484.

[79]       Demir, a.g.e., 484.

[80]       Yaşaroğlu, a.g.e., 135.

[81]       Bedreddin Çetiner, “Nazratun İla Tercemeti Tefsiri’l-Kur’an Fi Türkiya”, en-Nedvetu’l-Alemiyye Havle Tercemeti Maani’l-Kur’ani’l-Kerim, (1395 h.), 157.

[82]       Yaşaroğlu, a.g.e., 131.

[83]       Yaşaroğlu, a.g.e., 131-132, ayrıca 146.

[84]       Yaşaroğlu, a.g.e., 132.

[85]       Eser, 1956 yılında, Süleyman Fahir tarafından Kur’an-ı Kerim Meali ve Tefsiri adı ile sadeleştirilmiş olarak tab’edilmiştir. Daha sonra da, Ahmet Davudoğlu eseri 1980 yılında dört cilt halinde yayınlamıştır.

[86]       Geniş bilgi için bk Yaşaroğlu, a.g.e., 135-137, 141-142.

[87]       Yaşaroğlu, a.g.e., 136.

[88]       Kamil Miras, “Kur’an Tercümesi Hakkında Tarihi Hatıralar ve İlmi Hakikatler”, Sebilurreşad, II (1949), sy.38, 194.

[89]       Yaşaroğlu, a.g.e., 136-137.

[90]       Ergin, a.g.e., V/1917.

[91]       Muhammed Hamidullah, Kur’an-ı Kerim Tarihi, (Çev. Salih Tuğ), (İstanbul: İFAV Yayınları, 1993), 195-196.

[92]       Bk. Cumbur, “Kur’an-ı Kerim’in Türk Dilinde Basılmış Terceme ve Tefsirleri”, 124; Ergin, a.g.e., V/1927; Miras, Kur’an Tercümeleri Hakkında Hatıralar, 194; Topaloğlu, Muhammed b.Hamza, I/4; İhsanoğlu, Medhalun, 20; Osman Keskioğlu, “Kur’an-ı Kerim ve Başka Dillere Çevirilmesi Konusunda Açıklamalar”, Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı (Meal), (Ankara: DİB Yayınları, 1983), XXII.

[93]       Bu tefsirin aslı Arapça olup, Fethu’r-Rahman adını taşımaktadır. Müellifi Sadruddin Muhammed İbn Abdillah’tır. Hicri 882 yılında yazılan tefsir, Ahmed b. Abdurrahman Şah Veliyyullah ed-Dihlevi (v.1176/1762) tarafından Farsçaya aktarılmıştır. (Yaşaroğlu, a.g.e., 147-148; Çetiner, a.g.tb. 157).

[94]       Yaşaroğlu, a.g.e., 99.

[95]       Diğerleri için bk. Müjgan Cumbur, “Türkçe Kur’an Tefsir ve Çevirileri Bibliyografyası”, Yeni Yayınlar Aylık Bibliyografya Dergisi, c.IV, sy.4, (Ankara, 1959), 111 vd.; Dücane Cündioğlu, “Matbu Türkçe Kur’an Çevirileri ve Kur’an Çevirilerinde Yöntem Sorunu”, II.Kur’an Sempozyumu, Tebliğler-Müzakereler, 4-5 Kasım 1995, Bilgi Vakfı, (Ankara: 1996), 165-166.

[96]       İsmail Kılıç, Girtili Sırrı Paşa’nın Ahsenü’l-Kasas İsimli Eseri ve Tefsir İlmindeki Yeri, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), (İ.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü), (İstanbul: 2000), 29.

[97]       Bu eser, Fahruddin er-Razi’nin “Mefatihu’l-Ğayb” adlı tefsirinin bazı kısımlarının tercümesinden ibarettir. (Çetiner, a.g.m., 156).

[98]       Hamidullah, Kur’an-ı Kerim Tarihi, 196-197.

[99]       İstanbul, 1335/1919. Müellifin Ayrıca, İhlâs ve Alak sûrelerinin tefsir ve tercümesinden ibaret, 16 sayfalık bir çalışması vardır. Bu da, 1334/1918 tarihinde İstanbul’da tab’ edilmiştir. (Hamidullah, Kur’an-ı Kerim Tarihi, 199).

[100]      (İstanbul: 1331/1913).

[101]      Saffet Aksu, “Kur’an Tercümesine Dair”, Sebilurreşad, X (1957), sy. 240, 226; Ergin, a.g.e., V/1927, 1929 (6 nolu Kur’an tercümesi); Cumbur, “Kur’an-ı Kerim’in Türk Dilinde Basılmış Terceme ve Tefsirleri”, 124; Ömer Rıza Doğrul, Kur’an Nedir, (Osmanlıca), (İstanbul: 1345/1927), 96; Keskioğlu, Kur’an’ın Başka Dill. Çev. XXII-XXIII. Bu dönemde yapılmış başka tefsir ve tercümeler de vardır. Bk. Hamidullah, Kur’an-ı Kerim Tarihi, 195-200.

[102]      Bekir Topaloğlu, Dini Sohbetler, (İstanbul: Nesil Yayınları, MMMMM), 199.

[103]      Bkz. Samuel M.Zwemer, Studies in Popular İslam, (London: 1939), 95; M.Salih el-Bindak, el-Musteşrikun ve Tercemetu’l-Kur’ani’l-Kerim, (Lübnan: 1400/1980), 69; Ali es-Sadık Haseneyn, “Lemhaetun Tarihiyyetun An Teracimi Maani’l-Kur’ani’l-Kerim”, en-Nedvetu’l-Alemiyye Havle Tercemati Maani’l-Kur’ani’l-Kerim, (İstanbul: 1395), 166-167.

[104]      Zwemer, a.g.e., 96-97; Ergin, a.g.e., V/1927; el-Bindak, a.g.e., 69-70; Hidâyet Aydar, Kur’an-ı Kerim’in Tercümesi Meselesi, (İstanbul: Kur’an Okulu Yayıncılık, 1996), 111. Daha başka tartışmalar için bk. Dücane Cündioğlu, Türkçe Kur’an ve Cumhuriyet İdeolojisi, (İstanbul: 1998), 27-28, dipnot 2.

[105]      Ergin, a.g.e., V/1923.

[106]      Türkçe Kur’an-ı Kerim Tercümesi, (Bir heyet-ı ilmiye tarafından hazırlanmış, İzmirli İsmail Hakkı tarafından tetkik ve tashih edildikten sonra Osmanlıca olarak basılmıştır.), Marifet Matbaası, İstanbul, 1344/1926. 3.

[107]      Cündioğlu, Matbu Türkçe Kur’an Çevirileri, 171-172.

[108]      Hamidullah, Kur’an Tarihi, 97-98.

[109]      Hamidullah, Kur’an Tarihi, 98.

[110]      “Yeni Kur’an Tercümesi”, Sebilurreşad, XXIV/617, sayfa 289, (18 Eylül, 1340).

[111]      Türkçe Kur’an-ı Kerim Tercümesi, Marifet Matbaası, İstanbul, 1344/1926.

[112]      Ergin, A.G.E., V/1927; Cündioğlu, Matbu Türkçe Kur’an Tercümeleri, 175-177.

[113]      BkZ. İslam Mecmuası, cilt I,  her sayının ilk yazısı. Sırat-ı Mustakim ve Sebilurreşad’daki tefsir ve tercümeyle ilgili yazılar için bk. Davud Aydüz, “Sırat-ı Mustakim ve Sebilu’r-Reşad Mecmualarında Çıkan Tefsirle İlgili Yazılar”, Sakarya Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı 1, yıl 1996, (Adapazarı: 1996), 29-53.

[114]      Yusuf Akçura, “1329 senesinde Türk Dünyası”, Türk Yurdu, VI/2135, yıl 3, sayı 4, (17 Nisan 1330); Cündioğlu, Matbu Türkçe Kur’an Tercümeleri, 177-178.

[115]      Sebilurreşad, XV/390, sayfa 447-449. Bu makale Cumhuriyetin ilanından sonra yazarın başka bir makalesiyle birlikte müstakil bir risale halinde de basılmıştır. Dr. Milaslı İsmail Hakkı, Kur’an-ı Kerim Tercüme Olunabilir mi? ve Yeni Vadide Fatiha Tercüme ve Tefsiri, (İstanbul: Hilal Matbaası, 1342).

[116]      Mustafa Sabri Efendi, Dini Mücedditler, (İstanbul: 1969), 196-197, 209; ay. Mü., Mes’eletu Tercemeti’l-Kur’an, (el-Kahire: 1351), 3-5; Aydar, Kur’an-ı Kerim’in Tercümesi Meselesi, 113; Cündioğlu, Matbu Türkçe Kur’an Tercümeleri, 178-179.

[117]      Geniş bilgi için bkz. Aydar, Kur’an-ı Kerim’in Tercümesi Meselesi, 111-119; Hidâyet Aydar, “Türklerde Anadilde İbadet Meselesi  -Başlangıçtan Cumhuriyet Dönemine Kadar-”, İstanbul Üniversitesi Dergisi, sayı 14, (İstanbul: 2006), 63-65; ay.mü., “Türklerde Anadilde İbadet Meselesi -Cumhuriyet Dönemi-”, İstanbul Üniversitesi Dergisi, sayı 15, (İstanbul: 2007), 97-104.

[118]      Bkz. Daniel Wickwire, Kutsal Kitabın Değişmezliği, (İstanbul: Lütuf Yayıncılık, 1999), 287. Turgut Kut, “Ali Ufki Bey”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Cilt I, (İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 1989), 456; Ali Rıza Sağman, Kur’an’ın Türkçeye Tercümesi Karşısında Üç Profesör: Muhterem Hilmi Ziya Ülken, İsmail Hakkı Baltacıoğlu ve Besim Atalay, (İstanbul: Ahmet Sait Matbaası, 1957), 12, dipnot, 1.