Oku, Rabbin adına, O Yaratan!                                  اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

Yarattı insanı bir alakadan                                           خَلَقَ اْلإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ

Oku hele, Rabbin cidden kerem sahibi                             اقْرَأْ وَرَبُّكَ اْلأَكْرَمُ

Öğretti insana kalem ile                                                        الَّذِى عَلَّمَ بِالْقَلَمِ

Öğretti insana bilmediği şeyi

İnsana öğretti hiç bilmediğini                                     عَلَّمَ اْلإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ

 

Hz. Peygamber’e Ğâr-ı Hirâ’da gelen “ikra” (oku!) hitab-ı celîli ve müteakiben inzal buyrulan vahy-i Kur’ânî ve lutf-i samedânînin ilk beş âyât-i celîlesinin te’vili beyanındadır.

İmdi,

“İkra’” (oku!) hitabı evvelâ kitap, mektup, levha ve benzeri yazılı bir metni okumak manasına gelir ki Rasul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri dahi Cibril-i Emin ve Namus-i Ekber’in emr ü nidâsını bu minval üzere anlayıp “ben okumak bilmem ki!” (ما أنا بقارئ) cevabını vermiş idi. Rasulullah (sav) buyurur:

“- O zaman Melek beni alıp tâkatim kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp yine “اقرأ” dedi. Ben de ona “Okumak bilmem”. dedim. Yine beni alıp ikinci def’a tâkatim kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp yine “اقرأ” dedi. Ben de “Okumak bilmem”. dedim. Nihâyet beni yine alıp üçüncü def’a sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp “اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ خَلَقَ اْلإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ اقْرَأْ وَرَبُّكَ اْلأَكْرَمُ الَّذِى عَلَّمَ بِالْقَلَمِ عَلَّمَ اْلإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ” dedi. Bunun üzerine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem (kendisine vahyolunan) bu âyât-ı kerîmeyi bi’t-telâkki (korkudan) yüreği titreyerek döndü ve Hadîce binti Huveylid’in nezdine girerek “Beni sarıp örtünüz, beni sarıp örtünüz.” dedi.” (Ahmed Naim, Tecrid-i Sarih Tercemesi, I/11,12).

Sâniyen: k-r-e (قرأ) esasen ve tahkikan toplamak, cem’ eylemek manasınadır. “Kıraet” hurufât ve kelimatı bir araya getirip elfâz ve meâniye vasıl olmaktır ki bunun husulü için alakalarının tesis edilmesi veya zaten müesses ve mürettep alakaların sadece görülmesi, teşhis ve izhar edilmesi kâfîdir. Demek ki bir kitap veya mektup üzerine yazılmış metni mütalaa ederek mana-yı maksuda vasıl olmak kıraet olduğu gibi, şu manzûme-i kâinâta nakşolunmuş binlerce, milyonlarca alakaları hayranlıkla seyretmek veya fen ve tecrübe ile sünen-i ilâhiyeyi keşf ü izhâr eylemek dahi birer kıraet hükmündedir. İşte Cibril-i Emin ve Namus-i Ekber hazretlerinin Peygamber-i Zîşan’a “ikra” (oku!) hitabının bu esas ve e’am manayı mutazammın olduğu emrin tekrârından ve Peygamber-i Zîşân’ın ilk iki cevabının kâfi görülmeyerek ancak üçüncü def’ada vahyin nüzûlundan fehm olunur. Allahu a’lem.

Oku, Rabbin adına, O Yaratan!        اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِى خَلَقَ

Hitâb-ı celîli topla, cem’ eyle, alakaları kur, sözü sahibine izafe et, kendini Rabbine ve O’nun vahyine rabt eyle gibi manaları îhâ ederek hem Peygamber-i Zîşân’ın Rabbi nezdindeki mertebesini, hem vazife ve salahiyetlerinin mebde’ ve me’adını tayin eder hem de Rabbini (الَّذِى خَلَق) “O ki yarattı” gibi bir sıfatla tanıtır.

Hz. Nebiyy-i Ekrem’in ve onun sünnet-i seniyyesine imtisâlen ümmetinin besmele-i şerifeyi her hayırlı işin başında okuması vahyin bidâyetindeki ilâhî “ikra’” nidasına beşerî bir lebbeyk aks-i sadâsı hükmündedir.

Meleğin Cenâb-ı Bârî katından emanet olarak getirip insanlığın ekmeli ve eşrefi Hz. Muhammed Mustafa’nın mübarek boynuna kemâl-i zarafetle taktığı bu gerdanlığın ilk incisi matlup ve mahbub okumanın Rabbin adına okumak olduğunu iş’ar eder. Rabbin adına bulunmayan bir okuma ya yanlıştır, ya nâkıstır ya da okuma bile değildir. Ancak Rabbin adına okumak insanın hakkı ve haddi olabilir. Çünkü O Yaratan olmak haysiyetiyle beşeri ve onun çevresindeki tüm kâinatı yaratmış, yaşatmış, rububiyeti rahmetiyle kuşatmış ve kuşatmaktadır. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem bundan böyle “Yaratan Rabbi adına” okuyacak; Kur’an-ı azimü’ş-şânı tebliğ ile hem Kur’an âyetlerini hem kevnî âyetleri beyan buyuracak, rabıtaları görüp gösterecek ve hem de sireti ve sünneti ile insanlık için bir numune-i imtisal teşkil edecektir. Gerdanlığın birinci halkasındaki inci Hâtemü’l-Enbiya’nın hem tayin berâtı, hem vazifesinin şumûlünü gösterir bir fermân-ı Subhânîdir.

İkinci inci

Yarattı insanı bir alakadan    خَلَقَ اْلإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ

âyet-i kerimesidir ki birinci âyette Rabbin tarifi sadedinde serd edilen halkın, yani yaratmanın insana bakan bir vechini tafsil eder. Buna göre Cenâb-ı Hak ve Kâdir-i Mutlak hazretleri insanı bir “alak”tan yaratmıştır. Peki “alak” nedir?

Ma’lum ola ki “alak” (علق)  (1) bir kan pıhtısı, (2) bir tavana yapışıp tutunarak salınan şey, (3) muhabbet ve meveddet yani sevgi, bu cümleden olmak üzere kadın ve erkeğin zevciyet alakası, (4) ale’l-ıtlak alaka ve bağ manalarına gelir ki, Allahu a’lem bu âyet-i kerîmede bu meaninin her biri bir mertebede maksud-i ilâhî olsa gerektir.

Birinci manaya göre: İnsanın yaratılış merhalelerinden en evvelki merhalelerinden birisini mûcez ve mu’ciz tarzda anlatır ki o merhalede bir ana rahmi teşrih edilse idi veya o merhaledeki insan namzedine şu’aât marifetiyle nazar kılınsa idi bir kan pıhtısı gibi zannedilecekdi. Yani zahirî görünüşünü tavsif eder.

İkinci manaya göre: Modern fenn-i tabâbet ve embriyoloji sâyesinde yakînen biliyoruz ki, nutfe ana rahminde yumurta ile imtizaç ettikten beş veya altı gün sonra rahim çeperine tutunur. Orada muallak kalır. İşte âyet-i kerime insanın bu ilk tutunma anına işaret eder. İnsan tutunandan yaratılmıştır. Buradan hayatın başlangıcının bu tutunma olduğu fâidesi intâc edilir. Buna göre gebeliği önleyici olduğu zannedilen birtakım tedbirlerin cevazına hükmedilir. Ancak kaderin önüne hiçbir şey geçmez, geçemez. Halk-ı insanın bu tutunmaya, bir nevi kendi sun’u olan ilsak ve taalluka mebnî kılınması “Allah Hâlık, kul kâsib” kaziyesinin dahi temsîli hükmündedir.

Üçüncü manaya göre: İnsan muhabbet ve meveddetten yaratılmıştır. Rabb-i Rahim’im sevgisi, tasavvur olunabilecek sevgilerin en yükseği kabul edilen anne sevgisinden bile yüzlerce kat üstündür. Cenâb-ı Hak insanı, tarif ve tavsifini beşer aklının idrâk edemeyeceği bir muhabbetten yaratmıştır.

Bu mananın bir cüz’ü de insanın yaratılışında erkek ve kadının pay sahibi olmasıdır. Erkek ve kadınının birbirine incizâb-ı fıtrîsi sâyesinde nesil devam eder.

Dördüncü manaya göre: İnsan şeyler arasında alakalar kurmak tabiatında yaratılmıştır. Hazret-i Peygamber’e ve onun şahsında nev’-i beşere tab’-ı fıtrîsinde bulunan alaka kurma hâssasını Yaratan Rabbinin namına ve hesabına istimal etmesi emrolunmuş olur. Zira bütün bir halk ya ümmet-i davet veya ümmet-i icabet olmak üzere zât-ı pâkinin ümmeti olmuş olurlar. “Min alak” (من علق) istimali bu manayı dahi mütehammildir. Nitekim nazm-ı celîlin muhtelif yerlerinde “min” harf-i cerri ile veya müteaddi olarak “halaka” (خلق) fiili bu bâbda sevk olunmuştur. Meselâ: (خلق الإنسان من عجل) “İnsan aceleden yaratılmıştır” ve “insan acele eder olarak halkolunmuştur” ( إن الأنسان خلق هلوعا) âyet-i kerimelerinden murad-ı Subhânî herhâlde insanın yaradılış maddesi değil; fakat onun mizâcı, tabiatı ve hususiyeti olsa gerektir. Ezcümle insan alaka kurar bir canlı olarak halk olunmuştur.  Buraya kadar mana: “Sen Rabbinin namına şeyler arasındaki alakaları kur, cüz’iyet; külliyet; tebeiyyet; illiyyet gibi rabıtaları fark ve fehm et, taşı gediğine oturt, Rabbine rabıtanı tam yap; zira Rabbin insanı alaka kurar bir tabiatta yaratmıştır” demek olur.

Oku hele, Rabbin cidden kerem sahibi         اقْرَأْ وَرَبُّكَ اْلأَكْرَمُ

Üçüncü inci kerem-i Sübhânî ve lutf-i lâ mütenâhîyi tebşir ve ilan eder: Rabbin cidden sâhib-i keremdir; cömertlik ve ikrâm hususunda ve sair kerem bâblarında bir başkasıyla kıyası gayr-i kabil bir mertebe-i ulyâyı ihraz etmiştir. Vazifeni yerine getirme hususunda âciz kalmak veya men’ olunmak endişen bulunmasın, demektir.

Dördüncü inci Rabb-i Ekrem’in fazl u kereminden teferru’ eden ta’lim nimetini zikr ile Peygamber-i Zîşân’ı bir müte’allim-i muhterem ve vahiy mektebinin has talebesi olmaklığa kabul ve tescil eyler.

Öğretti insana kalem ile        الَّذِى عَلَّمَ بِالْقَلَمِ

Kerem-i nâmütenâhîsi cümlesinden bulunmak üzere insana kalem marifetiyle öğretmiş ve öğretmekte olup;

Öğretti insana bilmediği şeyi

İnsana öğretti hiç bilmediğini           عَلَّمَ اْلإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ

insana o bilmediği, daha evvel muttali olmadığı şeyi öğretmiş ve öğretmektedir.

Şerefi kadar mes’uliyeti de azim gerdanlığın beşinci incisi ise gerek Hazret-i Mustafa’nın ve gerekse atası Âdem aleyhisselâmın ta’lim öncesinde bu tür bir ilme vâkıf ve muttali bulunmadıklarını beyan buyurur.

İmdi, evvelemirde buradaki insandan murad Hazret-i Rasûl-i Zîşân olsa gerektir. Bu takdirde mana: Hz. Muhammed’in nübüvvet hususunda bilgisi yokken ve kendisi bunu muntazır değilken re’sen kendisine bu vazife tevdi edildi, bilmediği hususlar ona öğretildi şeklinde tezahür eder.

Bir de insan tabiri ale’l-umum nev’-i beşerden e’amdır; harf-i tarif hasr veya tahsis için değil cins içindir. Bu takdirde bütün bir nev’-i beşere kerem-i Sübhânî’nin lâ yuhsâ velâ yu’ad in’amına bir misâl sadedinde insanın kalem yani yazı vasıtasıyla ta’limi zikrolunmuştur. Bir kitap teşkil edecek ve hiç zaman kaybetmeden henüz Mekke devrinin evailinde yazıya geçirilecek vahy-i Kur’an’ın, insanın kalem marifetiyle ta’limini henüz en başta zikretmesi elbette makama ve muktezâ-yı hâle mutabıktır. Rabbinin insana hiç bilmezken bilmeyi lutfetmesi, Âdem’e esmâyı tâ’lim etmesi ve bütün peygamberân-ı ‘izâma Kalem’in yazdıkları cümlesinden olmak üzere suhuf ve kütüb-i mukaddeseyi inzâl buyurması şükür, hamd, medih ve senâ ister.

Elhamdulillahi Rabbi’l-Âlemîn.

FATİH OKUMUŞ