Okumaktan mana ne?
Kişi, Hakk’ı bilmektir.
Çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru emektir.
Yunus Emre

“Rabbim ilmimi artır.” (Taha, 20/114).

“Bilgi, varlığı anlamlı kılan en önemli unsurlardan birisidir” denilse, bu söz haddini aşmış bir söz sayılmaz. Her varlığın, ‘var edilirken verilenler’ ve ‘ona sonradan öğretilenler’ olmak üzere iki ana öğrenme kaynağı vardır.

Var edilirken verilenlere, fıtrat; sonradan öğren(t)ilenlere de edinilen bilgi diyoruz. Edinilen bilgilerden beş duyuyla kavrananlara algılanan/öğrenilen bilgi; peygamberlere gelen vahiy vasıtasıyla öğren(t)ilenlere ise ilahî bilgi denilmektedir. Bu bilgi türü, insanlık var edildiğinden beri, kesbi ve vehbî olmak üzere ikiye ayrılmış:

1-Kesbî olanlar, yani insanın çalışmasıyla elde edilenler

2-Vehbî olanlar, yani vahiy kaynaklı olanlar, denilmiştir.

Bu bilgi türleri, bir insanın annesini emmeyi bilmesi, ateşin yakacağını bilmesi ve her şeyi var kılan bir yaratıcının var olduğunu bilmesi şeklinde örneklenebilir.

İlmin çeşitleri:

1- İlme’l-yakîn

2- Ayne’l-yakîn

3- Hakka’l-yakîn olarak da ayrılmıştır.

Bazıları ise ilmi;

1- İlm-i husuli

2- İlm-i hudurî olarak da sınıflandırmışlardır.

İnsanın bilgiye sahip olması önce ‘dış idrak’ yolu iledir. Bunlar, duyu organları yoluyla edinilen bilgilerdir. Bunun paralelinde ‘iç idrak’ devreye girer. Beyin gücüyle oluşur; dış algıların topladığı birikimler, toplanır, dizilir, hıfzedilir. Algılar yoluyla sağlanan tüm bu birikimler çözümlenir ve bilinç haline gelir. Yani insanlar ‘fıtrat haricindeki’ tüm ilimleri, duyular, beyin ve kalp yoluyla sonradan öğrenirler.

Araştırmalarla mesafe kat etmek durumunda olan her ilim dalı, keşfedilen her yeni bilgi ışığında, her gün yeni bir şeyler ortaya koyar ve ister istemez bir gün önce söylediklerinin çoğundan vazgeçer. Bu sebeple pozitif ilim üzerine hayat bina edilemez, çünkü sabitesi yoktur; ancak her insan mevcut buluşlardan çağına göre faydalanır. İlmin bu niteliği İslam âlim ve filozofları tarafından her zaman bilinmiş ve ilim, bu ana niteliği itibariyle,

1- Değişebilir olanlar

2- Değişemez olanlar, şeklinde de adlandırılmıştır

İlim sahibi olmak elbette ancak akıl ile mümkündür. Ancak akıl kişinin dünya hayatını aşan, onun öncesini ve sonrasını ilgilendiren sorulara cevap vermekte yetersiz kalır. İnsan aklı, idrakini aşan durumlara karşı şu tavırları geliştirir:

1- İnkâr

2- Peşin kabul

3- Anlamaya çalışma

4- İlgisizlik, umursamazlık

Dünya üzerindeki insanlar çoğunlukla bu yollardan birindedirler. Güçlü bir zekânın, seviyeli bir bilginin ve düşünecek kapasitenin sahibi olanlar, inkârdan önce sezgileri yoluyla aklın idrakini aşan şeyleri kavramaya çalışırlar. Bilim nesnelere ve oluşlara bakarak, bunları inceleyerek, bunlardan çıkardığı kuralları temel kabul ederek ‘insanı, hayatı ve Allah’ı’ tanımayı, tanımlamayı ve anlamayı önceler. Din ise, ‘insanı, hayatı ve Allah’ı’ tanıma ve tanımlama işini ilahî bilgiye havale eder. Sonuçta ikisi de -ilmi verilerde düzenbazlık yapılmaması şartıyla- aynı tanımı yapar ve ortak görüşte birleşirler. Çünkü kaynağı aynıdır. Bu ikisinden birisini diğeri için feda etmek gereği yoktur. Bu ikisinin birbiriyle çatışmamasının tek şartı vardır: Doğru, dürüst, tarafsız, önyargısız olabilmek; o zaman çıkmaz sokak haline gelen dinî ve ilmî sorunlar daha kolaylıkla çözüm sürecine girecektir. İnsanlar, ancak o zaman hakiki ilme ulaşabilecekler ve bu bilgiler doğrultusunda kendilerini ve toplumlarını değiştirebileceklerdir.

“…Değişim sürecinin ilk adımı, İslam toplumunda bilgiyi inanca aksettiren, bu inançlara göre davranan, güzelliğin idrakine derin bir yetenek kesp eden, doğru gayeleri hedef alan, din ve ahlâk bağlamında varlığını, çevre bilincini ve sorumluluğunu kavrayan tavırların etkinliğini getirmek olmalıdır. Çünkü Allah, ancak ilimleriyle amel edenlere hakiki bilgiyi ihsan eder.”[1]

İlim sahibi insan, özgür düşünceye de sahip olmalıdır. Gerçek bir ilim sahibinde, şartlanmışlıklar bulunmaz. Çünkü yanlış ve eksik bilgiler sebebiyle oluşan şartlanmışlıklar, başka hiçbir şey okuyup öğrenmeden yalnızca resmî veya gayrı resmî bir ideolojinin kaynaklarıyla yetişerek, başka her gerçeğe, her doğruya körleşen insanların bulundukları bir durumdur. Bu şekildeki insanların ise kendileri ve kendi toplumları hakkında bile doğru düşünebilmeleri, doğru karar alabilmeleri mümkün değildir.

“Bilgin, bilgiye olan aşkı miktarınca bilgin olur.”[2] Bu da kişide ancak ‘kafa, kalp ve gönül’ üçlüsünün -elbette bedensel ve zekâ olarak gereken şartların da bulunmasıyla- ulaşabileceği bir hedeftir. Bu hedefe ulaşmak, başka her şeyi geri plana iten ve başka her şeyden çok gayret isteyen bir süreci gerektirir. Bu süreçte gayeye ulaşmak için; ‘Az yemek, az uyku, az söz’; ‘çok çalışma, bıkmadan çalışma, severek çalışma’, o kişinin doğal hayat tarzı haline gelmelidir.

Herhangi bir konuda iyi bir eğitim için:

1- İyi bir öğretmen, rehber, hoca

2- Eğitim alan kişinin azimli ve gayretli olması

3- Sürekli tekrar gerekir.

Bir şeyi en iyi ancak en iyi bilen öğretebilir. Bu sebeple kişi neyi öğrenmek istiyorsa o sahanın en iyilerinden birini veya bir kaçını öğretmen olarak bulmaya gayret etmelidir. ‘Düşmanlarımız bizim öğretmenlerimiz değildir.’ (Aliya İzzetbegoviç) sözünü, özellikle ‘ameller ve şirk bulaşmış düşünceler’ bağlamında gözden ve gönülden uzak tutmamak gerekir. Çünkü ilmin, iman haline gelmesi ve fikrin fiille birleşmesi, ancak güçlü ve büyük bir sevgi ile mümkündür. Eylemin kemale ermesi ve doğru olması ilme bağlıdır. İlmin kemale ermesiyse zaman alır. Bilgi tamamlanmadan varılan tüm kararlar, hortumunu tutup fiili tarif etmeye benzer. Bu sebeple her konuda olduğu gibi, inanç dairesine giren konularda da iman sahipleri, muhakkak doğru bilgi ile mücehhez olmaya çalışmalıdırlar.

Kişinin gözünü kendisi için helal olanlara yöneltip, gereksiz veya haram olanlardan koruması ilme yönelen kişi için zarurettir. Bu tavır, insanın gereksiz düşüncelerden uzak kalmasına yardımcı olur, hafızasını kuvvet2 Âşıklar Kitabı, s.188, İbnul Kayyim el-Cevziyye, Çev: Feyzullah Demirkıran, Savaş Kocabaş; Şule Y, 2.baskı, İst, 2002 lendirir, kalbini nurlandırır, sezgi gücünü artırır, ilim yollarında kolayca ilerlemesine yardımcı olur, iffetin huzuruyla dolmasını ve şehvetin esaretinden uzak kalmasını sağlar. Bu da onu genel bir huzura doğru götürür. Çünkü insan ruhu gerçek zevkini; ibadette, ilim öğrenme ve öğretmede, karşılıksız iyilik etmede, bir davaya aşk ile bağlanmada ve o yolda uğraşmada bulur. Mutsuz olanlar hayatlarında bunlardan neyin eksik olduğuna bakmalıdırlar.

Yalnızca kitap kaynaklı bilgilere sahip olmak kişiyi bilgili kılar, ancak yanına ‘akletme, tefekkür etme, üstün akıl sahiplerinin aklı ve değerli tecrübe sahiplerinin birikimleri’ eklenmediği takdirde, kavrayışı ve algıyı geliştirmez. Algı nereye kadar gelişebilirse, nesnelere ve var oluşa ilişkin bilgiler de oraya kadar uzanır. Felsefe bir ilim dalı olarak bu konu ile uğraşsa da kılavuzu olmadığı takdirde, doğruyu tespit etmede, kendi başına her zaman eksik ve yarım kalan bir çaba olacaktır.

Farabi “Önce doğruyu bilmek gerekir. Doğru bilinirse yanlış da bilinir. Önce yanlış bilinirse, doğruya ulaşılamaz.” der. Her devlet, toplumunun iyiliğini isteyen her kişi, tüm eğitimci ve öğretmenler, kendi milletlerine gerçek bilginin en azından temelini verme gibi bir gayeye sahip olmalıdır. Bunun bizim toplumumuz için ne kadar önemli bir gaye olduğu ise ehlinin bildiği ve izaha gerek bırakmayacak bir durumdur. Hakiki bilgiyi, hakikatin bilgisini ve gerekli eğitimi, resmî veya özel okulların yaptığından ibaret görmek büyük bir hatadır. Hatta denilebilir ki okulların yaptığı ancak belki -sağlam veya çürük- bazı bilgileri vermekten ibarettir. Hâlbuki gerçek eğitim bundan başka bir şeydir. Genellikle resmî eğitim müfredatının içinde yoktur, resmî eğitim dışında alınır/ verilir ve devam eder. Çoğu kere bu eğitim, okulların dışında ve okulların bitiminden sonra başlar ve ömür boyu devam eder, bunun adı hayat okuludur.

İlim, Allah’ın ‘Âlim’ sıfatının bir tecellisi olarak, nihayetsiz bir denizdir. Bu denize batırılmış iğnenin ucundaki kadar bilgisiyle insan, -yine de üstüne düşen hususlarda çok çalışmalı fakat- kendini ‘büyük âlim’ say(n) ma yanılgısını yaşamamalıdır. Çünkü bu ancak bir cahilin, yani ilmin sınırlarını bilmeyen bir insanın varacağı bir karar olabilir.

“İlmine hükmettiren insana, fart-ı cehlidir

Ehl-i irfan cehlini, âlim olunca anlıyor.” beyti, ilmi seven ve ilmin talibi olan herkes için unutulmaması gereken bir husus olmalıdır.

İnsanların ne öğrendiklerinden daha önemli olan şey, neden öğrendiği ve öğrendiği şey ile ne yaptığı/yapacağıdır. “İlmin ednası dilde olanı, âlâsı her uzvundan tecelli edenidir.” (Hz. Ali). Azalar vasıtasıyla amelde görülmeyen ilim, hastanın şifa verecek ilacı kullanmamasına, aç insanın hazır yemeği yememesine benzer. “İlimce diğer insanlardan üstün olan kimseye yakışan, amelce de onlara üstün olmasıdır.” (Hasan Basrî). Çünkü bir ilim sahibine yakışan, bildiklerinin güzel etkilerinin onun üzerinde görülmesi, hissedilmesidir. Yoksa o kişi, ‘Faydasız ilimden Allah’a sığınırım’ ölçüsünü nazarı dikkate almamış olur. Sahibine faydası olan bir ilimden, bilgili kimsenin çevresindeki herkes de doğal olarak faydalanacaktır. Bunun bilinçli bir şekilde gerçekleştirilmesi sürecindeyse elbette gerekli şartlar vardır.

Herhangi bir konuda toplumu bilgilendirme ve yönlendirme amacı taşıyan kişinin fikir beyanı için -konu ile ilgili olmak üzere- ortalama olarak şunlar gereklidir:

1- Zaman ve zemin farklılığına dikkat ederek literatüre -hiç olmazsa ana kaynaklar itibariyle- hâkim olmak, bunu sağlayan bir eğitimden geçmiş olmak

2- Toplum kesimlerinin genel olarak düşüncelerini ve düşünce farklılıklarını bilmek

3- Geçmişte ve bugün uygulamaların nasıl ve uygulama farklılıklarının neler olduğunu bilmek

4- Olması gerekenin ne olduğu konusunda görüş ve önerilere sahip olmak. Görüş ve önerileri için “neden ve nasıl” soruları sorulduğunda, anlamlı ve geçerli cevapları olmak; düşünce ve önerilerini sağlam delillere dayandırmak…

İlgililerin bilgisiz, bilgililerin ilgisiz olduğu bir toplum sosyal çöküşe geçer. Halkı bilgisiz, yöneticileri bilinçsiz olan bir toplumdaysa, bilginler ve bilgeler hâl olarak hep ağlarlar.

Kültür seviyesinin düştüğü, emeksiz kazanç yollarının yaygınlaştığı, çalışmadan yaşamanın akıllılık görüldüğü, fuhşun yayıldığı, ailenin önemini ve sağlamlığını kaybettiği, parçalanmış ailelerin ve bu sebeple sahipsiz çocukların arttığı, milletinin ruh-beden-nesil sağlığına gereken önemi vermeyen bir idarenin hükümran olduğu, cahilin ve zalimin silah ve para gücünü elinde bulundurduğu, güzel konuşanların güzel eylemler yap(a)madığı, erdemli insanların toplum düşmanları tarafından yalanlarla lekelenip sosyal hayattan saf dışı edildiği, ilim sahiplerinin kendilerini zayıf hissederek üstlerine düşeni yapmadıkları bir toplum, toplumsal dağılmayı ve çökmeyi beklemelidir.

Âlim vasfını hak eden bilgeler ve bilginler, bildiklerinin zekâtı olacak kadar çalışıp uğraşmaktan geri kalmadıklarında bunun önüne geçilebilir. Ve onlar bildikleriyle bunu yapmayacaklarsa, o kadar kuru bilginin hamalı olmak için mi çalıştılar? Onlar Cuma Sûresi’nin ilgili âyetini herkesten iyi biliyor değiller mi?

Aydan DEMİRCİ

[1] Turgut Cansever, İslam’da Şehir ve Mimarî, 2.baskı, S.53, Timaş Y, İst, 2006

[2] Âşıklar Kitabı, s.188, İbnul Kayyim el-Cevziyye, Çev: Feyzullah Demirkıran, Savaş Kocabaş; Şule Y, 2.baskı, İst, 2002