Giriş

Nübüvvet düşüncesi insanlık tarihi boyunca merkezî bir öneme sahip olagelmiştir. İnsanlar arasından birilerinin, aşkın bir varlık olan Tanrı’dan mesaj getirdiklerini iddia etmeleri, onlara hemcinsleri arasında farklı bir avantaj sağlamıştır. Bu avantajlı durum nedeniyle her dönemde hakiki peygamberler yanında peygamberlik iddiasında bulunan sahtekârlar da (mütenebbiler) ortaya çıkabilmiştir. “Nübüvvet, iddia sahiplerine neden avantaj sağlamaktadır, onları farklı kılan hususlar nelerdir, sahici olanını sahtesinden ayırt etmenin yöntemleri nelerdir?” şeklindeki sorulara muhatap olma yanında, nübüvvetin varlık ve imkânı da zaman zaman sorgulanmış; kimileri aşkın varlıkla temas kurmanın yegâne yolunun nübüvvet olmadığını savunurken, kimileri de böyle bir temasın bizzat kendisinin mümkün ve gerekli olmadığını ileri sürmüşlerdir. Nübüvvetin imkânı, gerekliliği ve bunun Allah ile kul arasında cereyan edişi çerçevesinde de önemli görüşler ortaya atılmıştır.

Söz konusu tartışmalar zaman zaman dindarlarla dine inanmayanlar, zaman zaman da dindarların kendi aralarında geçmiştir. Müminler ile inkârcılar arasında daha çok nübüvvetin ontolojik varlığı, imkânı ve gerekliliği üzerinde tartışmalar yapılmıştır. Müminlerin kendi aralarında ise nübüvvetin mahiyeti, devamı, vasıfları gibi nispeten detaylar etrafında farklı görüşler ortaya atılmıştır. Dolayısıyla söz konusu tartışmalar nübüvvetin varlık ve mahiyetini konu edindikleri gibi, onun derecelendirilmesi ve sona ermesi, son nebiden sonra farklı bir formda devam edip etmediği üzerine yoğunlaşmıştır. Bu çalışmamızda bahse konu sorulara Müslüman âlimlerin Kur’an ve sünnetin rehberliğinde verdikleri cevaplar üzerinde durulacaktır.

1. Nübüvvetin Tanımı ve Mahiyeti

Nübüvvet, Arapça’da “haber vermek” anlamına gelen n.b.e. (n.b.v.) kök fiilinden türemiş bir mastardır. Dinî literatürde “Allah’tan alınan vahyin insanlara tebliğ edilmesi” anlamında kullanılmaktadır. Nübüvvet terimi ile yakın anlam ifade eden risâlet kelimesi, zaman zaman aynı anlamda kullanılmakla beraber, aralarındaki ince farka dikkat çekenler de eksik olmamıştır.

İlk dönemlerde yazılan kelâm eserlerinde genelde nübüvvetle risâlet eş anlamlı olarak kullanılmış, nübüvvet tabiri daha çok ön plana çıkarılarak tartışmalar bunun etrafında sürdürülmüştür.[1] Bu durum nübüvvet kavramının risâlet kavramından daha kapsamlı olmasından kaynaklanmış olabilir. Ancak daha sonraları tanımlamalar yapılırken ikisi arasındaki farka dikkat çekilmiştir. Buna göre resûl, yeni bir şeriat getirerek insanlara tebliğ etme yükümlülüğünü üstlenen peygamber, nebi ise yeni bir şeriat ve tebliğ yükümlülüğü bulunmayan peygamber anlamında kullanılmıştır. Bu iki tabir Kur’an’da zaman zaman eş anlamlı gibi kullanılmakla beraber, aralarındaki farka işaret eden âyetler de bulunmaktadır. Söz gelimi “senden önce ne bir nebi, ne de bir rasûl göndermedik ki o bir temennide bulunduğunda”[2] âyeti ikisinin farklı anlamlar ihtiva ettiğine delalet etmektedir. Buna göre Nebi, kendisinden daha önce gelmiş olan bir peygamberin şeriatını tebliğ eden peygamber, Rasûl ise yeni bir şeriatle gönderilen peygamber anlamında kullanılmıştır.[3] Bilindiği gibi Türkçe’de daha çok her ikisi yerine Farsça kökenli “haber veren” anlamında “peygamber” tabiri kullanılmaktadır.

İslâm uleması, filozofların aksine nübüvvetin ilahî bir lütuf olduğunu kabul etmekte ve bunun, insanın bedenî ve ruhî durumu ile ilgisi olmadığını düşünmektedirler. Filozofların, nübüvvetin kesbî olduğuna dair görüşlerini ise eleştirerek, onun “tamamen Allah’ın bir lütfu olduğunu ve kullarından dilediğini seçmesi şeklinde cereyan ettiğini” belirtmektedirler.[4] Matürîdî, “Peygamberleri onlara dediler ki: ‘(Evet) biz sizin gibi bir insandan başkası değiliz. Fakat Allah nimetini kullarından dilediğine lütfeder. Allah’ın izni olmadan bizim size bir delil getirmemize imkân yoktur. Müminler ancak Allah’a dayansınlar’”[5] âyetinin tefsirinde; bu âyetin, batınîlerin nübüvvetin beşerî cevherde bulunduğuna dair iddiaları ile Mûtezile’nin Allah’ın ancak risâlete müstahak olanı peygamber olarak seçeceği iddialarını boşa çıkardığını ve nübüvvetin, salt Allah’ın lütuf ve keremiyle seçtiği kullarına tahsis edildiğini ifade etmektedir.[6] Eş’arî nübüvvetin kesbî olmadığı gibi her hangi bir sebebe de dayanmadığını, mahza Allah’ın lütuf ve ikramı olduğunu kaydetmektedir.[7]

Peygamberlik görevi Yüce Allah’ın kullarına olan merhametinden dolayı ilk insan olan Âdem (as) ile başlamış,[8] Hz. Muhammed (s) ile son bulmuştur. Başta, “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir”[9] âyeti olmak üzere,  “Benden sonra nebi de yoktur, rasûl de yoktur”[10] gibi hadislerde de[11]  açıkça belirtilen ifadeleri esas alan akaid ve kelâm âlimleri peygamberliğin hem nübüvvet hem de risâlet olarak Hz. Muhammed’le son bulduğu hükmü üzerinde ittifak halindedirler. Bu durum, İslâm akaidinin temel prensipleri arasında anılarak önemine işaret edilmektedir. Bu inanca karşı birtakım görüşler çıkmış ise de, bu tür görüş sahipleri istikametten uzaklaşmış kişiler olarak değerlendirilmektedirler.[12] Abdülkahir el-Bağdâdî (ö.429/1037), Hz. Peygamber’in “kendisinden sonra nebi gelmeyeceğine” dair verdiği haberlerin tevatür derecesine ulaştığını belirterek, Hz. Muhammed’in son peygamber olduğunu kabul etmemenin Kur’an ve sünnetin hücciyetini reddetmek olduğunu, bunu yapanın da kâfir olacağını belirtmektedir.[13] Bununla beraber kelâm âlimleri kıyamete kadar Hz. Muhammed’in şeraitinin nesh edilemeyeceğini, bunun evrensel (bütün insanlığı kapsayıcı) olduğunu ve kendisinden önceki tüm şeraitleri nesh ettiğini belirtmektedirler. Ayrıca peygamberlerin nübüvvetinin, onların hayatıyla sınırlı olmadığı, aksine ölümlerinden sonra da nübüvvetlerinin devam ettiği, ölümlerinin uyku hükmünde olduğu ifade edilmektedir. Kelâmcıların nübüvvetin devamından kastı, nebi olan bir zatın nübüvvetinin, onun hayatıyla sınırlı olmadığı şeklindedir. Bununla peygamber olan zatın vefatının onun makamına herhangi bir nâkısa getirmeyeceği gerçeğine işaret edilmektedir. Hz. Muhammed’in son nebi ve son rasûl olması konusunda herhangi bir ihtilafa yer verilmemektedir.

Şia’da nübüvvetin sona erdiği düşüncesine rağmen imamet kanalıyla birtakım ilahî bilgilerin alındığı kabul edilmektedir. Ehl-i sünnet uleması tarafından reddedilen bu anlayışa göre imamet, nübüvvetten tevarüs ederek devam etmektedir. Aynı şekilde Hâkim et-Tirmizî’den itibaren İslâm dünyasında bir kısım sûfilerin ileri sürdüğü hatm-i velâyet teorisi, velâyetin nübüvvetin bâtını olduğu varsayımı üzerine bina edilmiştir. Buna göre nübüvvet, zahirî dini hükümleri haber vermek, bâtınî olan velâyet ise bunu yaşamaktır.* Ancak başlangıçta masum gibi görünen bu teoriler, daha sonraları İslâm dünyasında peygamberlik iddiasında bulunan birçok şahıs ve grubun ortaya çıkmasına yol açmıştır. Babîlik, Bahâilik, Kadiyanilik gibi akımlar bu tür oluşumlara örnek olarak gösterilebilir.

2. Nübüvvetin İmkânı ve Gerekliliği

Âlimler, nübüvvetin gerekliliği kadar imkânı üzerinde de durmaktadırlar. Özellikle farklı kültürlerle karşılaşma sonucu nübüvveti inkâr eden zümrelere reddiyeler yazılırken, nübüvvetin imkânı konusu ele alınmaktadır. Modern çağda bu konu daha da önem kazanarak kelâm eserlerinde daha belirgin bir yer teşkil etmektedir. Kelâmcılar nübüvvetin imkânını; biri ilâhî, diğeri beşerî olmak üzere iki açıdan değerlendirmişlerdir: İlahî açıdan bakıldığında; ekmel varlık olan Allah’ın irade ve kelâm gibi sıfatları vardır. Bu sıfatlar olmaksızın ekmel varlık olması düşünülemez. Aynı şekilde bu sıfatlara sahip olan varlığın söz konusu sıfatlarının tecelli ve tezahür etmesi gerekir ki, bu da ancak nübüvvet vasıtasıyla mümkündür. Beşerî açı ise rüya, keşf ve ilham yollarıyla sınırlandırılmaktadır. Buna göre daha üstün kabiliyet ve vasıflara sahip olan insanların gayb âlemiyle irtibata geçmesi ve oradan akıl ve duyularla elde edilmesi mümkün olmayan birtakım bilgileri elde etmeleri mümkündür. Aynı şekilde salih amel ve riyazet yoluyla nefislerini arındıran insanların keşf ve ilhâm yoluyla birtakım bilgileri elde etmesi hem teorik olarak hem de tecrübî olarak nübüvvetin mümkün olduğunu göstermektedir.[14]

İslâm bilginleri nübüvvetin gerekliliği konusunu da aynı şekilde Allah ve kul açısından olmak üzere iki açıdan değerlendirmektedirler. Allah’ın şuurlu birer varlık olarak yarattığı kullarını dünya hayatında yapıp ettiklerinden sorumlu tutması, hikmetinin gereği olarak değerlendirilmektedir. Kullarını sorumlu tutan ve âhirette bu sorumluluklarını yerine getirip getirmediklerinin hesabını soracak olan Allah’ın, kullarını doğru yola sevk edecek tüm tedbirleri alması onun inayet sahibi olmasının, rahîm, reşîd, fettah, hâdî gibi isim ve sıfatlara sahip bulunmasının gereğidir. Mu’tezile bu hususu daha da ileri götürerek “aslah”[15] teorisinin bir neticesi olarak insanları doğru yola sevk edecek peygamberlerin gönderilmesini vacip görmektedirler. Matüridîler’le Selefîler daha çok Allah’ın lütuf ve rahmetine vurgu yaparak Yüce Yaratıcı’nın kullarına yol göstermeleri için peygamber göndermesini onun lütuf ve hikmetinin gereği olarak değerlendirmektedirler. Eş’arîler ise Allah’ın mutlak muhtariyetini temel aldıklarından lütuf ve hikmet bağlamında da olsa, O’na her hangi bir zorunluluk nisbet edilmesini doğru bulmamaktadırlar.

Nübüvvetin gerekliliğini kullar açısından da değerlendiren ulemâ, kulların bilgi kaynaklarının sınırlı olmasına dikkat çekerek epistemolojik açıdan nübüvvetin gerekli olduğunu belirtmişlerdir. Zira kulların bilgi kaynakları akıl ve duyulardan ibarettir. Bunların her ikisi de sınırlıdır. İnsanın akıl yürütmesi, zaaflarından, ihtiyaçlarından, sıkıntılarından, nefsânî arzularından her zaman bağımsız olmayabilir. Bu durum, duyular için de söz konusudur. Buna bağlı olarak insanın salt bu iki kaynakla ulaştığı bilgilerin yeterli olması düşünülemez.  İşte tüm bu durumlarda insanın akıl ve duyularını aydınlatacak, onlara yol gösterecek ve objektif bilgi sunacak başka bir kaynağa ihtiyaç duyulur ki, bunun da anılan sakıncalarından dolayı beşerî olmaması gerekir. Bu kaynak ilâhî menşeli vahiyden başkası olamaz. Bu nedenle beşer doğru ve faydalı bilgi elde etmek için nübüvvete ihtiyaç duymaktadır. İnsanların salt inanç ve ibadetle ilgili bilgiler konusunda değil, aynı zamanda dünyevî bilgiler alanında nübüvvete ihtiyaç duyduklarını belirten İslâm âlimleri, kutsal kitapların insanlara; dil, düşünce, hukuk, siyaset, faydalı besinler, demircilik, gemi yapımı, ziraat, ticaret gibi dünyevî hayat, kazanç ve geçim yolları konularında yararlı bilgiler için de nübüvvetin rehberliğine ihtiyaç duyduklarını ifade etmektedirler.[16]

Görüldüğü gibi âlimler, nübüvveti temellendirirken konuya Allah açısından baktıklarında O’nun rahmet, lütuf ve hikmetini öne çıkarırken; kul açısından baktıklarında, insanların bilgisizlik ve aralarındaki anlaşmazlıkları giderme, dinî ve dünyevî konularda kendilerine rehberlik edecek bir rehbere ihtiyaç duyma gibi hususları ön plana çıkarmaktadırlar. “İşte böylece sizin insanlığa örnek (canlı şahitler) olmanız, Rasul’ün de size örnek (canlı şahit) olması için sizi mutedil bir millet kıldık”[17] ve “Peygamberin size örnek (şahit) olması, sizin de insanlara örnek (şahit) olmanız için, O, gerek daha önce (gelmiş kitaplarda), gerekse bunda (Kur’an’da) size “müslümanlar” adını verdi” âyetlerinde ifade edildiği gibi peygamberin en önemli işlevlerinden birisi de onların ümmetlerine model olmalarıdır. Böylelikle onları örnek alan ümmetlerinin de bütün insanlara örnek olmaları istenmektedir. Hayat nizamını, özellikle amelî konularda canlı bir örnekten almanın önemi kuşkusuz inkâr edilemez. Hz.Peygamber’in namaz, hac gibi birçok hususta ashabının kendisine bakarak nasıl ibadet edeceklerini tatbikî olarak almalarını istemesi canlı örneğin ehemmiyetine işaret etmektedir.

3. Nübüvvetin Derecelendirilmesi

Nübüvvetin derecelendirilmesi konusunda akla gelen ilk husus Kur’an-ı Kerim’de zikredilen “o peygamberlerin bir kısmını bir kısmından faziletli kıldık”[18] âyetine yapılan göndermelerdir. Buna göre, “Peygamberlerin kendi aralarında mutlak olarak bir fazilet silsilesi söz konusu mudur, böyle bir tasnif varsa bu tasnif nasıl belirlenmektedir?” gibi soruların cevaplandırılması gerekmektedir. Zira Kur’an’da ilk bakışta bu âyetle tezat teşkil edebilecek “(peygamberlerden) hiçbiri arasında ayırım yapmayız”[19] gibi âyetler de bulunmaktadır.

Nübüvvetin mahiyeti üzerinde yapılan tartışmalarda da bir derecelendirmeye gidildiği izlenimi bulunmaktadır. Buna göre; ulu’l-azim peygamber, rasûl, nebi, veli gibi terimler ve bunlardan hangisinin daha üstün olduğu üzerinde durulmuştur.  Buna göre bahse konu kavramlardan en geniş olanı veli, daha sonra nebi, daha sonra resul gelmektedir. Bu aynı zamanda resulün hem veli, hem nebi hem de resul olması itibariyle    nebiden, nebindin de doğal olarak veliden üstün olduğu neticesini vermektedir. Resuller arsında da ulu’l-azim resullerin ayırıcı bir faziletleri genel kabul görmektedir. Literatürde nübüvvetin derecelendirilmesi iki şekilde yapılagelmiştir:

  1. Nübüvvetin mahiyeti açısından yapılan değerlendirmeler. Bu maddede daha çok risâlet, nübüvvet, velâyet, iman gibi ayırımlar yapılarak hem içlem kaplam açısından hem de üstünlük açısından değerlendirmeler yapılmaktadır.
  2. Nübüvvetin fazileti ve peygamberlerin kendi aralarındaki üstünlük dereceleri açısından yapılan değerlendirmeler. Bu maddede de peygamberlerin kendi aralarındaki faziletleri ve özel olarak Hz. Muhammed’in fazileti tartışılmaktadır.

Kelâmcılar, mahiyet açısından nübüvvetin derecelendirilmesi üzerinde fazla durmamış, zaman zaman rasûl ile nebi arasındaki farka dikkat çekmekle beraber her ikisinin de mahiyet itibariyle yakın anlamlar ifade ettiklerine dikkat çekmiştir. Peygamberlerin peygamber olmaları itibariyle eşit oldukları görüşü ağır basmıştır. İslâm âlimlerine göre Peygamberimiz tüm özelliklerde ve nübüvvetle ilgili her türlü fazilet açılarından peygamberlerin en faziletlisi olarak değerlendirilmiştir.[20] Fahreddin er-Râzî (ö.606/1209) Hz. Muhammed’in faziletini onun risâletinin kapsamına ve getirdiği dinî muhtevanın bozulmadan devam etmesine bağlamaktadır.[21] Buna göre Peygamberimiz’in en faziletli olduğu tartışmasızdır. Ondan sonra kimin geldiği ise ihtilaflıdır; Âdem, Nuh, İbrahim, İsa gibi peygamberlerin çeşitli özelliklerinden dolayı öne çıktıkları ve Hz. Peygamber hariç diğerlerinden daha faziletli oldukları tartışılmıştır.[22] Söz konusu değerlendirmeler incelendiğinde; Hz. Muhammed dışındaki peygamberlerin fazilet durumlarının nispeten dar ve belirli bir/birkaç özellikle sınırlı olduğu ortaya çıkmaktadır. Bazı din âlimleri bir hususta fâdıl olan bir nebinin başka bir hususta mefdûl olabileceğini belirttikten sonra Hz. Muhammed’in bundan hariç olduğunu, zira onun her açıdan en faziletli olduğunu ifade etmektedirler. Yüce Allah, kimisiyle konuşarak (Musa gibi) onları faziletli kılmış, kimisiyle dostluk (hullet) ilişkisi kurarak (İbrahim gibi) ve onlara farklı ikramlarda bulunarak faziletli kılmıştır.[23]

1.   Nübüvvetin İspatı ve Mûcize

Peygamber olarak görevlendirilen zâtın bu iddiasında haklı olduğunu ispatlamasının kendisinden istenmesi nübüvvet tarihi boyunca söz konusu olagelmiştir. Bu talep inkârcıların nebi olan şahsı ilzam ederek onu zor durumda bırakmak için ortaya atıldığı gibi zaman zaman iyi niyetle peygamberlik iddiasında haklı olup olmadığının test edilmesi için de ileri sürülmüştür. Bununla beraber peygamberin geçmiş hayatına aşina olarak onun doğru sözlü, güvenilir ve sağlam bir kişiliğe sahip olduğunu hesaba katarak peygamberlik iddiasından itibaren teslimiyet gösteren şahsiyetlerin varlığı da bilinmektedir.

Nübüvvetin ispatı denilince ilk akla gelen yöntem mûcizedir. Mûcize, sözlükte “karşı konulamayan, âciz bırakan, olağanüstü” gibi anlamlara gelmektedir. Dinî bir terim olarak ise, peygamberlik iddiasında bulunan şahsın elinde, onun davasını doğrulamak için, Allah’ın yardımıyla olağanüstü bir durumun meydana gelmesi anlamında kullanılmaktadır.[24] Kur’an-ı Kerim’de mûcize tabiri yerine, âyet, burhan, beyyine, sultan, hak, furkan tabirleri kullanılmaktadır. Aynı şekilde hadislerde de nübüvvetin delillerinden “âyet” diye bahsedilmektedir.[25]

Mûcizeler idrak edilmeleri esasına bağlı olarak tasnif edildikleri gibi, amaçları açısından da gruplandırılmışlardır. Buna göre amaçları açısından;

a. İnsanların duyu organlarına hitap ettikleri için bu ismi alan hissî mûcizeler. Bunlar tabiatla ilgili olduklarından dolayı kevnî mûcizeler olarak da isimlendirilmişlerdir. Mûcize denilince ilk akla gelen türü bunlardır. Salih’in (as) devesi, Musa’nın (as) asası, İsa’nın (as) kuş şekline soktuğu çamuru canlandırması bu tür mûcizelere örnektir.

b. Peygamberlerin Allah’tan kendilerine gelen vahye dayanarak verdikleri gaybî bilgilerden meydana gelen haberî mûcizeler. İsyankâr toplumların korkutuldukları felaketlerin aynen başlarına gelmesi, Hz. Peygamber’in Rumlar’ın İranlıları yeneceklerine dair verdiği haberin aynen gerçekleşmesi gibi.

c. İnsanların akıl yürütme gücüne hitap eden aklî mûcizeler. İslam âlimleri tarafından daha bu nevi mûcizeler ön plana çıkarılmış, hissî mûcizeler ikinci plana itilmişlerdir. Fahreddin er-Razî, bilgi mûcizelerine “ burhan-ı limmî” ismini vererek bu yöntemin daha güvenilir olduğunu ileri sürmüştür.[26]

Amaçları açısından ise;

  1. Meydan okuma çerçevesinde inkârcıların gözü önünde meydana gelerek onları acze düşürme anlamında hidayet mûcizeleri. Bu türden mûcizeler iyi niyetli insanların kanaatleri üzerinde etkili ve onların hidayeti bulmalarına yardımcı olmuşlardır. Bu mûcizler genelde zamanın şartlarına göre ilim, sanat, edebiyat gibi hususlarda muhataplarını âciz bırakırlar.
  2. Müminlerin yardım taleplerine cevap veren ilahî inamlar/yardım mûcizeleri. Bu tür mûcizeler daha çok iman edenlerin sıkıntılarını gidermek amacıyla vuku bulmuşlardır. Musa’nın (as) asasını denize vurarak denizin sularının çekilmesi sonucu Firavun’un ordusundan kurtulması, İsa’ya (as) gökten bir sofranın inmesi bunlara örnek verilebilir.
  3. Allah’ın peygamberlerine karşı mukavemet ederek inkârda ısrar eden kavimlerin maruz kaldıkları dünyevî akıbet anlamında helâk mûcizeleri. Nuh tufanı, Âd ve Semûd kavimlerinin korkunç bir gürültüyle helak olmaları bu tür mûcizelere örnektir.[27]

Sonuç olarak Peygamberlik göreviyle kendisini tanıtarak insanları davet zatın bu iddiasını başka hiç kimsenin başarılı olamayacağı yöntemlerle ispatlaması gerekmektedir. Mucizenin önemi buradan kaynaklanmaktadır. Mucize her ne kadar bazı kavimlerin hidayetine yetmemiş ise de o kavimlerin helaki kendileri için bir ceza, kendilerinden sonrakiler için de bir ibret olmuştur. Aynı şekilde mucizenin ilgili peygamberin etrafında bulunan müminlerin imanlarını takviye ettiği, onları peygamberleriyle kenetlediği kuşkusuzdur. Kur’an-ı Kerim’in nüzûlü sürecinde vahyin gelmesine bağlı olarak sahabenin yaşadığı ruh halini, hoşnutluklarını ve imanlarının takviye edilmesinden bunu çıkarmak mümkündür.

Peygamberlerin Özellikleri

Peygamberlerin özellikleri (sıfatları), onların kişilik olarak sağlam, güvenilir, saygın, üstün ahlâkî meziyetlere sahip olmalarını; peygamberlik görevlerini yaparken hiçbir dış unsurun etkisinde kalmadan Allah’tan aldıkları vahyi tebliğ ettiklerini, bu konuda gerektiğinde canlarını, mallarını, yurtlarını ortaya koymaktan kaçınmadıklarını ifade eden vasıflardır. Literatürde genel olarak özellikler sayılmakla beraber beş vasıf ön plana çıkmış, peygamberlerin üstün kişilikleri bunlar üzerinden tarif edilmiştir. Emânet, fetânet, sıdk, ismet ve tebliğ şeklinde formüle edilen bu sıfatlar hakkında kısaca bilgi verildikten sonra önemine binaen “ismet” sıfatı üzerinde daha genişçe durulacaktır.

Emanet: Peygamberlerin en önemli vasıflarından biri güvenilir olmalarıdır. Aslında peygamberler önemli ölçüde güçlerini, güvenilir olmalarından almaktadırlar. Kur’an-ı Kerim’de Nuh, Hud, Salih, Lut ve Şuayb peygamberlerin kavimlerine hitap ederken güvenilir olduklarını ifade ettikleri belirtilmektedir.[28] Hz. Peygamber’in peygamberliğinden önce Mekke’de “Muhammedü’l-Emin” olarak bilinmesi, hayatları boyunca peygamberlerin bütün ilişkilerinde güvenilir olduklarına işaret etmektedir.

Fetanet: Aldıkları vazife gereği akıllı insanları muhatap alan peygamberlerin zeki ve akıllı olmaları kaçınılmazdır. Muhataplarını ikna etmek, onları düşünüp doğru karar vermeye sevk etmek için bu anlamda ileri düzeyde bir performans gerekmektedir. Peygamberlerin, tebliğ esnasında karşılaştıkları zorluklar karşısında gösterdikleri başarılar onların ince anlayışlı, zeki ve akıllı olduklarının kanıtıdır. Aksine aklı kıt, anlayışı zayıf, gafil, dalgın şahsiyetler olsalardı başarılı olmaları beklenmezdi.

Sıdk: Peygamberlerin doğru sözlü olmalarını ifade etmektedir. Peygamberlerin verdikleri bilgileri test etmek, çoğu zaman insanî imkânlarla mümkün olmayabilir. Zira onlar gaybdan (Allah’tan) haber almaktadırlar. Bu nedenle doğru sözlü olmaları son derece önemlidir. Onların doğru sözlülükleri zaman zaman vahiy tarafından desteklenmiştir. Kur’an’da bazı peygamberlerin isimleri (İdris, İbrahim, İsmail) etrafında onların dosdoğru oldukları ifade edilmiş,[29] Hz. Peygamber hakkında ise, “Eğer (Peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onun can damarını koparırdık (onu yaşatmazdık). Hiçbiriniz buna mani de olamazdınız”[30] denilerek onların doğruluklarının Allah tarafından sürekli kontrol edildikleri belirtilmektedir.

Tebliğ: Peygamberler Allah’tan aldıkları vahyi eksiksiz bir şekilde insanlara tebliğ etmişlerdir. Vahyin tebliği zaman zaman sözlü olarak yapıldığı gibi, fiili olarak icra edilmesi gereken vazifeleri de bizzat kendileri yaparak insanlara örnek olmuşlardır. Esasen peygamberlik görevi, Kur’an’da da birçok defa ifade edildiği gibi tebliğden ibarettir.[31] Ayrıca Yüce Allah, Efendimiz’e (s) hitaben, “Ey rasûl! Rabb’inden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun sana verdiği elçilik vazifesini yapmamış olursun”[32] buyurarak tebliğ ile risalet arasındaki doğrudan ilişkiye dikkat çekilmiştir.

İsmet: Usûl âlimlerine göre peygamberler, tüm günahlardan, sehven yapılan küçük günahlar da dâhil, masumdurlar ve Allah’ın dininde herhangi bir hata yapmış olmaları caiz değildir. Bu son cümlede hata yapmamayı dini hususlarla sınırlı tuttukları izlenimi sezilmektedir. Buna vurgu yapılması, Haşviyye[33] gibi bir kısım şazz grupların dışında Müslüman âlimlerin çoğunluğunun ittifak etmeleri olsa gerektir. Peygamberin şeriat koyucu olmasının, hataya düştüğü kabul edildiği takdirde ma’siyeti de teşri’ etmiş olabileceği ihtimaline karşı bu tezin önemli olduğunu belirtmek gerekir. Bununla dinin korunmuşluğu sağlanmış olmaktadır.

Bir kısım mutezile uleması peygamberlerin tevil cihetiyle hataya düşebilecekleri görüşünü ileri sürmekte iseler de onlara göre bu günah değildir ve nefret ettirmeyen sağirenin peygamberlerden sudûr etmesi caizdir.[34] Kadî Adülcebbar (ö.415/1025), peygamberlerin insanların maslahatı için Allah’tan bir lütuf olarak gönderildiklerini, onların müneffir olaylara karışmalarının insanları onlardan uzaklaştıracağını, bu nedenle de Allah’ın onları günahlardan koruduğunu belirtir. Ona göre, hem nübüvvet öncesi hem de nübüvvet sonrası peygamberler için büyük günah caiz değildir.[35] el-Muğnî isimli eserinde müellif, sonuç olarak peygamberlerin özellikle nübüvvet sonrası günaha düşmelerini caiz görenlerin bu düşüncelerinin çelişkili olduğunu belirtir. Şöyle ki, peygamberler insanları masiyetlerden caydırmak için gönderilirler, insanları sakındırdıkları şeylere kendilerinin düşmesi, mesajlarıyla fiillerinin tezat teşkil etmesi anlamına gelir. Bunu peygamberler için düşündüğümüzde tebliğlerinde başarılı olmalarının mümkün olamayacağını belirtmektedir.[36]

Kur’an’da peygamberlerin ismetiyle çelişkili gibi görünen âyetlerden bazıları Âdem (as) hakkındadır. İbn Humeyr (ö.h.XI. yy.), Âdem’in (as) ağaçtan yediği zaman peygamber olmadığını da delil göstererek ismetin peygamberlerin nübüvvet dönemi için şart olduğu, öncesi için böyle bir şartın koşulamayacağı görüşündedir. Ayrıca Âdem’e ağaca yaklaşmaması nehiy cihetiyle değil, nasihat ve teşvik cihetiyleydi.[37] Şerif el-Murtedâ (ö.436/1044)  ise, günah işlemenin insanların nefretini celp edeceğini ileri sürerek peygamberlerin gerek nübüvvet öncesi, gerekse nübüvvet sonrası, büyük, küçük tüm günahlardan masum olduklarını Şia’nın görüşü olarak ifade etmektedir. Ayrıca bu düzeyde ismetin sadece peygamberler için değil aynı zamanda imamlar için de geçerli olduğunu belirtir.[38] Bilindiği gibi ismetin peygamberlerin dışında birilerine (masum imamlara) nispet edilmesi Şia ile Ehl-i Sünnet’in ayrıldığı temel görüşlerden biridir.

Peygamberlerin ismeti konusunda müstakil bir risale yazarak ilgili tüm görüşleri nakleden Fahreddin er-Razî’nin konuyla ilgili tasnifini zikrederek kelâmcıların ismet anlayışlarını özetle sunmak, bakış açılarını mukayese etmek açısından yerinde olacaktır. Razî, ilgili görüşleri öncelikle dört gruba ayırmaktadır:

  1. Rafızîler’in dışındaki bütün ümmetin ittifakıyla peygamberler küfür ve bidatlerden masumdurlar. Rafızîler’e gelince, onlar peygamberlerin takiyye yoluyla küfrü ızhar etmelerini caiz görmektedirler.
  2. Bütün İslam ümmeti peygamberlerin Allah’tan aldıkları hüküm ve şeriatlar konusunda masum olduklarında müttefiktir. Bu alanda hıyanet ve tahrif, ne kasten ne de sehven peygamberler için caiz değildir. Aksi takdirde şeriata güven söz konusu olmayacaktır.
  3. Fetvalar konusunda; bütün ümmet, kasten hataya tevessül etmeyeceklerinde görüş birliği içerisindedir. Ancak yanılma yoluyla hata edebilmeleri konusunda ihtilaf vardır.
  4. Peygamberlerin fiil ve halleri konusuna gelince, bu konuda başlıca beş görüş mevcuttur:
  5. Haşviyye: Gerek kebair, gerekse seğairi caiz görmektedirler.
  6. Mutezile’nin çoğunluğu: Amden kebairi caiz görmemekle beraber, müneffir olmamak kaydıyla seğairi caiz görmektedirler, ancak müneffir olan seğairi de caiz görmemektedirler.
  7. Ebu Ali’nin görüşü: Ne kebair ne de seğaire taammüdleri caiz değildir. Ancak tevilde hata yoluyla günaha düşmeleri caizdir.
  8. Nazzam’ın görüşü: Gerek tevilde hata gerekse taammüden kebair ve seğairi caiz görmemektedir. Ancak unutma ve yanılma yoluyla günaha düşmeleri caizdir. Bu konuda da ikaz edilirler. Onların ilimleri ekmel olduğundan, sürekli teyakkuzda bulunmaları kendilerine vaciptir.
  9. Şia: Ne kasten, ne yanılma ve unutma yoluyla; gerek kebair gerekse seğair caiz değildir.[39]

Görüldüğü gibi peygamberlerin masumiyeti hakkında birbirinden farklı birçok görüş olmakla beraber Ehl-i sünnet ulemasının görüşünü şu şekilde özetlemek mümkündür: Peygamberler nübüvvetlerinden önce ve sonra kasten veya sehven yüz kızartıcı günahlardan korunmuşlardır. Katı kalplilik, hafif meşreplilik, nefret uyandıran davranış, küçük düşürücü fiillerden uzak oldukları konusunda ittifak etmişlerdir. Yine ulemanın geneline göre peygamberlerin hataen veya unutarak küçük günah işlemeleri mümkün ise de bunlarda ısrar etmezler. Hata ile düşmeleri halinde Allah tarafından uyarılarak vazgeçmeleri sağlanır.[40] Ehl-i sünnet ulemasının ismet konusundaki değerlendirmeleri peygamberlik müessesesinin teşri ve model olma konumuyla uyumlu olması açısından önemlidir. Peygamberin insani faaliyetlerinde bir beşer olarak yanılıyor olması, onun tanrısal hüviyete yükseltilmesine engeldir. Bu durum İslam dini gibi Tevhidi her türlü inanç ve tefekkürün temeline yerleştiren bir din için daha da ehemmiyet kazanmaktadır. Öte yandan dini konularda tamamen masum olması ya da her hangi bir hata anında ilahî bir uyarı ile düzeltilmesi dinin ilahî kaynaklı olması ve korunması açısından önemlidir. Yine bir beşer olarak beşeri faaliyetlerinde ufak tefek hatalara düşmesi mümkün görülmekle beraber büyük günah işlemesine, hususuyla yüz kızartıcı, nefret ettirici günahlara bulaşmasının mümkün görülmemesi insanlara sadece vahyi tebliğ etmek değil aynı zamanda hayatıyla, ahlakıyla model olması beklenen bir peygamber için önem arzetmektedir. Bu akış aısı salt teorik olmaktan çok aynı zamanda işlevseldir de.

 Sonuç

Yüce Allah, lütuf ve rahmetinin gereği olarak insanlara rehberlik etmeleri için peygamberler göndermiştir. Hz. Âdem ile başlayan peygamberlik zincirinde yer alan şahsiyetler, toplumun zeki, ahlâklı, vakûr ve saygın fertleri arasından seçilmişlerdir. Hiçbir peygamber yüz kızartıcı bir günaha bulaşmadığı gibi, gerek beden gerekse akıl ve zekâ itibariyle toplumun en seçkin şahsiyetleri olagelmişlerdir. Peygamberlik zinciri Hz. Muhammed ile tamamlanmış, ondan sonra hiçbir şekilde başka peygamber gönderilmemiş/gönderilmeyecektir. O, son peygamberdir. Ancak Allah ile kulları arasında rabıta oluşturan Kur’an kıyamete kadar bâki kalacaktır. Hiçbir güç ona dokunamayacak, ekleme ve eksiltmede bulunamayacaktır. Esasen nübüvvetin son bulması da Kur’an’ın varlığı ve dokunulmazlığı ile yakından alakalıdır. Aynı şekilde Hz. Muhammed’in örneklik yönü ümmeti arasında kıyamete kadar devam edecek, onun rehberliğini isteyen kimseler rahatlıkla ona ulaşabileceklerdir.

MAHMUT ÇINAR

[1] Geniş bilgi için örnek olarak bkz. Matüridî, Ebû Mansûr, Kitâbü’t-Tevhîd Tercümesi (Ter. Bekir Topaloğlu), Ankara 2002, s.221 vd.; Sâbûnî, Nureddin, Matürîdiyye Akaidi (Trc. Bekir Topaloğlu), Ankara 2005, s.103; Nesefî, Ebû’l-Muîn, Tabsiratu’l-Edille (thk. Hüseyin Atay, Şaban Ali Düzgün), Ankara 2003, II 1 vd.

[2] Hac 22/52.

[3] Topaloğlu, Bekir vd., İslâm’da İnanç Esasları, İstanbul 2002, s.164.

[4] İbn Ebû Şerif, Kitabu’l-Müsamere (İbnü’l-Hümam’ın el-Müsayere isimli eserinin şerhi), İstanbul b.t.y., s.191; Teftazânî, a.g.e., s.294-295; Yavuz, Yusuf Şevki, “Nübüvvet”, DİA, XXXIII 281.

[5] İbrahim 14/11.

[6] Matürîdî, Ebû Mansûr, Te’vîlâtü’l-Kur’ân (nşr. Bekir Topaloğlu), İstanbul 2006, VII 469. Matüridî’nin nakline göre Mûtezile, risâletin müstehak olana verildiğini belirtmektedir. Ancak Kadı Abdülcebbar (ö.415/1025)  hocalarından risâletin değil, nübüvvetin müstehak olana verileceği haberini nakletmektedir. Buna göre risâleti kabul eden zat, onun gereklerini yerine getirme, sıkıntılarına sabretme gibi hususları kabullendiğinden bu yüce mertebeye hak kazanır. Bu değerlendirme nübüvvete “rif’at” anlamının verilmesine bağlı olarak yapılmaktadır. Geniş bilgi için bkz. Kadı Abdülcebbar, el-Mugni fî ebvâbi’t-tevhid ve’l-adl (tah. Muhammed el-Hudayr vd.), Kahire 1385/1965, XV, 16.

[7] İbn Fûrek, Ebû Bekir, Mücerredü Makalâti’ş-Şeyh Ebi’l-Hasen el-Eş’arî (nşr. Daniel Gimaret) Beyrut 1986, s.175. Teftazânî, Mutezile ve filozofların görüşlerini de naklettikten sonra kelâmcıların genel olarak nübüvvetin Allah’ın rahmet ve lütfu olduğu, bunun Allah için bir zorunluluk olmadığı, peygamber olan zatın buna istihkakı olması veya sebep ve şartların bir araya gelmesiyle alakası olmadığını ifade etmektedir. Teftazânî, a.g.e., V 8.

[8] Her ne kadar Kur’an’da Hz. Âdem’in nebi ya da resûl olduğuna dair açık bir ifade yok ise de, Âdem’in Rabb’inden vahiy (kelimât) aldığını belirten âyet (el-Bakara 2/37) gibi peygamberlik ve sorumluluğa işaret eden âyetlerden anlaşılacağı gibi, İslâm uleması arasındaki hâkim kanaat Âdem’in ilk peygamber olduğu doğrultusundadır. Geniş bilgi için bkz. Bolay, Süleyman Hayri, “Âdem”, DİA, İstanbul 1988, I 359.

[9] Ahzab 33/40.

[10] Nisabûrî, Muhammed Hâkim, el-Müstedrek ale’s-Sahihayn, Riyad 1968, IX 369.

[11] Buharî, Menakıb, 18, Enbiya 50, Edeb 109, Tefsir 17/5; Müslim, İmare, 44;  Fedailu’s-sahabe, 30, İman 327; Tirmizî, Menakıb, 20.

[12] Yurdagür, Metin, “Hatm-i nübüvvet”, DİA, İstanbul 1997, XVI 477 vd.

[13] Bağdâdî, Abdülkahir, Kitabu Usuli’d-Din (Tah. Lecnetu İhya’t-Turasi’l-Arabî), Beyrut 1401/1981, s.163.

* Sünnî İslam dünyasında “mehdi” şeklinde yankısını bulan bu anlayış başka kültürler yanında önemli ölçüde Şia’nın etkisiyle felsefî tasavvuf yoluyla oluşmuştur. Sünnî İslâm dünyasının belirli bir kesimi “mehdi” düşüncesine sahip olmakla beraber hiçbir zaman onu akidenin temel esaslarından biri olarak görmediği gibi, ona yüklediği anlamı da peygamberlik derecesine çıkarmamıştır.

[14] Yavuz, a.g.e, XXXIII 282.

[15] Mutezile’ye göre kulların hayrına olan her türlü tedbiri almak “aslah” ilkesi gereği Allah’a vaciptir. Peygamberlik, kulların hidayeti bulmaları noktasında en doğru, en faydalı yöntem olduğundan Allah’ın kullarına peygamber göndermesi de vaciptir. Geniş bilgi için bkz. İlhan, Avni, “Aslah”, DİA, İstanbul 1991, III 495.

[16] Matüridî, Kitabu’t-Tevhîd, s.223 vd.; Nesefî, Tabsire, II 14 vd, 27-28; Teftazânî, Şerhu’l-Akaid, s.293-295; Abduh, Muhammed, Risâletü’t-Tevhid (nşr. Reşid Rıza), Kahire ty. s.138, 139, 149; Yavuz, a.y.

[17] el-Bakara 2/143

[18] el-Bakara 2/253.

[19] el-Bakara 2/285.

[20] a.g.e., s.180.

[21] Râzî, Fahreddin, en-Nübüvvât ve mâ yeteallaku bihâ (Tah. Ahmed Hicazî), Kahire 1406/1986, s.182. Hz. Peygamberin fazileti ile ilgili, özellikle tasavvuf erbabı arasında yaygın husus olarak ortaya çıkıp gelişen teorilerden biri de “Nur-i Muhammedî” inancıdır. Köklerini Mukatil b. Süleyman’a kadar götürmemiz mümkün olan bu anlayış, daha sonraları; Tüsteri, Hallac, İbnü’l-Arabî gibi sûfîler tarafından sistemleştirilmiştir. Süleyman Çelebi’nin Mevlidinde ön plana çıkardığı tezleri de bu teoriden alınmıştır. Bu sistem oluşturulurken dini kaynaklardan daha çok felsefî argümanlar etkili olmuştur. Dini bir muhteva kazandırma maksadına matuf olarak ileri sürülen ayetler bağlamından koparıldığı gibi rivayetler de sıhhat problemi ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Bu anlayış dinî bir inanç formatına uymamakla beraber felsefî bir teori olarak ileri sürülmesinde her hangi bir sakınca olmayabilir. Ancak bundan yola çıkarak Hz. Peygamberin fazileti gibi dini bir düşünce inşa etmek mümkün değildir. Geniş bilgi için Bk. Çınar, Mahmut, Nur-ı Muhammedî inancının ortaya çıkışı ve kaynakları, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, MÜ SBE), İstanbul 2006.

[22] Teftazânî, a.g.e., V 45 vd.

[23] İbnü’l-Arabî, Fütûhatı Mekkiyye (Ter. Ekrem Demirli), İstanbul 1999, VII, 430; Şa’rânî, el-Yevâkît ve’l-cevâhir fî beyâni akâidi’l-ekâbir, Beyrut 1424/2003, s. 284.

[24] Çelebi, İlyas, İslam’ın İnanç Esasları, İstanbul 2010, s.115.

[25] Geniş bilgi için bk. Bulut, Halil İbrahim, “Mûcize”, DİA, İstanbul 2005, s.350.

[26] Yavuz, a.g.e., s.283; Bulut, a.g.e., s.351.

[27] A.g.y.

[28] eş-Şuara 26/107, 125, 143, 162, 178.

[29] Meryem 19/41, 54, 56.

[30] el-Hakka 69/44-47.

[31] el-Bakara 2/151; er-Ra’d 13/40; eş-Şûra 42/48.

[32] el-Maide 5/67.

[33] Ehl-i hadisten olan Haşviyye, Kur’an’daki âyetlerin zahirine bakarak peygamberlerin hem nübüvvet öncesi hem de nübüvvet sonrası büyük günah işlemelerini caiz görmektedirler. Geniş bilgi için bkz. Razî, Fahreddin, İsmetu’l-Enbiya Beyrut 1409/1988, s.26 vd.; Bulut, Mehmet,  Ehl-i Sünnet ve Şia’da ismet inancı, İstanbul 1991, s. 85.

[34] Bağdâdî, Abdülkahir, Kitabu usuliddîn, Beyrut 1346/1928, s. 168; Razî, Fahreddin, İsmetu’l-Enbiyâ, Beyrut 1409/1988, s.27.

[35] Abdülcebbar, Kadî, Şerhü’l-Usuli’l-Hamse (Tahk. Abdülkerim Osman), Kahire 1408/1988, s.573.

[36] A.mlf. el-Muğni fî Ebvâbi’t-Tevhîdi ve’l-Adl, Kahire 1385/1965, XV, 300 vd.

[37] İbn Humeyr, Ebü’l-Hasan Ali b. Ahmed es-Sıbti, Tenzihü’l-Enbiya: amma Nesebe ileyhim Husaleti’l-AĞbiya  (thk. Muhammed Rıdvan Daye), Beyrut 1990, s.67.

[38] el-Murtaza, Ebü’l-Kâsım Alemülhüda Ali b. Hüseyin Şerif, Tenzihü’l-Enbiya, Beyrut 1988, s.4 vd.

[39] Razî, a.g.e., s.26-7.

[40] Bulut, Mehmet, “İsmet”, DİA, İstanbul 2001, XXIII 136.