Sözlük anlamı “insanı aciz bırakan iş” olarak beyan edilen mûcize kelimesinin genel manada tarifi şöyle yapılır: “Peygamberlerin, nübüvvetlerinin doğruluğunu teyit etmek için Allah tarafından elçilerine bahşedilen harikulade (adet üstü) işlere mûcize denir.”[1]

Rabbimizin gönderdiği mûcizeleri peygamberlerinin eliyle, ilahî mesaja muhatap olan belli topluklara ulaştırırken, bunlar amaçsız ve gayesiz bir şekilde değil, belli bir amaç doğrultusunda ortaya çıkmaktadır. Yani hiçbir mûcize amaçsız değildir; her birinin gündeme gelmesinin alt bir zemini vardır. Bu gözle mûcizelere baktığımızda, Rabbimizin mûcizeleri göndermesinin üç temel amacının olduğunu görürüz. Bunlardan ilki; hidayet vesilesi olması içindir. İkincisi; helak’a meşru bir sebep olması için, yani itiraz kapılarını tamamen kapatmak içindir. Üçüncüsü ise; elçilere ve onlara iman edenlere bir nusret/yardım olması içindir.[2] İşte bu üç temel amaçtan dolayı Rabbimiz gönderdiği elçilere ilahî bir ikram olsun diye çeşitli mucizeler bahşetmiştir.

Peki, bu ikram-ı ilahiyeler idrak edilmeleri itibari ile hep aynı nitelikte midir? Elbette ki hayır! Birçok kelam âlimimiz bu yönü ile de mucizeleri üçe ayırır. Onlara göre bu ilahî ikramlar; bazen hissi olabilir; yaşanan zaman ve mekân ile sınırlı kalabilir. Bazen haberi olabilir; yakın ve uzak gelecekte olacak bazı hadiselerin nasıl gerçekleşeceği yönünde bilgiler içerebilir. Bazen de aklî olabilir; buna bilgi mucizesi de denir; zaman ve mekân üstü bir muhteva taşıyabilir; ilk gün mûcize olduğu gibi, son güne kadar da mûcize olma özelliğini devam ettirir.[3]

Peygamberlik silsilesinin son halkası olan Efendimiz’in (sas) hayatında bu üç mûcize çeşidine de rastlamak mümkündür; ama O’na (sas) bahşedilen en büyük mûcize, hatta diğer birçok şeyi gölgede bırakıp tek ve tartışılmaz bir hal alacak olan mûcize, elbette Kur’an’dan başka bir şey değildir.

İlahî vahyin Allah Rasulü’ne verilmiş en büyük mûcize olduğuna herhalde hiç kimsenin bir itirazı olmayacaktır. Ama bu noktada şu soruyu sorma hakkımız vardır: “Kur’an’ı en büyük mûcize kılan özellik nedir?” Bu soru çok önemlidir ve doğru cevaplar bulmamız, bize ilahî kelamın değer ve kıymetini öğretecek niteliktedir. Bu soruya cevap bulma amacı ile Kur’an üzerinde biraz gayret gösterdiğimiz zaman görürüz ki; Kur’an’ın bir değil, binlerce mûcizesi vardır.

 Mesela; 23 yıllık bir zaman diliminde tedricen inmesine rağmen içerisinde hiçbir çelişkinin olmaması, lafız-mana dengesinin insanı hayretler içerisinde bırakacak boyutta olması, mesajları ile toplumun her kesimine hitap edebilmesi, akılları ikna ederken yürekleri de tatmin etmesi, belli bir zamandan ve belli muhataplara konuşmasına rağmen evrenselliğini muhafaza edebilmesi, nazım, nağme ve tenasübü ile işitenleri adeta büyülemesi, korunmuşluğu, eşsiz belagat ve fesahati, söz sultanlarına söz söylemeyi bıraktıracak kadar sözü yerinde ve güzel kullanabilmesi ve daha neler neler onun mûcizelerinden sadece birkaçıdır. Bu sayılanların yanında Kur’an’ın en büyük mûcizelerinden biri de hiç şüphesiz inşa ettiği ilk ve örnek nesil olan sahabedir. Dolayısı ile sahabe Efendimiz’in (sas), Kur’an’ın elmas kılıcı ile oluşturduğu mûcize bir nesildir.

Sahabenin nasıl mûcizevî bir nesil olduğunu bize, fıkıh usulü sahasında kaleme aldığı “Envâru’l-Furûk fî Envâi’l-Furûk” adlı eseri ile haklı bir otorite kazanan Maliki fakihi, el-Karâfî (ö. 684/1285) şöyle belirtir:

“Ve kâle ba’du’l-usûliyyin, lev lem yekun li Rasûlillahi sallallahu aleyhi ve selleme mu’cizetun illâ ashâbuhu, le kefevhu fî isbati nubuvvetihi.”  

 Yani;“Bazı usul âlimleri derler ki: Eğer Efendimiz’in nübüvvetinin delili olarak sahabe neslinden başka hiçbir şey ortada olmasaydı, sahabenin varlığı bile tek başına buna delil olmak için yeterdi.”[4]

Görüldüğü gibi Karâfî’nin bu sözü bize sahabe neslinin nasıl mûcizevî bir nesil olduğu gerçeğini duyurmaktadır. Bundan dolayı şu iddiayı rahatlıkla dile getirebiliriz: “Nübüvvetin en büyük mûcizesi Kur’an, Kur’an’ın en büyük mûcizelerinden birisi de sahabe neslidir.”

Peki, böyle bir iddianın bizim dünyamıza bakan bir yönü var mıdır? Sahabenin mûcize bir nesil olduğunu söylemek, bugünün dünyasında bize nasıl bir fayda sağlayacaktır? İşte asıl cevabını bulmamız gereken sorular bunlardır ve bu sorulara bulacağımız cevaplar, zihin dünyamızı aydınlatacak ve bize birçok açıdan olumlu katkılar kazandıracaktır.

Şu temel hakikat unutulmamalıdır ki, sahabenin mûcizevî bir nesil olması Kur’an sayesinde olmuştur. Efendimiz (sas) cahiliyenin zifiri karanlığını vahyin nuru ile aydınlatmış, kız çocuklarını diri diri toprağa gömecek kadar insanlığını unutmuş bir topluluktan karıncayı incitmeyen bir nesil ortaya çıkarmıştır. Onları ortaya çıkaran, bu düzeyde övülen ve gıpta ile bakılan bir seviyeye ulaştıran, tek ve en önemli kaynak, hiç şüphesiz Kur’an olmuştur. Dolayısı ile Kur’an, içerisinde muhataplarını değiştiren ve geliştiren büyük bir potansiyel taşımaktadır. İşte bugün Kur’an’ın dostlarından daha fazla, onun düşmanlarının farkında olduğu bir gerçek olan bu potansiyel, tüm canlılığı ile halen varlığını devam ettirmektedir. Zaten dünya istikbarını korkutan ve endişeye düşüren de bu değil midir?

Bugün halkı Müslüman olan ülkelerin tamamını dikkate aldığımızda, askeri, ekonomik, siyasi ve teknoloji sahasında egemen güçleri rahatsız edecek boyutta bir potansiyele ciddi oranda sahip olunmamasına rağmen, yine de baş düşman olarak İslam’ın görülmesi başka ne ile izah edilebilir ki? Onlar bizden, bizlerin nüfus itibari ile çokluğumuzdan, ya da halkı Müslüman olan ülkelerin yerüstü ve yeraltı kaynaklarının fazla olmasından ziyade, elimizde olmasına rağmen farkına varamadığımız Kur’an’ın bu muhteşem potansiyelinden korkuyorlar. Onlar çok iyi biliyorlar ki; tarihte bir kez olan, bir daha olur.  Eğer tarih eşkıyadan sahabe, katilden veli, nesneden özne olan bir topluluğun Kur’an’ın elmas kılıcı ile ortaya çıktığını yazmışsa ve 1500 yıldır halen yazmaya da devam ediyorsa, onların İslam’dan korkmalarını çokta yadırgamamak gerekiyor.

Onların bu korkuları bir tarafa, bize düşen bu büyük sermayenin farkına varıp, yeniden mûcizevî nesiller olmak ve böyle nesillerin ortaya çıkmasını sağlama adına gerekli gayretleri koymaktır.

Ancak böyle bir gayret bizi dünyada izzete, ahirette ise cennete taşıyacaktır.

Muhammed Emin YILDIRIM

[1] Bâkıllanî, İ’câzü’l-Kur’an, s.216; Zerkanî, Menahilu’l-İrfan, c.1, s.66
[2] Halil İbrahim Bulut, Mûcize, TDV, İslam Ansiklopedisi, c. 30, s. 350-351
[3] A.g.e. s.350-352
[4] Karâfî, el-Furûk, c.4, s.1305