İnsan davranışlarını değiştirme ve geliştirmeye dönük eğitim kavramı insanın tarihi kadar eski olsa da; bugünün eğitim anlayışı son 150 yılın ürünüdür. Özellikle seçkinler eğitiminden kitle eğitimine geçişte, okul sisteminin merkezileştirilmesi sonucunda oluşan dört değişkenli (müfredat, öğrenci, öğretmen, sınav) yapı, birbirinden bağımsız karmaşık bir süreç haline dönüşmüş durumda. Öğretmenin, içeriği bir şekilde öğrenciye ulaştırdığını sandığı andan itibaren öğrencinin öğrenme sorumluluğunun kendisinde kaldığı ve bazılarının öğrenememesinin gerekçesinin tam çözülemediği zaten herkesin de öğrenmesini sistemin kendi içinde hedeflemediği garip bir düzenek. Çünkü zaten bir sonraki aşamada seçilerek alınacak öğrencilerin hepsine yer verilememesi, bazılarının başarısız olmasına sebep olacak şekilde düzenlenmiş sanki.

Bu yazıda; sistemin kendi içindeki çelişkisini tartışmaktan ziyade, henüz sistemde kendisine bir yer edinememiş ‘öğrenme yaklaşımları’nın temel algı farklılıklarına dayalı esas gerekçeleri ele alınacaktır. Son yıllarda bu konu literatürde tartışılmasına rağmen, öğrenme stillerinin farklılığını ortaya koymada tek bir teori ile açıklanamadığı, hatta uygulamada bu farklı teorilerin basitleştirilip, sadece adeta bir burç falı tadında kişileri kategorize eden ve bir şekilde öteleştirmekten öteye de gidemeyen bir hal almıştır.

Peki, “herkes aynı şekilde mi öğrenir” sorusunun bir cevabı var mıdır? Bu sorunun cevabına geçmeden evvel, öncelikle öğrenmenin daha açılımlı ve insani tanımının yeniden yapılmasına ihtiyaç vardır. Öğrenme, klasik eğitim bilimleri literatüründe “bireyde kalıcı iz bırakan davranış değişikliği” olarak tanımlanır. Bu tanım; sürecin gerçekleşmesini tanımlamaktan ziyade –ki bundan yoksun bir tanımdır- sonucu olan ürüne odaklı bir tanımdır. Dolayısıyla da, öğrenmenin gerçekleşip gerçekleşmediği öğrenmenin esası olmakta, nasıl gerçekleştiğine dair bir tanım yapılamadığı için de bu kısım ne yazık ki, ya nörofizyolojik işlemlere ve bilim dalına ya da psikolojik teorilere bağlı açıklanmak durumunda kalmıştır. Bu açıdan öğrenmeyi süreç açısından yeniden tanımlamak gerekirse; bir kere öğrenmenin; “bireyin, bizzat işin içinde (zihinsel veya aktif katılımla) kendi onayı ile odaklanıp daha öncesinde var olan bilişsel donanımını geliştirmesi için bizzat yaşantılarının oluşturduğu bir süreç” olduğunu baştan kabul etmek gerekecektir.

Öğrenme öğrenecek kişinin onayı (isteği, katılımı vb.) olmaksızın gerçekleşmemekte, sanılanın aksine, öğrenen aktifleştikçe, işin içindeki proaktif tutumu oldukça öğrenme kolaylık kazanacaktır. İşte bu noktada; eğitimde başarısız olup, sahada, sokakta bazı (araba markalarından, futbolcu isimlerine kadar uzanan kendince hobi haline gelmiş her durumda) öğrenme yaşantılarında zorluk çekmemesini açıklayamamış oluruz. Bu durumda okulda gerçekleşemeyen ama sokakta gerçekleşen öğrenmedeki farklılığı oluşturan unsur nedir sorusu akla gelecektir. Genelde ilk tepki bu çocuklara “öğretilemiyor” şeklinde gelir; ama öğretilemeyen öğrencilerin bulunduğu sınıfta aynı zamanda öğretilebilenlerin de mevcut olduğunu hepimiz biliriz. Demek ki, sorunun kaynağı burada yatmamaktadır. Elbet öğretilememesinin birtakım nedenleri olacaktır, ancak bunu öğretmene ve öğretim metodolojisine getirip dayamak hem yüzeysel bir bakışı ele verir, hem de sorunun çözümüne doğrudan müdahaleyi zorlaştırır.

Eğer öğrenme kişiye bağlı bir süreç ise, hayatı sürdürürken edinilen yeni bilgi ve becerilerin kazanımında ne yazık ki, sokak okuldan daha fazla yer tutmaktadır. Dolayısıyla; öğrenme ortamının sokaktaki kadar kendiliğine ve insaniliğine dönük bir analiz bizi çözüme götürecek bir ışık verecektir. Onun içindir ki, öğrenmenin insanileştirilmesinde temel unsurların bireyin kendisinde saklı olduğunu söyleyebiliriz. Peki, insanoğlunun yeni bir bilgiye ve davranışa dönük talebi ne zaman başlar? Talebe olmak bu anlamda önemli bir isimlendirmedir. Talep edilmeden verilenler “artık, lüzumsuz ve de gereksiz” olarak algılanacaktır. İşte burada başka bir literatürün kafasının karıştığı alan gelir, kim ne zaman talepçidir, bir başka deyişle motive edilmiş olur. En kısa haliyle motivasyon kavramı gerçekleştirilecek eylem için gerekli enerji ve yönlendirmenin içsel süreçleri olarak tanımlanabilir. Motivasyon kavramına yönelik literatür incelendiğinde onlarca teoriden üretilmiş en az on modeli görmekteyiz. Her bir modelin körün fili tarifine benzediğini söylemek de yanlış olmayacaktır.

İşte tam bu noktada bireyin; davranışlarını yönlendirme algısını belirleme ve de eylemini sonuçlandırmaya dönük enerjisini üretmede yani motivasyonunu ortaya koymada bir farklılığı var mıdır sorusunu sormak gerekecektir. Bu sorunun cevabını öğrenme stillerinde ve/ya stratejileri alanındaki literatürdeki çalışmalarda bulabiliriz. Öğrenme stillerini hedef alan literatürde temelde yaygın dört model görünmektedir. Bunlar; Witkin alan bağımlı/bağımsız biliş stilleri; Gregorc öğrenme stili modeli; Kolb öğrenme stili modeli ve Bernice McCarthy öğrenme stili modeli olarak bilinen modellerdir. Hepsinin ortak özelliği, iki zıtlığın veya çift ayrımın çarpanları şeklinde sınıflandırılmış olmalarıdır. Genelde sonuç yönelimlerinden hareketle veya zihinsel algı ve yargı süreçlerinin çaprazlama ilişkisinin sonucuna göre türetilmiş sonuç ürünlerdir. Çıkış noktası ise; Jung’un türettiği kişilik arketipleri teorisine dayanır. Jung’un kişilik teorisi, insanların bilgiyi nasıl topladıklarına ve kişisel anlamı açısından aynı bilgi hakkında nasıl karar oluşturdukları konusundaki gözlemlerinden ortaya çıkmıştır. Jung’un teorisindeki ana tema, insanların bazı fonksiyonlarını zıtlarına göre daha fazla geliştirmesinden kaynaklanan insan davranışının rastgele çeşitliliğidir.

Neden Jung?

Jung’un psikolojik analizleri kendi içinde diğer çağdaşlarından olan Freud ve benzeri psikanalitikçilerden farklılık taşır. Bu farklılıkların başında, insanın davranışlarının sadece geçmişten getirdiği sebeplerden değil, geleceğe dönük gayelerden de etkilendiği düşüncesidir. İnsanın davranışlarına hem tarihten gelenler, hem de gelecekteki maksat ve gayeler etki etmektedir. Gelecekte olacak ve geçmişte olan (prospective&retrospective) “birey, sebeplerle olduğu kadar gayelerle de yaşar” der Jung. Ve insanın yaşam gerekçelerinin onun kişiliğine etki etmesi noktasında önemli bir vurguyu dile getirir.

Jung’un teorisinin gerçekliğinin ikinci bir nedeni ise, “ruh” (psyche) kavramına yaptığı atıftır. Varlığın ta kendisi olarak tanımladığı bu kavram ile hem aklı hem de ruha tekabül edecek İslami tasavvurdaki sanki “kalb”e vurgu yapmaktadır. Varlığın sadece fizyolojik olabileceğini sanmanın neredeyse gülünç denebilecek bir önyargı olduğunu kabul eder. Ve ona göre fiziksel varoluş sadece bir tümdengelimdir. Çünkü ‘maddeyi, ancak duyular yoluyla aktarılan ruhsal algıları kavrayabildiğimiz sürece bilebiliriz’ diyerek ruhsal varlığın asıl varoluş olduğunu öne sürer. Bahsedilen varoluşun insandaki izdüşümünü belli kavramlar eşliğinde tanımlar. Bunlar; ego, şahsi şuuraltı, kompleksler, kolektif şuuraltı, arketipler, kişilik, gölge karşıt kişilik, kendilik-özyapı (self), yönelimler (dışa ve içe dönüklük), kişiliğin ana fonksiyonları (algı ve yargı fonksiyonları) gibi derin kavramsal bir dizi analizi içerir. Bireyin davranış geliştirme ve değiştirmede etken olan ve görünüre etki eden kısmı ile ilgilendiğimiz bu yazıda biz Jung’un belirttiği kişilik fonksiyonları üzerinden öğrenmeyi açıklamaya çalışacağız.

Jung teorisinin gerçeğe yakınlığının bir üçüncü nedeni ise, varsaydığı ruhsal dinamiğin kendi içindeki iki temel prensibidir. Bunlardan birincisi; ruhsal dinamik içinde enerji asla yok olmaz, bastırılan enerji başka bir katmana kayar, ikincisi ise bu kayım, eksikliği hissedilen alana kaymasını sağlayan “denge” ilkesidir. Bir başka deyişle yaratılış perspektifinden bakıldığında varoluşun temel prensibi olan çift kutupluluğun esasını oluşturan bu ilke, insanı anlamak ve onun davranışlarının gerçek kaynaklarını bulmada bize yol gösterir. Çünkü; “haddini aşan zıddına ulaşır” prensibi, zıtlıkların birbirleri ile algılanabilmesi, birisi olmadan diğerinin bir anlamı olmayışı, kişiliğin çarpanlarında kendini göstermesi, bize farklı gelen davranışların nedenlerini çözümlemede önemli kolaylıklar sağlayacaktır.

Jung’a Bağlı Öğrenme Stilleri Anatomisi

Jung “Ben her zaman, akıllarını kullanmayan insanların şaşırtıcı sayıda olmaları gerçeğinden etkilenmişimdir…” sözünü söyleyerek çalışmasının temel gerekçesini kendince çok güzel ortaya koymuştur. Aynı zamanda duyu organlarını (görme, işitme, koklama vb.) kullanmayı hiçbir zaman öğrenememiş, zeki ve tamamen uyanık insanlarla karşılaşınca şaşırmamak elde midir? Bu insanlar bir şeyleri gözlerinden önce göremez, kulaklarında çınlayan kelimeleri duyamazlar ya da dokundukları veya tattıkları şeylere dikkat etmezler. Bazıları kendi vücutlarının konumundan habersiz bir şekilde yaşarlar. Bir de; kaderin etkisinin hiç yer almadığı bilgisini sürekli üzerinde taşıyan, her yaşanılan anı SON’muşcasına kabul eden ya da sonsuza kadar da öyle kalacakmış gibi olan, bize göre bazen tuhaf gelen başka insanlar da vardır. Onlar hayal gücünden yoksun ve tamamıyla duyu-algılarına bağlıdırlar. İhtimal ve kritik tevafuklar onların dünyasında yer almaz. Gelecek sadece geçmişin bir tekrarıdır.

Jung insanın iki temel sürecinin kendi içinde fonksiyonel olduğunu söyler. Bahsedilen iki temel süreç, insan zihninin ve davranışlarının arkaplanındaki oluşumların kaynakları olarak düşünülür. Bunlar; dış dünyayı “algılama” ve “yargılama” süreçleridir. Bu iki temel süreç insanın tüm yönelimlerinin ana kaynaklarıdır. Jung’a göre her iki temel sürecin de kendi içinde ikilemi (çift kutupluluğu) söz konusudur. Kâinatın yaratılışının temel hakikatlerinden olan çift kutupluluk esası insanın algılama ve yargılama süreçlerinde de kendini gösterir. Algılama sürecinin çifti; duyu ve sezgi fonksiyonlarıdır. Yargılama sürecinin çifti ise; mantık ve his fonksiyonlarıdır. İnsana doğuştan verilen bu çift kutupluluğun fonksiyon olarak kullanımı ise bireylerin yetişme süreci içinde her ikisi de mevcut olmasına rağmen, bir tanesi başatlık kazanır. Bu başatlık her iki sürecin fonksiyonlarıyla birlikte (2×2 faktöriyel desen içinde) 4’lü bir yapı oluşturur.

Jung; insan tercihlerini iki eksende açıklar. Bu iki eksen, algı ekseni (x ekseni), diğeri ise yargı eksenidir (y ekseni). Algı ekseni iki yönelimi içerir. (Bkz. Çizelge:1) Yatay yönelim olan x ekseninde solda nesnellik, sağda ise sezgisel-ilişkisellik vardır. Dikey yönelim ise yargı bölümüdür; yargı bölümünün üst tarafı duyuş-his, aşağıda ki bölümde ise düşünce mantık yer alır. Bu teori, her insanda bu eksenlerin var olduğunu ancak bu eksenlerden sadece bir yönünün tercih noktasında eğilimin olduğunu varsayar. Dolayısıyla eksenlerin birleşme alanları kişilerin tercihlerinin kesiştiği alan olarak kendini gösterir. Bir başka deyişle, her insan algı yönünde bir tarafı, yargı yönünde de diğer tarafı tercih ederek dört alandan bir tanesinde kendisini tanımlayabilir.

Değişken Alan Tanımlamaları Jung’un belirttiği iki temel sürecin fonksiyonlarının birleşiminden oluşan bu dört değişken alan matris bir yapının öngörüsüdür. Algısal sürecin iki fonksiyonundan birinin başatlığı ile yargısal sürecin iki fonksiyonundan birinin birleşimi ile oluşan alanların farklılık noktalarında görülen işlevler ve yönelimler kısaca şöyle özetlenebilir. (Bkz: Çizelge-2)

Soru Biçimleri:

Bu değişken; bireyin bir olgu veya nesneyi tanımlarken yöneldiği noktayı tanımlamaktadır. Duyusallar “nasıl”, hissedenler “ise”, düşünenler “ne”, sezgiseller “niçin”e yönelirler. Bu soruların kendi içinde taşıdıkları fark bireyin algıda yüklediği alanı tanımlar. Örneğin; nasıla yönelen duyusal için süreç ve esasın (ne asıl) sorusunun yanıtı daha önemli iken, sezgisel bireyin “niçin” ile gerekçelere (ne’yi eden ne) yönelmiş olması hayata bakıştaki temel farklılıkları da doğurmuş olmaktadır. Aynı zamanda düşünenler için “ne” sadece nesnelerin tasviri ve betimlemesi değil, olguların tanımlanmasına dönük sentezleme yönelimi kuru, net ve açık bir arayışı gösterir iken, hissedenlerin yöneldiği “ise” sorusu (ne neye bağlı) daha kompleks ve daha neden-sonucu bulmaya dönük bir yapıyı gerektirmektedir. Bir başka deyişle, ise sorusu ile bir şart durumuna yönelen hisseden için neyin neye bağlı olduğunu ortaya koyma öncelik taşımaktadır.

Motivasyon Kaynakları ve Hareket Gerekçeleri:

İnsanın hayattan beklentilerini tanımlamaya dönük, geleceğe dönük gaye ve maksatları belirleyen bu değişkende, dört ayrı yönelimi tiplemelerde görebilmekteyiz. Duyusal için “güçlü olma” motivasyon kaynağının temel hareket gerekçesinde “yararlı olma” gayesini görür iken; sezgisel için “farklı olma-sıradışı olma” motivasyonunda “özgün birleşimler (adaptasyonlar) gerçekleştirmek” hareket gerekçesi kendini göstermektedir. Düşünenler için “nihayete ulaşma” motivasyonunda “fikir üretme” hareket gerekçesi olarak karşımıza çıkarken, hissedenler için bu durum “sevme-beğenilme, beğenme” motivasyon kaynağı, hareket gerekçelerinde “insani iletişim kurma” yönelimini görmekteyiz. Genel olarak bakıldığında; dört farklı yönelim, gelecek için şuanın planlanmasında kişilerin neyi odakladığının arkaplanındaki kişilik fonksiyonlarının ürünü olduğunu bir kez daha önümüze koymaktadır.

Duygu Merkezleri: Hayatı algılama ve yönetmede bizi yönlendiren bir başka değişken ise duygu merkezinde yer alan temel duygularımızdır. Bu değişken için, dört tipleme de farklılık yine kendisini gösterir. Duyusallar için temel duygu “güven” iken; sezgisellerde “hoşgörü”; düşünenlerde “adalet”, hissedenlerde ise “merhamet” önplana geçer. Bu anlamda, duygu merkezleri kişilerin kendilerini odakladığı duygu olmanın yanı sıra karşıdan da beklentilerini açıkça ortaya koyar. Duyusallar, güven duygusu altında hem güvenilir olmayı öncelerken, aynı zamanda güven duymayı beklerler, dolayısıyla, güveni oluşturan ilke, söylem, kural için her şey öncelik taşır. Buna karşılık sezgisellerin; “hoşgörü” duygusunda; hoşgörmeyi ve hoşgörülmeyi beklediklerini söylemek yanlış olmayacaktır. Bu anlamda, duyusalların statik ve istikrarlı bir görünüm arzederken, sezgisellerin bir o kadar uçarı ve özgür, tutarsız davranmasının altında yatan temel yönelimdir. Aynı durum düşünenler için “adalet” temel duygu iken, adaletli olma, hak hukuk gözetme tersi durum olarak hissedenin merkezlediği “merhamet”ten daha önceliklidir. Oysa hisseden için, merhamet, kuralların gerektiğinde kırılabileceğinin önceliğini belirler. Böylesi farklılık, aynı zamanda insan davranışının altında yatan farklılıklarda duygu merkezlerinin oynadığı rolün gücünü göstermesi açısından oldukça anlamlıdır.

Söylemleri: Bireyin, kullandığı söylem tarzı kendisini tanımlamada önemli ipuçları içerir. Bu anlamda; duyusallar görülen bilinen varolanı söylemlerken, sezgiseller için bir şeyin nereden gelip nereye gittiğinin önceliği vardır. Bu durum düşünenlerde; bir şeyin (somuttan ziyade soyut kavramsal anlamda) ne olup olmadığı önemli iken, hissedenler için bir şeyin kabul edilip edilmediği önceliğini görürüz. Bunda bir şeyi tanımlarken, özellikle düşünenler için “doğru-yanlış” ekseni, hissedenlerde “iyi-kötü” ekseniyle görülür. Bu dört farklı söylem, birbiri ile karşılaştığında çıkan çatışmaların da esas kaynağı olarak değerlendirilebilir. Bu farklılığın, kendi içindeki güzelliği, bir şeyin söyleme dönüşmesindeki farklı algısının farklı yargılanması sonucudur.

Beceri Odakları ve Yapamadıkları (yapmakta zorlanılanlar): Kişilerin yapmaktan zevk aldıkları ve yaparken de özellikle eğildikleri alan olarak tanımlanabilecek beceri odakları değişkeninde, duyusallar daha çok “dikkat ve detaya odaklılık”ta kendilerini gösterirken, sezgiseller “hareketli ve değişim hızı yüksek” becerisini öncelerler. Dolayısıyla, sezgisellerin detayı kaçırma olasılıkları, planlama yapamama ve nesneleri doğru sıralandıramama, duyusallarda ise değişime dirençlerinin yüksekliği ve çoklu ilişkiler kuramama, senteze çabuk ulaşamama yapamadıkları veya yapmakta zorlandıkları alanlar olarak görmekteyiz. Düşünenlerde; beceri odağı olarak, “sabır, azim ve vazgeçmeme” eğilimi, iğne ile kuyu kazmada gösterdikleri inanılmaz güç, onları özellikle “hisleri onaylama, kişisel anlayış ve iletişim becerilerinden” uzaklaştırmaktadır. Buna mukabil, hissedenler ise “uyum düzeyleri oldukça yüksek, kişilerle ahengi akıcı” becerileri var iken, onların da “zihinsel bütünlük içinde fikirleri sıralayamama, rasyonel tutarsızlık gösterme ve özellikle de yönetime karşı çıkamama” beceriksizliklerine doğru yöneltmektedir.

Hayat Ekranları ve Çalışma Alanları

Duyusal Düşünenler: Algılamada duyuma ve yargılamada düşünmeye önem verirler. Bu nedenle ilgileri esas olarak somut olgular üzerinde toplanmıştır, çünkü bunlar beş duyu kanalıyla – görerek, duyarak, dokunarak, sayarak, tartarak, ölçerek- toplanabilir ve değerlendirilebilir. Pratik ve gerçekçidirler. Bu somut olgular üzerinde sonuçlara varmak için nesnel inceleme yöntemini seçerler, çünkü düşünmeye, onun sebepten so

nuca, önermeden karar vermeye adım adım giden mantık işlemine güvenirler. Başarı şansları ve mutlulukları, somut gerçeklerin nesnel analizine dayanan ekonomi, hukuk, tıp muhasebe, üretim, mühendislik (makine ve malzemelerin kullanımı gibi) alanlarda çalışmalarına bağlıdır.

Sezgisel Hissedenler: Duyusal hissedenler gibi sıcak bir kişilik sahibidir, çünkü her ikisi de yargıda duygularını kullanırlar, ama sezgiseller; sezgilerini duyularına tercih ettikleri için dikkatlerini somut durum üzerinde yoğunlaştırmazlar. Bunun yerine yeni olasılıklara yönelirler. Bir olanak arama ve takip etmekte gösterdikleri ilgi ve bağlılık çok etkileyicidir. Hem coşkulu, hem de duyarlıdırlar. Genellikle konuşma yetenekleri iyidir ve hem üzerinde durdukları bir olanağı, hem de buna verdikleri değeri çok iyi açıklayabilirler. İnsanların ihtiyaçlarını karşılamakta yaratıcılık gerektiren işler, onları tatmin edecek ve başarılı olacakları mesleklerdir. Örneğin; edebiyat, sanat, sinema-tv, reklâmcılık gibi alanlarda başarılı ve mutlu olma olasılıkları yüksektir.

Sezgisel Düşünenler: Sezgilerini sezgisel hissedenler gibi kullanır ama bunu düşünce ile birleştirirler. Bir olanak üzerinde yoğunlaşırlar, ama buna nesnel analizle yaklaşırlar. Seçtikleri olanak genellikle teorik ya da idari bir konudur ve insan unsuruna ikinci derecede önem verirler. Zeki ve mantıklıdırlar. Araştırmaya önem verirler. Bilimsel araştırmalar, bilgisayar, matematik, karmaşık finans sorunları veya teknik alanda araştırma ve geliştirme gibi özel ilgi konularında başarılı olma eğilimindedirler

Duyusal Hissedenler: Algılamada esas olarak duyularına dayanmakla birlikte, yargılamada hisseden olmayı seçmişlerdir. Kararlarına kişisel bir sıcaklıkla varırlar, çünkü duyguları, sürekli olarak olguların kendileri ve başkaları için ne ifade ettiğini tartmaktadır. İnsanlarla eşyadan daha çok ilgilidirler ve bu yüzden sosyal ve arkadaş canlısı olma eğilimindedirler. Sıcak kişiliklerinin her durumda etkili olacağı, hemşirelik, sınıf öğretmenliği, pazarlama-satış, halkla ilişkiler gibi işlerde başarılı olma şansları yüksektir.

Sonuç

Jung’un teorisine bağlı, insanın tercihlerine ve yönelimlerine bir anlam katmayı; özellikle eğitim sistemi içinde tanımlamakta zorlandığımız öğrencilerimizin öğrenme(me) lerini etkileyen unsurları belirlemede incelenen kişilik fonksiyonlarının etkisi olduğunu bugün kabul etmek gerekmektedir. Çünkü; eğitim sisteminin insanileştirilmesinde ve sınıfın gerçek hayatın bir uygulama atölyesi haline getirilmesinde bir ön şart olarak kişilik fonksiyonlarının bilinmesi kaçınılmaz bir gereklilik olacaktır. Bu açıdan bakıldığında; hayatı algılama ve yönetmede birbirinden farklı görünen öğrencilerin, bir stili tercih etmiş olması, her ne nedenle olursa olsun, uygunsuz veya kabul edilemez olarak algılanmaması gerekir. Öğrenicinin kendine seçtiği davranışların yapamadığı alanlar açısından onu yüreklendirme ve yöneltmeye ihtiyacı olduğu kabul edilmelidir. Çünkü öğretmen-öğrenci, içerikmetod uyumsuzluğunun esas kaynağı tercih farklılıklarından olma olasılığı sanılanın çok üstündedir. Öğretmen, öğrencilerin hayal kırıklıklarının yerine ilgisini çekecek yükümlülükler verme konusunda duyarlı olabilmesi, öğrencisinin kişilik fonksiyonundaki temsil ettiği alanı iyi tanıması ile mümkün olacaktır. Öğrencilerin tercih ettiği kişilik fonksiyon alanlarının farkında olan duyarlı bir öğretmen ancak olumlu ve olumsuz yaşanan sonuçları değerlendirebilecektir. Yaratılış gerçeği içinde yer alan “ikilik” diyalektiği insanın kişilik yapısını belirlemede de rol oynamaktadır. “Karşıtlıklar” bizde olmayanı ya da tersini ifade etse de; varlığı bazen onayladığımız veya onaylamadığımız şeklinde de tezahür edebilir. Eğer eleştirdiğimiz bir durum varsa biliriz ki, o durumun karşıtı bu durumun çözümü gibidir. Bu bir medcezir tarzında gidip gelmelere de neden olur. Örneğin; geleneksel eğitime karşın modern eğitim, öğretmen merkezli yerine öğrenci merkezli veya çocuk eğitiminde ebeveyn merkezli yaklaşımın karşısında yer alan çocuk merkezli yaklaşım gibi. Bu durum böyle devam eder gider. Ne yazık ki; bu medcezirlerden sahildeki taşlar etkilenir ve bizim küçük çakıl taşlarımız da öğrencilerimiz, çocuklarımızdır. Hem dünyanın oluşumu (yaratılış yapısı) gereği, hem de insan algısının gerçekleşmesinin gereği zıtlıklar her zaman olacaktır. Zıtlık kendi içinde çiftleri ve tersleri barındırır. Bu var oluşun bir gereği ve gerçeğidir. Dolayısıyla, biri olmadan diğerinin var oluşunun gerçekleşemediği anlamına gelen çiftler, (kadınerkek; yer-gök vb.) ile biri olunca diğerinin var oluşunu gereksiz kılan tersler ise (iyi-kötü; doğru-yanlış vb.) bu dünyanın algı şeklini de belirlemektedir. Çift ve terslerin hâkimiyetinin güzel yanı; onların varoluş durumlarındaki gereklilikleri ve sağladıkları düzendir. Çünkü her bir çift veya ters birbiri için vardır ve varlığı diğerinin varlığına bağlıdır. Dolayısıyla kabullenilmeyen her bir zıtlığın diğer ucu, yokmuş gibi algılandığı sürece sadece dışlanmışlık, ötelenmişlik, hepsinden önemlisi ayrımcılık sonucunu doğurmaktan öteye gitmeyecektir. Oysa farklılığı kabullenmek aslında bir zenginlik ve bütünleştiricilik getirecektir. Hatta zıtlıklardan oluşan yeni bir sentez yaklaşım hayata bakış vizyonunu bir kademe yükseltecek, anlama ve anlatma becerisini geliştirecektir. Bu bağlamda aslında ihtiyaç duyulan şey, her bir zıtlığın (farklılığın) daha anlamlı, onu da kapsayacak bir bağlama kavuşturmaktır. Kısaca, olması gereken zıtlığı çember dışına itmek değil, bilakis onu çemberin içinde olması gereken yerde ve ihtiyacı giderecek bir duruma karşılık gelecek şekilde yerleştirmek olmalıdır.

DR. A. GÜRCAN