Bir gün Efendimiz (s), Allah’a daha fazla yakınlaşmak maksadıyla Allah’tan dert ve bela isteyen birini görünce “Subhanallah! Sen ne söylediğinin farkında mısın? Vallahi bunun altından kalkamazsın. Allah’tan yalnızca afiyet talep ediniz.” diye ikazda bulunur. Yine Hz. Ali’nin “Allah’ım! Senden sabır istiyorum.” münacatı üzerine “Ya Ali! Sen Allah’tan bela istedin. O’ndan afiyet talep et.” Şeklinde uyarıda bulunur.  Öyle ki Peygamber-i Zişan ve diğer peygamberler “Ey Rabbimiz! Bize dünyada iyi hal ver, ahirette de merhamet ihsan et.” şeklinde dua ederlerdi. Zira Rabbimizin emri ve isteği bu yöndeydi.(1)

Allah’tan hiçbir zaman dert ve bela istenmez ancak geldiği zaman yalnızca hamd edilerek sabredilir. Hamdedilir zira Allah’a güvenen bir mü’min resmin arka planına bakar. Yani tedebbür eder. Yani olayın satırlarını değil, satır aralarını okumaya çalışır. Bilir ki Mevla Teâlâ Hazretleri her işini hikmetle yapar. Özünde ve işinde merhametli Rab’binin, yarattıklarına zulmetme ihtimalinin olmadığını bildiğinden, hamdeder ve sabırla işin sonunu bekler. Tabidir ki hamd edebilmek için hazmettirecek bir sabır, sabrettirebilmek için güçlü bir iman ve böyle bir imana sahip olabilmek için de yakin bir bilgi gerektir.

Hicri 3. yüzyılda yaşayan ve irfan mektebinin yetiştirdiği seçkin âlim ve zahidlerden Haris El-Muhasibi bu manada şu ifadeleri kullanır “ İyi düşünürsen seni iyileştirmek için hastalık, zengin etmek için fakirlik verir. İhsanda bulunmak için mahrum bırakır,  bol ve kalıcı nimetler vermek için az ve fani olandan mahrum eder. Yaşatmak için öldürür, ebedi kılmak için hayatını sonlandırır. Günahtan kurtarmak için hastalıkla tedavi eder, hata ve günahlarından arta kalan kir ve paslarından arındırmak için acı ve sancılarla üzer ve sonunda kazandırmak için seni dert ve belalara duçar eder.”(2). Hadiseye bu zaviyeden bakan bir mü’min her türlü dünyevi zorluklar ve sıkıntılar karşısında sapmadan ve yalpalanmadan yoluna devam eder. Tıpkı Hz. Âdem’den başlayarak Âlemlere Rahmet Hazreti Muhammed Mustafa’ya kadar süre gelen enbiya ve O’nlara sadakatle tabi olanlarda görüldüğü gibi.

Bununla birlikte İslam inanç sistemi, Hint mistizmi gibi fakir ve çileci felsefi yaklaşıma asla izin vermez. Hayatın tabii akışına aykırı her türlü düşünce ve eylemi reddeder. Halkı ve hayatı ihmal eden, yok sayan miskin bir hayat tarzını tabiata aykırı bulur. Bu manada Efendimizin dünya görüşü şu yöndedir “İnsanların sıkıntılarından kurtulmak için bir yerde inzivaya çekilmektense, insanların arasına katılıp sıkıntılarına katlanmak daha faziletli bir davranıştır.” İslam inanç sisteminde çile bu manada zemmedilmez, bilakis mahmuddur (övülmüştür). Emr-i bi’l-ma’ruf da cihad da zaten budur. Bu ikisini birbirine karıştırmak, sap ile samanı birbirine karıştırmak kadar akıl dışılıktır. Birisi zilletin, diğeri izzetin karşılığıdır. Yani birincisi acizlerin, ikincisi azizlerin eylemidir. Unutulmamalı ki hayat kitabı olan Kur’an, baştan sona insanı cihada hazırlar. Kavramlarıyla, önermeleriyle ve örneklemeleriyle muhataplarına cihad şuuru aşılar. Geçmiş kavimlere götürürken bile geleceği inşa eder. Bu yüzden mü’minler, İmam Hüseyin’in (r) ifadesiyle hayatı “iman ve cihad” olarak telakki ederler.

Allah’a tam teslim olan bir Müslüman, O’nun rızasına muvafık bir hayatı yaşamak için bir ömür cehdeder. Hevasını değil, Mevlasını ilah edindiğinden, karşısına çıkabilecek her türlü zorluğu aşar. Gönül gözü O’na odaklandığından ayağına dolaşan dikenlerin farkına bile varmaz. Bu yüzden halkın ne dediğine değil, Hak’kın ne dediğine bakar. Bütün geçici varlığını ebedileştirmek için, kalıcı olanın iki kudret eline atar. Yani kendisine emanet edilen her şeyini şehid ederek, ebedi âlemde şahit tutar. Bu nedenle başına gelen ve gelebilecek her türlü sıkıntıyı tatlı bir yorgunluk olarak algılarken, hapsedilmeyi halvet, sürülmeyi seyahat, öldürülmeyi şehadet sayar.

Tabi ki bu yolda temkinli ve dengeli yürür. Bir eli karda iken diğer eli yardadır. Mevlası ile mülaki olurken kulları ihmal etmez, dünyayı yamalamak için ahiretten koparmaz. Mahlûku yok sayarak Halık’ta fena bulmaz, mevcuda şaşı bakıp vücudu parçalamaz. Muhabbetin gücüne inandığı için hemen kılıca sarılmaz, ama kılıcı da elden bırakmaz. Aşırıya kaçmaz, haddini aşmaz, mesuliyetini asla unutmaz. Sorumluluk bilinci öylesine gelişmiştir ki, mevzisini asla terk etmez. Yönetme ve terbiye sanatını Âlemlerin Rabbi olan Allah’tan aldığı için duygu, düşünce ve eylemini mükemmel bir şekilde yönetir. Aklını kalbine, kalbini ise bileğine feda etmez. Aklını mutlaklaştırmaz ama yok da saymaz. Rabbine sonsuz mütevekkildir ancak devesini bağlamayı aklından çıkarmaz. Fakirliği sever ama cebinden atmaz. Dünyayı tarla, serveti emanet gördüğünden asla ihanet içinde olmaz.

Allah (c) endekslidir. Sevdiğini de yerdiğini de kızdığını da bağışladığını da hep O’na göre tanzim eder. Namazı, kurbanı, hayatı, ölümü, istek ve çabası hep O’nun içindir. O’na armağandır, O’na kurbandır. O’nun va’d (cennet) ve vaidini (cehennem) görür gibi inandığından, ümit ile korku arasında gider ve gelir. Ne Allah’ın sonsuz mağfireti karşında şeytana ve şeytani dürtülere kulak verip sorumluluğunu asar(3) ne de “Her nefs yaptıklarının rehinesidir.”(4) emr-i ilahisi karşısında ümitsizliğe düşer. Her türlü sapma ve yozlaşmaya karşı müteyakkızdır. Taktik ve stratejide uzman olduğundan, şeytan ve ona bağlı güç odaklarıyla nasıl mücadele edilebileceğini iyi bilir. Hak ile meşgul olmayan kalbin batıl tarafından işgal edileceğini bildiğinden, düşmanın kalbe giriş yollarına sağlam nöbetçiler diker. Kader telakkisi seçimidir. Bu yüzden kaderini her an iş başında olan Allah ile birlikteki yürüyüşüne, yani seçimine bağladığından hep dinamik, hep aktiftir. Bu yüzden miskinliği ve zulmü meşru gösterip Allah’a iftira atmaz, görev ve sorumluluğunu asarak da duayı istismar etmez. İbretle bakar, hikmetle söyler. Mükevvenatı kendisine nazil olmuş birer âyet gibi görerek, bir arkeolog gibi sürekli eşeler. Sözün gücüne inandığı için afakta ve enfusta söze ilişkin kelimeler arar. Gaflet, atalet ve dalalete karşı öylesine uyanıktır ki, uykusu bile cihad hükmündedir. Çalışkandır, uyanıktır, cesurdur ve cömerttir. Tıpkı bal arısı gibi her verimli çiçekten beslenerek şifa kaynağı olur, vesselam.

Bu dinin Rahmet Peygamberi mütemadiyen aşırıya gidenlerin helak olduğu gerçeğini bildirdi. Tıpkı bir annenin yavrularına duyduğu akıl almaz koruma içgüdüsüyle ve “Ben sizin için güzel bir örnek değil miyim? Ben size yetmez miyim? Size ne oluyor da benim sünnetimden yüz çeviriyorsunuz!”diyerek ümmetini muhtemel tehlikelere karşı sürekli rahmet kanatlarıyla güvenli bölgede tuttu. Ümmeti için endişe ediyordu, zira Mevlası O’na vahyin teleskopundan geçmişi gösteriyordu. Geçmişte kendilerine kitap gönderilmiş Tevhid ehlinin zamanla nasıl ve ne şekilde yoldan çıktıklarını görüyordu. Bu nedenle felaketin nerede nüvelendiğini, nasıl geliştiğini ve nelere mal olduğunu iyi biliyordu. Bir kez olan sosyal bir vakıanın, bir kez daha olabileceği ihtimaline karşı, ümmetinin önünde bir baraj gibi duruyordu. İçin için de ağlıyordu.

Sebahattin TÜZÜN

Kaynakça:

Mustafa İSLAMOĞLU, Hayat Kitabı Kur’an: Gerekçeli Meal-Tefsir

Mehmet AKİF, Safahat.

İhsan ELİAÇIK, Muhammed İKBAL

(1) Bakara,  201.

(2) İhyau Ulumi’d-Din (Sabır Bahsi)

(3) el-Aklu ve Fehmu’l-Kur’an

(4) Lokman, 33.

(5) Müddesir, 38.