Her şeyin bir içi ve bir dışı, cevheri ve arazı, mahiyeti ve kimliği olduğu gibi, ibadetlerin de bir zâhiri ve bâtını vardır.  Bu fıkıh literatürümüzde, fıkh-ı zâhir ve fıkh-ı bâtın olarak da kavramlaştırılmıştır. Genelde, ibadetlerin fıkh-ı bâtın alanına giren boyutuyla tasavvuf erbabı ilgilenmiş, irfan bilgi disiplininin de oluşmasına kaynaklık etmiştir. Muhakkik ulema hakikatin bu birbirinden kopmaz ve ayrılmaz alanlarını, boyutlarını, bir âhenk içerisinde imtizaç edip bütünleştirmeyi çok önemsemiş ve kapsayıcı bir din dilini, hakikat söylemini inşa etmeye çalışmışlardır.

Eşya esasta; kendi özü, cevheri, mahiyeti ve hakikatiyle bilinir, tanınır ve anlaşılır. Eşyanın dış yüzü ve yönü ise, kendi varoluş veya iç gerçekliğine giydirilmiş uygun elbiseler gibidirler, yani eşyanın/objelerin kalıpları, şekilleri, görünümleri,  kendi  iç gerçekliklerine, mahiyetlerine ve amaçlarına uygun bir tenasübe, insicama, temsile ve işleve sahiptirler. Her şey âdeta kendi anlamına âyinedarlık yapmaktadır,bütün bir varlığın, mahiyeti ve sûretiyle  mutlak varlığa/ var edene, âyinedarlık yapması gibi, çünkü bütün her şey O’nun eseridir  ve sanki O (cc)  zâhir elbisesiyle bâtınını gizlemiş ve perdelemiştir,dolayısıyla mutlak ve mukaddes varlığın sırlarına (marifetullaha) ermek isteyenler,  bu perdeleri aralamak ve âyat-ı meknûnu, âyat-ı  mestûru, âyat-ı hâdisâtı ve âyat-ı insanı doğru, isabetli ve güzel bir şekilde tefsir etmek,  tevil etmek durumundadır.

İnsan da böyle değil midir? Bunu Yunus’un diliyle ifade edecek olursak ki, ancak böyle güzel ifade edilebilirdi, “Ete kemiğe büründüm/Yunus diye göründüm”, “Beni bende demen bende değilim/Bir ben vardır bende benden içeri”, “Süleyman kuş dilin bilir dediler/Süleyman var Süleyman’dan içeri.” Dolayısıyla, şu beden elbisesine bürünmüş ve gizlenmiş, özümüz, sırrımız, ruhumuzdur dergâh-ı ilâhide huzura duran,  ibadet eden. Beden kafesinde can kuşumuz günde beş  özge vakit, ten kafesinden çıkar ve sıla provası yapar. Bu manada namazı ele alacak olursak,  (namaz adına namazdan haber vermek kasdını ve iddiasını taşımaksızın, sadece namazı anlama çabasına mütevazı bir katkı olmasını dileyerek,)  herhalde namazda Yunusleyin şöyle denmektedir diye düşünüyorum:

“İftitah tekbiri, kıyam, kıraat, rükû, sücud, tahiyyat ve selâm’a büründüm namaz diye göründüm.”

Yukarıdaki anlatımlara da uygun olarak, bu saydıklarımız (namazın hareket boyutu) namazın elbisesi ve dış görünümüdür. Bir diğer ifadeyle kabuğu ve kalıbıdır. Maksud olan ise onun içidir yani özü, anlamı, sırrı ve maksadıdır. Fakat insan dış görünümüne, elbisesinin düzgün ve temiz olmasına, davranış tarzına nasıl dikkat ediyorsa, namazın da dış yüzü ve şekli,  kurallarına bağlı, âhenkli uygulama görünümü çok önemlidir ve buna dikkat etmelidir. Şunu da itiraf edelim ki, namazlarımızın içi güzelleşirse dışı da güzelleşecek, anlamını bulmayan, amacından sapmış ve içi çirkinleşmiş namazların ise, dışı ne kadar güzel olsa da, o değerlendirme gününde, “paçavra gibi sahibinin yüzüne vurulacak.” Bütün amellerimiz için durum budur; ibadetlerimizin formları, zarfları burada kalacak, mazrufunu ve muhtevasını ise yüklenip,  karşılıklarını bulacakları ilâhi değerlendirmeye teslim edeceğiz. Allah  (c),  az da olsa öz olanı nasip etsin herkese. Artık bir bütün olarak namazın anlamını özlü cümlelerle özetlemeye çalışalım:

Namaz, dinin direği,  İslâm’ın temeli ve imanın en parlak bir tezahürüdür. Dolayısıyla namaz, imanın cisimleşmiş ve şekillenmiş müşahhas göstergesidir.

Namaz, Allah’ı tekbir, tesbih, tahmid, temcid ve zikirdir.

Namaz, kulun varoluş bilincinin zirvesi ve bunun gerektirdiği sorumluluğun en edip ve en beliğ ifadesidir.

Namaz, kulun mutlak acziyetini, yetersizliğini, Kadir-i Mutlak’a teslim etmesidir.

Namaz, ilâhî celâl’in azamet’i, yüceliği karşısında titreyiş ve boyun eğiştir.

Namaz, ilâhî cemâl’in mukaddes ikliminde ruhun ziyareti ve ziyafetidir.

Namaz, ibadetler içerisinde en özlü, en câmi (toplayıcı ve birleştirici), bir özge ibadettir.

Namaz, tevhidin eyleme dönüşmüş şeklidir.

Namaz, ilâhî marifet ve muhabbetin sembolik hareketlerle, beden diline dökülen terennümüdür.

Namaz, müminin mirâcıdır, ilâhî kurbiyet’in zirvesine ulaşmaktır.

Namaz, müminin duygu, düşünce ve eylem dünyasını birleştirip, bir bütün halinde ilâhî huzura garkolduğu andır.

Namaz,  emniyetin, huzurun ve saâdetin ilâhî referansıdır.

Namaz, insan – Allah iletişiminin en mükemmel bir şekilde tecelli ettiği müstesna vakitlerdir.

Namaz, insanın Allah ile kurduğu varoluşsal diyaloğun en doğal durumudur.

Namaz, bireysel ve toplumsal dirilişin değişim ve dönüşüm sürecinin dinamosudur.

Namaz, sembolik hareketlerle beden diliyle yapılan fiili bir dâvet çağrısıdır.

Namaz, insanının fıtratını her türlü tuğyandan, münkerattan, fuhşiyattan ve menhiyattan koruyan hâmi, hâfiz ve mürebbi bir ibadettir.

Namaz, bütün tâğutî ve cahilî sistemlere, düzenlere, nefs-i emmareye ve aduvvun mubin olan şeytana karşı bir kıyam, bir başkaldırı,  tevhidî, soylu bir duruştur.

Namaz, Allah (c) yolunda sabır gerektiren her türlü engellere ve saptırıcı unsurlara karşı sarsılmaz güçlü bir dayanak ve bitmez tükenmez bir direniş kaynağıdır.

Namaz, kudsiyyet iklimine urûc’un burağıdır ve ruhun orada arınması, saflaşması, aklanması paklanmasıdır.

Namaz, takva libasıdır, ruhumuzun en güzel elbisesidir. Kulun Allah ile buluşmak istediğinde, içinde olması ve üzerinde taşıması gereken huzura kabul hilat’i ve nişânesidir.

Namaz, Allaha kavuşmayı ve ebediyet âleminin güzelliklerini,  nimetlerini arzulayanların hiç çekinmeden, yüksünmeden, sıkıntı duymadan bir ömür, günde beş vakitte, içtenlikle karşılayacağı bir bedeldir.

Namaz, metafizik varlığımızın güneşi, suyu, havası ve gıdasıdır. “Balığın canını suda dediler/ İlâhi balığı sudan ayırma” dediği gibi ârifin, biz de şöyle diyoruz:

Ruhumuzun canını, özünü, hayatını, namazda yazmışsın ya Râb! İlâhi, ruhumuzu namazdan ayırma, mahrum etme ve bizleri, namazlarımızın özüne, sırrına, anlamına ve maksadına eriştir. Âmin.

ÖMER BAYAR