GİRİŞ

Namaz kelimesi dilimize Farsça ‘nemâz’dan iktibas edilmiştir. İslâm kültürü Türkler’e İran kanalıyla intikal ettiği içindir ki, dinî terimlerin çoğu Türkçe’ye Farsça’dan girmiştir. Biz konuyu elbette –Kur’anî bir kelime olan– salât çerçevesinde ele alacağız. ‘Salât’ın kavramsal çerçevesini çizip Kur’an’ın namaza bakışını netleştirdikten sonra, konuya Fıkhî, Tasavvufî ve Kelâmî yaklaşımlara değineceğiz.

Kur’an’da, namazla alâkalı tüm hususları ele alan bir salât sûresi bulunmadığı için, Kur’an’daki salât algısını araştıran kişi; salât ve türevlerini incelemek, ancak bununla yetinmeyip konuyu hem lâfız hem kavram hem de terim olarak ayrı ayrı ele almak durumundadır. Ek olarak; salâtın, aynı kavramsal çerçevedeki diğer kavramlarla ilişkisi, yani hangi kelimelerle eş-anlamlı, hangi kelimelerle zıt-anlamlı kullanıldığı da irdelendiği takdirde, kavram daha net anlaşılacak; Kur’an’da salâta hangi anlamın yüklenmiş olduğu ortaya çıkacaktır.

SALÂT LÂFZI

1.1. KÖK ANLAMI

Dilcilerin çoğuna göre salât; dua, bereket/kutsallık atfetme ve şânını yüceltme anlamındadır. Bazı dilcilere göre ise, salât; sılâ’ (صلاء) kökünden gelmektedir. Buna göre, kişi bu ibadeti sayesinde kendisini Allah’ın cayır cayır yanan ateşinden (sılâ) kurtarmış olmaktadır (el-Isfahanî, Müfredât, “salâ” md., s. 285). Zemahşerî’ye (ö.538/1143) göre, sallâ (صَلَّى) fiilinin ‘gerçek’ anlamı, iki ‘salv’i oynatmak, hareket ettirmektir. –Salv, uyluk kemiği demektir.– Çünkü namaz kılan kişi, rükû ve secde ettiği sırada uyluk kemiklerini hareket ettirmektedir… Dua eden kişiye ‘musallî (namaz kılan)’ denmesi, namaz kılanların rükû ve secde esnasında sahip oldukları huşû ile dua edenlerin huşûları arasındaki benzerlikten dolayıdır (Keşşâf, Bakara 2/3 hk.). Kurtubî’nin (ö. 671/1272) ikinci sırada verdiği şu görüş de ilgi çekicidir: Salât; s-l-v– kökünden gelmektedir. Salev, belin ortasında bulunan bir damar olup kuyruk sokumunda çatallanır/ikiye ayrılır ve onu içine alıp korur. Bir at başka bir at tarafından geçildiği zaman (geride kalan at için) kullanılan ‘musallî’ kelimesi de bundan alınmıştır; çünkü varış çizgisine geldiğinde, başı, öndekinin iki kalçası hizasında bulunmaktadır. İşte, salât; ‘salev’den türemiştir; ya imanın peşinden ikinci sırada geldiği için ya da rükû esnasında kişinin uyluk kemikleri eğildiği için… (Kurtubî, el-Câmi’u li-Ahkâmi’l-Kur’ân, nşr. Hişâm Semîr el-Buhari, Beyrut 1995, s. 168-169)

1.2. KUR’AN’DAKİ KULLANIMI

Salât kelimesinin Arapça menşe’li olmadığı yönünde de çeşitli görüşler bulunmaktadır. Aslında sadece salât değil, melek, cehennem gibi en temel kavramlarımız bile eski din dillerinden ödünç alınmıştır. Önemli olan, dolaşımdaki mevcut kelimeye Kur’an’da ne mana yüklendiğidir; kelimelerin orijinal “İslâm icadı” olması gerekmez…

Kur’an’da; insanların yanı sıra, yüce Allah’a, meleklere, Hz. Peygamber’e, Hz. Şuayb’a, müminlere, müşriklere; hâsılı, –sıra sıra dizilen kuşlar özellikle belirtilerek– göklerde ve yerde kim / ne varsa, hepsine salât isnat edildiği görülmektedir. Yüce Allah’a isnat edildiğinde “mübarek kılma, af ve bağışlama” anlamına gelen salât; melâike-i kirâma ve Hz. Peygamber’e isnat edildiğinde “başkası nâmına hayır dua etmek”; müminlere isnat edildiğinde, “kendi nâmına dua etmek”, varlığa isnat edildiğinde ise “var oluşunun gereğini yerine getirmek” anlamına gelmektedir. Son şıkta ‘salât’, ‘tesbîh’ ile birlikte kullanılmıştır; dolayısıyla, ilgili âyetteki “Her varlık kendi salât ve tesbîhini bilir” (Nur 24/41) ifadesi, varlık âlemindekilerin “bizim duyumsamadığımız bir şekilde Allah’ı tesbîh etmeleri” (İsra 17/44) olgusunu çağrıştırmaktadır ki, bu olgu Kur’an kavramlarından secde ve teshīr ile de anlam yakınlığına sahiptir. Yani bütün varlıklar; Allah’a ibadet etsinler diye var edilmişler, teshīr edilmişlerdir. Varlık âlemindekiler de –insan hariç–  Allah’ı tesbîh etmekte / O’na salât etmekte / O’na teslimiyet göstermekte / O’na secde etmektedir. Yani, salât, Allah-insan ilişkisinde imandan sonra en önemli anahtar kavramdır. Nitekim ilgili yerlere baktığımızda, görüyoruz ki;

– Salât; peygamberlere vahyen emredilen 2 ilkeden biridir (Enbiya 21/73).

– Salât; İsmail Aleyhisselâm’ın ehline emrettiği 2 ilkeden biridir (Meryem 19/55).

– Salât; Musa Aleyhisselâm’a Tûr-i Sînâ’da tevhidle birlikte vahyedilen 2. emirdir (TaHa 20/14).

– Salât; İsa Aleyhisselâm’ın memur olduğu 2 ilkeden biridir (Meryem 19/31).

– Salât; Hz. Peygamber’in insanlara iletmesi istenen 2 emirden biridir (İbrahim 14/31).

– Salât; kişiyi felâha erdirecek 2 amelden biridir (A’lâ 87/15).

– Salât; Hz. Peygamber’in uyarılarından yararlanabilecek kişilerin   -âhirete iman’ (En’âm 6/92)- ve –’gayba iman’ (Fâtır 35/18) ile birlikte- 2 temel özelliğinden biridir.

– Salât; isti’āne ederken başvurulacak 2 amelden biridir (Bakara 2/45, 153).

– Salât; İbrahim Aleyhisselâm’ın, yüce Allah’tan, kendisi ve nesli için niyaz ettiği 2-3 özellikten biridir (İbrahim 14/37, 40).

– Salât; din mensuplarına emredilen 3 husustan biridir (Beyyine 98/5).

– Salât; Hz. Peygamber’e ve Müslümanlara emredilen 3 husustan biridir (En’âm 6/71-72).

– Salât; Kur’ân kılavuzluğundan yararlanabilecek, ilâhî müjdeye mazhar müminlerin 3 temel özelliğinden biridir (Neml 27/2-3).

– Salât; rabbanî yöneticilerin 3 temel özelliğinden biridir (Nur 24/41, 56).

– Salât; ilahî kılavuzluktan yararlanarak felâha erebilecek, Kur’ânî rahmete mazhar muhsinlerin 3 temel özelliğinden biridir (Lokman 31/3-4).

– Salât; Allah’ın merhametle muamele edeceği kişilerin 3 özelliğinden biridir (A’raf 7/156).

– Salât; ticaret ve alış-verişin Allah erlerini alıkoyamayacağı 3 temel özellikten biridir (Nur 24/37).

– Salât; Hazret-i Peygamber’le görüşme yapmadan evvel sadaka verme emri hafifletildiğinde, ilgili kimselere emredilen 3 husustan biridir (Mücadile 59/13).

– Salât; Müşriklerin gerçekten imana geldiğinin 3 göstergesinden biridir (Tevbe 9/5, 11).

– Salât; gece ibadetinin hafifletilmesine bağlı olarak emredilen 3 husustan biridir (Müzzemmil 73/20).

– Salât; müslimlerin memur olduğu 3 (cihâd ile birlikte 4) temel ilkeden biridir (Hac 22/78).

– Salât; Lokman Hekim’in, oğluna verdiği 4 öğüdün başında gelmektedir (Lokman 31/17).

– Salât; İsrailoğulları’ndan alınan 5 ‘söz’den biridir (Bakara 2/83).

– Salât; müminlerin 5 temel özelliğinden biridir (Tevbe 9/71).

– Salât; Kur’an kılavuzluğundan yararlanarak felâha erecek müttakîlerin 5 temel özelliğinden biridir (Bakara 2/2-5).

– Salât; Peygamber hanımlarına emredilen 5 husustan biridir (Ahzap 33/33).

– Salât; felâha eren müminlerin 6 temel özelliğinden 2’si salât ile alâkalıdır (Mü’minûn 23/1-11).

– Salât; dindarlık ve erdem vasfına (birr) sahip olanların 6 özelliğinden biridir (Bakara 2/177).

– Salât; -İsrailoğulları bağlamında zikredilmekle birlikte- yüce Allah’ın bir insanla ‘beraber’ olmasının 4 şartından biri ve birincisidir (A’râf 7/12).

– Salât; Firavun’un ağır baskısı altındaki İsrailoğulları’na din nâmına emredilen tek husus ikāme-i salâttır (Yunus 10/87). Nitekim Müslümanlara da Medine devrinin başlarında; “Şimdilik savaşı temenni etmeyin; ‘salâtı ikāme etmek (ve ‘vererek’ benliğinizi arındırmak) suretiyle’ yüce Allah’la ve birbirinizle irtibatınızı sağlamlaştırmaya çalışın; örgütlenin…” (Nisa 4/77) buyrulmuştur.

Öte yandan,

– Salât; din mensuplarının; dinin özünden uzaklaşmaları ‘salâtı żāyi’ etme’ (Meryem 19/59) ve ‘salâtın anlamından bîhaber olma’ (Mâ’ûn 107/5) kavramları ile ifade edilir.

-Salâta tembel tembel gelmek (Tevbe 9/54) ya da kalkmak –ki o da, Allah’ı hatırına getirmeksizin sırf insanlara gösteriş içindir- (Nisa 4/142) münafığın özelliklerinden biridir.

SALÂT KAVRAMI

2.1. KAVRAMSAL ÇERÇEVE

Salâtın kavramsal çerçevesini çizerken; (i) zikr, tekbîr, tesbîh/tenzîh, hamdüsenâ, şükr, tefekkür, dua, isti’āne, tażarrû (yakarış), kıyâm, kırâat, rükû, secde, teşehhüd, kunût, huşû, abdest, ezan / nidâ, kıble, mescid, musallâ gibi kelimelere ilâveten; (ii) gaflet, sehv, şirk, küfr, mâsivâya dua, mâsivâya yakarma, mâsivâdan istimdât, mâsivâ önünde eğilme, istikbâr, tuğyân, isyân ve rucz (pislik) gibi kavramları da dikkate almak gerekir. Çünkü ikinci gruptakiler ‘namazsızlık’ ya da ‘salâtı zâyi’ etme’nin ne demek olduğunu ortaya koymaktadır. Buna göre; bir insan ilk gruptaki kavramların tersini yapıyorsa, yani;

– Allah’tan başkasına yalvarıp yakarıyor ve ciddi/önemli durumlarda onlardan medet umuyorsa, kişiliğini kaybederek onların önünde eğiliyorsa, yerlere kapanıyorsa,

– Allah’ı yüceltmesi gerekirken birilerini putlaştırıyor, birtakım kavramları kutsallaştırıyorsa; ‘kırılmaz/aşınmaz’ birtakım ikon ve idolleri varsa,

– Allah’a minnettar kalacağına O’na nankörlük ediyorsa,

– Allah’ı daima hatırında tutması gerekirken, gerek O’ndan gerekse O’nun dininden; emir-yasak ve tavsiyelerinden gâfilse; bunlara bîgâne/ kayıtsız/ ilgisiz kalıyorsa,

– Kendisini O’nun dinini; emir-yasak ve tavsiyelerini kabul edemeyecek kadar yüksek/büyük/ileri görüyorsa,

– O’nun dinine; emir-yasak ve tavsiyelerine açıkça veya gizliden karşı çıkıyorsa,

– Maddi-manevî pisliklerden arınmıyorsa,

– Allah’a yönelmesi gerekirken; kıblesi Beytullah/ Kâbe iken kalkıp da tüm varlığını Paris’e, Washington’a ya da Moskova’ya yöneltmişse,

– Yahudi ve Hıristiyan dinlerinden tamamen bağımsız; dosdoğru bir yol (sırât-ı müstakīm) üzere gitme kararlılığını sürekli bileylemesi gerekirken, İslâm dışı din, ideoloji ve dünya görüşlerine “inanıyor”sa… namazsız demektir; musallî değildir… Namazla ilgili olarak tekfîr edilecek birileri varsa, bunlardır.

2.2. NAMAZ ‘MUSALLÎ’NİN YAPTIĞIDIR

Ma’āric Sûresi’nde (70/19-35), musallîn kelimesi zikredildikten sonra onu tanımlar mahiyette birtakım sıfatlar sıralanmıştır ki ilgili âyetlere göre; “Bir hayır elde ettiğinde onu ihtiyaç sahiplerinden esirgeyen, başına bir felâket geldiğinde ise ah u vâh edip duran aç gözlü, bencil, cimri” insan karakterinden uzak olanlar sadece ‘musallî’lerdir; yani ‘salât’ında daimî olan ve ‘salât’larını son derece dikkatli ifa eden kişilerdir. Bunlar;

-Salât esnasındaki hassasiyet ve dikkatlerine ek olarak salâtlarını savsaklamayan;

-Kendi mallarından, yoksula da yoksuna da hak tanıyabilen;

-Hesap gününü tasdîk eden;

-Rab’lerinin azabından endişe eden, ondan yana kendilerini asla garantide görmeyen;

-Irz ve namuslarını koruyan;

-Şahitliği dürüst yapan kişilerdir.

Bu pasaj, salât kelimesinin “hayatın tümünü kapsayan dindarlık” anlamına geldiğini göstermektedir. Nitekim aynı sıfatlar Mü’minûn Sûresi’nin girişinde bu sefer de “mümin”lerin sıfatı olarak zikredilmiş; Müddessir Sûresi’nde ise Cehennemlikleri o Kavurucu Ateş’e, “musallî”lerden olmamalarının; yoksulu gözetmemelerinin ve ölüm gelip çatıncaya kadar hesap gününü tekzip etmelerinin soktuğu belirtilmiştir (74/43-47).

Böylece, Kur’an’da önemle üzerinde durulan “salâtın ikāme edilmesi” tabiri de yerine oturmaktadır.

2.3. SALÂTIN İKĀME EDİLMESİ

Kur’an’da salât kelimesi vasıyyet / îsā, emr, kazā, huşû’, muhâfaza, devâm, sabr / ıstıbâr, yaklaşmak, kısaltmak yardımcı fiilleriyle de kullanılmış olmakla birlikte, genelde ikāme kökünden “doğrultmak, dosdoğru kılmak” anlamındaki kelimelerle kullanılmıştır.

Bütün dinlerin en önemli ortak ilkelerinden biri olan ‘salât’ı icra mecburiyeti herkesçe müsellem olduğundan, hiç kimse salâtın farziyet ve önemini inkâr etmemiştir. Ancak, bu muazzam ilkenin bi-hakkın ifasında daima sorun yaşanmıştır. Nitekim Kur’an’da sallâ-yusallî fiilleri de kullanılmakla birlikte, daha ziyade ikāme-i salât ve türevleri kullanılmış; salâtın ikāme edilmesi; “dosdoğru/tastamam ve eksiksiz yerine getirilmesi” istenmiş ve ikāme edenler methedilmiştir. Buna karşılık, ‘salât’a aykırı tutum ve davranışlar içinde bulunan kişi ve kesimler şiddetle yerilmiş; bunların ‘salât’ın anlamından bî-haber oldukları (Mâ’ûn 107/4), ‘salât’ı zāyi’ ettikleri (Meryem 19/59.) belirtilmiştir. Salât ve ikāme-i salât tabirleri yer yer “İsrailoğulları’nın ibadet ve dindarlığı” ile ilgili kullanılmış (Örn. Bakara 2/43, 83, 110; Nisa 4/162); söz konusu dindarlık algısındaki eksiklikler hatırlatılarak resimde kalan şeklî dindarlık, olması gereken düzeye getirilmeye çalışılmıştır.

İkāme-i salât; kişiyi dinin emir-yasak ve tavsiyelerine karşı daha duyarlı hale getirir. Sözgelimi müminlere; canlarını başlarını ortaya koymalarını gerektiren cihat emri verilmeden önce, ikāme-i salâta devam etmeleri istenmiştir (Bkz. Nisa 4/77).

  • İmanda samimi olduğunu gösterebilmek için (Tevbe 9/11);
  • Dosdoğru yolda gidenlerden (mühtedîn) olabilmek için (Tevbe 9/18);
  • Allah’ın rahmetine nâil olabilmek için (Nur 24/56);
  • Hiç zarar etmeyecek kârlı bir alışveriş için (Fâtır 35/29);
  • Allah katında ödüllendirilmek ve mahzun olmamak için (Bakara 2/277); hâsılı:
  • Bütün insanlığa model (şâhid) ideal bir karakter hâline gelebilmek için salâtı ikāme etmek gerekmektedir (Hac 22/78).
  • Peygamberlerin yüce Allah’la kurdukları iletişimde büyük rolü bulunan ‘salât’ (İsra 17/78-80; Müzzemmil 73/1-8) müminlerin Allah’a urûc etmelerinde; manevî ötelere geçebilmelerinde de etkili olmaktadır.

Demek ki, salâtın bi-hakkın yerine getirilip getirilmediği (yani, gerçek dindarlık) resmî söylemlerle, şeklî hareketlerle ve kuru iddialarla değil, ancak, bu sıfatların salât sahibinde (musallî) ne kadar bulunup bulunmadığı ile ölçülebilir.

2.4. SALÂT KAVRAMI İLE İLGİLİ BAZI HUSUSLAR

2.4.1. Muharriki ve gayesi

Bütün –zahirî– ameller bir kalp ameline dayanır. Her tür eylemin; tutum ve davranışın kökü, kalpteki bir inanış ve düşünüştür. İşte, kişiyi salâta motive eden sâik de kalbindeki ittikā ve tasdîktir. Yani, yüce Allah’a karşı hissettiği saygı; O’nun hışmına uğrama endişesi ve yaptıklarının karşılığını O’ndan mutlaka alacağına dair kesin iman…

İnsanın hayâtı-memâtı ve bütün ibadetleri âlemlerin Rabb’i Allah’a ait olduğu gibi, ‘salât’ı da O’na aittir; tamamen O’nun için eda edilmelidir…

2.4.2. Gerekçesi

Allah’ın emir ve yasaklarının taabbüdî olduğu, genel kabul gören bir yaklaşımdır Yani, “Namaz niçin emredildi?” diye araştırmaktan ziyade, namazı gerektiği şekilde eda etmek gerekir. Ancak hakîm bir kitap olan Kur’an; emir ve yasaklarını bizlere gerekçeli olarak sunmaktadır. Dolayısıyla, namazın hikmetini araştırmak gerekir.

Kur’an’a göre salâtın hikmeti; kişiye Allah’ı hatırlatması, daima O’nun kontrol ve gözetimi altında bulunduğu bilincini kazandırmasıdır (zikrullāh). Salâtın vakte dayalı bir farîza (kitâb-ı mevkūt) oluşu da bunu göstermektedir. Yani, bir vakitte tamamının kılınması istenmemiş, günün –dolayısıyla hayatın– tamamına yayılmıştır. Namazın, ilkin 50 vakit olarak emredilmiş olması da bu küllî hassasiyetin bir başka ifadesidir. 24 saati 50’ye böldüğünüzde, 8 saatlik uyku vakti dâhil 28 dakikaya; uyku dilimini çıkardığınızda ise 20 dakikaya bir namaz düşmektedir. Tek bir namaz 5 dakika sürse, beher 20 (ya da 15) dakikada bir namaz ‘kılmak’ gerekecektir. Ancak, burada maksat; “işi gücü bırakıp sürekli namaz kılmak” değil, “günün tamamını namaz bilinci içerisinde geçirmek” olduğu için, namaz sonuçta 5 vakitle kayda bağlanmış, fakat bu vakitler ‘gün’ün dönüm noktası niteliğindeki saatlerine hasredilerek namaz yine günün tamamına –ve böylece tüm hayata– yayılmıştır. Dahası, düşman –yani ölüm– korkusu bulunduğu takdirde bile, namazın mutlaka eda edilmesi istenmiş ve namazın;

– Piyade ya da süvari olarak, yani yürürken! ya da binek üzerinde giderken! kılınması emredilmiştir (Bakara 2/238-239);

– Düşmanla karşı karşıya iken namazın nasıl kılınacağı anlatılmıştır (Nisa 4/101).

İlkinde, fıkhî mânada bir rükû ve secde; diğerinde ise rekât mefhumunun geri plana alınması ilginçtir… Çünkü ikincide; namazı imam iki, cemaat ise bir rekât olarak kılmaktadır… [“Allah için namaz, Rasûlûllah için salevât, meyyit için dua” niyeti ile eda edilen cenaze namazı için de benzer bir durum söz konusudur: Bu namazda da kıyâm hâlinde, tekbirler eşliğinde merhum için dua edilmektedir; ama rükû, secde, rekât, ka’de vs. rukünler mevcut değildir.] Ama şekil olmasa da ruh mevcuttur… Her iki âyette de, Yüceler Yücesi ile iletişim kurmanın o zor şartlarda insana müthiş bir özgüven ve sığınma imkânı sağlayacağı vurgulanmaktadır. Şüphesiz, namazda bu hisler doruğa çıkmaktadır; ama bu imkânlar namazla sınırlı değildir. Nitekim bir sonraki âyette; “Namazı tamamladığınızda; ayaktayken, otururken ve yanlarınız üzerine (yatar vaziyette) iken Allah’ı zikredin.” (Nisa 4/103) buyrularak, söz konusu “zikr ve iletişim”in tüm hayata yayılması emredilmektedir. Zikrullāh; şüphesiz Tasavvufî anlamda; belli kurallar çerçevesinde; tespih vs. âletlerle belli rakamları tamamlama amacı güdülerek cehrî ya da hafî ‘zikir çekmek’ değil, hayatın hiçbir aşamasında Allah’ı hatırdan çıkarmamak, her hal ü kârda O’nun gözetiminde olduğu; O’nun sevgi, rahmet ve inayetinin daima üzerinde bulunduğu bilincine sahip olmaktır. “İnsanın varlık hikmeti”ne dair son derece ciddi buhranların yaşandığı bir dünyada, bu tip bir itmînâna; güven ve tatmine ulaşabilmek ancak “Allah’ı zikretmek”le mümkündür (Ra’d 13/28).

“İnsanı fahşâ ve münkerden uzak tutması” (Ankebut 29/45) salâtın temel bir fonksiyonu olmakla birlikte -ki bu anlamıyla salât, bir ‘ıslâh’; bu eylemi hakkıyla ifa edenler de ‘muslih’tir (Bkz. A’râf 7/170)– bunu sağlayan, namaz değil namazın kazandırdığı söz konusu bilinçtir. Nitekim ilgili âyette ‘zikrullāh’ın daha büyük olduğuna dikkat çekilmiştir. Bu bağlamda, “münafıkların, namazda Allah’ı pek zikretmedikleri”nin belirtilmesi de ilgi çekicidir.

Bu yönleriyle salât, müminler arası her tür ilişkiye mihver/medâr olmaktadır: Müminler salât sayesinde belli bir mekânda bir araya gelmekte, eğitim-öğretim, va’z ve nasîhatten tutun da ülkenin nasıl idare edileceği ve vatanın nasıl savunulacağı bağlamında alınan her tür siyasî, askerî, beledî karara varıncaya kadar bütün önemli işlerini salât çerçevesinde görüşmektedirler. Mekke devrinde Dâru’l-Erkam’da; Medine devrinde ise Mescid-i Nebevî’de…

2.4.3. Yeri

Salât için mutlaka bulunulması gereken belli bir yer yoktur; temiz olmak şartıyla yeryüzünün tamamında namaz kılınabilir. Ancak Kur’an’da “salâtın icra edildiği mekân”lar olarak salevât, musallâ, beyt (çğl. büyût) ve mescid (çğl. mesâcid) kelimeleri geçmektedir. Beyt hariç, tamamı “mabet” anlamında birleşmekle birlikte, ilki “Yahudi havrası”, ikincisi “namazgâh / dua yeri” üçüncüsü “secdegâh” anlamındadır. Mescid kelimesi günümüzde “cami” ile eş anlamlı kullanılmaktaysa da başka din mensuplarına ait –Kudüs’teki Mescid-i Aksā gibi– mabetler de pekâla birer mescittir. Yeter ki, orada Allah’ın adı anılsın, O’nun adı yüceltilsin, sadece O’na ibadet/kulluk ve dua edilsin… Müşrikler dahil herkes mescitlere sahip çıkmak (tevellî/i’mâr) istemekle birlikte, Kur’ân “mescid mütevellîsi” olabilecek kişilerin; “Allah’a ve âhirete iman etme, salâtı ikāme etme, zekâtı verme ve Allah’tan başkasından korkmama” (Tevbe 9/17-18) özelliklerine sahip olmaları gerektiğini belirtmiştir.

Cami hayatın merkezinde yer alırken, zamanla bu durum değişmiş; camilerin üstlendiği pek çok fonksiyon başka kurumlarca görülmeye başlamıştır. Camilerin fonksiyon fakirleşmesine dûçâr olmasına esef etmeye gerek yoktur. Caminin söz konusu işlevleri elbette tek bir mekâna sığmayacak; her bir fonksiyon müstakil müesseselerce icra edilecekti… Bu müstakilleşmenin / müesseseleşmenin daha sağlıklı olacağı aşikârdı. Ancak Kur’ân’ın öngördüğü “dünya-ahiret ya da din-bilim bütünlüğü”nün bozulmasında bu ayrışmanın etkili olduğu anlaşılmaktadır. Yalnız, Tasavvuf erbabının; seyr u sülûk, zikir, tezkiye, tahliye-tezkiye vs. için camiyi bırakıp yeni merkezler ihdas etmesi için aynı olumlu tavrı gösteremiyoruz. Sonuç olarak; caminin gördüğü toplumsal terbiye işlevinin, mektep-medrese, tekke, dergâh ve zaviyelere; siyasî fonksiyonların da devlet adamlarının ikametgâhlarına (saraylara) kayması; geri çevrilemez doğal bir gelişimdir. Bunca fonksiyonun tek bir çatı altında toplanmış olmasında, şüphesiz Asr-ı Saadet’in kısıtlı imkânları belirleyici olmuştur. Bu durumda, yapılması gereken; insanın dünya-âhiret mutluluğuna vesile olacak her tür faaliyetin; eğitim-öğretimin, tıbbî, iktisadî aktivitelerin, siyasî, idarî, beledî, askerî, inzıbatî faaliyetlerin, ‘dinin direği’ niteliğinde muazzam sevaplara vesile olacak birer ibadet oldukları bilinciyle eda edilmesidir.

2.4.4. Gerekleri

Zikr, tekbîr, tesbîh / tenzîh, hamd ü senâ, tefekkür, dua, isti’āne, tażarrû/yakarış, kıyâm, kırâat, rükû, secde, kunût, huşû, ayrıca; abdest, ezan / nidâ, kıble, mescid / musallâ Kur’ân’da salâtın gereklerini ifade eden kavramlardır. Şüphesiz, bunların İslâm’daki namaz ibadetinden bağımsız kendilerine ait anlam sahaları mevcuttur; her biriyle namaz arasında umum-husus ilişkisi vardır. Sözgelimi salât-dua ilişkisi… Öteden beri, “namazın duadan ibaret olduğu; rükû-secde vb. hareketlerin zâit olduğu” yönünde biraz da namazı tahkîre varan görüşler serdedildiği bilinmektedir. Salâtın kök anlamının dua olduğu belli kaynaklara istinaden yukarıda da geçmişti, ancak buradaki dua Arapça “duâ'” kelimesiyle ifade edilenden farklı bir mahiyettedir. Kur’an’da; “duâ’lara icabet etmek” hak ilâh ile sahte ilâhların bâriz farklarından biri olarak gösterilir. “Kul”larının çağrılarına cevap vermekten âciz putlara nasıl olup da tapınıldığı sorulup putperestlik (şirk) kınanır; Allah’a duâ’ edildiğinde, kullarının duâsına mutlaka icabet ettiği vurgulanır. “Duâ” çağırmak anlamına gelir. Duâ etmekle; Allah’a seslenmekte ve O’ndan çeşitli taleplerde bulunmaktayız. –Nitekim duâ “Allah’a kulluğun özü” sayılmıştır. Çünkü bütün ibadetlerde mutlaka duâ vardır. Duâ ibadete anlam ve ruh katar. Yüce Allah’a kulluk etmek, önünde sonunda O’nun kerem hazinesinden bir şeyler istemekle sonuçlanacak; insanoğlu taptığı yüce varlıktan mutlaka bir şeyler bekleyecektir. “Sadece O’na duâ etmedikten sonra, Allah elbette size değer vermez” mealindeki âyet meşhurdur.– Salât kelimesinin ifade ettiği duâ ise, bu anlamda değil, belli hareketlerle Allah’a ibadet/ritüel sunma anlamındadır. Salâtta da Hak’tan bir talep söz konusu olmakla birlikte, bu talep salâtın anlam sahasını tüketmez. Bu sahanın içinde; duâ ile birlikte, tesbîh, tekbîr, hamd vs. de yer almaktadır. Yani, duânın tamamen sözlü olmasına karşılık, salât; rükûu ile secdesi ile diğer hareketleri ile kişiyi kibirden alıkoyması, ruhen yüceltmesiyle fiilî yanı ağır basan hem sözlü hem hareketli komple bir ibadettir. Aynı umûm-husûs; tesbîh vb. kavramlar için de geçerlidir.

Namaz, bu kelimelerin anlamlarını belli ölçüde içinde barındırmakta; onların ilgili yönlerini toptan ifade etmektedir. Şöyle ki: Kişinin; öncesinde maddî-manevî pisliklerden arınmadığı, cismanî-ruhanî bütün varlığını Allah’a yöneltmediği, O’nun huzuruna/dîvanına durmadığı, O’na yoğunlaşmadığı, O’nunla iletişim kur(duğunun bilincinde ol)madığı; O’nu hatırlamadığı, anmadığı, düşünmediği, O’na hamdüsenâ etmediği, O’nu her tür eksiklikten tenzih etmediği, büyük bir alçakgönüllülükle O’nun yüceliği önünde eğilmediği, en değerli varlığı olan yüzünü O’nun azameti karşısında yerlere sürmediği, O’nun kelâmından âyetler okumadığı, O’na duâ ederek dünya ve âhiretine yönelik O’ndan bir şeyler istemediği, hayatının önemli dönemeçlerinde O’ndan medet ummadığı/yardım beklemediği, gönüllü olarak eda etmediği bir ritüel nasıl “namaz” olarak değerlendirilebilir?

O halde, –gerek “genel dindarlık” anlamıyla gerekse “namaz” anlamıyla– salât gönüllü olarak eda edilmelidir. Gönülsüz icra edilen bir amelin Allah katında alacağı olumlu bir karşılık bulunmadığı gibi, bu tür bir hareket kişinin ikiyüzlü olduğunun emaresi sayılabilir. İkinci olarak; kişi sonuçta Allah’ın huzuruna çıkacağı endişesiyle, ifa ettiği salâtın O’nun katında makbul olup olmayacağı bilinciyle son derece dikkatli, hassas ve titiz hareket etmelidir. Şayet kıldığı namaz “salâtın hikmeti” çerçevesinde dile getirdiğimiz fonksiyonları sağlamaktan uzaksa, sorunun üzerine daha bir özenle eğilmelidir.

III. SALÂT TERİMİ

3.1. FIKHÎ AÇIDAN… HER SALÂT NAMAZ DEĞİLDİR

Terim anlamıyla Fıkh’ı ilgilendiren namazın bu ilmin terminolojisindeki anlamı herkesçe malum olmakla birlikte, şöyle hatırlatılabilir: –Abdestli olmak şartıyla, tekbirle başlayıp selâmla tamamlanan belli söz ve hareketler bütünü… Beş vakit namazın hicretten 1,5 yıl evvel, Mirac Gecesi’nde farz kılındığı rivayet edilir. Yalnız bu, günümüzdeki namazla tamamen örtüşmez. Örneği: Bugün dörder rekât kılınan namazlar henüz ikişer rekât kılınmaktaydı… Bunların rekât sayıları hicretten kısa bir süre sonra dörde çıkarılmıştır (Bkz. Buhari, Salât 1).

Kur’an-ı Kerim; beşerî eserler gibi sistematik/konulu bir metin olmadığı için, namazı anlamı, çeşitleri, vücûb şartları, sıhhat şartları, farzları, vacipleri, sünnetleri, mekruhları, namazı bozan hâller vs. ile ele almamış; pek çok konu gibi bunu da Hz. Peygamber ve dâva arkadaşlarının uygulamalarına (sünnet) havale etmiştir. Sadece, belli olaylar anlatılırken namaza “bir vakit ölçüsü” niteliğinde yer verilmiştir. Sözgelimi hukukî bir meselede haklarında şüphe edilen iki şahidin “namazdan sonra” alıkonularak yemin ettirilmesi, “sabah namazından önce” ve “yatsı namazından sonra” ebeveynlerin çıplak olabilecekleri, dolayısıyla yanlarına destursuz girilmemesi gerektiği; gündelik işlerin hayhuyu içinde “ortadaki namaz”ın (salât-i vüstā) dikkatten kaçırılmayıp özenle eda edilmesi.

Kur’an’ın pek çok âyetinde ‘salât’ terim anlamı ile kullanılmakla birlikte, bütün salât kelimeleri namaz olarak anlaşılmamalıdır. Çünkü “namaz” artık biz Müslümanlar’ın malum ibadetini ifade eden teknik bir kelimedir. Aynı durum namazın rükünlerini oluşturan kıyâm, kırâat, rek’ât / rükû, secde / sücûd, ka’de / ku’ûd için de geçerlidir. Aksini gösteren bir karîne olmadığı takdirde, bunların da namaz ibadetinden bağımsız kendi (sözlük) anlamları esas alınmalıdır. Sözgelimi meleklerin Hz. Âdem’e “secde” etmesi –her ne kadar aynen namazdaki secde gibi anlaşılıyorsa da- aslında maksat “meleklerin Hz. Âdem’e râm olması, onun emrine girmesi”dir. İsrailoğulları’na hitap eden وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِعِينَ ifadesini (Bakara 2/43) namazın bir rüknü olarak “rükû edenlerle birlikte rükû edin” şeklinde değil; daha genel anlamda “(O’nun azameti önünde) eğilenlerle birlikte siz de eğilin” şeklinde anlamak daha isabetli olsa gerekir. İkinci bir örnek de – قَضَيْتُمْ (Nisa 4/103) ve قُضِيَتْ (Cum’a 62/10) cümlelerinin namazın kaza edilmesi ile ilişkilendirilmesidir. Oysa bu âyetlerde, namazın “tamamlanması”ndan, “sona ermesi”nden bahsedilmektedir. Ancak kelimelerin terim anlamları o kadar öne çıkmıştır ki, Kur’an’da görülen bütün ‘salât’ kelimeleri “namaz” olarak tercüme edilmektedir. Oysa ‘salât’ ‘namaz’dan her bakımdan daha geneldir. Mutlak manada kullanılan salât; belli bir ritüeli değil, “kişinin iman ve dindarlığı”nı ifade etmektedir. Bir âyette; ölmek üzere olan bir kâfirin fecî durumu anlatılırken, onun tasdîk ve salât sahibi olmadığı, aksine, tekzîb edip yüz çevirdiği anlatılmıştır; tasdîk-salât ikilisine karşıt olarak “tekzîb tevellî (i’râż)” ikilisi kullanılmıştır ki, tasdîk x tekzîb; dinin temel akide (inanç) alanını kapsadığına göre, salât x tevellî de dinin amelî yönünü toptan ifade etmiş olmaktadır.

Müslümanlar gibi, Yahudi ve müşriklerin de salâtları söz konusudur; çünkü dindarlık iddiası taşımayan yoktur. Hidayeti tekelinde gören Yahudiler malumdur; onlar için örnek vermeye gerek yoktur. Ancak putperestler bile sık sık Kâbe’yi haccetmekteydiler. Dindarlık nâmına, çıplak tavâf gibi çirkin (fahşâ) ve –alkış tutma ve- ıslık çalma gibi anlamsız hareketlere imza atmaktaydılar (A’râf 7/28; Enfâl 8/35). Bedir savaşı öncesi; “Allahım! Şayet şu (Kur’an), Senin tarafından gelen gerçek bir mesajsa, gökten üzerimize taş yağdır!” (Enfâl 8/32) diye yana yakıla duâ ediyorlardı. Ama uçuruma yuvarlanmak üzere olan toplumlarındaki baskı, zulüm ve anarşi ile dindarlıklarını sınamıyorlardı. Oysa Kur’an’ın onayladığı dindarlık; vakte, sayıya, resme ve şekle indirgenen zâhirî alışkanlıklar değil, şahsî ve maşerî sorunlara cevap arayan küllî bir hassasiyetti.

3.2. TASAVVUFÎ AÇIDAN… NAMAZIN RUHU

“Namazın vücup şartları, sıhhat şartları, çeşitleri, farzları, vacipleri, sünnetleri, mekruhları, namazı bozan hâller” vs. fıkh’ı (yani Fıkh-ı Asğar’ı) ilgilendirmektedir, dedik. Çünkü İslâm’ın iki ana normatif ilminden biri olan bu muazzam disiplin, tüm yönleriyle Müslüman hayatını düzenlemekle yükümlüdür. Dünya işlerinde ise, kimse kimsenin kalbini yaramayacağına göre, mecburen zâhire bakılacaktır. Zâhirî şartlar yerine getirilmişse, elbette namaz da sahih sayılacaktır. İşte, fıkıh namaza daha ziyade zâhirî özellikleri bakımından yaklaştığı için, tasavvuf erbâbı namazı fıkhî anlamıyla bırakmak istememekte, ona daha derin (manevî / bâtınî) boyutlar katmaktadır. Örneği: fıkhın namazında huşû şartı bulunmamakta; tebliğde dile getirdiğimiz fonksiyonların gerçekleşip gerçekleşmediğine bakılmamaktadır.

Tasavvufun bu noktadaki yaklaşımı ise –Mevlâna örneğinde– şöyle yansıtılabilir: Günahları yüzünden cezalandırıldığı halde, hâlâ yüce Allah’tan buna dair alâmet isteyen bir adam hakkında Mevlânâ şöyle der: “Oruç tutmakta, duâ etmekte, namaz kılmakta, zekât vermekte, başka ibadetlerde bulunmakta, fakat ruhu bir zerre bile zevk duymuyor… İbadeti kabuktan ibaret; içi yok. Cevizler çok, ama içleri boş. İbadetlerin netice vermesi için zevk gerek; tohumun ağaç olması için iç gerek. İçsiz tohum fidan olur mu?” (Mevlânâ, Mesnevî, çev. Veled İzbudak, gözden geçiren: Abdülbaki Gölpınarlı, İstanbul 1988, II, 260-261).

Bununla birlikte, iş ve sözler (yani suret) ‘iç’in tanıklarıdır (Mesnevî, V, 23). Bir ağaç kökünün yediği her şey; o ağacın dalından, yaprağından ve meyvesinden anlaşılır. Tıpkı, yemediğinden dolayı sararıp solanın gizli kalamadığı gibi…” (Fî-hi mâ fîh, çev. Meliha Anbarcıoğlu, MEB, İstanbul 1990, s.175).

“Sen ‘amel’den; namaz kılmayı, oruç tutmayı, hacca gitmeyi, geceleri uyumayarak ağlayıp inlemeyi ve perhiz etmeyi anlıyorsun. Halbuki bunların hiçbiri, amelin aslı ve kendisi olmayıp suret ve sebepleridir. Ancak hepsini yaptığın zaman, bunların sende bir etki sağlaması mümkündür. İçi-dışı bir olmayan bir adam bu suretleri yerine getirirse, bunun hiç ona faydası olur mu?” (Fî-hi mâ fîh, s.117-118).

Kaldı ki; “Şart, iyilik etmek değil, iyilikle gitmek; bu iyiliği Allah’a götürmektir. İnsanlıktan mı bir cevhere sahipsin, eşeklikten mi? Bu arazlar yok olunca, nasıl götüreceksin ki? Bu namaz ve oruç arazlarını Allah’a nasıl ileteceksin ki? Çünkü araz iki zaman zarfında baki kalmaz; yok olup gider, bir anlıktır… ‘Ben şu kadar ibadet etmiştim’ deme; o arazlardan elde edileni göster.” (Mesnevî, II, 72-73).

“Bedenin secdesi, elbette ruhun Allah’a yaklaşmasına sebeptir; ama dinin direği olan namaz hiç o ‘iç’siz, anlamsız, işlevsiz, niyazsız… suretten ibaret olabilir mi?” diyen Tasavvuf’un bu yaklaşımı göz ardı edilerek Fıkhî bakış esas alındığı içindir ki, Müslümanlar’ın geneli açısından artık namazın namaz olmaktan çıktığı, alışkanlık icabı eda edilen bir hareketler bütününe dönüştüğü izlenimi edinilmektedir. İnsanlar namaz fıkhıyla ilgili olarak; başlarında takke / sarık olup olmadığı, gömlek kollarının kısalığı-uzunluğu, kıyâmda ayaklarını kaç parmak açtıkları, ka’dede sağ ayak parmaklarını dikip dikmedikleri gibi ‘ciddi’ fıkhî meselelerden başlarını kaldırıp da namazın ruhuyla pek ilgilenememekte; namazda okuduklarını (söylediklerini) anlama ve huşû gibi esaslara eğilememekte; namazın “Allah’la ve müminlerle irtibatı sağlamlaştırmak” amacıyla ifa edildiğinden, yani namazın –aşağıda zikredeceğimiz– siyasî boyutundan habersiz namaz kılmaktadır.

3.3. KELÂMÎ AÇIDAN… NAMAZ KILMAYANIN TEKFÎRİ MESELESİ

Namaz aynı zamanda bir Kelâm terimidir. Tıpkı Kelime-i Şehâdet gibi, namaz da kişinin İslâm’a bağlılığını gösteren fiilî bir tasdiktir. “Namazı kasten terk eden kâfirdir!’ (Tirmizî, İman 9) vb. hadislere göre, kasten namaz kılmayan birinin kâfir olması gerekir” diye düşünülebilirse de, “Namazı kasten terk eden kâfirdir!” hadisi, namazın farz olduğunu inkâr etme, namazı bırakmayı helâl görme, kılmayı hiç düşünmeme vb. şekillerde yorumlanabilir. Yani, kâfir olan, namazı terk etmeyi helâl gören ya da farziyetini inkâr edendir. Bu gibi hadisler, emredilen hususu yaptırabilmeyi hedefleyen tağlîz ve mübalağa ifadeleri olarak da anlaşılabilir. Kaldı ki; Ehl-i Sünnet, kendini Müslüman olarak tanımlayan ve kıbleye dönerek namaz kılmayı kabul eden hiç kimseyi tekfîr etmez. Ayrıca, Elmalılı’nın ifadesi ile; “Terk-i amel iki türlüdür: Birisi terk-i cüz’î, diğeri terk-i küllîdir. Yani biri terk, biri de terki i‘tiyad etmektir. Bazan namaz kılmamak ve namaz kılmamayı alışkanlık hâline getirmek gibi… Binaenaleyh, terk-i cüz’î küfür olmayabilir. Lâkin terki i‘tiyad eden, kılmayı hiç hatırına getirmeyen, ömründe hiç kılmayan ve hatta kılmamağa azmetmiş bulunanların ehl-i kıble olduklarına ve bu farîzaya imanları bulunduğuna nasıl hükmedilebilir?” (Elmalılı, HDKD, I, 208) Zira namaz, tıpkı kelime-i şehâdet gibi, kişinin İslâm’a bağlılığını ilân eden fiilî bir tasdîktir. Nitekim mescidlere devam edenlerin de imanına tanıklık edilmesi istenmiştir (İbn Mâce, Mesâcid 19).

Yukarıda da değinildiği üzere, namaz sadece bir ritüel / âyin olmadığı gibi cami de sadece tapınak değildir. İnsanlar hem namaz esnasında hem de namaz dışı eğitim-öğretim faaliyetleriyle camide eğitilmiş; hukukî anlaşmazlıklar camide hükme bağlanmış, savaş kararları camide alınmış; böylece, namaza katılmak Müslüman toplumun üyesi olmak anlamına gelmeye başlamıştır. Namazın dinin direği sayılmasında bunların rolü büyüktür. Caminin iki temel biriminden biri olan minber; nutuk irat edilmesine yaradığı gibi, siyasî bir mahiyet de taşıyordu; bir tür tahttı. Alınan önemli kararlar Hz. Peygamber tarafından minberden iletiliyordu. Camilerin dinî ve siyasî faaliyetin merkezi olma özellikleri bilhassa minberde tecelli ediyordu. Minbere çıkmak, aynı zamanda Hz. Peygamber’in makamına çıkmak anlamına geliyordu. İnsanlar halifeye minberde biat ediyorlardı. Minberde hutbe/nutuk irat etmek namaz kıldırmaktan daha mühimdi. Hükümdarın tahttan indirilmesi de minberde veya minber yanında gerçekleşirdi. Çünkü cami salt tapınak değil, bir nevî parlamento hüviyeti taşımaktaydı; toplumun/cemaatin bilgilendirilip öyle ya da böyle rızasının alınması gerekiyordu. Halifenin başkentte camilere karşı durumu neyse, valilerin de eyaletlerde camilere karşı durumu oydu. Halife gibi vali de minbere çıkıp nutuk irat ederek vazifesine başlardı. Halifenin siyasî gücü zayıfladığında bile, civar bölgelerdeki siyasî otoriteler, halifenin Müslüman hükümdarı sıfatıyla sahip olduğu ve kendilerine tevdî ettiği gücü kullanmaktaydı. Tabii, bu nutukları irat etmek için Cuma namazı hutbelerini beklemeye gerek yoktu; siyasî otorite, gerektiği her an cemaati camide toplanmaya çağırıp hutbe irat edebilirdi.

Böylece, namazı terk edenlerin niçin kâfir ilân edildiği de vuzuha kavuşmuş olmaktadır. İbn Mes’ûd ve Mu’âz b. Cebel gibi büyük sahabilerin de aralarında bulunduğu 17 âlimin, vaktinin geçtiğini göre göre namaz kılmayanları irtidat etmiş saydıkları nakledilmiştir (İbn Hazm, el-Fasl fi’l-milel ve’l-ehvâ’ ve’n-nihal, Kahire 1320, III, 229). Kanaatimizce, o devirde namaz kılmamak, namazı kılmamakla kalmayıp, aynı zamanda, Müslüman toplumu ve vatanı da reddetmek anlamına geldiği için, realiteyi esas alarak böyle bir görüşe varmışlardır. Yani namaza, “terk edeni irtidat etmiş sayarak katlini tartışacak” kadar büyük önem verilmesi, namazın siyasî boyutu ile ilgilidir. Nitekim İslâm toplumundan ayrılanları öldürmek de helâl görülmüştür (Buhari, Diyât 6). [Salâtın siyasî ve toplumsal boyutunu en bariz vurgulayan âyet şudur: “(Mısır’da, Hz. Musa’yı lîder benimseyen gençler:) ‘Biz, yalnız Allah’a güvenip O’na dayanıyoruz. Ey Rabbimiz! Bizi, şu gürûhun ayartılmasına vesile etme ve bize acı da şu kâfir güruhtan kurtar.’ dediler. Biz de Musa ve kardeşine vahyettik ki; kavminiz için Mısır’da (karargâh) evler hazırlayın; evlerinizi (gözünüzün kulağınızın kendisinde olduğu) birer merkez hâline getirin ve namazı niyazı dosdoğru yerine getir(erek bu ibadet etrafında ‘cemaat’leş)in. Sen de müminleri müjdele(yip morallerini güçlendirmeye çalış)!’ diye vahyettik.” (Yûnus 10/85-87)].

O halde, “namazdan kaçınmak” da “cemaati terk etmek” de, bugün anladığımız manada tembellik vs.den dolayı camiye gitmemek ya da ‘alaca namaz’ kılmak değil, aksine, müminlerle birlikte siyasî-içtimaî bir eylem olan namaza katılmayı, yani o sosyal-politik-askerî yapıyı reddetmek anlamındadır.

SONUÇ

Salât kelimesi; ibadet/ritüel çerçevesi içine sokulabilecek “duâ etme, yalvarıp yakarma, namaz-niyaz ve âyin” gibi anlamlara gelir. Salât bütün dinlerin ortak unsuru olmakla birlikte, dinler zincirinin son ve en parlak halkası olan İslâm’da, gerek sureti gerekse ruhu ile en mükemmel şekline kavuşmuştur. Salât/namaz hiçbir zaman şahsî duâ ve yakarıştan ibaret olmamıştır. Günümüzdeki şeklini almadan önce, tesbîh, tenzîh, duâ, yakarış ve hamdüsenâ olarak başlayan namaz; zamanla rükû, iki secde, Kur’an okuma vb. esasların getirilmesi, rekât sayılarının belirlenmesi ve az-çok belli olan vakitlerin iyice netleştirilmesiyle yavaş yavaş kurumsallaşmıştır.

Zikr, tekbîr, tesbîh / tenzîh, hamdüsenâ, tefekkür, duâ, isti’āne, tażarrû / yakarış, kıyâm, kırâat, rükû, secde, kunût, huşû, ayrıca; abdest / gusül / teyemmüm, ezan / nidâ, kıble / beytullāh, mescid / musallâ mefhumlarının yer almadığı bir namaz düşünülemez. Dolayısıyla;

-Cismanî-ruhanî bütün varlığımızı Allah’a yöneltmediğimiz,

-O’nun huzuruna / dîvanına durmadığımız,

-O’na yoğunlaşmadığımız, O’nunla iletişim kur(duğumuz bilincinde ol)madığımız,

-O’nu hatırlamadığımız, anmadığımız, düşünmediğimiz,

-O’na hamdüsenâ etmediğimiz,

-O’nu her tür eksiklikten tenzih etmediğimiz,

-Büyük bir alçakgönüllülükle O’nun yüceliği önünde eğilmediğimiz,

-En değerli varlığımız olan başımızı O’nun azameti karşısında yerlere   koymadığımız,

-O’nun kelâmından âyetler okumadığımız,

-O’na duâ ederek dünya ve âhiretine yönelik O’ndan bir şeyler istemediğimiz,

-Önemli işlerimizde O’ndan medet ummadığımız/yardım beklemediğimiz,

-Maddî-manevî pisliklerden arınmadığımız,

-Bizi fahşâ ve münker denilen kötü alışkanlıklardan uzaklaştıramayan,

-Bize Hakk’a ve halka karşı alçakgönüllülük kazandıramayan,

-Kibir, istiğnâ ve tuğyân gibi komplekslerimizi tedavi edemeyen;

-Hakk’ın emir-yasak ve tavsiyelerine karşı dikbaşlılığımızı yok edemeyen,

-Gönüllü olarak eda etmediğimiz,

-O sırada ne yaptığımızı / ne söylediğimizi bilmediğimiz

bir ritüele; -Fıkhî manada dense de Kur’an’a göre- namaz denmeyeceğini bilmeli; namazlarımızı bu bilinçle eda etmeliyiz.

Kur’an’ın onayladığı namaz; vakte, sayıya, resme ve şekle indirgenen zâhirî bir alışkanlık değil, önce fertleri kendi içlerinde eğitip olgunlaştıran, sonra da bu eğitimli fertleri bir araya getirerek onlara ma’şerî / toplumsal sorunlara çözümler aratıp bulduran küllî bir hassasiyettir. Namazın, ilkin 50 vakit olarak emredilmiş olması da bu küllî hassasiyetin bir başka ifadesidir.

Salât; gerek Allah’la gerekse kader birliği ettiği mümin toplumla sağlam bir bağlantı kurmak gayesiyle kılınır. Salât sayesinde bütün inananlar; rütbe, makam, mevki, sınıf, ırk, renk ve dil ayrımı söz konusu olmaksızın bir araya gelmekte; egoistçe duygularını törpüleyerek “biz” şuuru kazanmaktadır. Salât “küllî/bütüncül bir dindarlık” anlamına geldiği içindir ki, ‘salât’ı icra edip de, açlık ve güvensizlik gibi temel toplumsal sorunlara gözünü kapatanlar şiddetle eleştirilmiştir. Çünkü muhtaçları koruyup kollamak, açlığı izale etmek, güvenli bir ortam oluşturarak insanları “efendi”lerin tasallutundan kurtarmak, İslâm dininin en temel iki gayesidir. Bunların esas alınmadığı bir dindarlık iddiası, en hafif değerlendirme ile “eksik”tir. Demek ki, salât kişinin hem Hak’la hem de halkla ilişkilerini düzenlemektedir. Gördüğü bu fonksiyondan dolayıdır ki “dinin direği” sayılmıştır. Böylece, mabedi ve ‘salât’ı mazeretsiz terk edenlerin niçin kovuşturulduğu da netleşmektedir. Hz. Peygamber ve arkadaşları ölüm-kalım savaşlarında bile ‘salât’ı (namaz) bırakmamışlardır; çünkü ‘salât’, asıl bu ağır ve zor şartlarda gereklidir.

MURAT SÜLÜN