“Sana kitaptan vahyedileni oku ve namaz kıl,
şüphesiz namaz hayâsızlık ve fenalıktan alıkor;
Allah’ı hatırlamaksa en büyüktür.
Allah yaptıklarınızı bilmektedir” (Ankebût 29/45).

Giriş

Namaz, İslâm dininin genel sistemi içerisinde merkezî bir yere sahiptir. Bu durum namazın muhatap açısından kuşatıcı olmasından kaynaklandığı gibi namazın süreklilik ve kazandırması amaçlanan bilinç düzeyinden de kaynaklanmaktadır. İslâm’ın Müslümanlardan istediği diğer yükümlülükler belirli ortam ve şartlara bağlı olarak ikame edilirken, namaz her türlü şartlar altında ve her Müslüman’ın her şeye rağmen ifa etmesi gereken bir yükümlülüktür. Zekâtı vermek için belirli düzeyde mala sahip olmak gerekirken, hac için genel anlamda ifa etme imkânı, oruç için sağlıklı olmak gerekir. Namaz ise; yolcu, mukim, hasta, sağlıklı, zengin, fakir gibi hiçbir ayrım gözetilmeksizin tüm Müslüman bireylerin ifa etmesi beklenen bir ibadettir. Salt bu yönüyle namaz, üzerinde düşünülmeye değerdir. Zira dinin kuşatıcı yüzünü, ayrım yapmayan yönünü ve Allah’ın yaratmış olduğu kullarını tek bir eylemde birleştirdiği, eşitlediği bir ibadettir.

Ayrıca namazın başta Cuma namazı olmak üzere ancak cemaatle kılınabilmesi, sair namazların cemaatle kılınmasının teşvik edilmesi, hatta cemaati terk etmenin kınanmış olması, sosyal bir varlık olan insanın benliğinden sıyrılarak bir süreliğine de olsa kendisi gibi inanan diğer bireylerle bütünleşmesini sağlamaktadır. Bu bütünleşmenin bakış açısı üzerinde bırakacağı pozitif tesir kuşkusuzdur.

Yine namaz senenin veya ömrün herhangi bir alanıyla sınırlı değil, her gün minimum beş defa kılınmak suretiyle kulluk bilincini, Allah ile baş başa olma bilincini sürekli canlı tutmaktadır. Buna mukabil oruç senede bir ay, zekât senede bir defa, hac ise ömürde bir defadır. İşte namaz, bu mahiyetinden kaynaklanan kuşatıcılığı ve dönüştürücü vasfından dolayı dinin merkezinde yer almaktadır. Bu nedenle namazın öğretmeni ve namazı “gözümün nuru” olarak tanımlayan Hz. Peygamber “Namaz dinin direğidir” buyurmuştur.

İmân-İbadet-Ahlâk İlişkisi

Bilindiği gibi dinî hükümler üç kategoriye ayrılır: İman ve akide ile ilgili hükümler ki bunlara itikadî hükümler denilir; ibadet ve muamelatla ilgi hükümler, bunlara da amelî hükümler denilir; ahlâkla ilgili hükümler ki bunlara da ahlâkî hükümler denilir. Gerek Kur’an-ı Kerim’in, gerekse Hz. Peygamber’in davranış ve ifadeleri değerlendirildiğinde bu üç aşamalı hükümlerin tamamen iç içe oldukları, birbirlerinden ayrılmadıkları görülecektir. Öyle ki, biri olmadan diğeri eksik kalacaktır. Teorik olarak İslâm dininin inanç, amel ve ahlâk bütünlüğünü sağladığı ve bunu mensupları üzerinde gerçekleştirmek için tüm tedbirleri almış olmasıdır.

İman-amel-ahlâk bütünlüğünün sağlandığı ve bu konuda tüm tedbirlerin alındığı şu âyetlerde de açıkça ifade edilmektedir: “Görmedin mi Allah nasıl bir misal getirdi: Güzel bir sözü, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca (benzetti). (O ağaç), Rabb’inin izniyle her zaman yemişini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir” (İbrahim 14/24-25). Râzî,[1] bu âyetlerin tefsirinde “güzel bir sözü” marifetullah ile aydınlanmış nefis olarak yorumlamaktadır ki bu yorum âyetlerin sibak ve siyaklarına da uygundur. Buna göre bahse konu ağacın sabit olan kökü imana, gökte olan dalları amele ve verdiği güzel yemişleri de ahlâka işaret eder. Yine aynı şekilde Zemahşerî[2] bu âyetlerde müminin bir ağaca benzetildiğini belirterek ağacın bir bütün olarak iman – amel ve ahlâk birliğine işaret ettiği kanaatindedir. Görüldüğü gibi edebî sanatları kullanmada bir şaheser olan Kur’an-ı Kerim’in bu benzetmesi iman, amel ve ahlâk bütünlüğüne dikkat çekmekte ve bunların kural olarak birbirlerinden ayrılmazlığını ifade etmektedir. Buna göre, inancı sağlam bir müminin bu imanın bir gereği olarak amel etmesi (ibadet etmesi) ve amelin de doğal olarak güzel ahlakı meydana getirmesi beklenmektedir.

İman, amel ve ahlâk bütünlüğü İslâm dininin insanları kemale erdirmek için öngördüğü sistemin temel parametresi olduğu gerçeği üzerine, namazın bu sistem içersinde nerede durduğu, neye tekabül ettiği de önemlidir. Kur’an-ı Kerim salih amelden bahsederken hep namazı ön plana çıkarır. Namaz kadar Kuran’da sıklıkla bahsedilen başka bir ibadet bulunmamaktadır.[3] Burada da namazın insan karakteri üzerindeki pozitif tesirlerine bir işaret olsa gerektir. Buna göre iman, amel ve ahlâk birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Amelin zirvesi ise namazdır. İman amelin temeli, amel de ahlâkın temelidir. O halde usulüne uygun kılınan namazın ahlâkı pozitif etkilemesi kaçınılmaz bir sonuç olarak karşımıza çıkmaktadır.

Namaz İbadeti: Eda ve Amaç

Namaz bir yönüyle hukukî bir eylemdir. Hukuk (fıkıh), herkes tarafından anlaşılabilen, çerçevesi belirlenmiş verilere dayanır. Dolayısıyla namazın da geçerli (sahih) olabilmesi için birtakım hukukî (fıkhî) kuralların (farz, vacip, sünnet vs.) yerine getirilmesi gerekmektedir. Ancak bu durum tamamen sorumlu bir kul olarak, hukuki nedenden ötürü yerine getirilmesi gereken form ve biçimlere işaret etmektedir. Dinin manipüle edilmemesi, zaman zaman bir kısım batınî düşüncelere sahip çevrelerin yaptığı sapkın yorumlara maruz kalmaması için hukukî form ve biçimlere riayet etmek elbette ki önemlidir, vazgeçilmezdir. Hiç kimsenin, konumu ne olursa olsun bu form ve biçimlerle oynamaya hakkı yoktur. Bunlar Hz. Peygamberden tatbikatla bize kadar intikal etmiş ve bu şekilde de kalacaktır. Ümmetin kahir ekseriyetini oluşturan sevâd-ı âzâmının bu ilke üzerinde ittifak etmesi de bunu göstermektedir.

Ancak diğer ibadetlerde olduğu gibi namazın da insanın genel karakter ve ahlâkı üzerinde etkili olması, onu dönüştürmesi için belirtilen form ve biçimler yanında insanın iç âleminde de birtakım hususlara riayet etmesi gerekmektedir. Namazın insanı dönüştürmesi, kötülüklerden alıkoyması, iyiliklere sevk etmesi ancak bu şekilde mümkün olabilir. Aksi takdirde maalesef -zaman zaman müşahede ettiğimiz gibi- namaz kılıp da yapmaması gereken fiilleri yapan müminlerle karşı karşıya kalmamız kaçınılmaz olacaktır.

“Namaz” Farsça kökenli olup anlamlarından biri de “tazim için eğilmek”tir. Diğer anlamları da buna yakındır. Arapçası ise “salât” olup bu da, “bağışlanma dilemek”, “yakınlaşmak”, “topyekûn olarak Allah’a yönelmek” gibi anlamları da ihtiva etmektedir.[4] Bu tanımlamalardan da anlaşıldığı gibi namaz kılmak yaratıcı huzurunda, onun büyüklüğünü ikrar ederek ve onun koymuş olduğu kurallara uyulacağını ifade ederek eğilmektir. Dolayısıyla namaz aynı zamanda bir ahid yenileme, bir imanı tazeleme ve Allah’a rağmen herhangi bir tasarrufta bulunulmayacağını vaad etmektir. Bu yönüyle namaz sadece hukuki birtakım formların icra edildiği bir törenden ibaret olmayıp insanın tümüyle bilincini inşa ederek ona hassasiyet veren, bakış açısı kazandıran, hayatının her alanında yönlendirici olan bir amel olarak karşımıza çıkmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de namazla ilgili geçen ifadeler namazın insanda oluşturması beklenen bilinç düzeyi ve insanın hareketleri üzerindeki tesire işaret etmektedir. Bu ifadelerden birkaçı şunlardır:

“Dediler ki: Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını (putları), yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın!” (Hûd 11/87). Kavmini şirki bırakarak tevhid inancını benimsemeye davet eden Allah’ın peygamberi Şuayb böyle bir tepkiyle karşılaşmaktadır. Âyetten Şuayb’ın (a) kavminin namazın sadece belirli birtakım formları yerine getirmekten ibaret olmadığını, failinin sair hayatını da etkilediği konusundaki kanaatlerine işaret etmektedir.

“Nihayet onların peşinden öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı zayi’ ettiler; nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını çekecekler” (Meryem 19/59). Bu âyette enbiya, sıddikler ve şehidlerden bahsettikten sonra onların peşinden mirasyedi bir güruhun geldiğini ve namazı zayi ederek şehvetlerine tâbi olma özelliklerine sahip olan bu zümrenin “şerru’l-halef” olduğundan söz edilmektedir. Buna göre namazı terk etmek değil, onu zayi’ etmek bu zümrenin belirgin özelliğidir. Taberi[5] başta olmak birçok müfessire göre namazı zayi etmekle onu terk etmek farklı şeylerdir. Burada kastedilen terk etmek değildir. Bir şeyi zayi’ etmek, Anadolu tabiriyle onu araya vermektir. Usul ve âdâbına uygun yapmamaktır. Görünürde belki yapılıyor gibidir ancak içi boştur.

“Namazları ve orta namazı muhafaza edin. Allah’a saygı ve bağlılık içinde (kanitîn olarak) namaz kılın” (Bakara 2/238). Bu âyette de namaz kılarken sahip olunması gereken ruh haline dikkat çekilmektedir. Namazın sadece et ve kemikle değil aynı zamanda içten gelen bir bağlılıkla kılınması istenmektedir. Namazın Allah’a teslimiyetle eda edilmesi emredilmektedir. 

“Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir; Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler” (Mü’minûn 23/1-2). Bu âyette kurtuluşa götürecek olan imanın namazla desteklenmesi, namazın da huşû içersinde kılınması gerektiği ifade edilmektedir. Buna göre müminin encamını şekillendiren namaz huşû ile kılınan namazdır.

“Muhakkak ki ben, yalnızca ben Allah’ım. Benden başka ilâh yoktur. Bana kulluk et; beni anmak için namaz kıl” (Tâhâ 20/14). Bu âyette namazın amaçlarından birine, belki de en önemlisine işaret edilmektedir: Namaz kılmak suretiyle Allah’ı hatırlama.

“Sana kitaptan vahyedileni oku ve namaz kıl, şüphesiz namaz hayâsızlık ve fenalıktan alıkor; Allah’ı hatırlamaksa en büyüktür. Allah yaptıklarınızı bilmektedir” (Ankebût 29/45).

Yukarıda altı maddede verilen âyetlerden ilk ikisi ile sonuncusu namaz ile namaz kılanın fiilleri arasında doğrudan bir bağlantı olduğuna işaret etmektedir. Şuayb’ın inkârcı kavmi bile namazın kılanı üzerinde tesirini bilmekte ve “Sana namazın mı emretmektedir?” diye hesap sormaktadırlar. Diğeri bozulmuşluğun belirtisi olarak namazı zayi’ etmeyi göstermektedir. Burada namazı zayi’ etme sadece bozulmanın neticesi değil aynı zamanda sebebi olarak da anlaşılabilir. Son âyet ise namaz kılınmasını emrettikten sonra namazın kişinin hayatı üzerinde meydana getireceği değişikliğe işaret ederek edepsizlik ve fenalıktan alıkoyacağını ifade etmektedir.

Üçüncü ve dördüncü maddedeki âyetler namazın nasıl kılınması gerektiğini konu edinmektedir. Buna göre namazı sadece et ve kemikten ibaret birtakım hareketlerle sınırlı tutmamak gerektiği, bunlara ek olarak gönül ve zihin (tefekkür) huzurunun da şart olduğu belirtilmektedir. Namaz sadece şeklen eda edildiği zaman görünürde müminin kınanmasına engel olabilmekte ise de müminin kurtulabilmesi ve tabii gerçek manada namazını eda edebilmiş olması için bilinçli olarak, ne yaptığının farkında olarak eda etmesi önerilmektedir. Beşinci maddedeki âyet ise namazın en önemli amaçlarından birine işaret etmektedir: Allah’ı hatırlamak. Zira Allah’ı hatırlamak kulun yalnız olmadığını, kendisine inamda bulunan, kendisini yaratan, yaşatan, merhamet eden ve tabii olarak hesaba çekecek olan Yüce Kudret’in kendisiyle sürekli birlikte olduğunu hatırlamaktır.

Sonuç

İslâm dininin, mensuplarından istediği bütün ibadetler, failleri üzerinde farklı tesirler bırakırlar. Bu durum söz konusu ibadetlerin bir kulluk yükümlülüğü olarak yerine getirilmesi ve doğal olarak uhrevî cezadan kurtulup uhrevî mükâfata nail olmaktan başkadır. Zira henüz dünyada iken failinin üzerinde birtakım pozitif değişimler meydana getirme potansiyeline sahiptirler. Elbette her ibadette bizim kul olarak tahmin edemeyeceğimiz birçok hikmet gizlidir. Doğrusunu, mükemmel bir şekilde bilecek olan Yüce Yaratan’dır. Bütün müminlerin her gün minimum beş defa eda etmesi gereken namaz kulu dönüştüren, onu hayra sevk eden en önemli âmildir. Bu nedenle İslâm’ın şiarı olarak kabul edilmektedir.

İstatistiksel bir çalışma yapıldığında gerçekten de namaz kılanlar arasında suç oranının kılmayanlara göre daha düşük olduğu görülmüştür. Madde bağımlılığı, şiddet kullanma, haksız yere zimmete geçirme gibi alanlarda namaz kılanların daha az görüldüğü müşahede edilebilir. Ancak her şeye rağmen namaz kılanların da zaman zaman suça bulaştıkları görülebilir. Yukarıda çerçevesi belirlenmeye çalışılan namazın kötülüklerden alıkoyması beklenirken bu neticenin gerçekleşmemesinin sebebi namazın usulüne uygun olarak kılınmaması olarak değerlendirilmelidir. Usulüne uygun bir namaz hukuki gerekleri (farz, vacip, sünnet…) yerine getirildiği gibi ciddi bir boyun eğme ve teslimiyet duygusu içerisinde kılınan namazdır. Bu duygu ve düşüncelerle kılınan bir namaz sahibini duyarlı hale getirecek ve kendisinden bağışlanma dilediği, kendisinden yardım dilediği rabbine karşı gelmekten alıkoyacaktır. Bu nedenle namazımızın Allah katında bir kıymet ifade edip etmediğinin sağlamasına yapmak da elimizdedir. Eğer namazımız bizi dönüştürüyor, ahlakımızı güzelleştiriyor ve bizi kötülüklerden alıkoyuyorsa bu namaz makbul bir namaz demektir.  Değilse kıldığımız namazda, niyetimizde, duruşumuzda, ihlâs ve samimiyetimizde bir problem var demektir. Bu problem namazımızın bizi dönüştürmesine engel olmaktadır. Doğal olarak bu namazın Allah katında makbul bir namaz olması da beklenmez. Bu durumda başımızı iki elimizin arasına alarak nerde hata yaptığımızı tespit etmek ve bu hatadan vazgeçmek en önemli görevimiz olmalıdır.

Mahmut ÇINAR

[1] Râzî, Fahreddin, Mefâtihu’l-Ğayb, V 242.

[2] Zemahşerî, Mahmud b. Ömer, el-Keşşaf, Kahire 1373/1953, II 430.

[3] Geniş bilgi için bk. Abdulbaki, Muhammed Fuad, el-Mu’cemü’l-Müfehres, “SLV” md., İstanbul 1990, s. 412 vd.

[4] Geniş bilgi için bkz. Yaşaroğlu, Kâmil, “Namaz”, DİA, İstanbul 2006, XXXII 350.

[5] Taberî, İbn Cerir, Camiu’l-beyan an te’vîli âyi’l-Kur’ân, XVI 64.