Nahl (Bal Arısı): Şifa Simgesi

Neden başka hayvanlar değil de, bazı hayvanların ismi surelere ad olarak verilmiştir?

Tarih : Mart 07, 2016
Sayı : Ocak-Şubat 2015
Konu : İrfan
Yazar :Kadir CANATAN

Rivayetler ve üslup olarak incelendiğinde Nahl Suresi’nin Mekke döneminin son zamanlarında indiği anlaşılmaktadır. Nahl, Arapça’da “Bal arısı” demektir. İlk bakışta bir hayvanın sureye ad olarak verilmesi şaşırtıcı olabilir. Ama Kur’an’da daha birçok surenin adının hayvan isimlerinden seçilmiş olduğu düşünülürse, burada şaşırtıcı olan bir durum yoktur. Daha önce Bakara Suresi’nin “inek” anlamına geldiğine değinmiştik. Bundan başka Kur’an’da “örümcek” anlamına gelen Ankebut, “karınca” anlamına gelen Neml, “fil” anlamına gelen “Fil” sureleri de yer almaktadır. Belki burada şu soru sorulabilir: Neden başka hayvanlar değil de, bazı hayvanların ismi surelere ad olarak verilmiştir? Bunun spesifik bir anlamı var mıdır?

Bir kere şunu belirterek başlayalım: Kur’an’da pek çok hayvan ve bitkinin ismi geçmektedir. Kur’an coğrafyası hakkında çalışma yapan araştırmacılar, Kur’an’da hangi hayvan ve bitkilerin isimlerinin anıldığını ayrıntılı bir biçimde ortaya koymuşlardır. Kur’an’da en fazla davar, sığır, deve, kuş, inek, balık ve at isimlerinin geçmesi şaşırtıcı olmasa gerekir. Pek çok hayvana işaret edilmiş olmakla birlikte, en çok Kur’an’ın ilk muhataplarının çevrelerinde rastladığı hayvanlara değinilmiştir. Öte taraftan, sadece bazı hayvanlar surelere ad olarak verilmiştir. Belki bu mesele daha etraflıca araştırılması gereken bir meseledir. Bu araştırma sonucunda Nahl Suresi’nde neden bal arısına değinildiğini ve simgesel olarak ne anlama geldiğini keşfedeceğiz.    

Nahl Suresi’nin girişinde yaratılışın çeşitli evre ve katmanlarına atıflar yapılır. Buradan ilk elden edindiğimiz izlenim, yaratılışın fonksiyonel olarak ele alınmış olmasıdır.  “Hayvanları da yarattı. Onlarda sizin için bir ısınma ve birçok faydalar vardır. Hem de onlardan yersiniz. Onları akşamleyin getirirken, sabahleyin salıverirken de sizin için bir güzellik (ve zevk) vardır. Onlar ağırlıklarınızı, sizin ancak zorlukla varabileceğiniz beldelere taşırlar. Şüphesiz Rabbiniz çok esirgeyicidir, çok merhametlidir. Hem binesiniz diye, hem de süs olarak atları, katırları ve merkepleri de yarattı. Bilemeyeceğiniz daha nice şeyleri de yaratır.” (16:5-8).

Bu ayetlerden önce, “İnsanı nutfeden (bir damla sudan) yarattı. Böyle iken bakarsın ki o, Rabbine açık bir hasım kesilmiştir.” (16:4) diyen Allah, hemen ardından gelen ayetlerde ise hayvanların yaratılışını insana sağladığı “yararlar” açısından değerlendirmektedir. İfade edildiği üzere hayvanların insan için pek çok fayda ve işlevleri bulunmaktadır: Besin kaynağı, yük aracı, güzellik göstergesi vs.

Bu fonksiyonel değerlendirmeden çıkarılacak sonuç şudur: İnsan, kendisi için yaratılan tüm dünya nimetlerinden yararlanırken, bunun karşılığında da Allah’a şükretmelidir! Oysa insan hem kendisini bir damla sudan yaratan hem de tüm nimetleri ona sunan Allah’a “açıkça düşman” kesilmiştir. İşte, Kur’an bu dilemmayı gözler önüne sermekte ve insanla bir tartışma içine girmektedir. İnsana sorulan temel soru şudur: “Şu hâlde yaratan, yaratamayan gibi olur mu? Artık siz düşünmez misiniz?” (16:17).

Nahl Suresi, düşünmenin konusu hakkında bazı veriler sunmaktadır. Bu verilerin başında Allah’a eş koşmanın mesnetsiz mantığı gelmektedir. “Allah’ı bırakıp da taptıkları şeyler, yaratılmış olduklarına göre hiçbir şey yaratamazlar. Onlar, diri olmayan cansız varlıklardır! Ne zaman dirileceklerinin de şuuruna varamazlar.” (16:20-21). Bu ayetler, Arapların saygı gösterdiği ve taptığı şeylerin niteliği hakkında bilgi vermektedir. İlk olarak taptıkları şeyler kendileri gibi “yaratılmış” şeylerdir. İkincisi, hemen ardından bunların “ölü” oldukları bildirilmektedir. Bu bilgiler, çeşitli türden rivayetlerle birleştirildiğinde Arapların ölmüş atalarını ilahlaştırdıkları anlaşılmaktadır.

İlkel toplumların dinleri üzerinde araştırma yapan antropologlar, kimi toplulukların “mana” olarak adlandırılan bir ruhsal varlığa ve bunların öldükten sonra da çeşitli varlıklarda bedenleşerek yaşadıklarına inandıklarını bildirmişlerdir. Arapların böyle bir inanca sahip olup olmadıkları pek kesin değildir, ama atalara duyulan saygının normal ölçülerin ötesinde bir mahiyete sahip olduğu kesindir. Bu inanç, onlara atalarının heykellerini yapmaya ve meydanlara dikmeye sevk etmekle kalmamış, Allah’a eş bir konuma yükseltilmesini beraberinde getirmiştir. Başka ayetlerden, bu kimselerin aracı rolü oynadıklarına dair bir inancın Araplar arasında bulunduğu anlaşılmaktadır. “İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, “Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” diyorlar. Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez.” (Zümer, 39:3).

Bir başka husus, atalara saygının onların inançlarında belirleyici bir unsur olmasıdır. Onlar atalardan aldıkları her şeyin doğru, güzel ve meşru olduğuna inanmaktadır: “Onlar, Rahmân’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışına şahit mi oldular? Onların (yalan) şahitlikleri yazılacak ve sorgulanacaklardır. “Eğer Rahmân dileseydi, biz onlara kulluk etmezdik” dediler. Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar. Yoksa bundan önce onlara bir kitap verdik de ona mı sarılıyorlar? Hayır! Onlar sadece, “Şüphesiz biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, ve biz onların izlerinden gitmekteyiz” dediler. İşte böyle, biz senden önce hiçbir memlekete bir uyarıcı göndermedik ki, oranın şımarık zenginleri, “Şüphe yok ki biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de elbette onların izlerinden gitmekteyiz” demiş olmasınlar.” (Zuhruf, 43:19-23). Son ayet, bu olgunun genel bir eğilim olduğuna işaret etmektedir.

İnsanların gerçek yaratıcıya yabancılaşması ve bunun dışında, gerçek olmayan ve sahte ilahlar edinmeleri insanlık tarihinin temel sorunudur. Bu sorunun temelinde gerçek ama “uzak neden” ile sahte ama “yakın nedenler” arasındaki farkın ayırt edilememesi yatmaktadır. İnsanlar, eşya üzerinde derinlemesine düşünce (tefekkür) yeteneklerini kaybettikleri zaman, kendilerini ve kendilerinin yararlandıkları her şeyin sebebini bulma konusunda bir çıkmaza düşmekteler ve bir şeyin üremesine yardımcı olan en yakın sebepleri (üremeye vesile olan anne-baba, yani atalar ya da yararlandıkları ürünlerin yeşermesine sebep olan amiller; mesela su, toprak, güneş vs. gibi) gerçek sebep zannetmektedirler. Bu sebeple olsa gerek ki, Kur’an defalarca insanları eşya ve evren üzerinde derinlikli düşünmeye çağırmaktadır. Nitekim Nahl Suresi, bu tür ayetlerle başlamaktadır.

Kanaatimizce eşya hakkındaki fonksiyonel düşünce, daha ileri bir adım atmak için gerekli olan bir ilk temeldir. Fonksiyonel düşünce, felsefi anlamda fiziki (zahiri) gerçeklik üzerinde bir düşünce biçimidir. Bu düşünce biçimi, eşya dünyasındaki karşılıklı ilişkilere ve bağımlılığa dikkat çeker; hiçbir şeyi diğerinden ayırmamaya çağırır. Fakat netice olarak zahiri gerçeklik insana çoğu zaman kendi başına bir gerçeklik olarak görülür. Kur’an, insan ve evren üzerinde düşünmeye çağırırken, bizi zihinsel bir dönüşüme yol açacak, daha derinlikli bir düşünceye çağırmaktadır. Biz buna “metafizik düşünce” diyebiliriz. Fiziği metafiziğe bağlamaya çalışan her tür düşünce tarzı metafiziktir. Seyyid Hüseyin Nasr’ın söylediği üzere “Çağımızın fiziği vardır ama metafiziği yoktur”! Metafizik, “ayetler” (göstergeler ya da olgular) üzerinde düşünerek, bunları eşyanın “içyüzü”nü (batıni gerçek) anlamak için ipucu olarak kullanmayı gerektiren bir düşünce tarzıdır.

Nahl Suresi, bize bu düşünce tarzını öğretmektedir. Surenin başında iki temel önerme ortaya atılmakta ve sonraki ayetlerde bu düşünce tarzıyla bu önermeler ispat edilmektedir. Bu iki önerme şudur:

1)          “Benden başka ilâh yoktur. Öyle ise Bana karşı gelmekten sakının” (16:2).

2)          “Allah, gökleri ve yeri hak ve hikmete uygun olarak yarattı. O, müşriklerin ortak koştukları şeylerden yücedir.” (16:3).

Aslında bu iki önermeyi, tek bir önermeye de indirgemek mümkündür: Yaratıcı tektir. Tek Allah düşüncesi, Kur’an’ın ve peygamberlerin tarih boyunca öğretmek istediği en önemli fikirdir.

Nahl Suresi, temel fikri açıklamak ve kanıtlamak için Allah’ın yarattığı varlıkları ve düzeni, insan eksenli bir evren anlayışıyla kurgulamaya çalışır. Allah insanı yaratmış ve ondan, Allah bilincine ulaşmasını istemektedir. İnsan dışında yaratılan şeylerin (hayvanlar, bitkiler, gök ve yeryüzü, bu ikisi arasında meydana gelen olaylar) hepsi insanın yararına sunulmuştur ve bu düzen, aynı zamanda insanın üzerinde düşünce üreteceği bir varlık zeminidir. Bu zemin, felsefecilerin “mümkün varlık”, mutasavvıfların ise “zahiri varlık” dedikleri şeydir.

Üzerinde tefekkür etmemiz gereken dünyayı, Kur’an kendi üslubuyla şöyle betimlemektedir: “Allah o su ile size; ekin, zeytin, hurma ağaçları, üzümler ve her türlü meyvelerden bitirir. Elbette bunda düşünen bir kavim için bir ibret vardır. O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Bütün yıldızlar da O’nun emri ile sizin hizmetinize verilmiştir. Şüphesiz bunlarda aklını kullanan bir millet için ibretler vardır. Sizin için yeryüzünde çeşitli renk ve biçimlerle yarattığı şeyleri de sizin hizmetinize verdi. Öğüt alan bir toplum için bunda ibretler vardır. O, taze et yemeniz ve takınacağınız süs eşyası çıkarmanız için denizi sizin hizmetinize verendir. Gemilerin orada suyu yara yara gittiğini görürsün. (Bütün bunlar) O’nun lütfundan nasip aramanız ve şükretmeniz içindir. Sizi sarsmaması için yeryüzünde sağlam dağlar; yolunuzu bulmanız için de nehirler, yollar ve nice işaretler meydana getirdi. İnsanlar yıldızlarla da yollarını bulurlar. Şu hâlde yaratan, yaratamayan gibi olur mu? Artık siz düşünmez misiniz? (16:11-17).

Bu varlık zemini üzerindeki düşünce bazı engellerle karşılaşır. Bu engellerin bir kısmı, insanın kendi kendine kurduğu tuzaklardan, bir kısmı da kültür ve sosyal çevrenin ona kurduğu tuzaklardan ibarettir. İnsanın önündeki en büyük engel, herhalde içsel ve psikolojik engeldir. Bu gerçeğe, şu ayetler gayet çarpıcı bir şekilde parmak basmaktadır: “Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır. Ahirete inanmayanların kalpleri bunu inkâr etmekte, kendileri de büyüklük taslamaktadırlar. Şüphe yok ki Allah, onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir. O, büyüklük taslayanları hiç sevmez.” (16:22-23). İnsanın önündeki engel, kendi özbenliğidir. Özbenlik (nefis), kendini kutsar ve büyüklük düşüncesine kapılır. Gerçek büyük, kendisini ve çevresindekileri yaratan olduğu halde, insan bazen kendi yaptığı faaliyetlerin büyüsüne kapılarak kendisini büyük zanneder. Özellikle hâkim sınıfın üyeleri, elde ettikleri güç ve mevki nedeniyle haksızca bir büyüklük taslamaya ve tebaasını da kendisini kutsamaya davet eder. Bu şekilde oldukça öznel ve psikolojik bir fikir, kurumsal, siyasal ve kültürel bir olgu haline gelir. Kur’an, eski Mısır’da Firavunlar döneminde yaşanan bu olguyu defalarca resmeder ve şöyle der: “Sonra Mûsâ ve kardeşi Hârûn’u mucizelerimizle ve apaçık bir delille Firavun ve ileri gelenlerine peygamber olarak gönderdik de (onlar) büyüklük tasladılar ve kendilerini büyük görüp böbürlenen bir topluluk oldular. Bu yüzden, “Kavimleri bize kul köle iken, bizim gibi iki insana mı inanacağız” dediler.” (Müminin, 23:45-47).

Hâkim sınıf, nebevi ve tevhidi düşüncenin çoğu zaman karşısında olmuş ve Allah’ın mesajını “Eskilerin masalları” (16:24) olarak etiketlemişlerdir. Bu sebeple nebevi mücadele hızla bir sınıf kavgasına da bürünmüştür. Bir yandan hâkim sınıf ve onların temsilcileri, diğer yandan ise peygamberler ile hâkim sınıfın zayıf düşürdüğü kesimler (müstazaflar) karşı karşıya gelmişlerdir. Nahl Suresi, hem insan nefsinin kendisine oynadığı oyuna, hem de hâkim sınıfların tuzaklarına dikkat çeker.  “Allah’a ortak koşanlar, dediler ki: “Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız O’ndan başka hiçbir şeye tapmazdık, O’nun emri olmadan hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Kendilerinden öncekiler de böyle yapmıştı. Peygamberlere düşen sadece apaçık bir tebliğdir. Andolsun biz, her ümmete, “Allah’a kulluk edin, tâğûttan[1] kaçının” diye peygamber gönderdik. Allah, onlardan kimini doğru yola iletti; onlardan kimine de (kendi iradeleri sebebiyle) sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde dolaşın da peygamberleri yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün.” (16:35-36).

Bu genel çerçeveden sonra biz kendi konumuza dönecek olursak, Nahl Suresi, aslında bu sureye ad olan bal arısına geçmeden önce “sağmal hayvanlar”a (süt veren hayvanlara) ve hurma ağaçlarına değinir. “Şüphesiz (sağmal) hayvanlarda da sizin için bir ibret vardır. Onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından (süzülen) içenlere halis ve içimi kolay süt içiriyoruz. Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden hem içecek, hem de güzel bir rızık edinirsiniz. Elbette bunda aklını kullanan bir toplum için bir ibret vardır.” (16:66-67). Allah, ısrarla sağmal hayvanlardan elde edilen “süt” ile hurma ağaçlarının meyvelerinden elde edilen “içecek ve güzel rızık” üzerinde düşünmeye davet ediyor. Çünkü genellikle insanlar, yararlandıkları bu nesneleri hiç düşünmeden tüketirler. Onlar için “sonuç” önemlidir. Nedenler üzerinde düşünmek, akıl denilen yeteneğin devreye sokulmasıyla gerçekleşir. Nitekim akıl, sözlükte “bağ” anlamına gelir. Başka bir deyişle akıl, sonuç ile sebep arasındaki bağı kurar ve “nedensellik” ilişkisini ortaya çıkarır. İşte bu noktada, daha önce de değindiğimiz gibi, insanın önüne “yakın” nedenler ve “uzak” nedenler çıkar. Kısa akıllılar, yakın nedenlere; uzun akıllar ise uzak nedenlere bakarlar.

Günümüzde bilim (ilim değil, science anlamında Batılı modern bilim) kısa akıllıların işlediği ve yakın nedenlere odaklanmış bir faaliyettir. Bilim adamları, gerçek entelektüel ve fikir adamı sayılmazlar. Geçmişte ilim daha geniş bir faaliyet alanı olarak hem bilimsel hem de felsefi etkinlikleri, hem fiziksel hem de metafiziksel etkinlikleri kapsıyordu. Uzmanlık, henüz insanların ufkunu daraltmamıştı. Onlar, ağaca bakarken, ormanı da görüyorlardı. Bu düşünce farkına dikkatleri çeken Kur’an, bilimi ilimle, fiziği metafizikle, ilmi düşünceyi felsefi düşünceyle birleştirmek istemektedir.

Sağmal hayvanlara ve hurma ağaçlarına değindikten sonra, Kur’an sözü, bu surenin adı olmayı hak eden bal arısına getirmekte ve şöyle demektedir: “Rabbin, bal arısına şöyle ilham etti: “Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan (kovanlardan) kendine evler edin.” “Sonra meyvelerin hepsinden ye de Rabbinin sana kolaylaştırdığı (yaylım) yollarına gir.” Onların karınlarından çeşitli renklerde bal çıkar. Onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz bunda düşünen bir (toplum) için bir ibret vardır.” (16:68-69). Allah, her hayvana bir görev vermiştir. Eşyaya dolaylı olarak hükmeden içgüdüsel yasalara göre Allah balarısına da, kendine ev yapma ve çeşit çeşit bitkilerin özünü toplayarak bunlardan bal yapma yeteneğini bahşetmiştir. Bu işin bal arısına dönük yüzüdür. İnsana dönük yüzüne bakıldığında ise, bal arısının yaptığı balda insanlar için şifa söz konusudur. Bu nedenle, biz Nahl Suresi’ni bizzat Kur’an’ın bal arısı için seçtiği simge olarak “şifa” simgesiyle nitelendirdik.

İşte şimdi burada neden bazı hayvanların Kur’an’da seçildiği ve özellikle vurgulandığı noktasına gelebiliriz. Kanaatimizce Kur’an, ilk hedef kitlenin bildiği hayvanlardan bazılarını, bazı özellikleri dolayısıyla özellikle seçerek bunlar üzerinde düşünmeye davet etmektedir. Allah, iki boyutuyla hayvanlar dünyası üzerinde düşünmemizi istemektedir. İlk olarak nedensellik düşüncesinin ilham ettiği çerçeve içinde “yakın” nedenlerden “uzak” nedenlere doğru düşünerek, her şeyin Gerçek Sebebi olarak kendisini tanımamızı istemektedir. Süt yapan sağmal hayvanların ya da bal yapan arıların bu işi nasıl başardıkları şaşırtıcı bir olaydır. Söz konusu hayvanlar adeta doğada hazır buldukları bitkileri, işleyerek mamul hale getirerek insanın yararına sunmaktadır. Hayvanlar ve bitkiler, Allah’ın yarattığı varlıklardır. Her varlık sahibi hakkında fikir verir. Eserlerden müessire gitmek, insan düşüncesinin tipik bir şeklidir. Bu düşünce şekliyle insan, somut olarak deneyimlediği eserlerden onun yaratıcısına ulaşmaktadır.

İkinci olarak gerek süt, gerekse bal insan için hem beslenme hem de şifa kaynağıdır. Bugün yakın sebeplere odaklı bilim bile, bu iki nesnenin insan için önemi hakkında çarpıcı bilgiler sunmaktadır. Sözgelimi hiçbir yapay süt, anne sütünün yerini tutmamaktadır. Yine aynı şekilde yapay olarak beslenen hayvanların sütü ve eti ile doğal çevrede kendiliğinden beslenen hayvanların sütü ve eti aynı kalitede değildir. Bal, doğa eczanesinin sunduğu bir ilaç hükmündedir. Pek çok hastalığa karşı hem önleyici hem de tedavi edici etkileri bulunmaktadır. Geleneksel hekimliğin en önemli şifa kaynağıdır. Günümüzde bal kalp çarpıntısı, yüksek tansiyon ve kansızlığı önleyici, vücudu dinç ve zinde tutucu bir kür olarak tavsiye edilmektedir. Tıpla ilgili kaynaklarda balın onlarca faydası sıralandığı için biz bu konunun teknik bilgi boyutunu bir tarafa bırakıyoruz.

Son olarak dikkat çekici olan nokta şudur: Hem sağmal hayvanlar hem de arıların beslenme ve üretim kaynağı bitkiler olmakla birlikte, ilkinin bunlardan süt, ikincilerin ise bal üretmeleri şaşırtıcı bir gerçektir. Aralarındaki fark, belki şöyle açıklanabilir: Hayvanlar çayır ve diğer doğal bitkilerden, arı ise çiçeklerinden özünden faydalanıyor. Fakat bu fark, temel bir fark olarak gözükmüyor. İneklere bol bol farklı türden çiçekli bitkiler verilse arının ürettiği balı üretemez. Demek ki burada balı ve sütü üreten hayvanların yaratılıştan üstlendikleri vazifeleri daha önemli gözükmektedir. Nasıl ceviz ağacı ceviz, portakal ağacı portakal veriyorsa, inekler süt, arılar da bal üretmektedir. Temel fark, yaratıkların misyonunda ve tabiatında düğümlenmektedir. Hayvanlar yaratılışlarına bağlı olarak doğadan nasiplerini almakta ve üretmeleri gereken ürünleri üretmektedirler.

Bu açıklamalardan hareketle, bazı hayvanların neden seçilip konu edildikleri bir nebze olsun anlaşılmaktadır. Ama Allah’ın yarattığı her bir yaratık öylesine mükemmel ve öylesine şaşırtıcı özelliklere sahip ki, Allah bir “sivrisineği bile örnek vermekten çekinmemiştir.” (Bakara, 2:26). Neden vermesin ki? “Ey insanlar! Size bir örnek verildi. Şimdi ona iyi kulak verin. Sizin Allah’tan başka taptıklarınız bir sinek dahi yaratamazlar, hepsi bunun için toplansalar bile. Eğer sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan kurtaramazlar. İsteyen de âciz, istenen de.” (Hac, 22:73).

NEDEN BAŞKA HAYVANLAR DEĞİL DE, BAZI HAYVANLARIN İSMİ SURELERE AD OLARAK VERİLMİŞTİR?

İNSANLARIN GERÇEK YARATICIYA YABANCILAŞMASI VE BUNUN DIŞINDA, GERÇEK OLMAYAN, SAHTE İLAHLAR EDİNMELERİ İNSANLIK TARİHİNİN TEMEL SORUNUDUR.

İNSAN DIŞINDA YARATILAN ŞEYLERİN HEPSİ İNSANIN YARARINA SUNULMUŞTUR VE BUNLAR İNSANIN ÜZERİNDE DÜŞÜNCE ÜRETECEĞİ BİR VARLIK ZEMİNİDİR.

NAHL SURESİ, HEM İNSAN NEFSİNİN KENDİSİNE OYNADIĞI OYUNA, HEM DE HÂKİM SINIFLARIN TUZAKLARINA DİKKAT ÇEKER. 

GEÇMİŞTE İLİM DAHA GENİŞ BİR FAALİYET ALANI OLARAK HEM BİLİMSEL HEM DE FELSEFİ ETKİNLİKLERİ, HEM FİZİKSEL HEM DE METAFİZİKSEL ETKİNLİKLERİ KAPSIYORDU.

ALLAH’IN YARATTIĞI HER BİR YARATIK ÖYLESİNE MÜKEMMEL VE ÖYLESİNE ŞAŞIRTICI ÖZELLİKLERE SAHİP Kİ, ALLAH BİR “SİVRİSİNEĞİ BİLE ÖRNEK VERMEKTEN ÇEKİNMEZ.” 


[1]Tâğût, sözlük anlamıyla “sınırı aşan” demektir. Kur’an’da kullanıldığı şekliyle kelime, “şeytan”, “nefis”, “putlar”, “sihirbazlar” gibi çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Kısaca “Tâğût” insanları azdıran, saptıran şeylerin hepsini ifade eder.

 

 

Como tomar Cialis Levitra efectos Kamagra 100 mg Viagra y Cialis Viagra Original Kamagra Oral Jelly Viagra Lida daidaihua Viagra Original Kamagra Fizzy Cialis Levitra Generico Sildenafil generico Levitra Original Cialis Gel 20 mg Propecia Generico Viagra Soft Levitra bucodispersable Perfect Slim Cialis Soft Levitra 20mg Perfect Slim Levitra Generico Levitra Soft Cialis Generico Levitra Soft Cialis precio Priligy Generico Xenical Generico
sac a main chaussure sport Vetement nike chaussure adidas chaussure lunette de soleil Chaussure nike Chaussure adidas
sildenafil preis Red Viagra kaufen Potenzmittel Original Testpakete Cialis Black kaufen Cialis kaufen Cialis 5mg tadalafil kaufen Kamagra Oral Jelly Levitra Original Red Viagra Viagra rezeptfrei Cialis Generika Kamagra kaufen Viagra kaufen Cialis rezeptfrei Levitra Professional kaufen Viagra Flavored kaufen Brand Viagra kaufen Viagra Super Active kaufen Cialis Original Cialis Super Active Viagra Original Viagra with Dapoxetine kaufen Viagra Fur Die Frau Kamagra Effervescent
Acheter Propecia Acheter Priligy Viagra Suisse Cialis Suisse Acheter Levitra Acheter Cialis 5mg Acheter Levitra Orodispersible