MUSTAFA ÖZTÜRK İLE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ VE FARKLILIĞA TAHAMMÜL ÜZERİNE SÖYLEŞTİK

“Entelektüel muhitte ovallik ve bombelilik sorunu” başlıklı bir köşe yazınızda konuşma ve yazma konusunda ovalliği en riskli ve en netameli meselelerde bile kişinin küçücük bir eleştiriye maruz kalmadan işin içinden sıyrılmasını mümkün kılan bir yol ve yordam olarak tarif ediyorsunuz. Bugün haksızlıklar karşısında bir duruş sergilemesi gereken akademi camiasında bu ovallik hastalığı mevcut mudur, özellikle sosyal medyada zuhur eden bu gidişatı nasıl yorumluyorsunuz?

Öncelikle şunu söyleyeyim; röportaj teklifiniz ve buraya kadar gelmenizden dolayı teşekkür ediyorum. Marifet iltifata tabidir, müşterisiz meta zayidir biliyorsunuz. Öncelikle o yazıyı ben kişiye özel yazdım ama o kişiye özel yazdığım yazı aynı zamanda bir prototipi, bir genel topolojide fotoğraflayan bir yazıdır.  Ben entelektüel muhitte yazma ve konuşma üslubunda ovallik ve bombelilik derken bunu; en netameli konuların içerisinden en ufak bir çizik ve yara almadan sıyrılmayı mümkün kılan bir yol yordam dedim. Bunun adı aslında idarei maslahatçılıktır. Durumu vaziyeti idare etmek tarzıdır. Aynı zamanda biraz da bunun yan komşusu olan oportünistçiliktir, fırsatçılıktır. Akademik dünyada böyle bir üslup, böyle bir tarz var mı? Hem entelektüel muhitte var, hem akademik dünyada var. Ben diğer alanları bilmiyorum ancak bizim akademik dünyada ses getiren bir sosyolog, ses getiren bir felsefeci duymadım. Türkiye’de akademik camia içinde ilahiyat alanından yürürsek Hüsamettin Arslan’ın rahmetli Epistemik Cemaat kitabının son baskısının girişine yazdığı İfadeler arasında ‘’tezsiz tez’’ diye çarpıcı bir şey vardır. Bizim camiada yapılan tezlerin önemli bir kısmının tezi yok.  Tez, adı üstünde bir iddia koyarsınız ortaya, hadi iddiadan vazgeçtik icat, ihdas, ibdâ gibi büyük laflar söylemeyelim ama, bir değeri ortaya çıkarırsınız veya gelenekte kıyıda köşede kalmış ama bakir manzumlar içeren fikirleri olan bir adamı çıkarırsınız. Sürekli bir malumu ilam kabulünden işler yapılıyor, malumu ilam yani bilinenin bir daha söylenmesi. Bu neden böyle diye sorduğumuzda bizim zahmetli işe girmeme alışkanlığımız var, kısa zamanda az emekle çok yol kat etme alışkanlığımız var, bu genel bir Türk tipolojisidir aslında.  Onun için dikkat edersen biz uzun soluklu projelere giremeyiz, uzun boylu dergi çıkarma, bir edebiyat geleneği oluşturma, bir fikir geleneği oluşturma gibi geleneklerden mahrumuzdur. Bizim İslami camiada ilmi nitelikli dergilerimizin ömrüne bakın. Yirmi otuz sene maksimum yaşarlar ve ölürler. Ama mesela Almanların İslam dergisine bakın II. Dünya Savaşı’nda taş üstünde taş kalmadığı zamanda bile azıcık bir kesintiye uğradı ama hala 20. yüzyılın başlarından beri gelen geleneği sürdürüyorlar, hala tıkır tıkır o dergi çıkıyor gelenek böyle oluşuyor. İşte biz de o gelenekselcilik, o köksüzlük var. Üçüncüsü de ilahiyat alanında özellikle temel İslami ilimler sahasında hâkim baskın anlayışın ve inanışın dışına düşecek veya onunla zıplayacak veya ona teğet geçecek bir fikir söylerseniz bunun size maliyeti ağır olur. Çünkü bizim alanda yoğun bir faşizan baskı var. Tanrı adına konuşma üslubu o kadar baskın ki bu Tanrı adına konuşma selahiyetini nereden alıyor diye sorarsanız, inandığının doğruluğundan almıyor, çoğunluğun o görüşe sahip çıkmasından hareketle çoğunluğun desteğini arkasına aldığı için elinde sopa önüne gelene vuruyor. Dolayısıyla burada azınlık olmak Fatih Altaylı’nın Teke Tek’de bana söylediği gibi ‘’Ya arkadaş akıntı hep aşağıya doğru akıyor sen de inadına yukarıya doğru yüzmeye çalışıyorsun, bırak sen de aşağıya doğru ak!’’ Ben ne dedim?  ‘’Sorun akıntıda var, akıntı aşağıya akıyorsa sorun orada. Ben inadına dikine yüzeceğim.’’ Fakat toplumumuzun yani bizim akademik camianın bombeli karakteri akıntı nereye akıyorsa o yönde yüzme taraftarıdır. Dolayısıyla bombelilik ve ovallik hiç kusura bakmasınlar bizim akademik camiada da baskın karakter olarak duruyor. Bu durum din psikolojisi, din sosyolojisi, din felsefesi, İslam felsefesi alanlarında biraz daha rahat yürüyor. Çünkü oralarda söylediklerinizi felsefenin sırtına yükleyerek söylüyorsunuz ve kendiniz sıvışıyorsunuz. Yani felsefe alanında diyelim ki Sudûr nazariyesini de anlatabilirsiniz, Vahdet-i Vücûd’a da değinebilirsiniz, Pananteizm’den de kurabilirsiniz Kimse demez ki ya siz Kur’an’ın yaratılış nazariyesine, Allah fikrine karşı çıkıyorsunuz. Arkadaş ben demiyorum, felsefede böyle mugalatalar var diyerek İşin içinden sıyrılırsınız, ama siz tefsirdesiniz ve ağzınızdan her çıkan cümle ile meslek alanınızla doğrudan irtibat kuruluyor ve siz taşın altında kalarak eziliyorsunuz. Çünkü suyun kaynağında olan sizsiniz konuştuğunuz ya tefsirci olarak ya Kuran’a refere edilerek ya da direk nassa dokunduğu için, öyle algılandığı için, siz her ne kadar Spinoza da söylüyor, Kierkegaard da buradan geçti, Nietzsche de böyle buyurdu deseniz bile sizin söylediğiniz mutlaka “bak sapık tefsirci böyle dedi” diye lanse edildiği için bizim İslami ilimler alanı, özellikle tefsir alanı ve kelam alanı sıkıntılıdır. Bu alemin delisi ben miyim diyen konformist anlayış daha egemen, bir de genel umumi havada da bir baskı havası var, millet böyle bir şey de risk almak istemiyor.

Tam da bu riski aldığımız zaman seküler ilahiyatçıları mı takip ediyorsunuz diyerek bir tanımlama içerisine de giriliyor.

Türkiye’de seküler kelimesi bir, modernist kelimesi iki, gelenek kelimesi üç.  Bunlar o kadar iğdiş edilmiş kelimeler ki. Gelenek dediğiniz şeyin içi o kadar keyfi doldurulup boşaltılan bir şey ki.  Efendi hazretlerinin paşa gönlü neyi uygun görüyorsa ona gelenek deniyor, neyi uygun görmüyorsa ona modernist deniliyor. Bunu sadece bizim bildiğimiz Ehli sünnet bekçileri yapmıyor, ben size bir isim vereyim şimdi, ben isim vermekten de pek çekinmem, Cengiz Numan diye bir çocuk var kıssa üzerine yazıp çiziyor. Bu şimdi Hz. Süleyman atların bacağını kesti/okşadı meselesine dair ayet ile ilgili benim yazdığım yazıya ‘’işte modernist Kafa atlara gitti Süleyman’a kestirdi’’ diye bizi kınıyor. Modernist kafa oldum ben şimdi.  Bu modernist kafanın bu ayete verdiği anlamı Taberi (310), Vaâhidi (468), Zemahşeri (467)’de veriyor. Nereden baksanız bin küsür sene var, bin küsür sene önce deve dişi gibi Arap dilinde son derece uzmanlaşmış adamların modern dönemden de İbni Aşur’a varıncaya kadar bütün geleneği önüne seriyorsun, sahabenin de ağırlıklı kanaatinin bu yönde olduğunu söylüyorsun fakat o size o görüşün öyle değil bacaklarını okşadı anlamına geldiğini kalkıp Muhammed Esed’ten veriyor. O gelenekçi oluyor ben modernist oluyorum. Böyle bir terbiyesizlik, böyle bir kitapsızlık, böyle bir züppelik var mı?  Şimdi şunu söylüyorum; gelenek kimin paşa gönlü neyi takdir ediyorsa ona deniyor. Eskisinden getiriyorsun aklın karışıyor, yenisinden getiriyorsun türedi oluyor. Siz ne istiyorsunuz? Bu millet kurulu düzenin bozulmasını istemiyor, nasıl inanılıyorsa öyle gitsin, niye kurcalayıp duruyorsunuz deniliyor. Maturudi’de varsa getirme arkadaş gözüyle bakılıyor. Zaten getirsen de o kıyıda köşede oluyor. Efendi hazretlerinin paşa gönlü neyi istemiyorsa onun adı şaz oluyor, efendi hazretleri neyi makbul görüyorsa o kabul görüyor. İyi de arkadaşım benim hakikatim senin paşa gönlün değil, umurumda da değilsin. Dolayısıyla sekülerlik işini geçin. Bugün Türkiye’de en gelenekçiyim diyen kesim belki de sekülerleşmesinin yaratacağı çelişkiyi göstermemek için söylem düzeyinde sürekli bir gelenek, sürekli bir muhafazakârlık sütresiyle, o retorik ile yaşadıkları yerleşmiş hayatı kapatmaya çalışıyorlar. İkiyüzlülüklerini kapatmak için sürekli bir geleneğe sahip çıkma vurgusu var. Bakın, kimin bir konuda ağzı fazla konuşuyorsa onun o konu ile ilgili sorunu vardır. Bugün gelenek bekçiliği yapanların çoğu aslında seküler yaşama gömülmüş olmalarının kefaretini, vicdan azabını kapatma veyahut o iki yüzlülüklerinin farkına varılmaması için sürekli savunmayı ileride kurup gelenek müdafiliği yapıyor ki arka taraftaki fiili yaşantıyı gizleyebilsin.

Bir yazınızda, bugün kendilerini mezhebi düzeyde Hanefiliğe izafe ederek tanımlayan sayısız Sünni-Hanefi Müslümanın kendilerinde yanlış olan bir dini görüş veya düşünceyi Taliban, İşid veya Cihadçı Selefilerce kullanılan jargonla eleştirip reddettiğinden bahsediyorsunuz. Bu kıyıcı dilin “ya hep ya hiç” mantığını ürettiği ifade ediyorsunuz. Sizce bu kategorik düşünme hastalığının asıl sebebi nedir? Sağlıklı düşünenler garipseniyor mu?

 

Benim adımı modernist koydular, tarihselci koydular. Bu ikisini de birbiriyle izdivaç ettirdiler.  Modernizm ile tarihselcilik çok farklı bir bakış açısı. Modernist tavır, içinde yaşanılan ve bulunulan çağın geldiği yeri makbul ve insanlığın geldiği son terakki seviyesi olarak kodlar. Bugün diyelim ki kadına darp etmenin modernist bakış açısına göre izahı hiçbir şekilde yoktur. O zaman o ayet yorum yoluyla elimine edilecektir. Ona dayak kelimesi diyemez olursunuz, modern durum öyle bir veriyi kabullenmiyor. Verinin doğruluk derecesini modern durumu esas alarak konuşuyor. Peki tarihselciliğin farkı ne? Tarihselci için de kadına vurmak âdiliktir, aşağılık bir şeydir. Ön insanlık durumudur, yani kadına vuran bir adam, evrimini tamamlayamamış bir mahluk demektir. Peki modernistler nasıl okuyor bunu? ‘’Kur’an’da darp değil o, sevmek yanağından kesme almak demek.’’ Kur’an’a tasallut etmeyi göze alır modernist. Ve hiçbir ilke tanımaz, bir tek ilkesi vardır; bugün o düşünce kabul görmüyorsa Kur’an’dan orası çıkarılır. Âyeti atamayacağına göre âyete takla attırılır. Tarihselci de şöyle der; orada dövme yazıyor, ama o dini bir hüküm, şer’i ahlaki bir önerme değil. O konjonktürel bir durumun yansıtılması. Kur’an’ı Kerim’in geldiği gün erkek sosyolojisi çok belli. Hz Ömer Peygamber efendimizin kadınlar ile ilgili, “hassas davranın, özenli davranın” demesi karşısında; ‘’Ya Resûlullah Bunlar şımardı, başımıza çıkıyorlar, bunlar eskiden böyle değildi’’ dediğini biliyoruz.  İbni Mace’nin “Kitâbu’n Nikah bölümünün “Bâb ed-Darbü’n Nisâ” diye özel bir başlığı var, yani “kadınlar nasıl dövülür?” diye. Açın bakın sahabelerin nasıl dövdüğünü görürsünüz. Böyle bir sosyolojinin içerisinde inen bu ayet tek seçenek olarak kadına vurmaktansa önüne başka seçenekler daha koyuyor. Bu süreci biraz daha yumuşatmaktır. Kur’an’ın sosyal hayat içerisinde radikal bir adım atması da mümkün değil, karşında insan var ve bu insan denen yaratık hep alışkanlıklarıyla yaşayan bir yaratık. Bunlar toplumda çabuk altüst edilebilen davranışlar değil ayrıca Kur’an’ı Kerim’in asli hedefleri arasında, evdeki karı koca hukukunu yeniden tanzim edelim, evliliği şöyle düzenleyelim gibi bir derdi yok. Çok eşlilik derdi yok, çok eşlilik o günün toplumunda var olan bir şeydir, Kur’an buna dini bir değer yüklemediği gibi bunun red de etmemektedir. Asıl sorun bu değildir, sorun olan şudur; savaş olmuş ve ortada bir sosyal durum vardır, bir sürü mağdur kadın vardır. Bu kadınların haklarına mümkün mertebe riayet etmek, erkek egemen bir toplumda onlara sahip çıkmak, yani bir sosyal devletin bugün yaptığı işlevi yerine getirmek içindir. Nisa sûresinin ikinci ve üçüncü ayetindeki o çok eşliliğe atıf yapan yer çok eşlilik konusu değildir. Bu zaten var olan bir vakadır fakat Kur’an bu kadınları, bu mağduriyetleri nasıl telafi ederiz diye vicdanlara sesleniyor.  Burada çok ahlaki bir şey var çünkü Uhud Savaşı sonrası ortada kötü bir hengâme vardır. Biz olayı öyle okumuyoruz dolayısıyla Kur’an’ı Kerim’in toplumsal alandaki tavrı bana göre tabiri caizse “ıslahatçı” bir tavırdır. Radikal ve devrimci bir tavır değildir.

 

Bugün sayısız İmam-Hatip Lisesi, yüz küsür İlahiyat ve İslami ilimler fakültesi açılmasını onaylamadığınızı biliyorum ancak bu çabanın temeline inerek sormak istiyorum; siyasilerimizin dini alana yatırım konusunda görünür olma gayreti, Kur’anî ifadesi ile “teküsür krizi” hangi zihni arka planın bir tezahürüdür. Asıl mücadele edilmesi gereken bu “nicelik” krizinin arkasındaki “nitelik” sorunu değil midir?

 

Ben İmam Hatip meselesini romantik bakıldığı kanaatindeyim. İmam Hatipler vakti zamanında ciddi bir misyon icra ettiler. Ben, o misyonun icra edildiği en iyi, en etkin olduğu dönemin ürünlerinden biriyim. Bugünkü İmam Hatip klasik bakış açısına göre bir imalat hatası olarak görünebilirim. Ama benim dönemimde İmam Hatip’ten çıkıp Siyasal Bilgiler Fakültelerine, Hukuk Fakültelerine giden insanlar bugün itibariyle devlet ve siyaset katında en etkili yerdeler, Cumhurbaşkanı da dahil İmam Hatip kökenlidir. Bu şu demektir; İmam Hatip işlevini bihakkın fazlasıyla yerine getirmiştir. İmam Hatipler, Türkiye’deki bu kemalist laikçi ideoloji ile dindar muhafazakâr kitleler arasındaki yaşanan hırgürde bizim de insan olarak yer almamız gerekir diyerek bu yolda siyasi adım atan ve az çok halkın teveccühüne mazhar olup belli bir desteği arkasına aldığı zaman laikçi ideoloji ile kapışan ve çarpışan bu tiplerin arasındaki kavga gürültüden en çok yara alan kurumdur. Karşı taraf 28 Şubat’ta olduğu gibi doğrudan ilk saldırıyı arka bahçe ön bahçe diyerek İmam Hatip’e yaptığı için ve o İmam Hatip beri tarafın vicdanında sancılı ağır bir yara olarak kaldığı için, bugün geriye dönük biraz da duygusal ve rövanşist bir tavırla el mi yaman bey mi diyerek her tarafı İmam Hatip yapmak biraz romantik bir tutum. Çağın bugünkü eğitim talepleri, ihtiyaçları ve insan yetiştirme profilleri dikkate alındığında 1970-80’lerin İmam Hatip profillerini tekrar kurumsal olarak yaşatmak, hızla giden eğitim kervanına yetişebilmek konusunda makul ve rasyonel hesabı verilmiş bir eylem değildir. Burada bir duygusallık, tepkisellik ve romantizm vardır. Benim şahsi kanaatim şu; İmam Hatip müfredatı, müktesebatı vakti zamanındaki o kritik işlevini tamamlamıştır. Bu, İmam Hatip’ler lağvedilsin anlamına gelmiyor ancak tüm varımızı yoğumuzu ne varsa İmam Hatip sayısı üzerine boca etmek de yanlış. Mevcut müfredat aynı müfredat, hocaların kalitesi ayrı bir sorun. Dolayısıyla buradan yola çıkarak aynı sorunların ilahiyatta da olduğunu söyleyebiliriz.

Türkiye’de bu bahsini ettiğim dindar kitlelerin devlete güvensizliği, devletin de bu dindar kitlelere karşı bunlar tekinsiz kitlelerdir, bunlara tedbirli davranılması gerekir mantığı var. Bunlar güvensizlik üzerine kurulu şeylerdir, bu da sürekli bir rövanşizmi beraberinde sürükler. O geliyor buradan rövanş alıyor, bu geliyor oradan rövanş alıyor ve ortaya korkunç bir enerji sarfiyatı çıkıyor. Kimse artık sağlıklı düşünemiyor, onun yaptığını bu yıkıyor bunun yaptığını o yıkıyor. Dolayısıyla İmam Hatip’e geçmişte yapılan zulmün intikamı veya rövanşı böyle alınıyor. Benim diyeceğim şu; ben de İmam Hatip çocuğuyum, ötekinin geçmişte yaptığı tramvatik izleri silip adı İmam Hatip veya başka bir şey olsun, 2019’un dünyasında okulların içerik olarak, müfredat olarak nostalji havasından çıkıp romantizmden kurtulup, düşünce üretmesi gerekiyor. Arkadaşlar şunu soruyorum ben size; dini inanç noktasında yeni nesillerin kafasında oluşan tilkilerin, sorunların, problemlerin; felsefi olarak, kelamî olarak, teolojik olarak cevaplarını verebilecek yeterlilikte ve donanımda bir din dilimiz var mı? Yok!! Bunu karşılayacak seviyede yetiştirdiğimiz hoca profilimiz var mı?  Yok!! Darende’ye ilahiyat açmak yerine bizim asıl buraya kafa yormamız gerekiyor.

Bu gidişatı ileriye dönük bir felaket veya din dilinin tükenişi olarak okuyabilir miyiz Hocam?

Ben ileriye dönük kehanette bulunmak istemiyorum, ama gidişatın iyi bir sonuç olacağı kanaati taşımıyorum. Bu kadar söyleyeyim çünkü bu işin siyasi irade boyutu ve onların talepleri, şunları bunları var. Ben ana muhalefet partisi veya siyasi bir adam değilim, ben tek başına bir adamım. İçinden geldiğim kurumu bugünkü haliyle gözlemlediğimde o kurum geçmişte bizim yaşadığımız zamandaki işlevini görmüyor. Ya görecek hale yeniden getirilip, yeniden dizayn edilecek ancak bu sadece tabela asmakla olmayacak gibi. Yoksa bana dünyaya gelseniz 1980’lerdeki dönemde hangi lisede okurdunuz diye sorsanız, ben yine İmam Hatip’te okurdum. Niye? Çünkü orada iyi kötü bir dünya görüşüm oldu. Tefsir alanında yönlenmem biraz da Marmara ilahiyatta Ali Özek hocaya duyduğum hayranlıktır. Hoca ilginç bir adamdır. Hocayı bir kenara çekip konuşsanız tarihselciliğin babası dersiniz. Allah uzun ömür versin doksanına merdiven dayadı veya doksanı geçti. Hoca, son Osmanlı şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi’nin Ezher’den talebesidir. Yine Hayrettin Hoca Muhsin Demirci Hoca’nın talebesidir. Muhsin Demirci Hoca benim hocamdır. Ben de Marmara İlahiyattan konuşursak Münteha Maşalı’nın ve Ramazan Gürel’in bilfiil hocasıyım.  Beş nesil bir arada canlı olarak duruyoruz hamd olsun. Allah onlara uzun ömür versin.

Bir önceki soru bağlamında; İlahiyat dünyasında ifade özgürlüğü öğrenci ve akademisyen taraflarında nasıl tezahür ediyor? Bu konuda öğrencileriniz ile yaşadığınız bir anekdotunuz var mı?

İfade özgürlüğü sıkıntılı bir konu. Ben Marmara İlahiyatta yaşamadım. Biz de ilahiyat fakülteleri dışarıdan bir takım müesses dini yapıların nezareti altında, onların gözetimi, denetimi, vesayeti altında, sürekli bir markaj ve baskı altında gibi. Dolayısıyla insanlar kendilerini özgür hissedemiyor, dışarıdan baskı havası hissediyorlar veyahut herkesin gözü kulağı orada oluyor. Daha çok bir açık yakalasak da hocaya vursak veya o hoca üzerinden o kurumu yıpratsak havası var. Çok özgür bir ortam yok, kaldı ki birbirlerinin denetçiliğini, dedektifliğini yapmayı kendilerini vakfetmiş tipler de var. Daha çok casusluk peşindeler. Dolayısıyla böyle bir ortamda insan kendini yıpratmamak için söyleyeceği bir şey varsa da söylemiyor. Ben Marmara İlahiyatta geldim geleli acaba böyle bir tezgahla karşılaşabilir miyim diye çok düşündüm, şükürler olsun ki bugüne kadar olmadı. Marmara’da kendimi tahmin ettiğimden çok daha fazla rahat hissediyorum. Burada tüm hoca arkadaşlarımıza ve öğrencilerimize de teşekkür ediyorum. Anekdot olarak şunu yaşadım; bazı öğrenciler bakalım bu dinsiz neler anlatacak diye muhtemelen dersimi seçtiler. Böyle gözler var.  Sonra, “hocam hakkınızı bize helal edin, sizin hakkınızda bize söylenen şeylerle bir yıl boyunca sizden duyduğumuz şeyler farklı idi. Sizin hakkınızdaki suizanlarımızdan dolayı özür diliyoruz”. Ben bu ikrarda bulunan çok fazla öğrenci duydum. “Bize gavur gelecek diye anlattılar, fakat siz Müslüman evladıymışsınız” dediler. Bu durumu çok yaşıyorum. Yüzüme gelemeyip utanıp mail yoluyla yazanlar da oldu. Fakülte İdaresine bu tür mahcubiyetlerini belirtenler de oldu. Bu İlginç değil mi?  Buradan bir şey daha çıkıyor. Bir insan hakkında ileri geri bir yerlerde bir şeyler konuşup duruyorlar. Birisinin bir kitabından yarım cümle, bir cümle çekilip Twitter’a servis ediliyor, orada bir manipülasyon üzerinden kampanya başlatılıyor veyahut birisinin bir buçuk iki saatlik konuşma videosundan bir cümlenin önü arkası olmadan on beş saniyelik görüntüsü alınıyor veya birisi hakkında sağda solda bir şeyler konuşuluyor. İnsanımızdaki genel tavır şu; post-truth döneminde yaşadığımız için aslında bu bizim çocukların, gençlerin, Müslümanların sorunu değil. Dünya böyle yürüyor. Ya bu arkadaş on beş saniyelik mi konuşmuş diye soran yok. On beş saniyeliğine konuşma olmaz, bunun bir önü vardır arkası vardır ama merak eden de yok. Niye? O orasını duymak istiyor, arkasını önünü duymak istemiyor ki. O zaman şunu söylüyorum; bu mahcubiyet yaşayacağına bu adam hakkında böyle söyleniyor ise, arkasını önünü araştır, oku. Maalesef böyle bir ucuzluk, böyle bir çirkeflik var. Madem duydun, be insan git yüzlerce videosu var veya kendisine ulaşma imkânın var veya bir mail atma imkânın var veyahut gelip bir selam verip bir çayını içmeye imkânın var. Hiçbirini yapmıyorsun, yıllarca ona karşı birileri öyle dedi diye kin duyuyorsun, onu gavur, kafir gibi görüyorsun. Ta ki vakti gelip karşısına çıkınca, “aaaa öyle değilmiş!” diyorsun.  Bu nasıl bir insanlık? Bu insan profilinden ne Müslüman olur ne adam olur ne ilim adamı olur ne ahlaklı adam olur ne vatandaş olur. Hiçbir katma değer üretmez bu tipler. Eğer art niyetin yoksa, birisi hakkında sana iki laf söylendiğinde oalyın kıymeti, gerçek değeri nedir diye insani olarak ardını önünü araştırma ihtiyacı duymadan, öyledir diye kabulleniyor isen sen yemin ediyorum ki ön insansın, evrimini tamamlayamamış bir ön mahluksundur. İnsan böyle olmaz ki. Önünde Kur’an var. İlkeler var. “Birisi size bir haber getirdiğinde önünü arkasını araştırın”. diyor ayet. Daha ne diyeyim, acayip yorgunum biliyor musunuz (!) Acayip yorgunum!

Tarihte düşüncesinden dolayı ölüm, işkence, hapis, tehdit, tekfir, irtidat suçlamalarına uğrayan kişiler kendisini susturmaya çalışan suni çevrelere karşı bireysel mücadelesini bir şekilde vermiş ve genelde kendi dönemlerinde yalnız bırakılmışlar. Sizin haksızlığa uğradığı dönemde keşke yanında olsaydım dediğiniz bir hakikat eri modeliniz var mı?

imam Ebu Hanife’ye hayranım, Taberi’ye de hayranım. Bunlar engizisyondan geçmiş insanlar. Hem Taberi’nin yanında talebe olmak isterdim hem de imam Ebu Hanife’nin yanında olmak isterdim. İdolüm Ebu Hanife, tefsirdeki idolüm de Taberi. Doğru neyi biliyorsa hiç saklamıyor. Ben Hz. İbrahim’in kurban edilecek oğlu İshak’tır dedim diyor, sonuna kadar savunuyor Taberi.  Hiç lamı cimi yok. “İhtilâfu’l Fukahâ” diye bir eser yazmış, “fakihlerin Görüş Ayrılıkları” diye, orada Ahmet İbni Hanbel’in adını zikretmemiş, günahı bu adamın. Sen bizim imamı nasıl fakih saymazsın diye o dönemin Ehli Sünnet bekçileri, adama dünyayı dar etmişler. Fakat bugün o dar edenlerin esamisi okunmuyor, o şerefsizlerin hiç birisinin adı anılmıyor. Bugün ama Taberi yıldız gibi parlıyor. Bu dünya böyle geldi belli ki böyle gidecek, bu değişmeyecek. Belli ki ben de uğuna uğuna öleceğim. “Uğunmak” kelimesinin anlamını bilir misiniz? Uğuna uğuna öleceğiz. Horona çıkan terleyecek, ya horona çıkmayacaksınız ya da çıktıysanız terlemeyi göze alacaksınız. Ama ben terlemekten bir hal oldum, ben daha fazla terlemek istemiyorum. Ben aslında duygu olarak söyleyeyim tası tarağı toplayıp çoktan kayıplara karışmayı düşüneli çok oldu, fakat sorunum şu ki kayıplara karışmakla Kaz Dağlarının izbe yerinde yaşamak veya Giresun’un gidip Kaşaltı köyünde prefabrik ev yapıp oraya kendini atmak, 3-4 metrelik bir balıkçı sandalı alıp balığa çıkmak… Soruyorum, bu seni nereye kadar taşır Mustafa? Yok, o da taşımaz beni. Benim hayattan tası tarağı toplama vaktim geldi fakat ona da Allah’ın takdir ettiği ömür bitmedikçe bir şey yapamıyoruz. Dolayısıyla ben vakti nasıl dolduracağım sorunu ile karşı karşıyayım, yine de vakti Allah’ın bizi lütfettiği bu akılla, bilgi ile Kitabına hizmet ile dolduracağız.

Onun için benim en son geldiğim ve çözüm olarak gördüğüm nokta şurası; bunca yorgunluğum bir yana, iki şeye bağlıyım: bir özellikle doktora ve yüksek lisanstaki çocuklarıma eğilmek, birikimimi onlarla paylaşmak, onlara iyi bir danışmanlık yapmak, onlar beni motive ediyor. İkincisi de mümkünse hırgürden alabildiğince geri durup uzak durmak. Ben de insanım yani, bir dalıyorlar, iki saldırıyorlar, üç susuyorum, dört-beş derken duruyorum ancak altıda patlıyorum. Karadenizlilik de var, aksilik de var. Benim de dalasım geliyor ve dalıyorum da. Bunu da inkâr etmiyorum, ha yapmasam daha güzel olur tabii ki ama insanım yani, bu da benim zaafım, bu da benim eksiğim, nakisam. Memnun da değilim, yani polemiğe polemik ile cevap vermekten hoşnut da değilim tabii ki.  Niye hoşnut olayım. İsterdim ki Yunus çapında bir derviş gönüllü olsaydım, vurana elsiz gerek sövene dilsiz gerek diyebilseydim. Üç diyorum dördüncüye diyemiyorum. Bu kadar da olmaz dedirtecek şeyler oluyor onlar da biliyorlar benim biraz asabi olduğumu, beni sürekli kışkırtıyorlar. Bütün çabam gayretim bu. Tefsire yoğunlaşıp, ömrümü bu tefsir ile ikmale erdirmek istiyorum. Ama Allah ne kadar ömür takdir eder bilemiyorum. Emanetini istediği zaman alabilir, hiç sorun yok. Ben elli seneyi geçmişim, bundan sonra gördüğüm ne olacak, ne görebilirim ki, görmesem ne kaybedebilirim ki…

İlk soru bağlamında siz de “Dokuz köyden kovulanlardan biri” olarak “benim köşelerim onlara battı; onların ovalliği de bende ikrah/istikrah duygusu yarattı.” diyorsunuz. Özellikle tarikatçılar tarafından oldukça ağır -eleştiri diyemiyorum- hakaretlere uğradınız.

 Neler yaşıyorsunuz? Sizin yaşadığınız, size yaşatılan tehdit, tahkir, tecrit, tekfir karşısında ne yapıyorsunuz? Nasıl tepki veriyorsunuz?

Duygusallığım yoğun, severken aptal gibi seviyorum, nefretimde de kontrol edemiyorum. Öldüresiye seviyorum, öldüresiye nefret ediyorum ikisi de kontrollü değil, ikisi de doğru değil. Hadis buyurur ki; “bir insana koşulsuz teslimiyet ile bağlanmayın yarın sizi sırtınızın üstüne vurabilecek bir ters iş yapar. Orada bir açık kapı bırakın, bunun tersini de yapmayın, yani öldüresiye nefret de etmeyin sizi mahcup edecek bir güzellik de yapabilir”. Ben hayatta bunu yapamadım. Ben uçlarda yaşıyorum, kontrolsüz seviyorum, kontrolsüz nefret ediyorum. Bu insanı yıpratan ve yoran bir şey. Buradan Pesimist bir tip çıkıyor. Ben pesimistim, varoluşa, varlığıma, hayata karşı pesimistim, fakat optimistliğin önünü açmak istercesine yani iyilik bir gıdım fazla olsun diye de didinen biriyim. Beni pesimist yapan kötü tecellilerden dolayı bu kötülüğün üstüne bir de ben koyayım demedim. Ne kötülük gördümse onun tersine bir iyilik olsun diye uğraştım, didindim. Babamdan şiddet gördüm çocuklarıma bir tek fiske vurmadım. Daha yüksek lisansta hocanın bir sözüne itiraz ettim diye otuz beş yaşındayken hocam tarafından tekrara bırakıldım. Tekrara bırakılmak çok ağır bir şey ama ben burada lisansta veya doktorada benimle çatır çatır tartışan öğrencilerime kalkar da o itiraz etti diye notu düşük tutarsam, sonucu kendinden değil de hocadan bilir diye hak etmediği notu verip yüksek bir notla geçiriyorum. Ben hocaya çıkışmıştım ya oradan bana taktı da benim notumu kırdı demesin diye bu hassasiyeti gösteriyorum. Hz. Ali’nin var ya tam adamı öldürecekken adam yüzüne tükürüyor, işin içine enaniyet girdi, tükürdüğü için öldürmüş olurum diye öldürmekten vazgeçiyor. Öğrenciliğimde birisi bana bunu yaptı. O dersi bana Samsun Giresun arasındaki dört saatlik eski yolu kat ettirerek bir sene daha götürttü getirtti. Ben orada onu gördüm, burada da bunu yaptım. Yıllar önce doktora yaparken buraya geldim, İsam’dan bir hocamdan İsmaililer konulu bir kitabın fotokopisini istedim, bunu almak için doktora sürecinde Samsun’dan İstanbul’a otobüsle geldim. Hoca kitabın cildi deforme oluyor diye bana kitabı vermedi. Ben tekrar Harem’den otobüse bindim on saat Samsun’a geri döndüm, o kitabı alamadım. Bu adam benim hocam. Üstelik kitap kendisinin de değil, İslam’ın kitabı, lütfedip onu vermedi. İşte ben böyle kitapsızlıkları gördüm, bunlar Müslüman olsa ne olur, alim olsa ne olur, adam olsa ne olur.

Anlatmaya çalıştığım şey şu: bu dünya dibinden köküne kadar kötülük ile yüzse benim bir tek vazifem var kötülüğü bir tane azaltıp iyiliği bir tane çoğaltmak. Ama şunu söyleyeyim, dünyaya karşı küskünüm, hayata karşı da küskünüm, pesimistim. Onun için Schopenhauer’cuyum, onun için Kafka’cıyım. Ama Camus kadar da ipin ucunu kaçırmış değilim. Ilımlı pesimistler sülalesindenim. Benim ruhumu o adamlar daha iyi anlıyor. Öyle polyannacı tipleri sevmem. Gazali’nin meşhur optimizmi var ya (لَيْسَ فِى اْلاِمْكَانِ اَبْدَعُ مِمَّا كَانَ) o biraz Tanrı’ya yalakalık gibi geliyor, onlara girmem. Vazife basit arkadaşlar; dünya ağzına kadar kötülük ile yüzse siz iyilikten yana olacaksınız. (إِنْ أَحْسَنْتُمْ أَحْسَنْتُمْ لِأَنْفُسِكُمْ) Bu ayet şöyle diyor iyilik yaparsanız ancak ve ancak kendiniz için iyilik yaparsınız. Bizimkiler bunu şöyle anlıyor; iyilik yaparsanız kendinize sevap kazanırsınız. Oysa iyilik sirayet eden bir şeydir insana iyi gelir. İyilik sirayet eden bulaşıcı güzelliktir. Bu açıdan bu İsra 17 ayetti sorunun hitamuhu misk olsun.

 10.Özellikle Ekim ayında katıldığınız “İman ve Ahlak” sempozyumundan sonra bu hakaretler yerini ölüm tehditlerine bıraktı. Panelde konuşturulmamanız yönünde belirli bir yapının mensupları tarafından kampanya yürütüldüğünü ifade ettiniz. Gelen tehditlerin ardından yurtdışına gidebileceğinizi ifade etmiştiniz.

 Şu an son durum nedir, acaba Mustafa Öztürk kendini yalnızlaştırılmış hissediyor mu?

Yok, ben İslamcı geçmişe sahip biriyim. Geçenlerde Habertürk’teki programda dedim ki; “ben bugün Türkiye’de nefes alıyor olmamı, şeri mahkemede yargılanıp irtidat suçundan öldürmemi laikliğe borçluyum ama bunu söylemekle birlikte laiklik adına ensemizde boza pişirildiğinde, laikçilik adı altında ne zulümler yapıldığını da burada söyleyeyim. İslam-hak üzerinden nasıl böyle bir zulüm tezgahlanıyorsa laiklik üzerinden de tezgahladınız, doğru mu?  Türkiye’nin kendi reel geçmişinden bağımsız olarak, laikliğin bir imkan olduğuna inanıyorum” dedim. Sonra Mustafa Hoca da laik olmuş söylentileri yayıldı. Mustafa hoca laik olmuş, size ne ya? Ben laikliğin önemli bir imkan olduğuna inanıyorum. Alternatifin ne senin? Şeriat mi? Hangi şeriat? Suud mu? bana bunu söyleyene Türkiye’den gitsen nereye gidersin diye sor, Kanada, Amerika, İskandinav ülkeleri, Avrupa diyecek. Ahlaksızlık yapmayın, İran’a gideceksin, Afganistan’a gideceksin, gidiyor musun?  Yok, oraya gitmiyor, bu ülklere gidiyor. Ahlaksızlığını alemi yok. Cemaatim mi azaldı? Gelirim vardı, o mu azaldı? Müşterim mi azaldı, müşteri işlerine bakanlar başkaları biliyorsunuz. Bizzat da telaffuz ediyorlar, müşterisi çok bu adamın diye. Bu işler müşteri takip edenler için geçerli. Ben tek başımayım. Muzaffer’den olma Ayşe’den doğma 1965 Giresun doğumlu bir adamım. Benim cemaatin yok, cemiyetim yok, derneğim yok, hiçbir şeyim yok, olmadı, ihtiyacı da hissetmiyorum. Kimseye de istetmiyorum. Yanımda yöremde adam da istemiyorum. Bir elin parmağı kadar dostum var. Yeter gider bana. Söylediklerim ortada. İsteyen alır isteyen almaz, ama insan gibi gelir bir derdini paylaşmak isterse, bir fikir teatisi yapmak isterse başımın üstünde yeri vardır. Çünkü Kur’an ne der, “her bilenin üstünde bir bilen vardır’’ ama kimisi gelip edepsizce ders vermeye kalkıyor, elifi mertek sanıyor, oradan ahkam kesiyor.

Geçtiğimiz günlerde bir imamla Twittar’da İslamoğlu için çirkin ifadeleri ile gündeme gelen Ahmet Mehmetalioğlu adlı müftü daha öncesinde de sizi ölümle tehdit etmişti. Bu kişi hakkında İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundunuz, şu an davanın seyri nedir? Bir gelişme var mı?

Davanın seyrinde henüz bize savcılıktan gelen bir şey olmadı, takipsizlik kararı çıktı. Diyanet birkaç kere buraya müfettiş gönderdi, müfettiş çoluk çocuğu var dedi, işini sonlandırma gibi bir şeye razı değilim dedim, ama kulağına çekilmesi gerekir. Fakat kulak çekilmemiş belli ki. Devletin dini temsil makamındaki bir ilçedeki en yetkili merciinin başında böyle bir adamı tutabiliyor olması kurumun çürüdüğünü gösteriyor. Veyahut kurumun Diyanet tarafından ele geçirildiğini gösteriyor. Diyanet felç şu anda. Dolayısıyla oradan hiçbir şey beklediğim falan da yok. Devletin adaletinin o dili koparması lazım. Bu ifadeler değil bir müftüye, sıradan bir insanın ağzına bile yakışmayacak derecede çirkin ifadeler. Bir şey çıkmadı, çıkacağından da ümidim yok.

“Bu gidişat iyi bir gidişat değil, bu böyle giderse ya Afganistan ya Pakistan olacağız. Müslümanlar birbirinin gırtlağını sıkacak. Bu memleket şeyhler meczuplar memleketi değildir, bu böyle giderse bize 28 Şubat’a rahmet okutacak ikinci bir sopa gelecek, bu ülkede farklı seslerin dillendirilmesine mâni olan bu faşizan dile artık bir son verilmesi devletin boynunun borcudur.” Paneldeki bu ifadelerinizden sonra resmi kanallar, vakıf ve dernekler tarafından olumlu bir gelişme yaşandı mı?

 Hayır. Bizde şöyledir; hava koklanır bakılır, ağırlıklı kesim nerede duruyorsa orada pozisyon alınır ya da taraf olunmaz. Dikkat ederseniz Feto ile o zaman paralel devlet yapılanması adı altında 13-17 Aralık olayında hükümet ile kapıştıklarında, siyasetçileri, bürokratları, akademisyenleri de dahil bu kavgayı sadece uzaktan seyrettiler. Niye? Çünkü kimin kazanacağı belli değil, topa girilir mi? Hele bir belli olsun ben de senin yanındayım diyerek devam edeceklerdi. O gün Delinin biri çıktı ortaya, o deli bu deliydi. 25-26 Aralık sabahı “haşhaşi” diyerek bunlara daldı. Bunun sonu ne olur, bu kavga nereye varır, cemaat galip gelirse beni ipe çeker vb. hiç düşünmedim. Umurumda değil. Bugün olsa yine yazarım ama Türkiye’de işler böyle yürümüyor. Türkiye’de ağırlık çoğunluk neredeyse pozisyon orada alınıyor. Sen azınlıkta kaldınsa hemen seni çizerler. Ortalıkta Mustafa Öztürk vahyi peygamber uydurdu demiş diye bir terane dolaştı, hakikaten demiş mi dememiş mi araştıran yok. Koskoca Diyanet’in müftüleri, mensupları aldılar ritüelistik şekilde benim kitaplarımı yaktılar. Sanki kendileri düne kadar okuyorlardı da bugün yaktılar.

Fakat tüm bunlara rağmen yine de teşekkür ederim. Türkiye’nin tuhaf bir sağduyusu var. Sözcü’den Soner Yalçın, Hürriyet’ten İsmail Saymaz, Ruşen Çakır, Akif Beki, Cihangir İslam, Hüda Kaya gibi isimler de destek oldular. Yine Dücane Cündioğlu, Mustafa İslamoğlu, Mehmet Okuyan gibi hocalarımızdan da destek aldım. Bu nasıl bir portre? Yargıtay eski onursal başkanından tutun, Sami Selçuk’a kadar hepsinden destek gördüm. Bu durum Türkiye’de pek görülmüş bir şey değildir. Bu şu demek; Türkiye’nin her kesiminde vicdan sahibi insanlar hala var ancak vicdanlı insanlar arsız terbiyesiz olmadıklarından sesleri az çıkıyorsa onları azdır sanmayın. Ben yine de insanımızdan ve toplumdan yana ümit varım. Bu arsızlar edepsiz olduklarından gürültü katsayıları yüksek çıkıyor, toplumda bunların bir karşılığı fazla yok, toplum yine o kolektif bilgeliğine sahip. Bu kimlik sadece muhafazakarında değil sosyal demokratında da var, toplumun tamamında da var. Sonuç olarak böyle bir destek aldım ama hiçbir kurumsal destek almadım.

Bir cümle ile Mustafa Öztürk’ce Cevaplar:

Hayat: Elimde olsaydı bu dünyaya gelmezdim.[1]

İnsan: Hoyrat, nadan, nobran, kendimin de bir parçası olarak kendisinden hiç memnun olduğum bir varlık değil.
Şiir: Yabancısıyım.
Kitap: Yirmi yaşına kadar hiç önemsemediğim, ihtiyacını bile duymadığım yirmi yaşından sonra organım, uzvum gibi algıladığım ilginç bir şey.

Vefa: Ben gösterdim ama, benimle hukuku olan insanlarda da en az gördüğüm şey oldu.
İmtihan: Özel bir anlam yükleyip işi abartmaya gerek yok, dünyaya geldiyseniz algoritması böyle. Ağır oldu, bana mı vurdu gibi laflar ucuz adam işleri, lüzumsuz işler. Allah yaratmış, biz de yaratılmış mahlukuz. Burası da dünya. Bu işin matematiği bu.
Akıl: Allah zekâ versin ama zekadan daha ziyade de akıl versin, çünkü akıl insanı zapturapt altında tutan şeye denir. Akıldan yana çok fazla nasipdar olduğumuzu söyleyemem.
İrade: Var ama Mutezile’nin abarttığı kadar da yok.
Vicdan: İnsanoğlunun dünya üzerinde sahip olduğu en değerli, en kıymetli şey fakat işlevsel hali ile en kıymetli şey.
En çok kullandığınız cümle: Hayatım boyunca hiç vazgeçmedim alışkanlık olan, esnerken, Araba kullanırken, yorulduğumda, nefesimin darlandığında “la ilahe illallah” derim.
En sevdiğiniz kelime: Yok.
Sizi tarif eden üç kelime: Dünyaya istemeden gelmiş fakat istenecek bir alem olmadığını da fark etmiş ama yine de baki olan bu kubbede bir hoş seda bırakmaya azmetmiş bir adamım, bu kadar.
Hangi duygunuz olmadan asla: Acı.
Yönetemediğiniz duygunuz: Sevgimi ve nefretimi yönetemiyorum.

 

 

 

Söyleşen: Cuma OBUZ, Hatice ERDEM

Metin Dökümü: Betül Karden DAL

 

 

[1] Ömer Hayyam’ın rubailerinden alıntıdır.