Fethi Güngör, Fatih Okumuş ve Murat Aydın… Üçümüz Ramazan-ı Şerif’in hemen arifesinde İslamoğlu Hoca’yı Adapazarı’ndaki bahçesinde ziyaret ettik. Bahçe hem meyve bahçesi, hem botanik bahçesi gibi… Kapıdan girerken bize kapı açan Ömer Faruk’a ilk sorumuz: “Bahçıvanınız var mı?” oldu. Cevap: “Hayır, başta babam ailecek bahçenin bahçıvanı biziz.” Bahçe düzeni tam bir sanat eseri. Sohbetin, söyleşinin sonunda Mustafa Hoca bahçeyi gezdirdi bize. Hangi türler endemik, hangisinin ne özelliği var; her ağacı tanıyor tek tek. Defne yaprağı toplayıp veriyor. “Elma koparın!” diyor. Şimdi tam da karaerik mevsimi. Poşet poşet toplayıp yanımızda götürdük sonra. Mustafa Hoca’nın her misafire sorduğu bir test sorusu var. Bahçede olmayan bir bitki söyleyin diyor kendine büyük bir güvenle. “Zeytin olur mu buralarda?” deyince gülümsüyor ve “Elbette!” “-Peki ya cevafe?” deyince; “-Ben de mango diyeceksiniz sandım. Mango bile var; ama cevafe yok. Biliyor musunuz, yedi yıldır ilk kez bir misafir, bu bahçede olmayan bir bitki adı söyleyebildi” diyor.

Dönelim sohbete… Konu vahiy olunca söyleşiye klasik olarak “vahyin tanımı ve etimolojisi” ile başlamayı önerdi bir arkadaşımız. Fakat bundan hemen vazgeçtik; çünkü bu durumda başka bir soru sormamıza gerek kalmayacaktı. Tek bir soru sorup iki saat boyunca dinleyebilirdik… En iyisi genel sorular yerine bir iki meseleyi ele alıp halline katkıda bulunmayı tercih ettik. Önce “kelamkavil” farkını, (قول رسول كريم) âyet-i kerimesindeki “kavlin” ne, “Rasul-i Kerim”in kim olduğunu sorduk ve teybi açtık:

Mustafa İslamoğlu: Hakikaten bu mesele ehl-i ilim arasında hayli mesele olmuş olmalı ki fakire çok getiriliyor. Kaç kere cevap verdimse, herhalde cevap sahiplerinde kalmış olmalı ki, bu kez başkaları dönüp aynı soruyu soruyor. Şimdi siz beni bir yükten kurtarmış olacaksınız, referans verebileceğimiz bir yer olacak, teşekkür ediyorum. Âyet-i kerimede dikkat buyurursanız buyruluyor. Kavl ile kelam arasında fark vardır. Hem lafız hem de mana açısından fark vardır. Kavl lügatte hıffet ve sür’ate tekabül eder. Yani hatibi etki etsin diye veya etkili biçimde söylemediği için muhatabında etki bırakmayan hafif söz. Onun için kavl’in kalb yöntemiyle altı kombinezonuna ulaşırız: kavele, kaleve, vekale, veleka, lekave, levaka gibi… Arapça’nın söz varlığını ilk derleyen dilci Halil b. Ahmed’in Kitabu’l-Ayn’ına göre bunların hepsi de “hafiflik” (hıffet) ve “geçicilik” (sür’at) manasında müşterektir. Fakat kelam’a gelince öyle değildir. Biri mühmel beşi müstamel olan altı kombinezon var: Mesela kelime’nin mücerredi keleme, kemal’in mücerredi kemele, “tokat, yumruk” anlamına gelen lekme’nin mücerredi lekeme, melek’in mücerredi meleke, lemeke ve mekele… Kullanılmayan biri hariç beş kombinezon da şiddet ve te’sir kök manalarına gelir. Yani etkili… Onun için el-kelm “yaralamak” demek. İz bıraktığı için “iz bırakan” kelimelere el-kelam denir, kavl değil. Aslında varlığı insanlık üzerinde etkili olan her şey kelime’dir… Kur’an ne buyuruyordu Hz. İbrahim’in sınanması ile ilgili, “Ve Rabbi İbrahim’i kelimelerle sınadı; o da onları kamilen tamamladı.” Kelimelerle sınamak ve sınanmak nasıl bir şey? Ateşe atıldığını biliyoruz, oğlu ile sınandığını biliyoruz, eşiyle sınandığını biliyoruz. Meğer bunlar kelimelermiş. Kelime dediğimiz buymuş meğer. Niye? Etkili imtihan, iz bırakan imtihan da ondan. Sorduğunuz İnnehu le kavlu rasulin kerim âyetinde geçenin kelam değil kavl olması önemli. Fakat Kur’an “hafif söz” olan kavl’e Müzzemmil 5’te bir sıfat ekliyor: kavlen sakilen… Hafif söz olan kavl, sakil (ağır) sıfatını alınca tam da “kelam”a tekabül ediyor.

Âyete dönelim: “Kerim olan Rasul’ün kavli o”. Peki, burada “Allah’ın kelamı” (kelamullah) diyoruz, ama “Allah’ın kavli” (kavlullah) demiyoruz. Allah’a nispet ederken kelam kullanılıyor, elçiye nispet ederken kavl kullanılıyor. O zaman İmam Ebu Hanife’nin yaptığı kelam-ı nefsi ve kelam-ı lafzi ayrımı isabetli olacaktır. Yaratılmış olan harfler ve sesler, yani dil, kelam-ı nefsi’nin değil kelam-ı lafzi’nin konusudur. Vahyin icazı manadadır ve mana Allah’ın kelam sıfatına nisbet edilir. Peki, âyetteki “kerim rasul” kimdir? Kerim; türünün en iyisi demektir. Cebrail türünün en iyisi midir? En iyisidir. Cebrail kerim’dir, Kur’an kerim’dir. Allah kerim’dir. Dolayısıyla kerim olan Allah kerim olan kelamı kerim olan elçi vasıtasıyla, kerim olan elçinin sözü üzerinden indirmiştir. O zaman burada her peygambere kendi kavminin lisanıyla vahyin indirilmiş olması da açıklığa kavuşmuş oluyor. Yani Kur’anen arabiyyen’deki arabiyyen Kur’an’ın sıfatıdır. Arapça, Allah’ın sıfatı değildir. Dolayısıyla Arapça Kur’an’ın dilidir, Allah’ın dili değildir. Onun için kelam Allah’a, kavl elçiye nispet ediliyor.

Burada bir nokta daha var: Kerim Elçi, “sözün elçisidir”. Cebrail, sözü taşıdığı için “elçi” olmuştur. O zaman şu cümleyi kurabiliriz: “O Kerim elçinin sözüdür” açılımı, “İlahi kelamı taşıyan elçi meleğin sözüdür” olur. Bilinen bir hakikattir: Bir kelam bir elçi ile taşınıyorsa, elçi sözün kaynağı değil sözün elçisidir. Onun içindir ki, vahyin Allah’a nispet edilen bir başı, bir de elçiye nispet edilen ayağı var. Kelam ile kavl arasındaki fark tenzil ile inzal arasındaki farka benziyor. Vahiy kaynağına nisbetle kullanıldığında tenzil, hedefine nisbetle kullanıldığında inzal kullanılıyor. Mesela Arapça oluşunun söylendiği hiçbir yerde inzal kullanılmaz. Sözün özü: kavl kerim elçiye yani Cibril’e nispet edilir, kelam Allah’a nispet edilir. “Elçi’nin sözü” sözün elçisinin kelimeleriyle Hz. Peygamber’in kalbine ilka olunan ilahi kelamı ifade eder.

Yani Hz. Peygamber’in hiçbir dahli yoktur.

Hayır, yoktur. Unutmayın, Allah senukriuke: “Sana Biz okutacağız” buyuruyor.

Tamamen alıcı konumundadır.

Evet. “La tuharrik bihi lisanek: sakın dilini dahi oynatma” âyetinin iki yorumu vardır. Biri dünyaya ait yorumu, vahyin yani Kur’an’ın inişine dair yaygın olarak bilinen yorumudur. “Biz sana okuttuğumuz zaman sen onun okunuşunu izle” buyuruluyor. Bir de ahirette Allah’ın huzuruna çıkmış insanın kendi amel defterini okuması olarak alınabilir. O zaman söylediğiniz meselede delil olarak kullanılamaz, o başka bir konudur.

Yani mesela bir şaire gelen ilham, bir sanatçıya gelen ilham gibi bir karışma…

Değil. Şimdi öyle olmadığının o kadar çok delili var ki… Hurûf-i Mukattaa’nın açıklaması nedir diye sual etseniz bu fakire, kaynaklarımızda 36’ya yakın açıklama yapılmış, fakat bu fakir 37. bir açıklamayı tercih eder, o da şudur: Rasulullah’ın Kur’an’ın bir tek harfini bile zayi etmediğinin, onda bir harflik bile tasarrufta bulunmadığının göstergesidir. İster anlamı olsun, ister olmasın. Allah Rasulu’nün ilk yıllarda vahiy dışında herhangi bir şeyin yazımına karşı çıkmasının sebebi de buydu; yani vahyin içine herhangi bir şeyin karışmaması. Allah Rasulu’nün ümmiler içinden seçilmiş olmasının sebeb-i hikmeti de buydu. Yoksa pekâlâ Hz. Musa gibi çok iyi bir okuryazar peygamber olabilirdi. Ahir zamanda yönelebilecek bu gibi ithamları baştan bertaraf etmiş oldu.

Hocam, ‘Vahyin nazmı da manası da Allah’tandır’ sözü ne manaya gelir? Cebrail’in sözü kavli olduğuna göre…

Eyvallah! Vahyin manası Allah’tandır. Nazmı Allah’tandır sözü fihi nazardır. Şöyle ki: Nazmı eğer lafızlarda, onların dizilişinde, kelimelerin seçiminde, onların kullanımında arayacaksak bu kavle girer. Fakat Kur’an’ın nazmını kelam-ı ilahiye ait olan manasında, muhtevasında, maksadında arayacaksak, bu söz o zaman doğrudur. Abdülkahir Cürcani ve onun çizgisini izleyenler bu ikinci görüşü savunmuşlardır. Bu doğru olandır.

Burada lafız, kavilden de aşağıda kalıyor değil mi? Kelam en üstte, ortada kavil var, lafız en altta?

Eyvallah! Zaten bu ilginçtir, Şatıbî muhteşem usulünde delaleti ikiye ayırır; 1) asli delalet, 2) tabii/fer’i delalet… “Asli delaletin Arapça ile bir ilgisi yoktur” der, “mutlaktır” der. Bu ne demektir? Mana asıl, lafız ve o lafzın ait olduğu dil ferdir, ikincildir demektir. Kur’an’ın Arapça oluşu fer-i delalete tekabül eder. Çok mühim bir ayrım değil mi? Çok mühim ve işi aslında en başından çözmüş üstat. Asli delalet, fer’i delalet… Asli delaletin Kur’an’ın Arapça oluşuyla bir alakası yok, ‘Allahça’ ile bir alakası var. Onun için Kur’an’ın mana ve maksadı tek tek lafızlarda aranmaz, bütününde aranır. Şatıbî delalet bahsinden yola çıkarak asıl bu sonuca varıyor ki bu muhteşem. Gazzali de sırrı çözmüş aslında ve benzer sonuca varmış el Mustafa’da.

Belki bu yüzden Gazzali oluyorlar değil mi?

Aynen öyle. Boşuna olmuyorlar, hayran olmamak mümkün değil. Siz dirsek çürütüyorsunuz bir şeyler bulayım diye, bir de bakmışsınız üstat zaten bulmuş. Gazzali de Kur’an’ın hükümlerini lafızlardan derlemeye çalışanları büyük yanlış yapmakla suçluyor. O da eğer lafızlardan almaya çalışırsanız manayı, manayı kaybedersiniz diyor.

Allah razı olsun hocam. Kur’an, “o hatemü’n-nebiyyin”dir buyuruyor. Burada peygamberliğin sona erdiği Kur’an nassıyla kesin bir şekilde bildirilmiş oluyor. Artık bu vahyin de kesilmiş olduğu anlamına gelir mi? Allah artık vahyetmemekte midir? Arıya vahyeden Cenab-ı Hakk, tüm kâinata vahyeden Allah, artık insana vahyetmiyor mu? Vahiy kesildi mi? Kelam sıfatı susmuş mudur?

Kelam sıfatı Allah’ın sıfatıdır. Mevsuf’u baki ise sıfatı fani olabilir mi? Olamaz. Peki, o zaman bugün vahyin kesilmiş olmasını nasıl açıklayacağız? Allah’ın kelam sıfatının tecellisini nasıl açıklayacağız? Kelam-ı ilahinin ifadesi olan vahy-i ilahinin son vahiyle birlikte nihayete ermiş olmasını şöyle açıklayabiliriz: İnsanlık bir tek insana benzer.

Bir insanın doğumu, gelişmesi, öğrenmesi, yürümesi, terbiye olması, büyümesi, akil ve baliğ olması ve rüştünü ispatlaması ne ise, insanlığın da büyüyüp rüşdüne ermesi de öyledir. Ama bu binyıllar aldı. İnsanlık Allah Rasulü ile 40 yaşına gelmiştir. Ahkaf Sûresi’ndeki ‘kırk yaş’ var ya, işte onun gibi. Dolayısıyla Allah Rasulü’ne 40 yaşında vahiy gelmiştir de, Allah Rasulü de insanlık 40 yaşına değip rüşdüne erdiğinde gelmiştir. Allah Rasulü’nden sonra bir nebi daha gelmesinde ne sakınca olurdu diye sorsanız, ben kendi zayıf ve kusurlu aklımca şöyle bir şey söyleyebilirim; insanlık akıl baliğ olduktan sonra gelecek her vahiy, insanlığı birleştirmek yerine parçalar ve kavgayı büyütürdü. Bugünün dünyasından yola çıkarak şöyle söylediklerimi düşündüğünüzde bunu çok daha iyi anlayacaksınız. Yani gerçek küreselleşmenin mimarı Allah Rasulü’dür. Onunki cihanşümulleşmedir.

Onun için rahmeten li’lâlemin oldu ve Kur’an da huden li’n-nas oldu. İnsanlık için bir hidayet oldu. Yani vahyin Allah Rasulü ile son bulması, insanlık aklının kemale ermiş olması, artık rehberliğin insanlardan ilkelere geçmiş olmasıyla açıklanır.

Peygamber ölümlüydü ama getirdiği mesaj ölümsüz olmuştur. Ölümsüz olması da eğer korumayacak olsaydı Rabb’imiz, peygamber göndermesini isteme hakkımız olacaktı. Eğer korumuş ise işte o zaman böyle bir hakkımız yok. Gelelim sualin diğer kısmına, Allah’ın kelam sıfatı bugün nasıl tecelli ediyor? Öncelikle ayat-ı hadisat içerisinde tecelli ediyor.

Başımıza gelen olayların içinde Allah bize konuşuyor. Vahiy nedense ilhamdan tamamen koparılıyor. Tedvin asrından sonra terimleşmiş olan ifadeler üzerinden konuştuğumuzda vahyi bazen anlamayabiliyoruz. Vahiy kavramının başına gelen aslında biraz da bu. Vahiy, peygambere gelen ilhamdır, diyebiliriz. Yani ilham peygambere gelince vahiy oluyor. Mesela Allah Rasulü mubeşşirât adını verdiği salih rü’yayı nübüvvetten bir parça olarak niteliyor. Aslında bu rüyayı ilhamın bir şubesi saymak anlamına geliyor.

Kelam sıfatı salim akıllar üzerinden tecelli ediyor. Âlimlerin içtihadı, müfessirlerin tefsiri hep bu kabildendir. Kur’an’da en son inen âyet olduğunda hemen hemen ittifak olduğu sabit olan el-yevme ekmeltu lekum dinekum ve etmemtu aleykum ni’meti âyeti bunun en güzel delilidir. Kelam sıfatının kesilmediği buradan da anlaşılır. Kelam sıfatı sadece kâinatta Allah’ın olayların içinden konuşmasıyla devam etmemektedir. Allah gönderdiği son vahyin içinden de konuşmaya devam etmektedir. Peki, âyetle alakası nedir? Şudur; din ikmal edilmiştir, fakat nimet ikmal edilmemiş, itmam edilmiştir. Bir şeyin itmamı ile ikmali arasında fark vardır. Bir şeyin ikmali cevherinin de arazının da tamamlanmış olmasıyla açıklanır. Bir şeyin itmamı ise cevheri tamamlanmış olmakla birlikte arazının tamamlanmamış olmasıyla izah edilir. Peki, neden nimet ikmal edilmemiştir? Çünkü nimetin de ikmal edilmiş olması bu dinde cehdin, ilmi cihadın, içtihada ihtiyacın olmadığı anlamına gelirdi. Şu durumda nimetin ikmal edilmemesinin anlamı bilginin vahiy üzerinden üretilmesinde akla tanınan manevra alanıdır. Bu şu anlama gelir: Vahiyle inşa ettikten sonra aklın önü tamamen açıktır. Bütün bir varlığı bir vahiy gibi okuma ve onun içerisine Allah’ın yerleştirdiği yasaları bulma çabası, “nimeti ikmal” etme çabasıdır. Kur’an’ın her çağın aklına indirilmesi için yapılan tefsir çalışmaları da nimetin ikmali cümlesindendir.

Hocam hatta vahyin devam ettiği süreçte, nüzul sürecinde bile, mesela ifk hadisesinde bile hemen vahiy gelmiyor, yaklaşık 40 gün sonra geldiğinde de adeta satır arasında şunu okuyoruz; yani illa ki vahiy mi edelim? Bunu aklınızla ve size öğrettiğimiz ilkelerle çözmeli değil miydiniz?

Bunu diyor zaten Nur Sûresi’nin 12. âyetinde. “KENDİLİKLERİNDEN Bu düpedüz bir iftiradır demeleri gerekmez miydi?” Zımnen: “İlle de vahyin söylemesine gerek mi vardı?” demeye getiriyor.

Biz sizi böyle mi yetiştirdik, diyor yani?

Dolayısıyla burada Rabb’imizin kelam sıfatı bâkidir. Hem âyat-ı hâdisat içinden konuşuyor, hem âyat-ı kâinat içinden konuşuyor, hem âyat-ı meknûn içinden konuşuyor, hem de âyat-ı insan içinden konuşuyor. Yani akılların içinden konuşuyor, selim akılların… Unutmayalım “Akıl Allah’ın insanın içine yerleştirdiği peygamberdir” sözü İmam Cafer’e atfedilir. Kur’an onu yaşamak ve anlamak isteyen selim akıllara yeniden, yeniden nazil oluyor. Onun için bu fakir der ki; Kur’an lafzı bir kez, manası sonsuz kez inen, başı gökte ayakları yerde ilahi bir hitaptır. Başı manayı, ayakları lafzı temsil eder. Onun için, Allah’ın kelam sıfatı, vahyin lafzı üzerinden değil ama vahyin manası üzerinden hâlâ devam etmektedir. Değilse, Kur’an’ın bir mucize-i bâki olması başka nasıl izah edilir?

KIRAAT NE DEMEKTİR? HAMELE-İ KUR’AN KİMDİR?

Mustafa İslamoğlu Hoca’yla Kur’an okumayı nasıl anladığını, okuma ile anlamanın ayrı şeyler mi olduğunu konuşmak istedik. Hadis-i şeriflerde geçen “hamele-i Kur’an” tabirinden Kur’an-ı Kerim’i sadece ezberleyen hafızları mı anlamak gerektiği de ayrı bir soru konusuydu. Hafız-ı Kur’an olmak büyük şeref; ama muhafız da olmayı gerektiriyor. Yoksa halk arasında denildiği gibi, Allah korusun, “ha”sı gitmiş “vız”ı kalmış oluyoruz. Okumak… Kıraat… Ne demektir? Hamele-i Kur’an kimdir? Kur’an nasıl taşınır ki?

Nasıl taşınır? (Tebessüm). Sırtta taşınabilir(!) Boyunda taşınır, omuzda taşınır, koltuk altında taşınır.

Göbekten yukarı olmak şartıyla herhalde?

(Tebessüm). Böyle bir şart yoktur. O âdâbu’l-Kur’an’ın konusudur, ahkâmu’l-Kur’an’ın konusu değildir. Sahabe böyle bir ahkâm da istinbat etmemiştir. Kur’an’ı taşımaktan maksat da bu değildir. Bu taşımaya Rabbimiz Cuma Sûresi’nin 5. âyetinde ‘taşımamak’ diyor zaten. Tevrat’ın sorumluluğunu yüklenip de onun sorumluluğunu taşımayanlar kitap yüklü merkeplere benzetilir… Oradaki Tevrat yerine Kur’an’ı koyunuz. “Yahudileşme” dediğim de işte bu. Onların üzerinden bize mesaj veriliyor.

Kızım sana söylüyorum…

Gelinim sen anla. Aynen öyle. Dolayısıyla Cuma Sûresi’nin 5. âyetindeki bu âyet-i kerime biz Müslümanların üzerine alınması gereken bir âyettir. Yoksa bu âyeti tarihselliğe mahkûm ederek hükmünü iptal etme cinayeti işlemiş oluruz. Zaten Rabb’imiz de bize hitap ediyor. Hani Allah Rasulü’nün meşhur bir hadisi var; “eşrâfu ummeti hameletu’l-Kur’an: ümmetimin en şereflileri Kur’an’ı taşıyanlardır.”

Hafızlardır!?

Değil. İşte bugün böyle anlaşılıyor. Hafız olup da hamele-i Kur’an olmamanın o kadar çok örneği var ki… Dolayısıyla hamele-i Kur’an olmak, dikkat buyurun, Cuma Sûresi’nin 5. âyetinde iki kez geçen kelime neydi; hummilu’t-Tevrate sümme lem yahmilûha… Bakınız aynı kelime. Demek ki Kur’an’ı taşımanın hafız olmayla alakası yok. Kur’an’ı taşımak; Kur’an’ı hayata taşımaktır. Kur’an’ı akleden kalbe taşımaktır. Kur’an’ı duyguya ve düşünceye, göze, kulağa, dile, dudağa, ömre taşımak… Allah Rasulü gibi Kur’an’la inşa olmak… Kuran’ı usta bilmek, Ey ustam! Beni yetiştir, ben senin çırağınım. Hamel-i Kur’an olmak işte bu. Salim Mevla Ebu Huzeyfe malumunuz Yemame’de şehit oldu. Hz. Ömer der ki; Eğer o hayatta olsaydı halife olarak onu teklif ederdim. Bu zat bir azatlı köle… Peki, marifeti ne? Hamele-i Kur’an’dan olması. Yani Kur’an’ı anlaması ve yaşaması… Bu zat Yemame’de şehit olmadan önce onun hamele-i Kur’an’dan olduğunu bilen diğer sahabe ona ‘Biz ölelim ama sen yaşa, sen lazımsın’ demişler. Cevap hamele-i Kur’an’a yakışır cinsten: ‘O zaman benim hamele-i Kur’an’dan oluşum nerde kaldı’ demiş.

Okumak ve anlamak farklı şeyler mi?

Okumak anlamaktır, ikra’ (oku) dediğiniz birine ifhem (anla) demezsiniz. Çünkü ikra’ diye emir verdiğinizde ‘oku’ dediğinizde ifhem de demiş olursunuz. Onun için anlamadan okumak kıraat sayılmamıştır. Tilavet sayılmıştır. Tilavet, nakletmek için okumak; kıraat, anlamak ve yaşamak için okumak… Adı Kur’an’dır, unutmayalım. Yani anlamak için sürekli okunan, yaşamak için sürekli okunan… Bu ikisinin arasını ayırmak, cevherle arazın arasını ayırmak gibidir. Aslı yoksa gölgesi nasıl olacak? Dolayısıyla okumakla anlamak birbirinin devamıdır. Vahyi okumak aslında cennete girmektir. Tirmizi’nin naklettiği o hadiste efendimiz öyle buyuruyor ya, -beni çok etkileyen bir hadis-i şeriftir bu- Kur’an okuyan kimseye şöyle denir: “Oku ve Yücel! Dünyada okuduğun gibi oku, makamın son okuyacağın âyetin yanındadır.” Hadi bakalım! Dünyadayken son okuduğun yani son anladığın, yani son yaşadığın âyet neyse şimdi ahirette makamın da oradadır.” Diyoruz ki: dünyada Kur’an’ı okumak ve anlamak cennete yürüyüştür, başka bir şey değil. Nice Kur’an okuyan vardır ki -Enes bin Malik’e atfedilir bu söz- Kur’an ona lanet eder.

Hocam, peki Kur’an her şeyi açıkladı mı? “La ratbin vela yabisin illa fi kitabin mubîn”i nasıl anlayacağız?

Hayır. Yani cüz’ileri açıklamadı. Sorunuzda okuduğunuz âyetin konuyla alakası yok. Âyetteki mubin kitab Allah’ın tabiat ve eşya için koyduğu kanunların kaynağı olan ve “korunmuş ana bellek” manasına gelen levh-i mahfuzdur. Soruya dönecek olursak, Kur’an tümelleri, yani küllileri açıkladı. Formüller verdi Kur’an. Çünkü bir formül bin problem çözer. Tabii Hz. Ebu Bekir’e atfedilen “Devemin yularını kaybetsem onu da Kur’an’da arardım” sözü -Eğer Hz. Ebu Bekir’in sözü sahihse- o manaya gelmez. Dolayısıyla Kur’an tümeller verir. Hatta anlattığı naklettiği tikellerin, yani ayrıntıların arkasında tümeller, külli kaideler vardır. Onun için bu külli kaidelere nasıl ulaşılır? İşte buna istikra diyoruz. Tümevarım yöntemiyle ulaşırız. İstikrai bir okuma, zaten kıraat istikraya götürüyorsa kıraat olur. Aslında Efendimiz bu şeyi çok güzel uygulamıştı. Yani mesela “el-beyyinetü li’l-müdde’i ve’l-yeminu ala men enker: delil getirmek iddia sahibine düşer, yemin etmek de inkâr edene.” Bu da Kur’an’dan yola çıkarak Efendimiz’in vardığı bir kaide. Dolayısıyla külli kaideler çıkarmamıza yarayan cüz’i örnekler de verir Kur’an. Mesela Âdem ve İblis kıssasından söz ettiğinde aslında bize bir hikâye anlatmaz. Âdem ve İblis ile hatada ısrar ile hatadan istiğfarın farkını öğrenmiş oluruz. Nuh ve Nuh kavmi üzerinden aslında bize tarihsel bir hikâye anlatmaz Kur’an. Şunu anlatır; karada gemi yaparsanız, deniz lazım olduğunda Rabb’iniz denizi ayağınıza getirir. Yusuf Sûresi kıssasının kahramanları Yusuf ile Züleyha sanırsınız. Aslında kıssanın kahramanı iffetle iffetsizlik, iftira ile iffettir. Dolayısıyla Kur’an kavramları inşa eder önce, kâr nedir, zarar nedir, büyük nedir, küçük nedir, kalıcı nedir, geçici nedir? Bütün bu hayatımızı üzerine inşa ettiğimiz kavramların içini doldurur. Tasavvurumuzu inşa eder. Artık bu haktır kelimesini kullanabilmeniz için hakk kelimesinin içini doldurmanız lazım, hakkın hakkını vermeniz lazım. İşte tasavvur odur. Önermeleriyle aklı inşa eder. Der ki; “Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.” Anlarsınız ki düşmanlık zalimedir. Orada düşmanlıkta temel sebebin akide farklılıkları değil, zulüm olduğunu anlarsınız.

Zalimin bile kendisine değil, zulmüne mani olmaktır esas olan yani, değil mi?

Eyvallah! Örnekleriyle şahsiyeti inşa eder, bütünüyle de hayatı inşa eder. Kur’an ilahi bir inşa projesidir ve ilk inşa ettiği şahsiyet de Allah Rasulü’nün şahsiyetidir. Onun için nübüvvetinden önce Abdullah oğlu Muhammed’i Mekke el üstünde tutarken, överken, el-emin derken, nübüvvetinden sonra Rasulullah Muhammed olunca, hayatına kastetti, başına ödül koydu ve küfretti, el-mecnun dedi. Fark ne? İyi idi, aktif iyi oldu. Peki, bu farkı ortaya koyan şey ne? Vahiy… Vahyi çekip aldığınızda ortada Abdullah oğlu Muhammed kalıyor; vahyi yüklediğinizde âlemlere rahmet olan Muhammedu’r-Rasulullah… Yani Abdullah oğlu Muhammed’i âlemlere rahmet eden şey, vahiy olmuş oluyor.

Herkesin bir Hıra’sı var o zaman, herkesin bir arayışı var…

Evet. Ama Peygamber vahiy geldikten sonra Hıra’dan çıkıyor, şehre iniyor. Vahiy geldikten sonra şehirden çıkıp Hıra’ya girmiyor, dikkat buyurun. “Kalk ve uyar!” Bitti. Yani kendine iyi olamaz. İyiliği kendine hasredemezsin. O zaman kötüleri teşvik olur. Çünkü hiçbir kötü anasından kötü olarak doğmaz. Her kötü önce iyiydi. Daha sonra iyiler aktif iyi olmadığı için kötüler ortaya çıktı.

SÜNNET – KUR’AN – VAHİY İLİŞKİSİ

Hocam çok teşekkür ediyoruz, tam da sözü Rasulullah’a getirmişken sünnetvahiy ilişkisine geçmek istiyoruz dilerseniz. Kur’an-sünnet ilişkisi elbette geniş bir konu, biz bunu tefsirle sınırlandırarak, tefsir ilmi bağlamında, Kur’an’ın tefsiri bağlamında nasıl anlamamız lazım?

Merhum üstadımız Şatıbî’nin tarifi fakire göre, bu konuda en muteber tarif addedilmelidir. Sünnet için: انما هي بيان للقرآن der. Yani, sünnet, Kur’an’ın beyanıdır. Sünnetin her hükmü Kur’an’daki bir asla dayanır. Bu manada sünnet Kur’an dışında bir kaynak değildir ki… Peygamberi bir makine olsa da atsanız kitaba dönüş deseniz, Kur’an olurdu; Kur’an’ı aynı makineye atsanız insan ol deseniz Rasulullah olurdu. Bir örnek verecek olursak; “ihtilam oluncaya kadar çocuktan kalem kalkar” hadisi… Allah Rasulü böyle bir sözü kendiliğinden söylemez. Çünkü gabya taalluk eden bir söz. Rabb’imizin sahasına girer. Bunu ya bir haber almış olmalı, ya da Kur’an’ı okumuş olmalı. Burada A’raf Sûresi’nin 172. âyetini görüyoruz. Ve iz ehaze rabbüke… Bu âyette Rabb’in âdemoğullarının bellerinden zürriyetlerini aldığı buyurulur. Rabb’in âdemoğullarının bellerinden zürriyetlerini almaları ne demek? Aslında ikisini birbiriyle kavuşturmadan âyet de anlaşılmıyor. Buna öyle şeyler söylemişler ki, İmam Maturidi ile İmam Eşari bile bu konuda zıt köşelere düşmüşler. İşte anne karnında alır, ilk defa ruh üflendiğinde alır, ruhlar âleminde alır… Ama doğrusu akil baliğ olduğunda alır. Hem hadis anlaşılmış oluyor, hem âyet anlaşılmış oluyor.

Hocam bu da sizin kendi tespitlerinizden biri midir?

Bana ait değildir. Abdülaziz Bayındır Hocanın tespitidir bu ve tebrik etmek lazım. Kullu mevlûdin yûledu ‘ala fıtrati’l-İslam… Fakir şu irtibatı kurmuştur; bu Rum Sûresi’nin 30. âyetinin tefsiridir. Her çocuk İslam fıtratı üzere doğar, bu hadisin arka planında yer alır. Bunun gibi, sünnetteki tüm küllilerin arka planında vahiyden bir asıl vardır.

KUDSİ HADİS ve HZ. PEYGAMBER’E KUR’AN DIŞI VAHİY GELİP GELMEDİĞİ

Kudsi hadis tasnifi de zaman zaman kafa karıştıran bir tanımlama. Hoca’ya hem bu meseleyi, hem de bununla ilgili olarak Hz. Peygamber’in Kur’an dışında vahiy alıp almadığı tartışmasını sorduk. Hocam bunun altına bir de Kur’an-sünnet ilişkisi bağlamında söylenebilecek bir mesele daha var kutsi hadis meselesi. Kur’an dışında Hz. Peygamber’e vahiy var mıdır? Bir de bunun altında kutsi hadisleri nereye koyacağız?

Kur’an dışında Hz. Peygamber’e vahiy geldiği iddiası hayli tartışmalı bir mesele. Kur’an dışında vahiy vardır diyenler bu konuda, tevatürle sabit olan Kur’an’ın tevatürünü dahi riske sokan bir tartışmaya imza atmış olduklarını gözden kaçırıyorlar. Eğer bir meselede âlimlerden bir kısmı hayır diyor, bir kısmı bu Kur’an’dandır diyorsa, onun Kur’an’dan olması ihtimali otomatik olarak ortadan kalkıyor. Ondan sonra böyle bir tartışmanın yapılıyor olması abesle iştigaldir. Şu kesin: Kur’an’a ait bir nassın sübutunu inkâr küfürdür. Bu durumda, bu Kur’an’dan değil diyenleri Müslüman sayacaksak -ki saymamak mümkün değil- bu durumda Kur’an’dan olanları da riske sokmak gibi bir problemle karşı karşıya kalmaz mıyız? Ya o zaman müsteşriklerin yapması durumunda bizi hoplatan şeyi biz kendimiz yapmış olmaz mıyız? Kur’an’ın kaynağıyla ilişkisi konusunda şüphe ve tereddüt uyandırmış olmaz mıyız? Dolayısıyla eğer bir şey tartışılıyorsa, ihtilaf ediliyorsa o zaten Kur’an’dan değildir. Önce külli kaidelere uyalım, usul üzerinden gidelim.

Kur’an’dan olmamakla birlikte vahiy midir?

Vahyi metluv ve gayr-i metluv diye ayırmayı ben doğru bulmuyorum. Bu çok riskli, İmam Şafii’nin ilk defa yaptığı bu ayrım çok riskli bir ayrımdır.

Ama Hz. Aişe’ye de dayandırıyorlar. Hz. Aişe diyor ya “bu Kur’an’dan okunan (metluv) bir şey değildi.”

Ama bu kavramsallaştırma Hz. Aişe’ye ait değil. Bu kavramsallaştırma Şafii’ye ait. Dolayısıyla bu noktada vahyi fiili vahiy-kavli vahiy diye ayırabiliriz… Vahiy aslında sözdür, kelamdır. Fiili vahiy aslında Hz. Cibril’in Hz. Peygamber’e öğretmenlik yapmasıdır. Mesela, namazın öğretilmesi gibi.

Sahabe-i kiramda da böyle bir tasavvur olduğunu görüyoruz. Mesela Hz. Aişe, ifk hadisesi ile alakalı, Cebrail’in gelip Kur’an’da kıyamete kadar okunacak bir durumu bildirebileceğini düşünmüyordu, fakat Cebrail gelip bildirdi…

Ama işte Hz. Cebrail’in Allah Rasulü ile ciddi bir ilişkisi var. Kur’an dışında da bir ilişkisi var. Biz bunu gözden kaçırıyoruz. Vahiy meleğinin Kur’an dışında Rasulullah’la olan ilişkisini Allah’tan haber taşımaya hasretmek doğru mu? Ben burada koca bir soru işareti koyarım. Yani Allah Rasulü’yle öğretmeni olan Hz. Cibril arasındaki ilişkiyi niye ayrı bir kategori olarak almıyoruz? Ben kesinlikle ayrı bir kategori olarak alınması gerektiğini düşünüyorum. Hz. Cibril’in Rasulullah’la olan dostluğundan kaynaklanan bir ilişki var. Bilmem anlatabildim mi?

Hocam anladık. Fakat alternatif bir taksim yapabilir miyiz? ‘Vahy-i metluv, vahy-i gayr-i metluv’a alternatif?

Fiili vahiy, kavli vahiy. Evet. Tamam.

Kelam kavl-i Rasul olduğuna göre…

Evet.

Kudsi hadis nedir hocam?

Kudsi hadis isimlendirmesini bugüne kadar anlamış değilim. Bu isimlendirmeyi ilk yapan zat er-Risale’de Şafii’dir. Efendimiz, sahabe ve tabiinden böyle bir isimlendirme yapan çıkmamıştır.

İlahi hadisler diyorlar. Rabbani hadisler diyorlar.

Zaten isimlendirmedeki ihtilaf da sonradan oluşunun delilidir. Neden böyle isimlendirme ve tasnife gerek duyulmuş. Kutsi Hadis’in tarifi yapılırken denilir ki “Manası Allah’tan lafzı peygamberden”… Ayrıca bu hadislerle tilavet edilmediği ve Mushaf’ın iki kapağı arasında yer almadığı vurgulanır. İyi de, bütün bu “değil”lere rağmen nasıl oluyor da diğer hadislerden ayrı bir kategori olarak konuyor? Buna neden gerek duyuluyor? Düpedüz “hadis” denilmesine mani hal nedir? Neden bununla iktifa edilmeyip, birçok sıkıntı çıkaracak ve kafa karıştıracak bir tarifle Allah Rasulü’nün ve sahabenin yapmadığı bir tasnife gidiliyor?

Üstelik hadis tekniği bakımından da çoğu zayıftır.

Oraya geleceğim. Şimdi önce niye böyle bir tasnif yapılma ihtiyacı hissedilmiş? Tek sebep var, o da bu hadislerin içinde abdî (kulum) gibi lafızların olması. Mesela “ene inde zann-i abdî bî: Ben kulumun zannına göreyim.” Buhari’nin naklettiği kudsi hadis tasnifi içine alınan bir hadis. Mesela meşhur “kulum bana asıl farzlarla yaklaşır. Ama ona ilaveten nafilelerle de yaklaşır. O kadar yaklaşır ki ben onun gören gözü, tutan eli… olurum.” Mesela; salih kullarım için cennette öyle şeyler hazırladım ki hiçbir göz öylesini görmedi. Hiçbir kulak böylesini işitmedi” hadisinde olduğu gibi. Fakat sırf bu lafızlardan dolayı böyle bir tasnif yapıp yeni bir kategori ortaya çıkarmanın doğurduğu problem, bu lafızların açıklamasından kat kat fazla olmuştur. Allah vahyi korudu. Bunları korumadı. Kudsi hadis diye bildiğimiz külliyata baktığımızda içinde sahihi var, sakimi var, zayıfı var, hatta mevzu olanı ve münker olanı var. Aslında hadisler ne hükme tabii ise bunların da o hükme tabidir. Ayrı bir isimlendirme için “Manası Allah’tan” diye tarif etmek, hele bunu İmam Şafii’nin yapması gerçekten garip.

Öteki hadislerin manası Allah’tan değil miymiş?

Evet, aynen öyle: İmam Şafii’ye göre tüm hadisler vahiydir. Ve tabi ki bu bakış açısı diğerinin getirdiğinden fazla problemle bizi yüz yüze bırakmıştır. Özetle Kudsi Hadis tasnifinin makul bir izahı yoktur. Bu isimlendirmeyi hak edecek bir durum da yoktur. Bu kategoriye girenlerin tümü de hadistir. Hadisler hangi cerh ve tadil usulüne tabi ise bunlar da o usule tabidir. O zaman bu tasnifin doğmasına sebep olan abdi gibi ibareler için bir başka açıklama lazım. Çok kolay. Allah Rasulü Rabb’ini okuyor. Bunu biz de yapmıyor muyuz? Başımıza bir kaza geliyor. Kazadan kurtuluyoruz. Kazadan kurtulduktan sonra kazayı yorumluyoruz. Allah bana dedi ki, kulum aklını başına al. Veya “Yürü ya kulum demiş ona” diyoruz. Bu sözün gökten inmiş olması şart değil. Ayât-ı hâdisat indi ya, o yetmez mi? Biz ne yaptık. Rabbimizin olay âyetini okuduk. Allah Rasulü de okuyor. Rabbini okuyor. Hem de ne güzel okuyor. Muaz hadisinde olduğu gibi. “Ey Muaz, biliyor musun, Allah’ın kulları üzerindeki hakkı nedir? O’na ortak koşmaman… Kulların Allah üzerindeki hakkı nedir ey Muaz? deyince orda kaldım diyor. Nice sonra cevap geldi: Kulların Allah üzerindeki hakkı azab etmemesidir buyurdu.” Allah’ı okuyor. Rahmet-i rahmanı okuyor Rasulullah. Özetle: Bunlar da diğer hadisler gibi hadistir efendim. “Diğer hadisler cerh ve tadilde neye tabi ise bunlar da aynı şeye tabidir. Böyle yaklaşmazsak, bu meselenin içinden çıkmak mümkün olmaz.

Hocam bize vakit ayırıp Kur’ani Hayat dergisinin vahiy konulu 8. sayısı için bu mülakatı verdiğiniz için teşekkür ederiz. Sizin ilave edeceğiniz bir husus yoksa bir dua ile bitirmenizi istirham ediyoruz.

Anlama meselesi var, ama onu başka bir mülakata bırakalım. Rabb’im vahyi bize açsın, bizi vahye açsın. Rabb’im anlayabildiklerimizi yaşayacak bir liyakat lutfetsin, anlayamadıklarımızı da anlayacak bir fehim, idrak ve akıl nasip etsin. Rabb’im bizi Kur’an’a kurban etsin.

Âmin.

F. OKUMUŞ, F. GÜNGÖR, M. AYDIN