Mü’min kişinin gayrimüslimlerle ilişkilerinde yapmaktan kaçınması ya da dikkat etmesi gerekenler bağlamında ilgili kitaplarda sıralanan hususlar arasında kız vermemek, cenazesine katılmamak, ehl-i kitap değilse kendisiyle evlenmemek ve kestiğini yememek gibi maddeler sıralanmaktadır.[1] Bunlardan ehl-i kitap dışında kalan müşriklerin kestiğini yememek hususu klasikyeni ilgili hemen bütün kaynaklarda genel kabul görmüş bir husustur. Bunun dayanakları olarak Mekke’de inmiş En’âm 6/145 ve Nahl 16/115 ile Medine’de inmiş Bakara 2/173 ve Maide 5/3 âyetleri ile o dönemden kalma pratik ve ayrıca ehl-i kitap’ın kestiğinin yenilebileceğini belirten hüküm[2] gösterilmektedir. İlgili kaynaklar bu nasları yorumlarken genelde konuyu fiil değil, fail üzerinde yoğunlaştırmışlardır. Özetle kesen şu sıfatı taşıyorsa eylemi kabul, değilse reddedilmiştir.[3] Bu arada aynı kaynaklar müşriklerin hayvanlarını keserken putları için veya onların adını anarak kestiklerini de belirtmektedirler.

Ancak konuyla ilgili âyetler dikkatle incelendiğinde konunun kişinin / failin kendisi üzerinde değil de doğrudan eylemi / fiili üzerinde yoğunlaştığı fark edilmektedir:

De ki: Bana vahyolunanda … ve günah işlenerek Allah’tan başkası adına kesilen hayvandan başkasını yemenin haram olduğuna dair bir emir bulamıyorum.”[4]

“Allah’ın onlara rızık olarak verdiği hayvanları belli günlerde kurban ederken O’nun adını ansınlar.”[5]

“…rızık olarak verdiklerimiz üzerine Allah’ın adını ansınlar diye…” Hacc 22/34.

“bir kısım hayvanlar da vardır ki, keserken üzerlerine Allah’ın ismini zikretmezler.”[6]

Bunun yanında ilgili diğer Mekkî bir âyette konu,

“Allah’ın âyetlerine inanıyorsanız, yalnızca O’nun adı anılarak kesilen şeylerden (hayvanlardan) yiyin. Üzerine Allah’ın adı anılıp kesilenden yememenize sebep ne? Allah, çaresiz (kalıp da) yemek zorunda kaldığınız şeylerin dışında, haram kıldığı şeyleri size açıklamıştır. Doğrusu birçokları bilmeden kendi isteklerine uyarak şaşırtıyorlar.[7] şeklinde ele alınırken, devamındaki yine Mekkî âyette ise şöyle denilmektedir:

“üzerine Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin” (En’âm 6/121). Görüldüğü gibi mevzu sürekli failin fiili (kesenin kesimi) üzerinde teksif edilmektedir.

Ehl-i Kitabın Kestiği

Ehl-i Kitap’a dair âyette ise kimi müfessirlerin beyanına göre Medenî âyetteki bu hüküm,[8] onlar keserken üzerinde Allah’ın adını andıkları için te’sis edilmiştir.[9] Kimine göre ise bu ayrıcalık belirtilen bu sebeple birlikte ilk dönemde kendilerine gösterilen müsamaha ve kolaylığa matufen varit olmuştur. Kimi araştırmacılara göre Rasulullah, ilk dönemde onlarla olan ilişkilerinde esnek davranmış, kendilerinin de aynı kelimeye inandıkları / inanacakları kanaatinden hareketle onların İslâm’ı daha kolay ve çabuk benimseyeceğini ümit etmiştir. Kur’ân ise aynı şekilde onlarla olan ilişkilerinde ilk dönemlerden itibaren yumuşak bir üslup kullanmış ve onları, doğruya teslim olacakları beklentisi ile incitmemeye çalışmıştır. İşte buradaki bu hüküm, Müslümanların onlarla olan / olacak ilişkilerinde rahat olmaları ve bu çerçevede sormuş oldukları soruya cevap ve ayrıca ötekilerin de bu vesile ile görecekleri bu sıcak ilişkiden ötürü yumuşamalarını sağlamaya dönüktür. Bu bağlamda kimi âlimler onların kestiklerini ne ve kim için kestiğine bakılmaz demişse[10] de esasen onlar da sözgelimi İsa (a) gibi biri için kesmiş ise bu kestikleri yenmez.[11]

Buna göre onların kestiklerine dair gelen hüküm bir istisna değildir. Aksine ehl-i kitap’ın kestiğinin helal olduğunu ifade eden âyet, belirtilen nedenle mutlak bir hüküm ifade etmektedir.

Ölü Hayvanlar

Ölü, boğulmuş, Allah’tan başkası için kesilmiş vs. olmama şartını koşan âyet ise onu takyid etmektedir. Bilindiği gibi konulan kaydın iptali söz konusu değildir. Aksine mutlak olan hüküm âyeti, kendisiyle ilgili mukayyet âyete göre yorumlanır. Ayrıca ehl-i kitap’ın kestiğinin helal olduğunu ifade eden âyet mübah kılıcı bir âyet iken ötekisi sakındırıcı bir âyettir. Keza bilineceği üzere uygulamada, sakındırıcı özelliği olan âyet mübah kılan âyete takdim edilir. Öte yandan onların taamlarından hınzır, kan, ölü gibi şeyler ayırd ediliyorsa ma uhille tarzında olanlarının evleviyetle yapılabilmesi gerektir. Zira bütün elçiler şirk olduğundan ötürü Allah’tan başkası için kesmeyi haram saymışlardır.

Tayyibat’ın zikri

Esasen bu bağlamda ‘tayyibat’tan bahsedilmiş olması da önemlidir. Dikkat edildiğinde konuyla ilgili hüküm bildirme pozisyonundaki âyetlerin bulunduğu anlam örgüsünde konudan bir anlamda re’sen bahsedilirken âyetin -genelde- öncesinde tayyibattan bahsedilmektedir.[12] Âyetin devamında verilen örneklerle tayyibatın ne olmadığı, yani zıddı anlatılmak suretiyle bunun ne olduğu belirtilmiş; hüküm böylece bildirilmiş olunmaktadır.[13] Yani yiyeceğin tayyibat olarak esasen helal olduğu, sadece belirtilmiş olanların yasak olduğu ifade edilmiş bulunmaktadır.[14]

İfade farklılığı, fiil-fail ayırımının gözetilmesi

Öte yandan ‘kan’, ‘domuz eti’, ‘ölü’ ve onun bir çeşidi olarak ‘boğulmuş’, ‘süsülmüş’ vs. olandan nesne -bir anlamda özne- olarak bahsedildiği halde diğeri ‘ ma uhille bihi liğayrillah’ ve ayrıca bunun bir çeşidi sayılan ‘ma zubihe alennusub’[15] tarif edilerek yani eylem olarak zikredilmiştir. Bu demektir ki, kan, domuz eti vs. olan, bizzat kendisi ve hem de failden (kesen kişiden) bağımsız olarak hiçbir surette helal kılınamaz iken ‘ma uhille bihi liğayrillah’ ise fail yani özne olmaktan uzak, bir fiildir ve burada bu kez fiilin / eylemin kendisi hiçbir surette tecviz edilememektedir. Hem de her kimden ve ne şekilde sadır olursa olsun fark etmeksizin reddedilmektedir. Çünkü tevhidin özü olan Allah’ın birliğine doğrudan halel getirmektedir. Bu nedenle söz konusu eyleme konu olan şeyin yenmesi, filankeslerden (müşriklerden) sadır olduğundan değil, kendisinden (böylesi bir eylemden) ötürü yasaktır. Buna göre ikisinde de haramlık mevcuttur. Lakin birincisinde lizatihi, sonuncuda ise liğayrihi bir haramlık söz konusudur. Artık bu ikincisindeki dolaylı haramlığa sebep olan, failin kimliği değil eylemi olduğundan, bunun genelleme yerine münhasıran müşriklere tahsisi uygun olmasa gerektir. Kaldı ki yasağın konu edildiği âyetlerde geçen uhille ifadesi takarrebe manasındadır. Bundan asıl amaç ise -ismi anılsın- anılmasın Allah’tan başkasına (kurban) yakınlaşmak niyetiyle kesilen hayvandır. Müşriklerin de İslâm’ın ölü diye nitelediği şeyler olarak yedikleri dışında bu amaçla kestikleri üzerinde Allah’tan başkasının adını andıkları malumdur.

Cahiliye geleneği ya da cari örf

İslâm cahiliyenin İbrahim aleyhisselâm’dan tevarüs ettiği örfü benimsemiş ve bu ‘İbrahimî Örf’ün[16] bir kısmını ibka, bir kısmını ıslah ve bir kısmını ise bulaşmış kötü âdetler olduğundan reddetmiştir.1[17]Bilindiği gibi onlar İbrahim’in (a) Hanif dininin yayıldığı bölgenin insanıydı. Ataları kendilerine bu dini öğretmişti. Ne var ki bu tevhidî din zamanla dejenere olmuştu. Böyle iken insanlar hâlâ kendilerini o dine nispet ediyor, atalarından tevarüs ettikleri bu din üzere olduklarını sanıyorlardı.

Rivayete göre İbrahim’in (a) dinini putlar ihdas ederek resmi olarak[18] ilk kez bozan miladi üç yüzlü yıllarda yani risaletten yaklaşık 300 yıl önce yaşamış Amr b. Luhay’dır. Ancak tevhid dininin hemen bütün ilke ve kuralları (ibadetleri) kendilerinde, kötü âdetlerin de karıştırıldığı bir örf halinde durmaya devam etti. Nitekim onlar İbrahimî dinin bir kısmını unutup bir kısmını da dejenere etmiş idiyseler de dinde, hums / ahmesilik[19] adını verdikleri özel bir statü sahibi olduklarını iddia ediyorlardı.

Esasen onlar, zaman uzayınca İbrahim’in dinini unuttular. Böylece bozuldular sonra da kafalarına göre helal haram belirlediler. Bu anlamda hayvan kesimini de dinin aslından sayılan âdet ve hatta iman meselesi haline getirdiler: Cin veya sanem için kesilenin neye adanmışsa onun adının anılması gerekir, Allah kurbanın halis olması için böyle emretmiştir, diyorlardı. Onlar bu sebeple putları için kurban kestiklerinde üzerinde onların isimlerini anarlardı. İşte müşriklerin koyduğu bu kurala karşı bir red söz konusudur. Allah, bu iddialarını iftira olarak, dahası bu tutumlarını yoldan sapma ve mühteddin olmama diye niteliyordu. Zira Rab Teâlâ yaratıkları, kendi ismi ile kesilsin istiyor ve esasen kesilmelerine de bu şartla cevaz vermişti(r). Onlar, Müslüman olduktan sonra bile İslâm değiştirinceye kadar alışkın oldukları örf ve âdetleri üzerinde devam ettiler. Bu müdahaleden sonradır ki üzerinde bulundukları bu âdetlerini ya terk ya da yeni şekliyle icra etmeye başladılar. Sözgelimi İslâm, ahmesilik inancını ve onların esasen Allah’ın öldürdüğüne inandıkları ölü hayvanı yiyip içme örfünü bütünüyle kaldırdı. Bunun gibi tevhidin özüyle doğrudan ilintili olan Allah’tan başkası için ve O’ndan (c) başkasının adıyla hayvan kesme âdetlerini de külliyen reddetti.[20] Zira bu aynı zamanda Allah’ın yanında başka ilahların varlığına iman ve onlar uğruna tasarrufta bulunmayı da ifade ediyordu. Özetle sırf müşriklerin bir tasarrufu olduğundan değil, aksine mantalite ve eylem olarak tevhidin çelişiği olduğundan dolayı ‘ma uhille bih’ reddedildi. Bu arada geçmişten gelme bir alışkanlığı terk noktasında duyarlılığı sağlamak amacına matufen de ısrarla üzerinde duruldu. Fakat yine de bizzat onların kendi eylemi olduğundan dolayı değil. Çünkü bu, eylemin bizatihi kendisine yönelik bir yasaklamaydı. Değilse bu, aynı eylemi başkaları mesela ehl-i kitap veya Müslüman yapacak olursa sorun teşkil etmez anlamına gelecekti(r). Oysa bu tarz bir eylemi kim ve ne şekilde yaparsa yapsın tevhidi nakzettiğinden ötürü merduttur.[21]

Esasen ‘ma uhille bih’ şeklinde tanımlanan bir eylemin neden ‘ma zebihehu’l-müşrikun/ müşriklerin kestiği’ olarak anlaşıldığını[22] izah edebilmiş kimseye de rastlanılmamıştır.[23] Öyle ya kestiklerinin yenmesine cevaz verilmiş ehl-i kitap bile Kur’ân bütünlüğü çerçevesinde ‘ma uhille bih’ demeye gelen bir kesimde bulunursa onun kestiği de yenmeyecek olduktan sonra. Oysa bu konuda ‘ma zebihehu’lmüşrikun’ denilmeyip keza ‘ölü’, ‘kan’, ‘domuz eti’ denilerek bunlar teşhis edilmekte iken ma uhilleh için ise tanım yapılmaktadır. Zira burada kesilenle Allah’tan başkasına yöneliniyor ve bu eylem açısından, failin kimliğinin hiç önemi kalmamış oluyor.[24] Bu demektir ki Kur’ân onların ‘ma uhille bih’ gibi tasarruflarını sırf onlara ait bir eylem olduğundan değil, kendine özel amaçlara matufen reddetmiştir.

Hayvanı kesmedeki amaç

Öte yandan hayvanın adak, kurban gibi ibadet kastıyla kesilmesi ile yine Allah için ve O’nun adıyla olmak üzere sırf yemek için kesilmiş olması da farklıdır. Bu nedenle ister ehl-i kitap olsun[25] isterse başka, kim ibadet kastıyla Allah’ın adını anarak / anmayarak başkası için ve / veya başkası adına hayvan keserse onun bu kestiği yenmez.[26] Nitekim Mecusilere dair gelen haberlerde[27] onların kestiğinin yenmemesi tarzında gelen emirlere de gerekçe olarak onların kestiklerini ilahları için kestikleri belirtilmektedir.[28] Bunun yanında bir Mecusinin, Allah’ın adını anarak keseceği hayvanın yenebileceğine dair fetvalar[29] olduğu gibi, bir kâfirin ilahı için kestireceği hayvanı Müslümanın kesebileceğine -çünkü Müslüman kestiğinde onun niyeti ile değil kendi niyeti ile Allah için keseceğinden-, bu kestiğinin yenebileceğine dair fetvalar verilmiştir. Görüldüğü gibi hep Allah’ın isminin anılması ve başkasının isminin anılmaması ön planda olmaktadır. Nitekim müfessirler de bu âyetlerin tefsirinde putlarının adına kesiyor oluşlarını yahut onlar için kesmiş olmalarını, özetle putların adının zikredilmiş olmasını gerekçe göstermişlerdir.[30] Zira onlar sadece elem / hastalık ve ayrıca bilinmeyen bir sebeple ölen hayvanı ölü kabul ediyorlardı. Zikri geçen bu şekillerde[31] ölmek ise onlara göre kesmek gibiydi. Dahası onlar bilerek boğuyor veya süsüyor ve bu şekilde ölünce yiyorlardı. Öyle ki onlar dostları olan Mecusilerin -ki onlar hayvanı kesmiyor ölü olarak yiyorlardı- yönlendirmesi ile Allah’ın kestiğini (öleni) yemek gerektiği noktasında Müslümanlarla tartışıyorlardı.[32] “Siz Allah’ın kestiğini yemiyor, kendi kestiğinizi yiyorsunuz” diyorlardı. Çünkü İslâm kesmeyi özel bir şekle tahsis ederek, onların ‘kesmek’ diye nitelediği bu sebepleri ‘ölü’ olarak kabul etmişti.

Öncelikli olan tevhittir

İlk dönemde tevhidin te’sisi gayesine matufen tevhid dışına kaydırması muhtemel her ne varsa külliyen reddine gidilmiş, derken tevhid yerleştirilip insanların bu tür sebeplerle sapma riskinden uzaklaştıklarının anlaşılmasıyla yavaş yavaş bir kısım -tevhitten sapmaya vesile olabilecek- hususlar yumuşatılmaya başlanmıştır.[33] İşte konumuz olan pratik de böylesi bir atmosferde yerleştirilmiş ve yerleştikten sonra artık insanların zihninde sanki hüküm de böyle imiş gibi telakki edilmeye başlanmış ve böylece kalakalmıştır. Şöyle ki, Mekke’de konuyla ilgili ilk âyetlerin inmesini müteakiben karşı taraftakilerin tümüyle müşrik olmasına binaen mevzu hep onların şahsıyla ilgili olarak anlaşıla gelmiştir. Bunun muhtemel bir sebebi onlarla mevcut hukuki durum olmuş olabilir. Çünkü onlarla -özellikle ilk dönemde- sürekli savaş durumu[34] vakidir. Daha sonra karşılaşılan diğer inanç gruplarına ehl-i kitap konumuyla gösterilen müsamaha ve cizye vererek eman alma hakkının verilmesine karşılık özellikle Cezire müşrik Araplarının böylesi bir seçeneğe muhatap kılınmamış olması, aksine Cezire’de birbirine zıt iki ayrı dinin kalmaması adına ya Müslüman olmak ya da öldürülmek seçeneklerine zorlanması[35] doğal olarak beraberinde onlar için o anda yapıp ettiklerine binaen konulan fıkhın da değişmezliği kanaatine vesile oldu. Ve zamanla konu, üzerinde tahkikata gidilmeksizin bu şekilde anlatıla ve bilinegeldi. Yani naslarda müşrikin kestiği yenmez denmediği, putu için / putunun adını anarak kestiği yenmez denildiği halde konu yaşanan pratik bağlamında[36]: Kimlerin kestiği yenmiyor? Şu kimselerin. Onlar da müşrikler olduklarına göre… Mevzu artık zihinlere: Şu tarzda kesilen değil de, şunların kestiği yenmez şeklinde yer edinmiş oldu. Ve bu hükmün konulmasına vesile olan şartlar[37] ortadan kalktığı halde ya da sonradan karşılaşılan çeşitli müşrik gruplarının hepsinin aynı şekilde yapıyor olmasına binaen konu daima bu şekilde kabul edilegeldi.

Oysa hükmün ilk indiği ortamda geçerli olan gerekçeler ve daha önemlisi hükme kaynaklık eden nasların ifade tarzı ile te’sis edilme şekli nazar-ı dikkate alınmış olsaydı bu konunun aktarımı belki de böyle olmayacaktı. Nitekim sahabe, daha çok da tabiin ve tebe-i tabiin dönemlerinde herhangi bir konuda sağlanan konsensüs o konunun daha sonra da öylece anlaşılmasını gerektirmiştir.[38]

Esasen putlar için veya onların adı anılarak kesilen hayvanların yenmemesine dair risalet öncesine ait rivayetlerde de konu bu şekilde ele alınmıştır. Orada da ‘sizlerin kestiğini’ değil, ‘sizin putlarınız için kesmiş olduklarınızı yemem’ denilmektedir.

Rasulullah, Zeyd b. Amr b. Nüfeyl’e, Beldah’ın aşağı kısmında rastladı. Bu karşılaşma, O’na (s) henüz vahiy gelmeye başlamazdan önce idi. Rasulullah’a bir sofra ikram edildi. Sofrada et vardı. O da yemekten kaçındı ve onu Zeyd’e sundu. Zeyd de yemekten kaçındı. Sonra Zeyd şunları söyledi: ‘Ben sizin putlarınıza kestiğiniz etten yemem. Ben sadece Allah’ın ismi zikredilerek kesilenden yerim.’ Zeyd, Kureyş’i kestikleri sebebiyle ayıplar ve şöyle derdi: “Koyunu Allah yarattı. Onun için gökten yağmur indirdi, yerden de bitki çıkardı. Ama siz onu Allah’ın ismini zikretmeden kesiyorsunuz.”

Öte yandan Hattabî’nin beyanına göre Rasulullah’ın, onların sırf et ihtiyaçları için kesmiş olduklarını yemediğine dair bir bilgi de gelmemiştir: “Rasulullah onların putları için kestiklerini yemezdi. Fakat yemek için kestiklerini yemediğine dair hadiste bir şey göremiyoruz. Oysa onlar arasında yaşıyordu. Böyle iken onun sadece ölü eti yemediğine dair rivayetler mevcuttur. Çünkü Kureyş cahiliyede de ölü eti yemiyordu.”[39] Bu bağlamda kanaatimize göre -Allah’u a’lem- kişinin muhatabının pozisyonunu dikkate alıp muamelesini ona göre belirlemesi gerektiği sabitesi çerçevesinde zikredilen bu hususa dair gelen nasların yeniden okunması gerekmektedir. Şüphesiz sonraki dönemde ortaya çıkan fıkhî ihtilaflar bir tarafta tutulursa konu daha rahat anlaşılır bir özellik arz edecektir.

Ehl-i kitap’ın özel durumu

Ehl-i kitap’a dair gelen âyette geçen ikinci hususa gelince… Kuşkusuz müşriklerle evlenmenin yasaklığı sadece buradaki ifade ile sınırlı değildir. Esasen onun dayandığı hüküm asıl kendisiyle ilgili ayrı bir âyet ve farklı bir zamanda nazil olmuştur. İlginç olan ise burada ism-i fail kalıbının yani şöyle şöyle yapan yahut şöyle olanlar değil de müşrik kelimesinin kullanılarak bizzat onlarla evlenilemeyeceğinin belirtilmiş olmasıdır.

“iman edinceye kadar müşrik kadınlarla evlenmeyin… iman edinceye kadar müşrik erkekleri de evlendirmeyin…”[40]

Buna göre ehl-i kitap da şirk koştuğu halde Allah (c), onlar, kestiklerini Allah için ve O’nun adına kestiklerinden dolayı en azından onlardaki hâkim düşünce bu olduğundan, kestiklerine cevaz vermektedir.[41] Ancak kestikleri konusu ile kendileriyle evlenilmesi hususlarına asıl ilgili yerlerde farklı farklı değinmekte; evlilikle ilgili yerde bizzat kendileri ve kesimle ilgili asıl âyetlerde ise yaptıklarını ön planda tutmaktadır. Nitekim Beni Tağleb hakkında rivayet edilenlerde de onların daha önceki pratiklerini icra etmeye devam ettikleri belirtilmektedir. Bu pratikleri ise bilindiği gibi putperestlik idi.

Kaldı ki müşrikler, İslâm Peygamberi’ni akıllarına gelen her tür iftira ve kendilerince yanlış olan doğrularla itham ettikleri halde davetin ilk döneminden itibaren bu konuda, kestiklerimizi yemiyor ithamına dair herhangi bir rivayetle karşılaşılmamaktadır. Oysa ilgili hüküm daha Mekke’de nazil olmuş ve şüphesiz uygulaması da hemen akabinde başlamış olsa gerektir. Çünkü tevhidi nakzeden her tür pislikten anında ictinab edilmiştir. Böyle iken bu konu gündeme gelmemiş; bunlar bizim kestiklerimizi yemiyorlar[42] suçlaması ifade edilmemiştir.[43] Zira daha ötesi söz konusu idi: Rasulullah onların -adına ve onlar için hayvan kestiği- ilahlarına dil uzatıyordu! Onlar da tepkilerini bu noktada teksif etmişlerdi. Ancak onlar yine de çeşitli tahrikler neticesi, “Siz hem Allah’a ibadet ettiğinizi (doğru yolda olduğunuzu) iddia ediyorsunuz hem de Allah’ın kestiğini (ölü) yemiyor, kendi kestiğinizi yiyorsunuz” demekteydiler. Zira kendileri de biliyorlardı ki, kestiklerini putları için / adına kesmektedirler ya da yedikleri, bir şekilde ölmüş hayvan etidir ve bir Müslümanın bu şekilde kesileni yememesi gayet doğaldır.

Bu bağlamda sadece, onların putları adına kestikleri ile ölmüş olanın yenmediğine dair gelen rivayetler ile âyetlerin ifade tarzından o dönemde bile muhtemelen üzerinde Allah’ın adını anarak kestikleri[44] yahut putları için veya onların adını anmadan kestikleri yenmekte idi. Kaldı ki onların, vehimlerine göre biçimledikleri tevhid adına, hevâlarına uyarak ihdas ettikleri yanlışlıklarını -red sadedinde- konu edinen âyetlerin örgüsü içerisinde bir kısım hayvanlar da vardır ki, keserken üzerlerine Allah’ın ismini zikretmezler[45] denilmektedir. Nitekim günümüzde de kimi yerlerde çeşitli şekillerde Allah’tan başkası için hayvan kesme eylemine bulaşan insanların varlığı müşahede edilmektedir.[46] Ne var ki aynı kişiler yemek niyeti ile kestikleri hayvanların üzerinde Allah’ın adını anmakta, dahası anılması gerektiğine inanmaktadırlar. Bu itibarla bugün de ‘Deli Dana’ şaibesini taşıyan ithal etlerin de bulunduğu piyasadaki etlerin, Mekke insanının yanlışındaki gibi tevhidî bir mecraya taşımadan ve böylece sosyal hayatı sarsmasına meydan vermeden kaynağı hakkında hassas olunsa yeridir. Özetle Allah’tan başkası için veya adına kesilmemiş olan hayvanların, kim tarafından kesildiğine bakılmaksızın yenmesi -Allahu a’lem- mümkündür diye düşünüyoruz. Çünkü Ebu Muhammed’in: Şayet kesimde istikbal-i kıble şart olsaydı Allah bunu kesinlikle beyan ederdi, şeklindeki ifadesinin bir benzeri olarak biz de, eğer bu hükümden maksat bizzat müşrikin kendisi yani bizatihi fail (kesen) olsaydı, ilgili onca âyetin birinde de bu yönde bir ifade kullanırdı,[47] diyoruz. Tıpkı hadiste geçtiği gibi, kanı akıtılan ve üzerinde Allah’ın adı anılandan[48] yemek mümkündür. Önemli olan hayvanın bu şekilde kesilmiş olmasıdır. Yoksa kim tarafından kesildiği değil.

Araştırmanın nihaî mesajı

Bütün bu anlattıklarımızdan çıkan netice, tevhit tarihinin mimarları olan peygamberlerin seçmiş oldukları yoldur. Onların metodudur, tarzlarıdır. Onlar mesajlarını kitlelere ulaştırmak adına bu çağrılarının önüne geçme veya önünü tıkama özelliği gösterebilecek hiçbir hususa meydan vermemişlerdir. Toplumla olabildiğince kaynaşmış, onlarla beraber olabilmenin imkânını sağlayacak yaklaşımlar sergilemişlerdir.

Günümüzde yaşayan biz insanların bu yaklaşım tarzından yani doğru olanı kimden olursa olsun benimseme ve beraber olma, yanlış olanı inkâr ya da yanlış olduğu kadarını red ve nihayet temel ilkelere dair olanları ise yeniden formatlayıp mecrasına alarak kabul etme prensibinden alacağı çok dersler olsa gerektir. Tevhidin temel parametrelerinden taviz vermeksizin, müşterek ilke ve inançların şemsiyesi altında, cemiyette beraber yaşanılan kitlelere özgü tavır-tutum ve düşüncelere olabildiğince müsamahakâr bir yaklaşım sergileme gayreti esas alınarak, diyalog ve çözüme gitmenin daha doğru ve yerinde olabileceğini görmek mümkündür.

Allahu a’lem.

MUSTAFA AKMAN

 

[1] Bu çalışma daha önce İslâmî Araştırmalar (cilt: 14, sayı: 3-4, Ank. 2001., sh: 389-404) dergisinde yayınlandı. Orada İslâm kültür kaynaklarına vakıf herkesin aklına gelebilecek konuyla ilgili klasik/çağdaş hemen her esere müracaat edildi. Bu nedenle hemen her cümlede atıf yapılan bir kaynak mevcuttur. Konunun tabiatı bunu gerektiriyordu. Zira 1400 yıllık fıkıh geleneğinin mevzuyu izahına bir itiraz, yeni bir yaklaşım söz konusuydu. Burada hem metin -biraz özetlenerek- yeniden inşa edildi hem de açıklama içerenler hariç bütün dipnot ve kaynakçadan arındırıldı. Önemli sebebin yer darlığı olduğu malumdur. Ayrıca yapılan yorumun herkesi tatmin etmeyeceği açıktır. Bu sebeple kimileri, ‘bütün bu izahat ve delillendirmelerin sonunda; işte bu nedenlerden dolayı müşriğin kestiği hiçbir veçhiyle yenmez’ diyebilir ve devamla daha başka şeyler söyleyebilir. Şayet bu söylem, bir önyargı veya ahlâki bir soruna işaret etmiyorsa bir vebal duygusu ve âlimane bir tavırla kitleleri aydınlatma vecibesi de yükler. Esasen bu yazının varlık nedeni de bu aydınlatma sorumluluğunu ifa etmektir. Yazının kısa bir özeti için ayrıca bkz. Mustafa Akman, Kitab’a Varis Olanlar, İst. 2004, 34-44.

[2] Maide 5/5; krş. Ebu Davud, Mısır 1950., 3/133.

[3] Allah’ın adını ansalar da anmasalar da müşriklerin kestiğinin yenmeyeceğini ifade eden Cessas, bunu, Allah’ın belirttiğini söylemekte ve -artık ne kadar ilgisi varsa- dikili taşlar üzerinde kesilenler (Maide 5/3) âyetine bağlamaktadır!, Cessas, Ahkâmu’l-Kur’ân, Beyrut 1985., 4/171-172.

[4] En’âm 6/145; ayrıca bkz. Bakara 2/173; Maide 5/3; Nahl 16/115 (“Allah’a değil de O’ndan başkasına yakınlık amacıyla kesilen” İbn-i Atiyye, el-Muharraru’l-Veciz, Fas 1975 vd., 10/244 ).

[5] Hacc 22/28; üzerinde Allah’ın adını ansınlar sözü ile hayvanı Allah için ve Allah adına kesmeleri gerektiği ifade edilmektedir (bkz. Mevdudi, Tefhim, İst. 1987, 3/327, 331). Demek ki daha önceki uygulama ve yaklaşımları farklıydı. Öyle ki Razi’nin de belirttiği gibi müşriklerin pratiğine muhalefetle hac ibadeti esnasında kesilecek hayvanlar için ‘zebh ’ veya ‘nahr ’ ifadeleri yerine yine kesmekten kinaye ‘Allah’ın adının anılması’ istenmektedir. Çünkü onlar putlarının adını anmaktaydılar. Bkz. Tefsir, Ank. 1994., 16/302.

[6] En’âm 6/138; “Bu hayvanların, puthane görevlilerinin yemesi ve puthane hizmetleri için yapılmış vakıflar olduğu söylenmiştir.” İbn-i Atiyye, 6/159-160, onlar bu hayvanları belirtilen şekilde Allah adına haram yani vakıf kılmışlardı. Hem de O’na iftira ederek. Sözgelimi keserken üzerinde O’nun adını anmıyorlardı.

[7] En’âm 6/118-119: “Bu âyetten kasıt, dikili taş vesaire için kesilmiş olan ile çeşitli şekillerde ölmüş olan hayvanlardan sakındırmadır.” İbn-i Atiyye, 6/137 ve 140.

[8] Esasen bu bir istisna olmayıp sadece Müslüman kitlenin çevresini saran müşriklerin yaptıkları gibi sonuçta put olan mukaddeslerine kesmediklerini ve dolayısı ile böyle yapanlarınkinin kestikleri hakkında inmiş hükümler kapsamında değerlendirilmemesi gerektiğini belirtmek için nazil olmuştur. Yani bu âyet, bunlar da putları için ve onların adını anarak kestikleri halde bu şekilde kestikleri yenebilir demek değildir. Aksine bunlardan da bu şekilde kestiği bilinen varsa onun bu kestiği yine yenmez (Şerbasi, A., İslâm Fıkhı, trc. Kurul, İst. 1998., 3/224). Özetle bunların kestiğinin yenmesinde bir mahzur yoktur. Zira bu konudaki malum yasağın gerekçesi varit değildir. (Razi, Allah’ı anmakla beraber bununla İsa’yı murad etmiş ise zahir duruma göre davranılır demektedir. 4/23; Şevkani de ehl-i kitap’ın, kestiklerinin üzerine Allah’tan başkasının adını andıklarının sabit olması durumunda ne yapılacağına dair bir kısım ihtilaftan bahsetmektedir. Fethu’l-Kadir, 2/14.)

[9] “Çünkü onlar Allah’tan başkası adına kesmenin haram olduğunu kabul ederler. Ve kestikleri hayvanın üzerine Allah’ın adını anarlar. Her ne kadar Allah Tealâ hakkında -ki Allah onların söylediklerinden yüce ve münezzehtir- yanlış inançlara sahip iseler de, kestikleri hayvanların üzerine Allah’tan başkasının adını anmazlar.” İbn-i Kesir, Tefsir, İst. 1990., 5/2135; krş. Kurtubi, el-Cami li Ahkami’l-Kur’ân, Kahire 1935., 6/76 (Kurtubi burada bir istisnadan bahsetmektedir. Çünkü ona göre onlar sadece Mesih’in adıyla kesmektedirler.).

[10] “‘Ma uhille bihi liğayrillah ’: Bununla murad kesim esnasında Allah’tan başkasının adı anılarak kesilmiş hayvan olduğunda Müslümanlar arasında ihtilaf yoktur. Ancak yine de kimi insanlar, bununla kastedilenin putları için kesen putperestlerin kestiği olduğunu iddia yaz’emu) etmişlerdir. dikili taşlar üzerinde kesilmiş olan” âyetinde geçtiği gibi. Böylece Hıristiyan’ın üzerinde Mesih’in ismini anarak kestiğini tecviz etmişlerdir (bkz. İbn-i Arabi, Ahkâmu’lKur’ân, 1967., 2/552, 554). Bu Ata, Mekhul, el-Hasan, Şa’bi, Said b. Müseyyeb’in görüşüdür (ki Alusi, bu düşüncenin imamların ittifakına muhalif olduğunu belirtmektedir. Ruhu’l-Meani, Beyrut 1417, 2/64). Bunlar diyor ki: Şüphesiz Allah onların kestiklerinin yenmesini mübah kılmıştır. Onların kestikleri üzerinde Mesih’in adını andıklarını bile bile. Ayrıca bu Evzai ve Leys b. Sa’d’in de görüşüdür. Ebu Hanife, Ebu Yusuf, Muhammed, Züfer, Malik, Şafii ise onlar Mesih’in adını anacak olurlarsa kestikleri yenmez demişlerdir. Esasen “Allah’tan başkasının adı anılarak kesilen” âyetinin zahiri, üzerinde Allah’tan başkasının adı anılarak kesilen hayvanın haramlığını gerektirmektedir. Çünkü Allah’tan başkasının adının (‘ihlal’) anılarak kesilmesi Allah’tan başkasının adının izhar edilmesidir. Âyette ise Allah’tan başkasının adı anılarak kesilmiş olduktan sonra Mesih ya da ondan başkasının adının anılmış olması arasında bir fark gözetilmemiştir. Kaldı ki Arapların putları için dikili taşlar üzerinde kesmesi şeklindeki özel örfleri, âyetin, üzerinde Allah’tan başkasının adının anıldığı diğer kesimlerin de haram olmasını kapsayacak şekilde genel olmasına engel değildir şüphesiz. Ata b. Saib, Zadan ve Meysere’den Ali’nin (a) şöyle dediğini rivayet etmiştir: Yahudi ve Nasara’nın Allah’tan başkasının adını andıklarını duyduğunuzda bu kestiklerini yemeyin. Ama böyle bir şey duymadıysanız kestiklerini yiyiniz. Şüphesiz Allah onların kestiklerini, ne dediklerini bilerek helal kılmıştır. Şimdi, Allah’ın onların kestiğini, ne dediklerini bilerek helal kıldığı savından hareketle bu tür kesimleri tecviz edenlerin iddiasına gelince, onlar için bu savda hiçbir delil yoktur. Çünkü ehl-i kitap’ın kestiklerinin helal olması, kesince Allah’tan başkasına kesmemeleri şartına bağlıdır. Zira bizim iki âyeti bir arada değerlendirmemiz mecburiyeti vardır. (İbn-i Hazm da bu iddianın geçersiz olduğunu çünkü Allah’ın aynı zamanda başkası için veya başkası adına kesileni de haram kıldığını ve ilgili bütün hükümleri birlikte değerlendirmek gerektiğini belirtmektedir. Ayrıca Allah onların domuzu kestiğini ve yediklerini de bilmektedir. Şimdi ‘Bunların mantığına göre onların kestiğidir diye domuzu yemek mümkün müdür?’ demektedir. el-Muhalla, Kahire tsz., 7/411-412.) Buna göre Allah sanki şöyle demiş gibidir: Ehl-i kitap’ın kestikleri size helaldir. Ancak Allah’tan başkası adına kesmedikleri sürece. (Değilse onların Allah’tan başkasının adına kestiklerinden emin olunursa kestikleri yenmez. Bkz. Hazin, Lubabu’tTe’vil, 2/237.) Denilse ki: Bir Hıristiyan Allah’ın adını andığında aslında o Mesih’i (a) kastetmektedir. Şimdi kastı bu olduktan ve bu durum kestiğinin haram olmasına sebep olmadıktan sonra -ki o bu haliyle Allah’tan başkası adına kesen biridir- artık içindekini gizlemeden açıkça Allah yerine Mesih diye ifade edenin hükmünün de böyle olması gerekir. Buna şöyle cevap verilir: Böyle bir zorunluluk yoktur. Çünkü Allah bizi zahir durumla mükellef kılmıştır. Şimdi ‘ihlal’, sözün açıkça ifade edilmesidir. Birisi Allah’tan başkasının adını söylediğinde onun kestiği bu hayvan Allah’ın ‘Allah’tan başkası adına kesilen’ sözüne binaen helal olmaz. Yok, eğer Allah’ın adını söylemiş ise artık bizim bunu içinde saklı tuttuğu Mesih ismine hamletmemiz caiz olmaz. Çünkü isimler kendi hakiki manalarına hamledilirler. Bize göre bir ismin kapsamadığı başka bir isme hamledilmesi uygun değildir. Nitekim ibadetler de gizli olana değil, izhar edilen sözlere bina edilmektedir. Bu anlamda bilindiği gibi kim kelime-i tevhidi ifade edip Rasulü (s) tasdik ederse, içindeki inanç tevhide muhalif olsa bile, o Müslüman kabul edilmektedir. Nitekim hadiste, “Ben insanlarla la ilahe illallah deyinceye kadar savaşmakla emrolundum. Bunu söylediklerinde can ve mallarını korumuş olurlar” buyurulmaktadır. Ancak bu ifadenin gereğini yapmak ayrıdır. Hesapları ise Allah’a aittir. Oysa Allah ona kavim içinde ifade ettiklerinin aksine inanan münafıklar bulunduğunu bildirmiş, ancak onlar hakkında diğer müşriklere dair hukukun uygulanmasını istememiştir. Aksine onlar hakkında dünya ahkâmı itibariyle içlerinde gizlediklerine göre değil, ortaya koyduklarını esas alarak diğer Müslümanlar için geçerli hüküm ile hükmetmiştir. Bu nedenle Hıristiyan birinin kestiğinin helal olmasının Allah’ın adını anması kaydına bağlı olması mümkündür. Bu kişi ne zaman Mesih’in adını anacak olursa bunun da kestiği helal olmaz. Tıpkı üzerinde putlarının adını andıklarında diğer müşriklerin kestiklerinin de helal olmaması gibi. (Cessas, 1/154-156, ayrıca bkz. 3/297, 321)

[11] “Ehl-i Kitap’tan biri şeriatın onaylamadığı bir yerde hayvan keserse kestiği hayvan mübah olmaz. Çünkü ehl-i kitap’tan olan kimsenin amacı, kestiği hayvanı Müslüman gibi kesmek olmalıdır. Bilindiği gibi eğer Müslüman, kestiği hayvanı Allah’tan başkası için veya Allah’tan başkasının adını anarak kesse, kestiği hayvanın eti mübah olmaz. Ehl-i Kitap’tan olan kesici de her ne kadar söylediklerine inanmasa bile böyle yapmak zorundadır. Çünkü (Maide 5/5)… âyeti, onlarla aramızda bu konuda var olan bir ayniliğe, bir eşitliğe işaret ediyor. Buna rağmen söz konusu şarta uymayan kesimleri, onlar her ne kadar helal sayıyorlarsa da biz onları helal görmeyiz.” İbn-i Teymiye, Sırat-ı Müstakim, İst. 1991, 2/55; İbn-i Hazm, Ömer b. Abdulaziz’in onların Allah’ın adını anarak kesmelerini gözetleyen bir görevli tayin ettiğini belirtmektedir. 7/412.

[12] Bakara 2/173 öncesinde; Maide 5/3 sonrasında; Maide 5/5 başında; Nahl 16/115 öncesinde; Bu durum cahiliye insanının uydurduğu helal- haram ahkâmından bahseden ve onların bu uydurma âdetlerinin iptal edildiği âyetlerde ise yoktur. Fakat bu kez de ‘yoldan sapma’ ve ‘doğru yolda olmama’ vurgusunun yapıldığı görülmektedir. bkz. En’âm 6/117-121, 138, 144-145.

[13] Ehl-i kitap’ın kestiğinin helal olması da tayyibat bağlamındadır. Nitekim ilgili âyetin öncesindeki atıf buna işaret olsa gerektir. Ancak yanlış anlaşılmalara mahal vermemek için burada diğer âyetlerde zımnen verilmiş olan ‘ma uhille bihi lillah’ın bir benzeri olan ‘taamu’lleziyne utulkitab’ zımnen değil, açık ifade ile helal kılınmaktadır.

[14] Tayyibat/faydalı şeylerin helal kılınmış olması çerçevesinde sigara ve benzeri şeylerin de bu bağlamda değerlendirilmesinde yarar vardır. Özelde sigaranın tedricen intihar demeye geldiği hususunda bir tereddüt kalmadığı, ilgililerince ifade edilmektedir. Bu nedenle kişi, hem kendi hem de çoluk çocuğu dahil başkalarının sağlığına zarar verme hakkına sahip olmadığına göre, bu hususta da gereğini yapmakla mükelleftir.

[15] “Geçmiş şeriatlarda üzerinde kurban kesmek için özel taşlar tahsis edilirdi; kurban niyetiyle kesilen ile yemek amacıyla kesileni ayırt etmek için. Beyt-i Makdis’teki kaya da bunlardandır… Cahiliyede akide bozulunca bu kesim yerlerini, kendi “ilahlarına yakınlaşmak amacıyla kestikleri hayvanlar”ı (kurban) kesme yeri haline getirmiş oldular. Ki lilensab değil alelansab denilmiş olması da bunu gösteriyor. Çünkü hayvan taşa değil, ilahlarına kesiliyordu. Ancak böylece taş şirkin simgesi haline geldi.” İbn-i Aşur, et-Tahrir ve’t-Tenvir, 6/95.

[16] İbrahimî Örf konusunda detaylı malumat ve bu makalenin daha iyi anlaşılabilmesi için bkz. Mustafa Akman, Cahiliye Mekke’sinde Yaşayan İbrâhimî Örf, Kur’ani Hayat dergisi, Temmuz-Ağustos 2009, yıl: 2, sayı: 7, sayfa: 98-106.

[17] “İbn-i Teymiyye, ‘ibadetlerde asıl olan nass bulunmadıkça, o ibadet yasaktır, âdetlerde de nas bulunmadıkça mübahtır.’ demiştir.” el-Bani, N., Tevessül, trc.: M.E.A, İst. 1995., 42

[18] Nitekim Amr b. Luhay bu iğrenç tutumu sergilerken Şahne b. el-Ahnef el-Cürhümî adlı birinin onu, Allah’ın Harem Beldesi ve Beyti Haram’ında bir olan Allah’a ibadetten ayırıp putlara ibadet ettirmek suretiyle İbrahim’in (a) dinini bozması dolayısıyla kavminin maruz kalacağı akibetin kötülüğünden ötürü uyardığı ve karşı çıktığı belirtilmiştir. bkz. el-Ensari, A., el-Ka’be Kable’l-İslâm, (el-Ceziretu’l-Arabiyye, el-Kitabu’s-Sani içinde), 1984., 119, 127, 130; esasen o dönemde bahsi geçen kavmin bu duruma yatkın hale geldiği, çünkü tevhid akidelerinde sapmalar oluştuğu ve Amr’ın kavminin lideri olması hasebiyle bunu sadece -tabir yerinde ise- resmi olarak tescil ettiği anlaşılmaktadır

[19] “ Ahmesi: Arap kelamında, dinine bağlı kimse demektir.” el-Ezraki, Mekke Tarihi, İst. 1980, 166

[20] Krş. Bakara 2/180, 231-235, 241; Talak 65/6; Nisa 4/5, 8, 19-20; Mücadele 58/2; onlar bahire ve saibe gibi kurbanlarından yemezlerdi. İslâm bunu reddetti. Maide 5/103; En’âm 6/136-145; Hacc 22/28.

[21] Bu nedenle onların kestiğinin her ne şekilde kesilmiş olursa olsun yenilebileceğine cevaz veren ulemanın fetvası -Allah’u a’lem- yanlıştır. krş. Bursevi, İ.H., RuhulBeyan, trc. Kurul, İst. 1995., 1/294, 2/373.

[22] ez-Zerka, “Bu yasağın sebebi kesenin bizzat kendisi ve akidesidir. Yoksa kesenin kesim tarzı değildir.” (Feteva, Dımaşk 1999., 214) demekte ve bu çerçevede ehl-i kitap’ın her çeşit kestiğinin helal olduğunu söylemektedir. Öyle ki onların yediği olduktan sonra İslâm’ın ayrıca yasaklayıcı hükmüne rağmen boğarak (hank) veya vurarak (vekz) öldürdüklerine de cevaz vermektedir. 216

[23] Aksine Şevkani’nin bunun böyle olmadığını ortaya koyan şu ifadeleri mevcuttur: “Kâfir Allah’tan başkası için değil de Allah’ın (c) adını anarak kesip kan akıttığında ve damarları kestiğinde, naslarda onun bu özellikte gerçekleşen böylesi bir kesiminin haram olduğuna dair herhangi bir işaret yoktur. Bu tür durumlarda buradaki hitap Müslümanlaradır savıyla ‘ sizin kestikleriniz hariç’ (Maide 5/3) âyetiyle istidlal doğru olamaz. Çünkü buradaki hitap kesmeye salahiyetli herkese yöneliktir. Buna göre kim Allah için ve O’nun adını anarak kestiği halde kâfirin bu hitabın dışında olduğunu savunuyorsa yanılıyordur. Elbette kâfirin Allah’tan başkası için kestiği haramdır. İşin özünde bu, bir Müslüman’dan da sadır olsa yine böyledir. Keza Allah (c) için kesiyor olmak şartıyla kestiği anda Allah’ın adını anmasa bile onun bu ihmali, Müslüman’ın tesmiyeyi ihmal etmesi gibidir. Esasen deliller kesenin Müslüman olmasının gerekmediğini savunanın değil, bunu şart koşanın aleyhinedir. Bu nedenle sözgelimi Rasulullah (s) münafıkların kestiğini yemekten sakındırmadı. Aksine onlarla hukuksal bütün durumlarda onların zahiren ortaya koydukları ile yetinerek amel etmiştir, diyerek bundan ihticac etmek gibi amaca delalet etmeyen naslardan kesenin Müslüman olmasının gerekmediğini istidlal etmeye de gerek yoktur. Öte yandan kâfirin kestiğinin helal olmadığına dair söylene gelen icma iddiası doğru değildir. Faraza bir şekilde doğruluğu kabul edilse bile bunun kâfirin Allah’tan başkası ya da Allah’ın adını anmadan kestiğine hamledilmesi gerekir. Zimmet ehlinin kestiğine gelince… Bunların kestiğinin helal olduğuna ‘ kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size helaldir’ (Maide 5/5) âyeti delildir… Şayet bunlar Allah’tan başkası için veya besmelesiz kesiyorlar ya da şer’î usule göre kesmiyorlar ise o zaman böylesi bir durum sabit olduğunda onların bu tür kesimlerinin hükmü, Müslümanın kestiğinin hükmünün aynısı olur. Zira belirtilen bu çeşitlerden biri ile vaki olduktan sonra aralarında bir fark kalmamaktadır.” es-Seylu’l-Cerar, Kahire 1988., 4/61-62.

[24] Nitekim ehl-i şia, ehl-i kitap’ın, kestikleri üzerinde Allah’ın adını anmadığını, anmayı şart koşmadığını düşündükleri için âyette geçen taam kelimesinin ‘hububat’ anlamında olduğunu belirtmiştir. krş. el-Behai, B., Hurmetu Zebaihi Ehli’l-Kitab, Beyrut 1990, 48-73, el-Behai, farklı düşünen şaz İmamî’lerden de bahsetmektedir. Buna göre M. b. Babeveyh, Nasrani, Yahudi ve Mecusinin besmele ile kestiği bilinen hayvanın yenilebileceğini söylemiştir. 62-74; bu itibarla olacak ki sadece Müslümanın kestiğinin yenebileceğini ifade etmektedirler. bkz. Humeyni, A., Zübdetu’l-Ahkâm, Beyrut 1987., 184-185; bu ancak dinin özü olarak algılandığı ve müşterek sosyal hayat göz ardı edildiği zaman böyle değerlendirilebilir. Ki bu muhtemelen, ‘sadece dindar Yahudinin kestiği yenir’ (el-Behai, 52), diyen Yahudilerin müteşeddid yaklaşımlarının bir izdüşümüdür. Oysa sıradan bir konu olan bu meselenin, sadece kasıtlı olarak dinin özüne bağlama (msl. O’ndan (c) başkası için / adına kurban kesme gibi) çabalarının vaki olduğu özel durumlarda hassasiyeti gerektirdiği açıktır

[25] Ehl-i şia’nın, ehl-i kitap’ın Allah’ı hakkıyla tanımadığı, onların, kestikleri üzerinde Allah’ı ansalar bile Allah dediklerinde kastettiklerinin esasen bizim inandığımız Allah olmadığı ve bu nedenle de kestiklerinin yenmeyeceği yönündeki tezlerine karşılık, İbn-i Cevziyye, bunun bir anlam taşımadığını ve bunların (ehl-i kitap’ın) en azından bazı açılardan Allah’ı bildiklerini, bu sebeple de kestiklerinin yenilebileceğini ifade etmektedir. Şimdi aynı izahın durumunu anlatmaya çalıştığımız kimseler için yapılması hiç mi mümkün değildir?

[26] “İbn Ebi Hatim der ki:… Mekhul’den nakletti ki; o, şöyle demiş: Allah Tealâ önce ‘üzerine Allah’ın adının anılmadığı şeyi yemeyin.’ âyetini inzal etmiş, sonra Müslümanlara acıyarak bunu neshedip ‘Bugün size iyi ve temiz olanlar helal kılındı…’ âyetini inzal buyurmuştur. Bu âyet, onu neshetmiş ve ehl-i kitap’ın yemeğini helal kılmıştır. Mekhul merhumun söylediği bu sözün üzerinde durmak gerekir. Çünkü Allah Teâlâ’nın kitap ehlinin yemeğini mübah kılmış olması; üzerine Allah’ın adı anılmayan şeyleri yemenin de mübah olmasını gerektirmez. Çünkü ehl-i kitap da kestikleri hayvanların üzerine Allah’ın adını anarlardı. Onlar, kurban keserek kulluklarını ifa ederler. Bu sebeple ehl-i kitap’ın dışında olan müşriklerin ve benzerlerinin kestikleri hayvanlar mübah olmamıştır. Çünkü onlar, kestikleri hayvanların üzerine Allah’ın adını anmazlar. Hatta onlar yedikleri etin kesilmiş olup olmamasına da bakmazlar; ehl-i kitap’ın ve onlara benzeyen Samirî’lerin, Sabiî’lerin, İbrahim ve Şit (a) gibi öteki peygamberlerin dinine bağlananların aksine -ulemanın bir kavline göreölü etini dahi yerler.” İbn-i Kesir, Tefsir, 5/2135-2136

[27] Bahreyn idarecisi el-Münzir’in sorması üzerine Rasulullah’ın konuya dair verdiği cevap için bkz. Şiyt elHattab, el-A’la b. el-Hadremi, Erz. 1987., 4-5; Mecusilere dair gelen ‘Onlara ehl-i kitap muamelesi yapın. (Hadisin bu ilk kısmı için bkz. İmam Malik, Muvatta, Mısır 1348., 1/207) Yalnız kestikleri yenmez ve kadınlarıyla evlenilmez.’ hadisi için Şevkani, aslının olmadığını ve bunu hadisten anlamayan bir kısım müfessir ve fukahanın rivayet ettiğini söylemektedir. Feth, 2/15; (Allah’ın adının zikredilmesi ile ilgili mervi hadislerin kritiği için bkz. Neylu’lEvtar, 8/359-366).

[28] “Mecusiler boğazlayıp kan akıtmıyorlardı. Evlilik hususunda ise kız kardeşleriyle evleniyorlardı. Bu nedenle bu iki hususta ayrılık konmuştur.” Razi, 8/478 dipnot; “Putperest putu için keser, Mecusi de ateş için” Kurtubi, 2/222; Esasen onları ehl-i kitap kabul eden İbn-i Hazm, onların da Yahud ve Nasara gibi kestiğinde Allah’ın adını anarak kesmiş ise bu kestiklerinin yenebileceğini belirtmektedir. 7/454, ayrıca bkz. 7/346, 456

[29] İbn-i Müseyyeb, Katade ve Ebu Sevr’in bu yöndeki fetvaları için bkz. İbn-i Hazm, 7/456

[30] “Bu haram hükmü, herhangi bir sebepten dolayı değil, sadece Allah’tan başkasına teveccüh edilmiş olduğu içindir.” Kutub, fi Zilali’l-Kur’an, İst. tsz., 1/326; “Kestikleri etlerin haram olması, hayvanları, Allah’tan başkasının adını anarak kesmelerinden dolayıdır.” Ateş, S., Çağdaş Tefsir, İst. 1988., 2/471.

[31] Munhanıka (boğulmuş), Mevkuze (vurulmuş), Mütereddiye (yüksekten düşmüş), Natiha (süsülmüş) gibi. Maide 5/3, Cahiliye ehli, âyette yasaklanan bu etleri yemekte ve kanı ise içmekteydi. Bkz. Zemahşeri, el-Keşşaf, Beyrut 1987., 1/603.

[32] Mecusiler, İslâm’ın, Allah için kesilmiş olandan yenilmesi gerektiği şeklindeki hükmünü duyunca müşriklere, ‘Onlar neden Allah’ın kestiğini yemiyorlar da kendi kestiklerini yemektedirler. Oysa Allah’ın öldürdüğünü yemek daha doğrudur’, diyorlardı. Bkz. İbn-i Hazm, 7/412.

[33] Kabir ziyareti buna bir örnektir. Müslim ve Tercümesi, İst. 1967 vd., 3/157

[34] Bkz. şu ifade: “Müslüman ve ehl-i kitap olmayanın kestiği yenmez, çünkü onun İslâm’a girmekten başka bir seçeneği yoktur. Onunla savaş durumu caridir.” İbn-i Hazm, 7/456-457.

[35] Reşid Rıza, yoksa ehl-i kitaptan kabul edildiği gibi onlardan da cizye kabul edilseydi topluca İslâm’a girmezlerdi, demektedir. Menar, Kahire 1947., 6/192.

[36] Hadislerde onlarla, muaşeret çerçevesinde kapları gibi kullanılması muhtemel argümanlara dair geçen ifadelere de bu açıdan bakılması ve ‘Allah’tan başkası için kurban keseni Allah kahretsin’ (Müslim, 6/194-195) şeklindeki ifadeleri de bu hassasiyettin tezahürü olarak algılamak gerekir

[37] Sözgelimi ilk dönem hassasiyet ve koşullarının bir neticesi olarak gelen etlerin besmeleli olup olmadığı tedirginliği yaşanmaktaydı. Naim, A., Miras, K., Tecrid-i Sarih Tercümesi, Ank., 6/354-355.

[38] Krş. Naim-Miras, Tecrid, 5/328, 6/114-116, 165; ayrıca Tevrat’ın sadece putperestlerle evlenme ve onların üzerinde Allah’tan başkasının adını anarak kestikleri hayvanları yasaklamasına rağmen hahamların, bunlarla muhalata ve etkileşimi önlemek adına bu yasağın kapsam ve keyfiyetini tayindeki dehşet verici aşırılıkları için bkz. İbn-i Kayyım, İğasetu’l-Lehefan, Mısır 1320, 404-407.

[39] el-Buhari bi Şerh’il-Kirmani, Mısır 1937, 15/62; ayrıca bkz. Sahihi Buhari, İst. 1991., 3/438-439.

[40] Bakara 2/221. Görüldüğü gibi müşrik kadınlarla ilgili emir, sıfat (müşrik) belirtilerek ifade edilmektedir. Oysa kesimde böyle bir durum söz konusu değildir.

[41] “Yahudi, Hıristiyan ve bütün ehl-i kitap olan milletler, Allah adından başka bir nama zebih olunmasını haram i’tikad ederler. Ve zebihalarına muhakkak Allah adını zikrederler, her ne kadar Hak Tealâ hakkında Allah’ın münezzeh olduğu bazı bâtıl şeylere i’tikad ederlerse de. Ehl-i kitap’dan başkalarına gelince ki, müşriklerle ehl-i şirke benzeyen milletlerdir, bunların zebihaları mübah ve helal değildir. Çünkü bunlar zebihaları ve kurbanları üzerine Allah adını zikretmezler. Ve bunlar Allah adına kesilmesinin meşruiyetine i’tikad da etmezler.” Naim-Miras, Tecrid, 12/25, ayrıca bkz. 10/36.

[42] Hattabi’nin nakline göre Rasulullah risalet öncesinde putlarına kestiklerinin dışındakileri yemekteydi. el-Kannuci, Avnu’l-Bari, Haleb 1984., 4/356-357.

[43] “Kur’an putperest ile Arap müşriklerinin kestiğini yemeyi, bayanlarıyla evlenmeyi haram kıldığı gibi mutlak olarak yasaklamış değildir. Aksine onların ma uhille bihi liğayrillah (Allah’tan başkası için / adına) kestiklerini ve onlardan bazılarının yediği ölü, akan kan ve ayrıca domuz etini haram kılmıştır.” Reşid Rıza, 6/185

[44] “Onların âdeti şöyle idi: Şayet Hac’da hedy ya da Kâ’be için zebiha olarak kesiyorlarsa onun üzerinde sadece Allah’ın ismini anıyorlardı. Putlar ya da cinler için kurban olarak kestiklerinde ise üzerinde kendisi için kestikleri bu şeyin adını anmaktaydılar. Bu durumda ‘Üzerinde Allah’ın adı anılmış olanlardan yiyin’ âyeti, üzerinde Allah’ın adından başkasının adının anıldığı ile üzerinde ne Allah’ın ne de başkasının adının anıldığı şeylerin etini yemekten nehyetmeyi ifade etmiş olmaktadır. Çünkü onların örfünde Allah’ın adını anmayı terk etmek, mutlaka belli bir sebepten dolayı söz konusu olmaktaydı.” İbn-i Aşur, Tefsir, 8/31-32.

[45] En’âm 6/138: “Putperest Araplar, kural olarak, kestikleri hayvanlar üzerinde Allah’ın -ki O’nu yüce ilah olarak görmekteydiler- ismini anıyorlardı; ancak yukarıdaki istisnai durumda onlar, Allah’ın yasaklamış olduğunu düşünerek onu yapmaktan kaçınmışlardı.” Esed, Kur’an Mesajı, İst. 1998, En’âm 126. not; bu izah, âyetlerde neden doğrudan müşriklerin kestiği değil de Allah’tan başkası adına kesilenler denildiğini de açıklığa kavuşturmaktadır. Dediğimiz gibi esasen Kur’ân, cahiliye ve bu arada müşriklerin bütün tasarruflarını reddetmemiş, maruf (İslâm’a ters olmayan) olanlarını benimsemiştir. Burada Allah’ın adını anarak kestiklerini ayırt etmiş olmak için sadece, yanlış bir eylem olarak bu şekilde kesmediklerini kapsayıcı bir ifade kullanmış olması gibi. Diğer önemli bir husus da kabul etmediklerini yani Esed’in ifadesiyle “dini yükümlülüklerin ve yasakların keyfi şekilde uydurulması” (Maide 124. not) anlamındaki tasarruflarını reddederken de ‘Bahira, Saime, Ham, Vasile’ (Maide 5/103) diyerek isim açmak suretiyle reddetmiştir. Onlar cahiliyede bu tür hayvanları kendilerine haram kılmışlardı. Ve dolayısı ile yemiyorlardı. Buna göre onlar ilahlarına yaklaşmak niyetiyle kestiklerinde onların isimlerini anmaktaydılar ki ‘ihlal’ kavramının doğduğu yer de burasıdır (bkz. Maverdi, en-Nuketu ve’l-Uyun, Beyrut 1992., 1/222, 4/27). Muhtemeldir ki onlar sadece bunları o isimle kesiyorlardı. (krş. Reşid Rıza, 8/18.) Bu ise hem yaygınlığına binaen (Kurtubi, 2/224) ve hem de tevhid açısından çok azim bir durum olduğundan üzerinde ısrarla durulmuştur. Ancak yine de ele alınış tarzı fiilin keyfiyeti itibariyle olmuştur.

[46] “Ölüperest kimselerin kabirlerin başında kestikleri de bunun gibi haramdır. Şüphesiz ki bunlar da Allah’tan başkası adına kesilen (ma uhille bihi li ğayrillah) cinsindendir. Bunun put için kesilmiş olandan kesinlikle bir farkı yoktur.” Şevkani, Feth, 1/170.

[47] Sözgelimi Tavus’un dediği, zencilerin kestiği yenmez (İbn-i Hazm, 7/454), şeklinde belli bir ırkı/ türü tümüyle kapsayıcı yanlış bir ifade ile değil elbette. Ama bilindiği gibi vasıfla tayin bu tarz tespitten ayrı bir belirlemedir. Zira vasfa tahsis pekâlâ yapılabilir. Böyle iken Allah (c) yine de hadiseyi eylemde bitirmektedir.

[48] Müslim, 6/181-182; Ebu Davud, 3/134-135.