Biz ilahiyatçılar tevhidin hep felsefesini yapar, üzerinde anlaşamasak da, inanç ve ibadetlerde neyin tevhidi bozup bozmadığını anlatırız. Ama iş politikaya ve yönetim işlerine geldiğinde çalıyı dolaşmayı tercih ederiz. Bu yazıda çalıyı dolaşmayı tercih ettiğimiz ve Müslümanların kerhen de olsa altında yaşamak durumunda oldukları yönetim konusunda bir reel politiğinin olup olamayacağını sorgulamak istiyorum. Çünkü olabileceğini söyleyenler ile olamayacağını söyleyenlerin bundan dolayı ihtilafa düştüklerini, kamplara ayrıldıklarını, hatta birbirlerini suçlayarak aralarında rezerv koyduklarını görüyorum.

Şüphesiz global olarak yüce Allah’ın yaptığı ile kulun yaptığı karşılaştırma kabul etmeyecek kadar farklıdır. Bunu ateist ve materyalistler kabul etmese de, inancı olduğu halde vahyin kurallarının yerine beşerin kurallarını uygulamayı tercih edenler de kabul etmektedir. Bununla beraber ikincisini uygulamanın kendilerine göre daha yararlı olduğunu düşündükleri için tercihlerini ikincisinden yana yaparlar. Hatta bunlar arasında, sanki insanların hayatında uygulanıp yön vermesi için gönderilmemiş gibi, vahyin kurallarını çok yüce ve toplumun işlerine bulaştırılamayacak kadar kutsal görüp onlara saygı olarak uygulamanın dışında tutulması gerektiğini düşünenler az değildir. Namazında niyazında olup, sekülerizme karşı yoğun bir mücadele verdiği halde bu şekilde düşünen sağcı, muhafazakâr ve de mukaddesatçı aydınlar ve yazarlar olduğunu biliyoruz.

Şüphesiz beşeri sistemlerden herhangi birinin vahyin alternatifi olabileceğine veya ona ihtiyaç bırakmadan yerini alabileceğine inanmak, açıkça veya dolayı olarak yüce Allah’ı abesle iştigal etmekle yahut bilgisizle suçlamak anlamına gelir. Çünkü beşer aklının ürettiği şeylerin, hayatlarında kendilerine yeterli olduğunu bildiği halde, vahiy indirip ona uymakla onları yükümlü tutması ya gereksiz iş yapmak ya da yaptığı işin ne anlama geldiğini bilmemek olur. Yüce Allah ise bunlardan münezzehtir. Onun için başka her alanda vahyin söylediklerini yeterli görüp hayatın bütün işlerine yön veren hukuk alanında yetersiz görmek yüce Allah’ı suçlamaktan başka bir şey olmaz. Örneğin faiz, zina ve içki yasağının gereksiz olduğunu düşünmek ve kabul etmek yüce Allah’ın onları yasaklamakla yanlış yaptığını veya abesle iştigal ettiğini söylemek olur. Allah’a inanan ve gereği gibi anlayan/takdir eden (6 Enam/91; 22 Hac/74; 39 Zümer/67) hiçbir insan bunu kabul etmez. Onun için aklı başında bir Müslümanın, vahyin öğretilerinin yerine beşeri öğretileri tercih etmesi ve bunun doğruluğuna inanması elbette İslam’ın kabul edeceği bir şey değildir. Onun için yüce Allah Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanlara seslenerek bu şekilde davrananların kâfir, fasık, zalim olacaklarını (5 Maide/44-48) söyler.

İslam açısından işin gerçeği bu şekilde olmakla beraber bugün toplumun yaşadığı bir realite vardır. Bu gerçeği bilmediği ve karalayıcı yoğun propagandalarla Allah’ın hükümleri uzun süre kendisine öcü gibi gösterildiği için, toplumun büyük bir çoğunlukla bu sistemi istemediği veya sessiz yığınlar olduğu için istemiyor göründüğü realitesidir. Toplumda bu çelişki ve şaşkınlık o kadar açıktır ki yüzde şu kadarı İslam’a mensup olmaktan onur duyanların yine yüzde büyük çoğunluğu İslam’ın diğer adı olan Şeriattan öcü gibi ürkmektedir.  Bu realite karşısında Müslümanların, İslam’ın yönetim sistemini halka zorla dayatmak için elbette baskı ve zorlama yapacak halleri olamaz. Bu gerçek karşısında Müslümanlar, suya sabuna dokunmadan sistemin tümüne karşı muhalefetle mi yetinmeli, yoksa örneğin; anayasanın değiştirilmesi veya yeniden hazırlanması konusunda bir reel politika mı sunmalı? Sunarsa ne olur?

Belirttiğimiz gibi Müslümanların karşısında iki yol vardır. Ya yönetim işlerinde, Peygamberlerin müşriklerle hiçbir konuda görüşmediklerini söyleyip inanç ve anlayışlarına aykırı bulduğu için hazırlanacak anayasanın nasıl olması gerektiği tartışmalarına da bulaşmadan, bildikleri yoldan kendilerine göre yaptıklarını ve yapacaklarını yapmaya devam edip, sistemin yapısı ve işleyişi konusunda bir şey söylemeden sadece tepkilerle ve muhalefetle yetinecekler,  ya da bu anayasının totaliter, militer, monarşik, ulusalcı, ayırımcı, vd. bir yapı yerine bütün vatandaşlar için daha özgürlükçü, daha adaletçi, daha eşitlikçi, daha hukuka uygun demokratik bir yapıda olması için yapabileceklerini yapacaklar.

Birinci yolu seçenleri anlamak mümkündür. Çünkü kendilerine göre şirk sistemlerinin pisliklerine bulaşmadan ve suya sabuna dokunmadan yaşamak istediklerini açıkça ortaya koymakta ve Peygamberlerin yolunu izlediklerini söylemektedirler. İkinci yolu tercih eden Müslümanların durumunun ise, sürece katılım sağlamaları nedeniyle şirke bulaşıp bulaşmadıkları, yahut yaptıklarıyla sistemi onaylayıp onaylamadıkları veya onu meşrulaştırıp meşrulaştırmadıkları tartışılmaktadır.

İkinci yolu tercih edenler yaptıklarının sistemi onaylamak veya meşrulaştırmak, ona biat etmek veya destek sağlamak olmadığını, aksine Allah’ın öngördüğü ve yerine getirilmesini istediği kurallardan oluşmasa da, yapılacak anayasanın daha adaletli, eşitlikçi, özgürlükçü, hukuka uygun, ahlaklı ve insanca bir yapının oluşması için bir insan hakkı olarak gayret göstermek anlamına geldiğini, bunun İslam için daha çok ve daha rahat çalışma imkânı sağlayacağını söyleyerek en azından kötünün daha kötüye gitmemesi için bunun bir müdahale olduğunu söyleyerek, sürece katılım sağlamalarının normal olduğunu savunurlar. Üstelik örneğin Mecelle’de yer alan “def-i mazarrat celb-i menfaaten evladır=zararı önlemek yararı sağlamaktan önce gelir), “iki kötüden birini seçmek kaçınılmaz olduğunda ehveni tercih edilir”, “tamamı elde edilemeyenin tümünü terk etmek gerekmez” gibi İslam hukukunda geçerli olan bazı kurallardan hareket ettiklerini düşünürler. Bunun İslam’ın tedric yöntemine de uygun olduğunu söylerler.

Sürece katılmayı reddedenlerin, bunu İslami duyarlılık, şirk düzenlerden uzaklık, bütün çabalarını Müslümanların bilinçlendirilmesi adına yaptıklarında şüphe yoktur. Sürece katılım sağlamayı tercih edenlerin de bunu şirk düzenini onaylamak, desteklemek veya İslam’a alternatif kabul ederek onu onaylamak için yapmadığını, aksine genel olarak vatandaşların ve özel olarak Müslüman hayatlarının görece daha adaletli, daha özgür, daha eşitlikçi, daha hukuka uygun, daha insani ve daha müreffeh olması için yaptıklarını söyleyebiliriz. Aksi halde sürece katılmayı reddedenlerin argümanlarını haklı çıkarmış ve şeytanın insanlar hakkındaki zannını doğrulamış (34 Sebe’/20) olmaktadırlar. Her iki kesimden istisnalar her zaman saklıdır.

Mesele, Arap baharından önce Mısır, Libya, Tunus ve Yemen’de uygulanan ve hala Suriye’de ve başka yerlerde uygulanmakta olup vatandaşlara göz  açtırmayan, daha geçenlerde Türk Cumhuriyetlerinden birinde 18 yaşına kadar gençlerin Cuma  ve Bayram dışında camiye gitmelerini bile yasaklayan ve eğitim öğretimden hukuka kadar uygulamada İslam’a geçit vermeyen dikta ve cunta yönetimleri altında mı, yoksa bütün vatandaşlara eğitim öğretimle, basın yayınla, vaaz ve irşadla davet ve eğitim yapmaya, sanat, ticaret ve örgütlenmeye kadar sınırlı da olsa hürriyet tanıyan demokratik yönetim altında çalışmak mı daha avantajlıdır meselesidir? Realitenin biraz daha görülebilmesi için mevcut durumu gözler önüne sermekte yarar vardır.

Her iki yönetim şeklinin İslam olmadığında ve kendilerini korumak için her yola başvurduklarında şüphe yoktur. Her ikisinin altında yaşayan bireylerin değerlerini törpüleyip onlara kendi değerlerini benimsetmek ve uyumlu vatandaşlar haline getirmek için her yolu kullandıklarında da şüphe yoktur. Ancak biri vatandaşların inançlarına göre eğitim öğretim, örgütlenme ve çalışma hakkı gibi demokratik haklarını elinden alırken, diğeri bir yere kadar da olsa onlara bu serbestiyi tanımaktadır. Bu farkı görmek için Baas partilerinin yönettiği adı geçen ülkelere ve 27 Mayıs darbesinden, 28 Şubat’a kadar darbe dönemlerinde Türkiye’de yapılan uygulamalara, bir de Amerikasından, Avrupasına ve Avusturalyasına kadar batı ülkelerinde Müslümanların ve başkalarının, söylediğim alanlarda çalışmasına serbestlik tanıyan demokratik yönetimlere bakmak yeterlidir. Acaba Libya, Mısır, Tunus, Suriye, Yemen vd. dikta yönetimlerinin egemen olduğu ülkelerde yaşamak ve İslam için çalışmak mı daha çok mümkündür, yoksa bu hakları vatandaşlarına görece tanıyan demokratik ülkelerde yaşamak ve çalışmak mı daha çok mümkündür? 28 Şubat sürecinde başörtüsü yasağı ve katsayı adaletsizliği sebebiyle ülkesinde okuma hakkı ellerinden alınan öğrencilerin, bir batı ülkesinde en azından okuyabildiklerini ve çalışabildiklerini biliyoruz. Buna rağmen bir kesimin her iki yönetim şekli arasında farkın olmadığını ve şirkten selametin bulaşmamakta olduğunu söyledikleri bilinmektedir.

Bunları her iki yönetim şeklini İslam’la karşılaştırarak söylemediğim herhalde tahmin edilmektedir. Sadece şu anda dünya genelinde Müslümanların yaşadığı realite olarak, altında yaşamaya mecbur kaldıkları bu yönetimleri birbirleriyle karşılaştırarak söylüyorum. Bunların yerine Müslümanların şiddete başvurmak ve baskı yapmak dışında, eğitim öğretim, anlatım, örgütlenme, sanat, ticaret, siyaset, basın yayın,  gibi her türlü imkanı ve yolu kullanarak kendi inançlarını hâkim kılmak için çalışmalarının, inançlarının gereği olduğunu da vurgulayarak söylüyorum. Her iki yönetim şeklinin İslam olmadığını ve onları İslam gibi benimseyerek, ona alternatif olarak kabul edenlerin İslam’la ilgilerinin kalmayacağını da bilerek söylüyorum.

Bütün bunlara karşın, zaruretleri görmeden yahut vahyi toplumda egemen kılmanın bütün imkanları kullanarak yapılacak eğitim, öğretim, tebliğ ve davetle, kısaca ancak bir tedric yöntemiyle olabileceğini dikkate almadan Müslümanların reel politiklerinin olamayacağını söylemek ne kadar isabetli olur? Yoksa sayın Hayrettin Karaman hocamızın “Zaruretleri devreye sokmayan, sokanlarla uğraşan kimseler bir çeşit intihar teşvikçileridir. Doğru olan davranış, bir yandan hak nizamı kurmak için durmadan çalışmak, bir yandan da gemiyi batırmadan su yüzünde kalmaya gayret etmektir” (Hayrettin Karaman, Faizin Tozu Ve Enflasyon Farkı, Yeni Şafak, 24 Kasım 2001) dediği gibi bir yol mu izlenmelidir? Sürüden hep ayrı yürüyenleri bir yana bırakarak söylüyorum; Müslümanların izleyebilecekleri ortak bir politika belirlemek için danışmanın olmadığı, başı çekenlerin veya temsilcilerinin bir araya gelip ortak bir yol belirlemediği sürece, iki yoldan birini tercih edenleri ötekileştirmek, tevhit yolundan saptıklarını ve şirk sistemlere lojistik destek sağladıklarını, yahut İslam’ın gözlerden uzak kalmasına hizmet ettiklerini söyleyerek suçlamak olsa olsa yine H.Karaman hocamızın “Her biri kendi tarafına çektiğinde (yalnız kendi dediğinin olmasında ısrar ettiğinde) asla birlik gerçekleşmez, düşmanı bırakıp kendi parçası ile savaşmak gibi bir hamakat ve vehamet devreye girer” (H.Karaman, Yorumda Çoğulculuk, İslam’da Birlik, Yeni Şafak, 1 Aralık 2011) dediği gibi bir durum olup ne Müslümanların birlik ve beraberliğine ne de tevhit inancının anlaşılıp kökleşmesine hizmet eder.

İbrahim SARMIŞ