İki cihan serveri, insan güzeli Efendimiz (s), “en hayırlı ameliniz namazdır” buyuruyorlar. “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi; ama gözümün nuru namazdır” buyuruyorlar.

Müslüman: namaz kılandır. Müslümanın ayırıcı vasfı namaz kılmasıdır. O namaz ki: dinin direğidir. O namaz ki: aşırılıktan ve çirkinlikten alıkoyar. O namaz ki: aklın cilası, kalbin ziyasıdır.

Belki namaz araçtır. Oruç araçtır, zekât araçtır, hac araçtır. Bütün ritüeller birer temrindir. İnsana bir formasyon kazandırmak içindir. Bu yüzden bu araçlar lâzımdır. Amaca ulaşmanın yolu doğru araçları, doğru yerde, doğru biçimde kullanmaktan geçmez mi? Bir formasyonu kazanmak için yeteri kadar alıştırma yapmak icap etmez mi?

Bir düşünelim: Namaz ve diğer ibadetler bize öğretilmeseydi, biz Allah’a kulluğumuzu ne şekilde ve nasıl arz edeceğimizi bilemeyecektik.

İşte, Efendimiz (s) bize ipucu veriyor: “En hayırlı ameliniz namazdır.”

Tamam; cihat yapmak, vatan kurtarmak, yoksulları doyurmak, ilim tahsil etmek, helâl lokma kazanmak… Bunlar da hayırlı ameller. Fakat “en hayırlı ameliniz namaz.”

Mü’minun Sûresi’nde gerçek inananların özellikleri sıralanırken, ilk sırayı “namazlarında huşu içinde olmak” almıştır. Demek mü’min: namaz kılan insandır. Birinci madde budur. İlk TBMM’de Bediüzzaman’ın haykırdığı gibi: “İman’dan sonra en büyük hakikat namazdır.”

İbadetlerin şekli önemlidir, ruhu da esastır. İnsanın bedeniyle ruhu gibidir bu. Ruhsuz cesede insan denemeyeceği gibi, bedensiz ruha da insan denmez.

İman kalbe yerleşti mi; sahibinin davranışlarına, düşüncelerine, hayallerine, yaşama biçimine, karakterine de sirayet eder. İmanın en büyük, en önemli yansıması namazdır. Namazın sadece şekli değil, ruhudur. Namazın nuru ve bereketi ise bir ömrü, bir toplumu, bir dünyayı, bir tarihi, bir medeniyeti aydınlatır.

Ailene namazı emret!

“Ehline namazı emret, sen de ona devam göster, onda sebat et” (Taha: 20, 132) âyet-i kerimesi nazil olunca Allah’ın elçisi (s) mübarek Kerîmeleri Fatımatü’z-Zehrâ ve damadı seyyidunâ Ali Kerremallahu veche’yi sabah namazı vaktinde ziyaret ederek onları namaza çağırmaya başladı.

Birkaç gün sonra Hz. Ali efendimiz, belki Rasulullah’ın (s) bu ziyaretlerle yorulmasını istemediğinden, belki başka bir ulvî gayeye matuf olarak bizleri irşâd buyurmak üzere “Ey Allah’ın Rasûlü (s) siz yorulup zahmet buyurmayınız; biz zaten namaza kalkmaktayız” deyince Allah’ın Elçisi (s) yeni nazil olan bu âyeti okuyarak kendisinin bunu yapmakla memur olduğunu beyan buyurdular. Ehl-i beyti namaza, hassaten sabah namazına kaldırarak kıyamete kadar gelecek ümmetlerine bir üsve-i hasene miras bıraktılar.

Cenab-ı Hak ve Kâdir-i Mutlak Hazretleri Kelâm-ı Kadîm’inde önce ehline namazı emretmeyi, ardından ona bizzat sarılmayı, yapışmayı, onda sebat göstermeyi emir buyurdu. Fehm et!

***

Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri mânevî evlâtları Kur’an talebelerini sabah namazına çağırırken tatlı bir lisan ile “benim evlatlarımın üstüne güneş doğmaz”; “benim evlatlarım üzerlerine güneşi doğdurmazlar” gibi ifadeler kullanır ve muhtelif vesileler ile de “emir, sözün ruhunu giderir” buyururlarmış.

Ehline namazı emretmenin dahi âdâbı vardır. Cenâb-ı Hak biz kullarına, tamamen bizim dünya ve ahiret menfaatimize olmak üzere, birçok kötülüğü yasak ederken çok kere doğrudan doğruya ve keskin bir üslup ile değil hikmetlerini izah ederek ve yumuşak bir üslup ile yasak etmektedir. İçkiyi yasaklayan âyet-i celileye nazar buyurunuz. Hem de aşama aşama dördüncü mertebeye gelindikten sonra “artık bırakırsınız değil mi?” veya “hâlâ bırakmayacak mısınız?” gibi meal verilebilecek “fe hel entüm muntehûn?” hitâb-ı latîfi ile âdetâ ümmet-i Muhammed’in kendiliklerinden incelikleri fehm ile kötülükleri bırakıvermelerini umarcasına ve kemâline yakışır bir letâfet ve zarâfet ve belagat ile şer kapısını bizzat insanın kendi kendine kapatmasını temin etmektedir. Kötülüğü kötü olarak vasfetmekte, açıkça men’ etmekte; fakat terk etme fiilini kulun irâdesine bırakmaktadır.

Çoluk çocuğuna, ehl ü iyâline namazı emretmek, kendin kılmaya lâfzen takdim edilmiş, böylece bu teşvik ve terğib işinin ehemmiyetine dikkat çekilmiş olmakla birlikte maiyyet manasını ifade eden veya hal cümlesini bağlayan vav harfi, mutlak cem’ manasına dahi geldiğinden, âyet-i kerimeyi, takdim tehir söz konusu olmaksızın “hem sen namazına ihtimam göster, hem de aynı zamanda ehl-i beytinin de namazının üzerine titre” şeklinde anlamak dahi mümkündür. Yani sen kendi namazını kılınca vazifeni ikmâl ettiğini düşünme, çoluk çocuğunun namazını da kendi namazın gibi muhafaza etmeye bak demektir. Nasıl ki sadece kendi rızkını kazanıp, kendi karnını doyurmak ve kendine gece istirahat edip gündüz çalışacak mekânlar edinmekle iktifa etmeyip; aile halkının dahi geçimini, iaşe ve ibâtesini dert ediniyorsan; manevî gıdalarını ve uhrevî konaklarını dahi dert edin, onlar hakkında endîşe et demektir. Allâhu â’lem.

Terk eder

Kalbin ayarı kaçarsa namaz insanı terk eder. Önce azaltır ziyaretlerini… Ekstraları keser; günde yalnızca beş kez uğrar. Sonra dörde indiriverir. Sabahın o sağaltan bereket ikliminden mahrum kalırsınız. İkindiler meşgaleye takılır, öğleyi de sürükler peşinden. Akşam nazlı bir gelinin duvağının ardındaki tebessüm gibidir. Kıymetini bilmez, zaman denen ırmağın akışına karşı müteyakkız olmazsanız sonunda o da göstermez olur yüzünü.

Yatsıyı yitirmek geceyi direksiz bırakmaktır. Sabahı savsaklamanın gündüzü savunmasız bırakması gibidir bu. Evrenin her an başınıza yıkılabileceğini duyumsarsınız alıp verdiğiniz her nefeste.

“Oruçsuz neş’esiz” kalıverirsiniz sonra ortalıkta… Bindiğiniz dalları kesmekten beter, beslendiğiniz kökleri kurutursunuz. Namaz terk ederse sizi, sonunda oruç da bırakır. Önce bir iki delik, sonra kalbura döner kalbiniz.

Namaz – oruç ikilisinin gurbetindeyseniz, reklâm vermeye cömert elleriniz zekât vermeye cimrileşir. Oysa zekât verebilmek dünyanın en büyük bahtiyarlıklarındandır. Bunu hak etmiyorsanız, mahrum bırakılırsınız. Verebiliyorsanız, hâlâ sevinecek, hâlâ avunacak bir şeyiniz kalmış demektir. Her an, önceki mevzileri kazanma gücüne kavuşabilir; her an oruçla ve namazla ödüllendirilebilirsiniz.

Önce zekât vermenin heyecanı terk eder kişiyi. Heyecanını yitirdiğiniz şeyi hepten yitik sayabilirsiniz. “İmanın halâveti” yitince geriye kuru şekiller kalır. Ruhu çoktan uçup gitmiş bir namazın, içi çoktan boşaltılmış bir orucun, esprisi kaybolmuş zekâtın, anlamı kaymış haccın, cihadın ve kurbanın faydası mı, zararı mı çok kestirmek güçtür.

Yitiğinin bilincinde olursa insan, onu yeniden arayıp bulmak, yeniden kazanmak için harekete geçebilir. Ya sahtesiyle değiştirilmiş kopya bir namaza, oruca, zekâta, cihada tutunmuşsa bir ömür! Vah o adamın haline!

Beynamaz

Beynamaz namazı terk eden değil, namazın terk ettiğidir. Nasip işidir namaz kılmak; nasip işidir zekât vermek. Namazında ve zekâtında ihlâsa erdirilmek nasip işidir. Nasıl ki çağrılı değilseniz gidemezsiniz hacca; çağrılı değilseniz gelemezsiniz camiye de.

FATİH OKUMUŞ