KURBAN İBADETİNİN TANIMI

Kur’an-ı Kerim’de de Hz. Âdem’in iki oğlunun Allah’a yaklaşmak için kurban takdim ettikleri anlatılır (Mâide 5/27). Allah’a yaklaşmak için takdim edilen her şeye bu manada kurban denebilir.

Kurban kelimesi Arapça olmakla birlikte Türkçe’deki kurban (kurban bayramında kesilen hayvan) kelimesine karşılık olarak Arapça’da “kurban” kelimesi kullanılmaz, onun yerine “udhiyye” (çoğulu “edâhıyy”), “dahıyye” (çoğulu “dahâyâ”) ve “edhâ(t)” (çoğulu “edhâ”) kelimeleri kullanılır. Bu sonuncusundan hareketle kurban bayramı anlamında da “îdü’l-adhâ” denir. Kurban kesme işlemi “dahâ” fiili ile anlatılır.[1]

Arapça ifadesiyle udhiyye, kurban bayramının ilk üç günü içinde Allah’a yaklaşmak maksadıyla kesilen belli şartları taşıyan davar, sığır veya deve demektir. Türkçe’deki kurban kelimesi daha genel olup Allah’a yaklaşmak maksadıyla başka zamanlarda ve başka sebeplerle kesilen hayvanları da kapsar. Yine de kurban kelimesi tek başına kullanılınca Türkçe’de de öncelikle kurban bayramında kesilen hayvan anlaşılır. Biz bu yazımızda kurbanı Arapça’daki “udhiyye” manasında kullanacağız.

KUR’AN’DA KURBAN

Kur’an’da yukarıdakinin dışında genel manada kurban anlamında kullanılmış olması muhtemel başka bir kelime “nsk” kökünden türeyen kelimelerdir (Bakara 2/128, 196, 200; En’âm 6/162; Hac 22/34, 67). Aslında genel manasıyla ibadet, itaat anlamı taşıyan bu kök aynı zamanda hayvan kesmek manasında da kullanılmaktadır. Kesilen hayvan için “zebîha” kelimesi ile aynı anlamda “nesîke” (ç. nüsük) kelimesi de kullanılır.

Hac Sûresi’nin 34. âyetindeki “mensek” kelimesi, ibadet maksadıyla kesilen hayvan kesme veya kesme yeri ya da kesme zamanı manalarını çağrıştırmaktadır. Fakat Allah’ın, her ümmet için bir mensek tespit ettiğini, bunu kendilerine rızık olarak verdiği hayvanların üzerine Allah’ın ismini ansınlar diye yaptığını ifade eden bu âyetten hareketle kurbanın meşruiyetinin ötesinde bir hüküm tespitinde bulunmak isabetli görülmemektedir. Âyetin bağlamı dikkate alındığında burada hac esnasında kesilen kurbanların kastedilmiş olma ihtimali yüksektir. Nitekim Arap dilcilerinden Ezherî, bunu dile getirir. Yine bir dilci olan Ferrâ’ya göre âyetteki mensek kelimesi ile hac ibadeti kastedilmektedir.[2] Hac ibadetinin bünyesinde kurban da olduğuna göre bu iki dilcinin anlayışı birbirine yakın sayılır. Ayrıca mensek (ö. menâsik) kelimesinin hac ibadetini oluşturan vakfe, sa’y, şeytan taşlama gibi işlemler hakkında kullanıldığı da bilinmektedir.

Hz. Peygamber veda haccında bayramın ilk günü Akabe cemresine taş atarken aynı zamanda oradakilere “Ey insanlar! Menseklerinizi alınız. Çünkü ben bilmiyorum, belki de bu seneden sonra hac yapmam[3] buyururken hac ibadetinin ana unsurlarını kastederek bunların iyi öğrenilmesini istiyordu.

Diğer taraftan Kevser Sûresi’nde Hz. Peygamber’e hitap eden Allah “Sana kevseri verdik” dedikten sonra “fe salli li rabbike ve’nhar” (108/1-2) buyurur. Burada Hz. Peygamber’den istenen iki şeyden ikincisi “nahr” fiilidir. “Nahr”, göğüs demektir. Kolye, gerdanlık gibi bir şey boyuna takıldığı takdirde bunların bulunduğu yere “menhar” denir. Bu kelime fiil olarak da canlının göğüs kısmında yapılan işlem hakkında kullanılır. Nahr, hayvanı, göğüs kısmından kesmek anlamında kullanıldığı gibi elleri göğüs bölgesine koymak anlamında da kullanılır. Develerin kesiminde “nahr” (göğüsten kesme), sığır ve koyunların kesiminde “zebh” (boğazdan kesme) tavsiye edilir. Kurban bayramının ilk üç gününe kesim günü olduğunu belirtmek üzere “eyyâmu nahr” denir. Nahr kelimesindeki bu anlam zenginliğinden dolayı bu âyeti “kurban kes” manasında anlayanlar olduğu gibi “namazda ellerini göğüs üzerinde bağla” manasında anlayanlar da olmuştur.[4]

Sâffât Sûresi’nde (87/99-111) ilâhî emirle Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etme teşebbüsü ve neticede yine ilâhî müdahale ile bunun yerine kesilmek üzere kendisine bir hayvanın verilmesi anlatılır, fakat bu ümmet için bir kurban yükümlülüğünden söz edilmez.

Kur’an-ı Kerim’deki bu âyetler genelde kurban ibadetinin meşruiyetini gösterir, fakat onun fıkhî hükmü hakkında kesin bir kanaat ortaya koymak için yeterli değildir. Bunlar içinde talep içeren ifade sadece Kevser SûresiDnde geçmektedir ve orada da talep edilen şeyin kurban olduğu kesin değildir. Ayrıca kurbanın talep edildiği kabul edilse bile Hz. Peygamber’i muhatap alan bu emrin ümmetini kapsayıp kapsamadığı ihtilaflıdır. Bazı âlimlere göre anlamdaki bu muğlaklık, kurbanın vacip olmasını gerektirir. Nitekim Ebû Hanife bu kanaattedir ve onun adına kurbanın vâcip oluşunun delilerini ortaya koyanlar bu âyete de yer verir.[5]

İslam âlimlerinin büyük çoğunluğuna göre bu âyetlerden kurbanın vacip olduğu sonucuna varmak isabetli değildir ve kurbanın hükmünü sünnete bakarak tespit etmek daha isabetli olacaktır. Onların kanaatine göre kurban, terk edilmemesi istenen önemli (müekked) bir sünnettir. Hemen belirtelim ki kurbanın vacip olduğu görüşünü benimseyenler bu görüşlerini aynı zamanda sünnet ile de temellendirmektedir.

SÜNNET’TE KURBAN

Kurban, İslam öncesi Arap toplumu tarafından da biliniyordu fakat uygulama o toplumun bâtıl inançları etrafında şekillenmişti. Hz. Peygamber o anlayışı ıslah ederek kurbanı Hz. İbrahim zamanında olduğu gibi tevhit inancına göre şekillenen bir ibadet olarak yeniden düzenledi. Hicrî ikinci yıldan itibaren kurban, Müslümanlar arasında uygulanan bir ibadet olarak İslam tarihindeki yerini almıştır. O günden bugüne Müslümanlar kurban bayramında kurban keserler.

Abdullah b. Ömer, Hz. Peygamber’in Medine’de on sene boyunca kurban kestiğini söyler.[6] Onun “Kurban gerekli mi?” şeklindeki bir soruya “Rasûlullah ve Müslümanlar kurban kesti” diye cevap verdiği, soru tekrarlanınca da ‘Rasûlullah ve Müslümanlar kurban kesti’nin manasını kavrıyor musun” dediği anlatılır.[7] Buradan kurban kesme ibadetinin Hz. Peygamber’den itibaren devam ettiği ve aynı zamanda bu uygulamanın her bir Müslüman açısından hükmünün tespitine çalışıldığı anlaşılmaktadır.

Hz. Peygamber’in kurban ile ilgili hadisleri incelendiğinde bunların bir kısmında kurbanın öneminin vurgulandığı ve imkânın olanların kurban kesmelerinin istendiği görülür. Bir kısım hadislerden ise kurbanın bir vazife olmaktan ziyade gönüllülük esasına bağlı bir ibadet olduğu anlaşılır. Ayrıca kurban ibadetini teşvik eden, onun faziletinden bahseden hadisler vardır.

Hz. Peygamberden rivayet edilen “Kim imkânı olur da kurban kesmezse namazgâhımıza yaklaşmasın” hadisi[8] birinci grup içinde yer alan en dikkat çekici hadistir. Diğer taraftan Hz. Peygamber’in kurbanlarını bayram namazından önce kesmiş olan Müslümanlara “Kurbanını namaz kılmadan önce kesen onun yerine başkasını kessin. Kesmemiş olan Allah’ın ismi ile kessin” buyurduğu rivayet edilmektedir.[9]

Hz. Peygamber veda haccında Arafat’ta “Ey insanlar!” diye başladığı hitabında her ev halkının her sene kurban bayramı ve atîre kurbanından sorumlu olduğunu ifade etmiştir.[10] Bu ifade kurbanın vacip oluşuna delil olmaya gayet elverişli görülmekle birlikte hadiste “atîre” kurbanının da yer alması onun delaletini zayıflatmaktadır. Çünkü atîre[11] denilen kurbanın meşru olmadığına delalet eden hadisler de vardır.[12]

İkinci gruba yani kurbanın isteğe bağlı gönüllü bir ibadet olduğuna delalet eden hadislere örnek olarak da şunları zikredebiliriz: Ümmü Seleme validemizin rivayetine göre Hz. Peygamber “Zilhicce ayının hilalini gördüğünüz zaman içinizden kurban kesmeyi murâd eden saçını ve tırnaklarını kesmesin” buyurmuştur.[13] Bu hadiste kurban kesmek, insanın iradesine bırakılmıştır. Diğer taraftan İbn Abbas’ın rivayetine göre Hz. Peygamber “Üç şey benim hakkımda farz, sizin hakkınızda tatavvudur (isteğinize göre tavsiye edilmiştir): Vitir, nahr (kurban) ve kuşluk namazı[14] buyurmuştur.

Kurbanın fazileti hakkında Hz. Âişe, Hz. Peygamber’in şöyle dediğini rivayet eder: “Bir insan kurban bayramı gününde, Allah katında kan akıtmaktan daha iyi bir iş yapmamıştır. O, kıyamet günü boynuzları, kılları ve tırnakları ile mutlaka gelecektir. O kan, toprağa düşmeden önce Allah tarafından bir yere düşer. Onun gönlünü hoş tutun.”[15]

Kurbanın sevabı hakkındaki bir soruya Hz. Peygamber “Her bir tüye karşılık bir hasene (iyilik) var” diye cevap vermiş, bunun üzerine maksadın daha iyi anlaşılması için kendisine “Ya Rasûlallah! Yün?” denmiş ve o da “Yünün her bir tüyüne karşılık bir hasene (iyilik)” demiştir.[16]

İmrân b. Husayn’ın anlattığına göre Hz. Peygamber, kurbanı kesilecek olan Hz. Fâtıma’ya “Kalk, kurbanının yanına git ve onu izle. Onun akıtılan ilk damlası ile senin geçmiş günahların affedilecek” demiştir.[17]

KURBANIN HÜKMÜ

İslam ulemasının büyük çoğunluğuna göre kurban müekket sünnettir. Yani Hz. Peygamber’in devamlı yaptığı ve ümmetine de tavsiye ettiği bir sünnettir. İbn Kudâme Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Saîd b. Müseyyeb, Alkame, Atâ, Şâfiî, Ebû Sevr, İbn’ül-Münzir ve Ahmed b. Hanbel’i bu görüşte olanlar arasında sayar. Yine İbn Kudâme’nin tespitine göre Rabîa, Ebû Hanife, Mâlik, Servî, Evzâî ve Leys ise kurbanın vâcip olduğu kanaatindedir. Tarafların delilleri de yukarıda birinci ve ikinci grup şeklinde takdim ettiğimiz hadislerdir.[18]

İbn Kudâme’nin İmam Mâlik’e göre kurbanın vacip olduğunu söylemesine karşılık mezhep âlimlerinden İbn Cüzey ve Derdîr Mâlikî mezhebindeki meşhur görüşe göre kurbanın sünnet olduğunu, mezhep içinde kurbanın vâcip olduğu kanaatini taşıyan bazı âlimlerin de bulunduğunu ifade ederler.[19] Buna göre mezhep olarak ifade edersek Malikî, Şâfiî ve Hanbelî mezheplerine göre kurban müekket sünnettir. Fakat onlar buradaki sünnet hükmünün hafife alınmasını istemezler. Bu sebeple İmam Şâfiî kurbanın sünnet olduğunu ifade ederken hemen “Onun terk edilmesini istemem” cümlesini ilave eder.[20] İbn Kudâme de onun sünnet oluşunu “Kurban, gücü yetenin terk etmesi hoş olmayan bir sünnettir” cümlesiyle ifade eder.[21] Kurban Caferî mezhebine göre de müekket sünnettir. İmam Muhammed Bâkır ve Cafer Sadık’tan kurbanın vâcip olduğuna dair görüşler de nakledilir.[22]

Kurbanın hükmü konusundaki ihtilafın derin olmadığı, mezheplerdeki baskın görüş vâcip veya sünnet şeklinde olsa da mezhep içinde karşı görüşün de bulunduğu, sünnet diyenlerin bunun önemine ayrıca dikkat çekme ihtiyacı duyduğu görülmektedir. Ayrıca Hanefîlerin teklifî hükümlerden “vacib”i sünnet ile farz arasında özel anlamda kullandığı dikkate alınırsa onların vacip değerlendirmesi ile diğerlerinin önemine vurgu yaptıkları müekket sünnet değerlendirmesi birbirine yakın değerlendirmelerdir.

Hanefî mezhebine göre akıllı ve aslî ihtiyaçlarından fazla nisap miktarı mala sahip olan her müslümanın kurban kesmesi vaciptir. Kurban kesim günlerinde seferî olanların kurban kesmesi vacip değildir. Çocuk zengin ise velisi onun malından onun adına kurban keser. Bu konuda mezhep içinde farklı görüşler ve rivayetler de vardır. Bazı yorumlara göre veli çocuğun malından kurban kesemez ve bu, mezhep âlimlerinin ortak görüşüdür. Kimi âlimlere göre mezhepte itimat edilmesi gereken görüş de budur. Diğer taraftan Mergînânî’nin daha doğru kabul ettiği görüşe göre veli çocuğun malından kurban keser, fakat bu kurbandan sadece o çocuk yiyebildiği kadar yer, kurbanın geriye kalan kısmı ile çocuğun ihtiyacı olan ve elbise gibi aynından istifade edeceği şeyler alınır.[23]

Mâlikî mezhebine göre imkânı olan her müslümanın kurban kesmesi müekket sünnettir. İhtiyaçlarından fazla olarak kurbanlık alacak kadar maddî imkâna sahip olanlar, kurbanlık aldıkları takdirde yıl içinde zaruri ihtiyaçlarını karşılayamayacak duruma düşmeyeceklerse imkân sahibi sayılırlar. Bu şartları taşıyan çocuklar yerine onların malından onlar adına velileri kurban keserler.[24]

Şâfiî mezhebine göre akıllı, bâliğ ve aslî ihtiyaçlarından fazla olarak kurban kesecek imkâna sahip olan bir müslümanın kurban kesmesi müekket sünnettir. Yalnız bir evde bu özelliklere sahip birden fazla şahıs varsa içlerinden birinin kesmesi halinde sünnete uyulmuş olur. Çünkü bu mezhebe göre kurban, ev halkı için sünnet-i kifâyedir.[25] Dolayısıyla ev halkından birisi kurban kestiği takdirde diğerleri kurban kesmeseler de sünneti terk etmiş sayılmazlar.

Hanbelî mezhebine göre velinin, imkân sahibi küçüğün malından onun adına kurban kesip kesemeyeceği konusunda farklı görüşler vardır.[26]

Çocukların kurban mükellefi sayılması konusundaki ihtilafın temelinde kurbanın ibadet özelliği ile mâlî mükellefiyet özelliğinden hangisinin baskın kabul edileceği anlayışı vardır. İbadet özelliğini öne çıkaranlar, ibadet mükellefiyeti olmayan çocuğun malından kurban kesilmesini, onun malının haksız yere telef edilmesi olarak görürler ve bu durumda veliye tazminat sorumluluğu getirirler. Mâlî mükellefiyeti baskın görenler ise mevcut mal varlığından, sahibine bakılmaksızın kurban kesilmesi taraftarıdır.

Kurban olarak kesilebilecek hayvanlar koyun, keçi, sığır (manda dâhil) ve deve ile sınırlıdır. Koyun ve keçi bir kişi adına, sığır ve deve ise en fazla yedi kişi adına kurban edilebilir. Yalnız Mâlikî mezhebine göre bir sığır veya devenin birden fazla şahıs adına kurban edilmesi bu şahısların aynı aileden olmaları ve birlikte oturmaları halinde caizdir. Bu durumda aile reisi kurban olarak deve veya sığır kesecekse ailenin diğer fertlerini de buna ortak edebilir.

Kurban olarak kesilecek hayvanların belli bir yaşa gelmiş olmaları şarttır. Henüz gelişmesini tamamlamamış hayvanlardan kurban olmaz. Koyunların bir yaşını tamamlamış olmaları esas hüküm olmakla birlikte ekseriyete göre altı yaşını tamamlamış ve emsallerine göre iyi gelişmiş kuzulardan da kurban olabilir. Bu asgarî yaş sınırını sekiz ay olarak tespit edenler veya bir yaşını tamamlamamış bu kuzuların, bir yaşını tamamlamış koyunlar arasına karıştırıldığında uzaktan fark edilemeyecek kadar gelişmiş olması şeklinde ölçüler getirenler de vardır. Keçiler mutlaka bir yaşını tamamlamış, ikinci yaşından gün almış olmalıdır. Şâfîî mezhebine göre koyunun bir yaşını, keçinin iki yaşını tamamlamış olması gerekir. Sığırlar çoğunluğa göre iki yaşını, develer beş yaşını tamamlamışsa kurban olabilir. Mâlikî mezhebi yazarlarından İbn Cüzeyy’e göre iki yaşını tamamlamış sığırlar kurban edilebilirse de aynı mezhep yazarlarından Derdîr’e göre kurban edilecek sığırın üç yaşını tamamlamış olması şarttır.[27]

KURBANIN KESİMİ

Kurban kesiminde normal hayvan kesme kurallarına uyulması şarttır. Bu bir ibadet olduğu için onun ötesinde de özen gösterilmesi ayrıca tavsiye edilir. Kesim için bıçak önceden bilenip hazırlanır ve hayvanın göremeyeceği bir yere konulur. Sonra hayvan ayakları ve yüzü kıbleye gelecek şekilde sol tarafına yatırılır. Hayvanın en az ıstırap ile kesilmesi için gerekli tedbirler alınır. Bu maksatla genellikle ayakları bağlanır. Damarlarındaki kanın rahat akması ve boşalması için sağ arka ayağı baştan itibaren veya hayvanı kontrol altında tutmak zor ise kesim gerçekleştikten hemen sonra serbest bırakılır. Kurban sahibinin kurbanı bizzat kesmesi müstehap ise de kesim bir uzmanlık işidir, bu konuda mahareti olmayanların kesimi ehil birisine havale etmesi daha iyidir. Kurban sahibinin kurbanı kendi kesmese bile kesim anında orada hazır bulunması, kesimden önce dua edilmesi müstehaptır. Bu konuda Hz. Peygamberden rivayet edilen dualardan birisi şöyledir:[28]

إِنِّي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ عَلَى مِلَّةِ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا أَنَا مِنْ الْمُشْرِكِينَ إِنَّ صَلَاتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ لَا شَرِيكَ لَهُ وَبِذَلِكَ أُمِرْتُ وَأَنَا مِنْ الْمُسْلِمِينَ اللَّهُمَّ مِنْكَ وَلَكَ وَعَنْ مُحَمَّدٍ وَأُمَّتِهِ بِاسْمِ اللَّهِ وَاللَّهُ أَكْبَرُ

Hz. Peygamberin başka bir kesimde de (بِسْمِ اللَّهِ اللَّهُمَّ تَقَبَّلْ مِنْ مُحَمَّدٍ وَآلِ مُحَمَّدٍ وَمِنْ أُمَّةِ مُحَمَّدٍ) dediği nakledilir.[29]

Gerek kesim esnasında gerekse kesim sonrasında çevre temizliğine dikkat etmek, bu ibadetin çirkin görüntülere vesile olmaması için gerekli tedbirleri almak gerekir. Bu görüntü kirliliğinin aynı zamanda birçok hastalığa da sebep olacağı unutulmamalıdır.

KURBAN ve SOSYAL HAYAT

Bütün ibadetler ve davranışlarda olduğu gibi kurbanda da niyet önem taşır. Bir amelin Allah katında değerli olması onun Allah için yapılıp yapılmadığına bağlıdır. Neticede sevap ve faziletin çokluğu niyetin samimiyetine göre olacaktır. Allah katında asıl değerli olan, kurbanların etleri ve kanları değil, kurban sahibinin Allah’a olan bağlılığı ve davranışındaki samimiyetidir (Hac 22/37).

Kurban, bir bayram olarak müslümanların hem kendi aralarında hem de toplumun bütün fertleri arasında kaynaşma vesilesidir. Bu bayramda da fakirler gözetilir, ihtiyaçları giderilir, özellikle et ikramı öne çıkar. Hicretin ikinci yılında Hz. Peygamber’in meşru kıldığı ilk kurban bayramında çevreden birçok fakir kabile Medine’ye akın etmişlerdi. Bu sebeple Allah’ın Elçisi kurban etlerinin üç gün içinde tüketilmesini ve dağıtılmasını, evde kurban eti bırakılmamasını istemiştir. Ertesi sene toplumun genel seviyesinde iyileşme görülünce üç gün sınırlamasını kaldırıp kurban etinin yenmesini, yedirilmesini ve ileriki günlerde yenecek şekilde hazırlanıp biriktirilmesini istemiş, buna müsaade etmiştir.[30] Bu prensip günümüzde de uygulanmalı ve toplumdaki genel ihtiyaç dikkate alınarak bu bayramdan azami sayıda insanın istifadesi sağlanmalıdır. Son senelerde bu istifadenin ülke sınırlarını aştığı memnuniyetle müşahede edilmektedir. Fakat bunda da aşırıya kaçılmamalı, kurbanın aile içinde ve yaşadığımız mahallede de hissedilmesi ihmal edilmemelidir. Bunun için birden fazla kurban kesen ailelerin, bunlardan birini ev için kesmesi, komşularına ve yakınlarına ikram etmesi yerinde olacaktır.

Kurbanın, insan sağlığının önemli bir unsuru olan dengeli ve sağlıklı beslenmeye katkısı da dikkat çekicidir. Çeşitli sebeplerle et yemeyen veya yiyemeyen insanlar bu günlerde aynı zamanda bir ibadet neşesi ile et yerler. Yalnız bunun, sağlıklı bir beslenme olabilmesi için doktorların ve beslenme uzmanlarının tavsiyeleri dikkate alınmalı, aşırı et tüketiminden de kaçınmalıdır. Bilindiği gibi her şeyin bir asgarî ve azamî sınırı vardır ve sınırların aşılması tehlikelidir.

Rahmi YARAN

[1] Cevherî, İsmail b. Hammâd, es-Sıhâh, “dhv” md.
[2] Kurtubî, Ebû Abdullah Muhammed b. Ahmed, el-Câmi’ li ahkâmi’l-Kur’an (Kurtubî Tefsiri), Beyrut 1967, XII, 58.
[3] Müslim, “Hac”, 310; Nesâî, “Hac”, 220.
[4] Bk. Kurtubî, el-Câmi’ li ahkâmi’l-Kur’an, XX, 218-220. Kelimenin sözlük manası için bk. Cevherî, es-Sıhâh, “nhr” md.
[5] Serahsî, Muhammed b. Ahmed, el-Mebsût, İstanbul 1403/1982; XII, 8; Mevsılî, Abdullah b. Muhammed, el-İhtiyâr, yy. (el-Matbaatü’t-teâvüniyye), 1981, V, 16.
[6] Tirmizî, “Edâhi”, 11.
[7] Tirmizî, “Edâhi”, 11.
[8] İbn Mâce, “Edâhî”, 2; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 321.
[9] Bu ve benzeri rivayetler için bk. Buhârî, “Edâhi”, 8, 11, 12; Müslim, “Edâhi”, 1-12.
[10] Ebû Dâvûd, “Dahâyâ”, 1; Tirmizî, “Edâhi”,19; Nesâî, “Fera’”, 1; İbn Mâce, “Edâhi”, 2.
[11] Atîre, İslam öncesi döneme ait bir gelenek olarak recep ayının ilk on günü içinde kesilen kurbana denir. Bilgi için bk. Halit Ünal, “Atîre”, DİA (Türkiye Diyanet vakfı İslam Ansiklopedisi), IV, 79-80.
[12] Buhârî, “Akîka”, 4; Müslim, “Edâhî”, 38.
[13] Müslim, “Edâhi”, 41.
[14] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 231.
[15] Tirmizî, “Edâhî”, 1; İbn Mace “Edâhî”, 3.
[16] İbn Mace, “Edâhî”, 3.
[17] Hâkim, el-Müstedrek, IV, 247.
[18] İbn Kudâme, Ebû Muhammed Abdullah b. Ahmed, el-Muğnî, Beyrut 1403/1983, XI, 94.
[19] İbn Cüzeyy, el-Kavânînü’l-fıkhiyye (baskı yeri ve tarihi yok), s. 161; Derdîr, Ebü’l-Berekât Ahmed b. Muhammed, eş-Şerhu’s-sağîr alâ Akrabi’l-mesâlik, Kahire, ts., II, 468.
[20] Şâfiî, Muhammed b. İdris, el-Ümm, Beyrut 13093/1973, II, 221.
[21] İbn Kudâme, el-Muğnî, XI, 94.
[22] İbn Bâbeveyh, Ebû Cafer Muhammed b. Ali, Men lâ yahduruhü’l-fakîh, Beyrut 1405/1985, II, 292.
[23] Mergînânî, Ebü’l-Hasen ali b. Ebû Bekr, el-Hidâye, yy. (el-Mektebetü’l-islâmiyye), ts., IV, 70-71; İbn Âbidîn, Muhammed b. Emîn, Reddü’l-muhtâr, İstanbul 1984, VI, 316-317.
[24] İbn Cüzey, Ebü’l-Kâsım Muhammed b. Ahmed, el-Kavânînü’l-fıkhiyye,  yy., ts., s. 161-162; Derdîr, Ebü’l-Berekât Ahmed b. Muhammed, eş-Şerhu’s-sağîr, Kahire, ts., II, 468-469.
[25] Şirbînî, Muhammed b. Ahmed, Muğni’l-muhtâc, Kahire 1377/1958, IV, 283.
[26] İbn Kudâme, el-Muğnî, XI, 108.
[27] Mergînânî, el-Hidâye, IV, 71. 75; İbn Kudâme, el-Muğnî, XI, 96-100; İbn Cüzey, el-Kavânînü’l-fıkhiyye, s. 162-163; Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, IV, 284-285; İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, VI, 321-322; Derdîr, eş-Şerhu’s-sağîr, II, 469-470, 474-476.
[28] Ebû Dâvûd, “Udhiyye”, 3; Tirmizî, “De‘avât”, 32, 87; İbn Mâce, “Edâhî”, 1; Küleynî, el-Füru‘ mine’l-Kâfî, IV, 498; İbn Bâbeveyh, Men lâ yahduruhü’l-fakîh, II, 293.
[29] Müslim, “Edâhî”, 19; Ebû Dâvûd, “Udhiyye”, 3.
[30] Buhârî, “Edâhî”, 16; Müslim, “Edâhî”, 18.