Güven Bunalımı: İnsanî Bunalım

Çağımız insanının en temel çıkmazı nedir diye sorulsa; zannımca bu soruya verilecek ilk cevaplardan biri güven bunalımı olurdu. Hem güvenmek istiyoruz hem de güvensizliği derinleştirmek için elimizden geleni yapıyoruz. Güven duymak için yakınlaşmak, tanışmak ve bilmek gerekiyor. Birbirimize inanmak ve ünsiyet kurmak gerekiyor. Hâlbuki biz, ha bire etrafımıza duvarlar örüyor, mesafeler koyuyoruz. Birbirimizden uzaklaştıkça ve yabancılaştıkça daha bir güvensiz ve korunaksız hissediyoruz kendimizi. İnsanların kendilerini emniyet ve güvende hissetmedikleri, kime nasıl güveneceklerini bilmedikleri bir dünyada yaşamak bunalımdan öte bir anlam taşımıyor. Güven bunalımı bu anlamıyla bir insanî bunalımdır aslında. Yozlaşmanın, bozulmanın ve güvensizliğin yeşerttiği bir buhran, bir kriz hali…

Güvenmek insanın en temel ihtiyaçlarından biridir. Biliyorum, çok iddialı bir söz ancak, insanın yaşamını idame ettirmesi için nasıl hava ve su elzem ise, toplumsal bir varlık olan insanın, toplum içerisinde varlığını devam ettirmesi de güven ile mümkün olur. Her insan, yapıp ettikleri ile bu güvene katkı da bulunmasa da, güvene olan ihtiyacı yine de devam eder. Yani hem güven bekleriz insanlardan hem de onların güvenlerini sarsan kişi oluruz. Zaman zaman güvenimiz sarsılsa da, ölesiye korksak da ihanete uğramaktan, vazgeçmek mümkün olmuyor birbirimize güvenmekten, inanmaktan…

İnsan ilişkileri güven temeli üzerine kurulmalı diyoruz. Güven, doğruluk, dürüstlük temeli üzerine inşa edilen her türlü ilişki sağlam bir toplumun işaretidir. Arkadaşlık, evlilik, ortaklık vb. ilişkilerinde güven yoksa onun yerine ikame edilen ihanetten başka bir şey değildir. Eğer insan inandıklarına ihanet ederse, insana ve topluma karşı da bu ihaneti devam eder. Rabbimiz ne güzel ifade ediyor bu hakikati: “Ey iman edenler! Allah ve peygamberlerine hainlik etmeyin. Bile bile aranızdaki emanetlere de hainlik etmeyin.” (Enfâl, 8/27-28). En küçük bir sapmanın dahi ihaneti beslediğini ve adım adım güven duygusunu tükettiğini düşünürsek; güveni tesis etmenin yolunun da inanmak, daha çok güvenilir olmak ve güvenmekten geçtiğini anlarız. Nitekim Muhammed İkbal: “Güven büyük bir güçtür. Birinin benim bir teorime güvendiğini görünce bu teorinin gerçekliğine olan güvenim sonsuz artmaktadır” diyerek güven duygusunun insanda meydana getirdiği gücü ifade etmektedir. Evet, güvenmek güçtür, bir insana duyulan güven bizi hayata karşı daha güçlü kılar. Güvenmek güçtür ve güvendir bizi ayakta tutan.

İman: Emanet

Mümin, güvenilir kimsedir ve Kur’an-ı Kerim’de müminlerin ifade edilen en temel vasfı da budur. Nitekim Peygamberimiz (s)’e; “Mümin korkak olur mu?” diye sorulmuş. “Evet” diye buyurmuş. “Cimri olur mu?” diye sorulmuş. “Evet” buyurmuş. “Peki, yalancı olur mu?” diye sorulmuş. “Hayır, asla olmaz” cevabını vererek müminin bu vasfının tartışılmazlığına vurgu yapmıştır (İmam Mâlik, Muvatta, Kelam, 19). İman ve emin olma, güvenilir olmayı ifade eden emanetin, aynı kökten gelmesi tesadüf değildir. Çünkü inanan bir insan peşinen bu vazifeye de talip olduğunu deklare etmiştir. “Şüphesiz, biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. (Ancak insan çok kere, yüklendiği bu emanete riayet etmemektedir). Çünkü insan, çok zalimdir, çok cahildir.” (Ahzâb, 33/72). Bu anlamıyla emanet, mümin olmanın gerektirdiği her türlü sorumluluğu da kapsamaktadır. Müslüman güvenilir olan kimsedir; çünkü emaneti yüklenmiş ve Allah’a bu emanete riayet edeceğine dair söz vermiştir. Yine âyet-i kerimenin ifade ettiği gibi, zaafları ve cahilliği nedeniyle bu emaneti zâyî edebilme potansiyeline de sahiptir. Âyetin işaret ettiği ikinci bir hakikat ise, insanın fıtratında bulunan güvenli olma ve güven duyma ihtiyacıdır. İnsan, bu emaneti yüklenerek diğer bir anlamda hem güvenilmek hem de güveni tesis etmek istemiştir.

Emanet, bize korunmak üzere verilmiş bir söz olabileceği gibi, insanın Rabbine ve insanlara karşı yüklendiği her türlü sorumluluk olarak da anlaşılabilir. İnsan akıl ve iradesiyle bu emaneti bir ömür taşır, ancak her an emanete vefasızlık da edebilir. Emin insan; emanete sahip çıkan, emanete hıyânet etmeyen insan demektir. Emanete hıyanet etmek (korumamak) de hadis-i şerifte münafıklığın belirtilerinden sayılmıştır (Buhârî, İman, 4; Müslim, İman, 19). Hz. Peygamber (s) Müslüman’ın temel vasfının güven olduğunu şöyle ifade etmektedir: “Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların güvende olduğu kimsedir.” (Buhârî, İman, 4; Müslim, İman, 19).

O, En Güvenilir Olandı: “Ben, size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim.”

Bir zaman düşünün ki, doğru olmanın, dürüst olmanın, güvenilir olmanın esamisi okunmamaktadır. İnsanlar menfaatleri uğruna en yakınlarına karşı bile hainlik edebilmektedir. Emanet tarumar edilmiş, güven silinmiş ve doğruluk talana uğramıştır. Ve erdem, gökyüzündeki en uzak yıldız kadar uzak olmuştur bu toplumda. Sonra şehrin en yüksek tepesine bir adam çıktı. Şehrin en uç köşesinden koşup gelen adam gibiydi. Acele etmezse neredeyse batacak helak olacaklardı. Öyle bir zamandı ki, hakikate ait ne varsa izleri dahi ortadan kaybolmaya yüz tutmuştu. Birinin konuşması ve hakikati haykırması gerekiyordu. Ve O; en doğru, en güvenilir ve en erdemli olan şahıs, şehrin en yüksek tepesine çıktı, haykırmak için hakikati. Gökte parlayan yıldızın yeryüzündeki yansımasıdır bu şahsiyet. Doğruluğun, adaletin, güven ve dürüstlüğün nişanesidir bu yüce şahsiyet. Muhammed’ül- Emin’dir bu erdemli şahsiyet. Cahiliye insanının kaybettikleri ne varsa, O taşıyordu üzerinde. O, baştan ayağa güvenin ve doğruluğun eriydi. Dostun düşmanın, küçüğün büyüğün, kadının erkeğin üzerinde birleştikleri bir şey varsa o da bu şahsiyetin emin olduğuydu. Emanetlerin en güvenilir bekçisi, sözün en doğru taşıyıcısı…

Muhammedü’l-Emin dedikleri bu kimse, onları Hak ve doğru dine, erdeme, iyiliğe ve hakikate davet ettiği zaman müşrikler karşı durdular tüm güçleriyle. Bir büyük mücadele başladı aralarında. Bu çetin savaşta ona şair dediler, mecnun dediler, sihirbaz dediler, ancak söyleyemedikleri tek şey onun yalancı olduğuydu. Yalnızca bu bile, onların tüm karşı çıkışlarını çürütmeye yeterdi. Doğruluğu baştan ayağa kuşanmış bu yüce şahsiyet, elbette şimdi bu davasında da doğrunun ta kendisiydi. Düşmanının bile emanetini güven duyarak bıraktığı Muhammedü’l-Emin (s) “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hud, 11/ 112) ilahî hitabını her an hatırlayarak, doğruluğu ve güveni hayatıyla ortaya koyan örnek bir rehber oldu. Ne mutlu O’nun izlerini takip edenlere!

Lamia LEVENT