SUHUF

MÜ’MİN: “GİZLİ KİMLİK” SİMGESİ

Kadir CANATAN

Mü’min Suresi’nin Mekke’de iken geldiği, hem rivayetlerden hem de bu surenin yapısından anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere Mekke şehrinin sosyolojisi, Medine şehrinden farklı bir durum arz etmektedir. Burada Müslümanlar azınlık durumunda olup baskı altındadırlar. Bu dönemde Kur’an sık sık geçmiş peygamberlerin kavimleriyle mücadelelerinden bahseder ve Müslümanlara sabır konusunda telkinlerde bulunur. Mü’min Suresi, 85 ayetten oluşan orta uzunlukta bir sure olup, özellikle Musa ile kavminin mücadelesine özel bir yer vermektedir. Bu surenin adının, 28. ayetten itibaren profili resmedilen bir mü’min adamdan dolayı verildiği kabul edilmektedir. Ayrıca 3. ayette geçen “ğafir” kelimesinden dolayı “Ğafir Suresi” olarak da bilinmektedir. “Bağışlayan” anlamına gelen bu kelime, Allah hakkında bize bir tasavvur telkin etmektedir.

Bu surenin adının verilmesine vesile olan 28. ayet, Firavun’un çevresindeki bir adamın portresini şöyle çizmektedir: “Firavun ailesinden, imanını gizlemekte olan mü’min bir adam şöyle dedi: “Rabbim Allah’tır, dediği için bir adamı öldürecek misiniz? Hâlbuki o, size Rabbinizden apaçık mucizeler getirdi. Eğer yalancı ise, yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyorsa, sizi tehdit ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelecektir. Şüphesiz Allah, aşırı giden, yalancılık eden kimseyi doğru yola eriştirmez.” (40:28).

Burada bahse konu olan adamın kimliği hakkında farklı şeyler söylenmiştir. Bazıları, bu adamın İsrailoğullarından bir adam olduğunu zannetmişlerse de “Firavun ailesinden” ifadesinden anlaşılan mânâ, bunun daha çok Mısırlılardan ve belki Firavun’un kendi ailesinden olduğunu anlatıyor. Nitekim Süddî, bunu Firavun’un amca oğlu diye rivayet etmiştir. Onun Firavun’un veliahdi ve “Sahib-i Şurtası”, yani polis şefi olduğu da söylenmiştir. Firavun’un “Musa’yı öldüreyim” derken Allah, kendi adamlarından böyle bir kahramanı başına dikmiş, karşısına çıkartmıştır; bu sebeple “Firavun ailesinin mümini” diye bilinmiş ve tanınmış olan bu adamın Firavun’a ve Firavun ailesine karşı olan konuşmalarını ve mücadelesini Cenab-ı Allah burada özellikle hikâye buyurduğu için, bu sûreye onun adına izafe edilerek “Mümin Sûresi” denilmiştir (Elmalılı Tefsiri).

Ayette ve yorumundan şu iki sonuç çıkarılabilir. İlk olarak Musa’nın tebliğine olumlu cevap vermekle birlikte kimliğini gizleyen bir adam bu surede hikâye edilmektedir. İkincisi, adamın sözlerinden yüksek düzeyde bir görevli ya da Firavun ailesinden biri olduğu anlaşılmaktadır. Aileden biri olduğu akla daha fazla yatmaktadır. Bu iki sonuç bir başka sonucu doğurmaktadır: Musa sadece İsrailoğulları ve halk arasında değil, yüksek tabakadan insanlar üzerinde de etkili olmuş ve dolayısıyla yoldaş kazanmış olmalıdır.

Bu sure, bize farklı bir mü’min profilinden bahsetmektedir. “Gizli mü’min” profili, olağanüstü şartların ve özellikle baskının olduğu yerlerde karşımıza çıkan bir profildir. İmanını gizlemek zorunda kalan her mü’min, neticede “gizli mü’min”dir ve bu profile uygun hareket eder. Bu profilin özelliği, safların ayrıştığı bir dönemde, konumu gereği kendi kimliğini açıklama ve taraf seçmenin pek fayda sağlamayacağı, bilakis riskler yaratacağı için bunun yerine tarafsız kalarak hakkı temsil edenlere arka çıkmaktır. Bu pozisyon, taraf seçmekten ve karşı tarafa geçmekten daha etkili bir pozisyondur. Firavun ailesine mensup gizli mü’min bu pozisyonunu kullanarak iktidar sahiplerine ve halka seslenmektedir. Ayetlerin gidişatından anlaşılacağı üzere o, “Ey kavmim” diye hitap ederken yöneticilere ve çevresindekilere hitap etmektedir. Yönetici sınıf içinde büyümüş ve yetişmiş olduğundan onların zihniyet ve tutumlarını da gayet iyi bilmektedir.

Firavun, bugün “popülist” olarak nitelediğimiz bir tavırla halkına ve Musa’ya şöyle seslenmiştir: “Bırakın beni, Mûsâ’yı öldüreyim. (Faydası olacaksa) Rabbini yardıma çağırsın! Çünkü ben onun, dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde bozgunculuk çıkaracağından korkuyorum.” (40:26). Açıktır ki, Firavun halkın dinine sahip çıkmakta ve Musa’nın onların dinini değiştirmesinden ve toplumda bozgunculuk yapmasından endişe duymaktadır. Bu, tüm tutucu iktidar sahiplerinin arkasına sığındığı bir argüman ve dile getirdikleri tipik bir siyasi söylemdir.

Bunun üzerine imanını gizleyen adam sahneye çıkar ve Hz. Musa’yı şu sözlerle savunur: “Rabbim Allah’tır, dediği için bir adamı öldürecek misiniz? Hâlbuki o, size Rabbinizden apaçık mucizeler getirdi. Eğer yalancı ise, yalanı kendi aleyhinedir. Eğer doğru söylüyorsa, sizi tehdit ettiği şeylerin bir kısmı başınıza gelecektir. Şüphesiz Allah, aşırı giden, yalancılık eden kimseyi doğru yola eriştirmez. “Ey kavmim! Bugün yeryüzüne hâkim kimseler olarak iktidar ve saltanat sizindir. Ama başımıza geldiğinde bizi, Allah’ın azabından kim kurtarır?” (40:28-29). Musa’nın amacı, Firavun’un iktidarını devirmek değildir, ona nasihat etmek ve doğru yolu göstermektir. Bunun cezası bir insanı öldürmek mi olmalıdır? Eğer o bir suç işliyorsa bunun karşılığı orantılı bir ceza olmak zorundadır. Gizli mü’min, bu tehdidin hiç de yerinde olmadığının farkındadır ve onun söylediklerinin iki muhtemel sonucu olduğunu bildirmektedir: Eğer yalancı biri ise, bu onun kendi aleyhinedir. Yok doğru ise, mutlaka bizi uyardığı şeylerden bazıları başımıza gelecektir! O zaman bizi kim koruyacaktır? Kaldı ki Allah yalan söyleyen ve aşırı giden kimseleri doğru yola eriştirmez!

Bu sözler üzerine Firavun bir adım geri atar ve der ki: “Ben size ancak kendi görüşümü bildiriyorum ve sizi ancak doğru yola götürüyorum” (40:29).

İmanını gizleyen adamın söylediği sözler, Mısır halkının ilahi mesajlardan tümden bağımsız olmadıklarını ve bunların yerleşik dini inançlar çerçevesinde kabul edilebilir şeyler olduğunu göstermektedir. Çünkü sözüne devamla adam tarihsel bir yorum yapmaktadır:  “Ey kavmim! Şüphesiz ben, Nûh kavmi, Âd kavmi, Semûd kavmi ve onlardan sonra gelen toplulukların başına gelen olayların sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum. Allah, kullarına asla zulmetmek istemez.” “Ey kavmim! Gerçekten sizin için, o bağrışıp çağrışma gününden, arkanıza dönüp kaçmaya çalışacağınız günden korkuyorum. (O gün) sizi, Allah’(ın azabın)dan kurtaracak kimse yoktur. Allah, kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek de yoktur.” (40:30-33). Demek ki tüm bu tarihsel olaylardan Mısır halkı ve yöneticileri bilgi sahibidir.

Daha da önemlisi imanını gizleyen adam, özellikle Hz. Yusuf’a bir atıfta bulunur: “Andolsun, daha önce Yûsuf da size apaçık deliller getirmişti de, onun size getirdikleri hakkında şüphe edip durmuştunuz. Daha sonra o ölünce de, “Allah, ondan sonra aslâ peygamber göndermez” demiştiniz. İşte Allah, aşırı giden şüpheci kimseleri böyle saptırır.” (40:34). Çünkü Hz. Yusuf onların daha yakından tanıdığı bir figürdür.

İmanını gizleyen adam çok iyi bir noktadan hareket etmektedir. Tarih toplumsal hafızanın önemli bir referansıdır. Peygamberlerin tümü bu referansı esas almışlar ve davalarını bu referans üzerinden savunmuşlardır. Çünkü nübüvvet davası, tarihi dayanakları olan sosyolojik bir olgudur. Geçmişten günümüzü toplumların üzerinde olduğu veya en azından haberdar oldukları bir gelenektir. Nebevi geleneğin özelliği, sonraki gelen peygamberin öncekileri onaylaması ve onları kendine referans almasıdır. Böyle güçlü bir gelenek ve referans, onların toplumlara hitabında önemli bir rol oynamıştır.

Fakat hak-batıl savaşımında her zaman iki taraf varolmuş ve bunlar arasında kıyasıya bir mücadele yaşanmıştır. Hz. Musa ve imanını gizleyen adamın makul sözlerine rağmen Firavun yeniden atağa geçer ve vezirine şöyle seslenir: “Ey Hâmân! Bana yüksek bir kule yap, belki yollara, göklerin yollarına erişirim de Mûsâ’nın ilâhını görürüm(!) Çünkü ben, onun yalancı olduğuna inanıyorum.” (40:36). Bu sözler, Firavun’un Tanrı tasavvuru hakkında bir fikir vermektedir. O, Tanrı’yı, kule yüksekliğinde bir yerde zannetmektedir. Oysa bu tamamen bir kuruntu ve zandan ibarettir.

İmanını gizleyen adam Hz. Musa’yı savunmaya devam eder, dünya ve ahiret hayatı hakkında bir yorum yapar: “Ey kavmim! Bana uyun ki, sizi doğru yola ileteyim.” “Ey kavmim! Şüphesiz bu dünya hayatı ancak (geçici) bir yararlanmadır. Ahiret ise ebedî olarak kalınacak yerdir.” “Kim bir kötülük yaparsa, ancak onun kadar ceza görür. Kadın veya erkek, kim, mü’min olarak salih bir amel işlerse, işte onlar cennete girecek ve orada hesapsız olarak rızıklandırılacaklardır.” (40:38-40). Bu sözler, sadece iki dünya hakkında bir fikir vermekle kalmaz, ebedi hayatı kazanmanın yollarını da gösterir. Ebedi hayatın kazanmanın yolu, kötülüklerden sakınmak ve salih eylemlerde bulunmaktır. Başka bir deyişle edebi hayat, dünyada iken kazanılan bir hayattır.

İktidar seçkinleri ve onların izinden yürüyen büyük kalabalıklar, daha kolay bir yolu seçmiş ve Allah’a ortak koştukları kişilerden ve yardımcılardan medet ummaktadırlar. Tüm nasihatler boşunadır: “Ey kavmim! Bu ne hâl? Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz.” “Siz beni Allah’ı inkâr etmeye ve hakkında hiçbir bilgim olmayan şeyleri O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi mutlak güç sahibine, çok bağışlayana (Allah’a) çağırıyorum.” “Şüphe yok ki sizin beni tapmaya çağırdığınız şeyin ne dünya ne de ahiret konusunda hiçbir çağrısı yoktur. Kuşkusuz dönüşümüz Allah’adır. Şüphesiz, aşırı gidenler cehennemliklerin ta kendileridir.” “Size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kullarını hakkıyla görendir.” (40:41-44).

Tüm kavimleri, günümüzde “deizm” olarak adlandırılan şu inanç doğru yoldan saptırmıştır: Allah, çok uzaklardadır, ona erişemeyiz. Ona erişmek için mutlaka aracılara ihtiyaç vardır. Bu aracılar bizi ona yakınlaştıracaktır. “Gerçekten katıksız din ve ibadet Allah’ındır. O’nun dışında mabudlar edinenler ise: “Biz ancak, bizi Allah’a yakınlaştırsın diye, onlara ibadet ediyoruz” (diyorlar.) Şüphesiz Allah, onların ihtilaf ettikleri konularda onları yargılayacaktır. Hiç Şüphesiz Allah, nankör ve yalancı olanları doğru yola iletmez.” (Zümer, 39:3). Deizm, Tanrısızlık ya da dinsizlik değildir. Allah’a, ona yaraşmayan bir biçimde inanmak ve onun yerine başkalarına kulluk etmektir.