Bugün dünyanın en büyük handikabı fertlerin evlerinde, iş yerlerinde, gezmelerinde, uyumalarında “korku” psikolojisine sahip oluşlarıdır. İnsanlar kendi adlarına çok şey yapacak yeni araçlar buldu. Fakat buldukları teknoloji insanlığın toplu güvenliğini ve emniyetini tehdit eder oldu. İnsanların sadece kendi bahçelerinde emniyet içinde yaşamasının hesabını yapan değil, yerkürede emniyetin tesis edilmesine kafa yormaları gerekir.[1] Çünkü küçük bir köy haline gelen dünyanın bir köşesinde meydana gelen patlama her tarafı etkileyebiliyor.

Sabah evinden çıkanın günün sonunda dönüp dönmeyeceği, işyerini kapatanın sabah ışıkları ile emniyet içinde olup olmayacağı belirsizliği gün geçtikçe daha da artmaya devam etmektedir. Bunu aşmanın yolu korkunun karşıtı olan “güven” paradigmasının yeniden “ilk öncelikler” arasına alıp inşa etmedir. Bu hal inşa edilmeden başka değerlerin fert ve topluma taşınması mümkün değildir. İlahî metnin dediği gibi “… Aman dikkat edin! Kalpler, eğer Allah diyebiliyorsa huzuru bulur”[2] âyette geçen ve kalbin durumunu anlatan “itmi’nan” in’izac/krizden sonra sükûnun temin edilmesi olarak ifade edilir.[3] Bu kalbin manevî sekteden kurtarılmasını sağlamak için olsa gerektir. Kalpteki bu sükûnun temin edilmesi kalbin Allah ile ilişkisinin kurulmasına bağlı olduğudur. İnsanın kutsalla ilişkisinin formel olarak değil gerçek anlamıyla kurulması kaçınılmaz olarak önümüzde duruyor. Çünkü bütün emniyetsizlik halleri kutsalın ciddiye alınmamasının neticesi olduğu açıktır.

İnsanlık tarihi boyunca başta Hz. Nuh (as) olmak üzere bütün İlahî mesaj taşıyıcılarının ortak sloganı da gönüllerdeki sükûn ve güven halinin toplumda da temin ve tesis edilmesi olmuştur[4] . Hz. Nuh’un altını çizerek “Şunu iyi bilin ki ben yalnız Allah’a güvendim”[5] ifadesinde temel misyonun İlahî/gökteki değerler sisteminin yer ile buluşturmak ve yerleştirmek olduğuna dikkat çekmedir. Zemahşeri’nin dediği gibi, “peygamberlerin misyonlarındaki temel gaye imanın izdüşümü olan güveni yeryüzünde inşadır.[6] Asıl mesele güven probleminin, hatta çıkmazının sadece arzî/yeryüzü formülleri ile değil semavî mesajlarla da çözüme kavuşacağıdır. Yoksa bunun yoksunluğu ve yoksulluğunu başka formüllerle gidermek imkân ve şansı yoktur. İlahî mesaj insanlığın sığınacağı son adadır. İnsanlık manevi değerlere sahip çıktıkça çıkış yolları bulur. Maddî değerler üzerine kurulu bir dünyanın üzerinde yaşayanlara ümit ve umut vermesi zordur.

Gönüllerde iman tesis edilmezse yerkürede emniyet beklemek sadece kuruntudur. Ne ekilirse biçilecek olan da odur. Sanatın, bilginin de üretileceği zemin güvenin tesis edildiği zemindir. Hatta kalkınmayı sağlayan, daha da ötesi medeniyet inşasında esas olan güven inşasıdır. Kültürümüzde yol boylarında inşa edilen hanlar/dinlenme yerleri emniyet ve güvenin eseridirler.

Bugün yer kürede herkes emniyet içinde yaşayacak kara parçası aramaktadır. Bu da ancak “her türlü tehlike ve tehdide rağmen insanlığa güvenli”[7] bir dünya vaat eden ilahî mesajın çağrısına yer küre sakinlerinin kulak kabartması ile mümkündür. Bunun ne kadar aciliyet gerektirdiğini anlamak için dünyaya emniyet ve asayiş vaat eden ülkenin panoramasını gösteren aşağıdaki şu satırlara bakmak yeterlidir. Dünyanın teknolojiyi en üst düzeyde kullanan modern, özgürlük ve en emniyetli (!) ülkesi Amerika’nın kendi bahçesinde güvenlik probleminin olmayacağını hesap ediyordu. Muhtemelen başka tarlalara ekilen tohumlar, geri dönüşümlü olarak şu şekilde biçiliyor. İstatistik rakamlarına göre ABD’nin suç saati göstergesi. “… Her 3 saniyede bir haneye hırsızlık kastıyla tecavüz, her 4 buçuk saniyede kapkaççılık, her 15 saniyede bir hırsızlık, her 23 saniyede şiddet, her 25 saniyede oto hırsızlığı, her 37 saniyede şiddet düzeyi yüksek saldırı, her 1 buçuk dakikada soygun, her 5 buçuk dakikada ırza tecavüz ve her 32 dakikada bir öldürme olayı. Her 14 Amerikalıdan birisi öldürülme, taciz, şiddet, tecavüz ve hırsızlık suçuyla, her 6 Amerikalıdan biri ise kapkaççılık ve oto hırsızlığına muhatap olmuş 2003 yılında. Tam rakamlar ise şöyle: 1 milyon 381 bin öldürme, taciz vs, 10 milyon 436 bin oto hırsızlığı, kundakçılık, 16 bin 503 kişi ise öldürülmüş. Buna bağlı olarak 2 milyon 100 bin kişi şu an hapiste. 4 milyon 800 bin kişi ise şartlı tahliye edilmiş, polis ve yargı denetimi altında hayatlarını idame ettiriyorlar. Maddî açıdan 2003 bütçesinden suç ile mücadele adına harcanan para miktarı ise 120 milyar dolar.[8] “Dermanı olsa kendi keline sürer” fehvasınca asayiş ve emniyet pazarlayıcılarının kendilerine faydalarının olmadığıdır. Dünyanın çivisinin yerinden çıktığının bundan açık fotoğrafı olmaz. Dünyayı daha güvenli ve yaşanılır hale getirmek için silaha yapılan yatırımın dünyayı daha korkulu ve yaşanmaz hale getirdiği tartışma götürmez bir gerçektir. Başka gezegende hayatın kanallarını arayan, insanla konuşan robot üreten batılı, insana ne iç ne de dış güvenlik sağladı. Güvenlik için harcanan paranın boyutunu göstermesi için işte birkaç örnek…

Güvenlik endişesi Hollywood yıldızlarını “paranoyak” yaptı. Leonardo Dicapro, villasının yanındaki binayı satın aldı. Nicole Kidman’ın apartmanında kurşun geçirmez cam bulunuyor. Evlerine güvenlik kameraları kurduran Brad Pitt ise bu kameraların karşısına bizzat kendisi geçerek malikâneye yaklaşmak isteyenleri gözetliyor.[9] Washinton’da artan suçlarla mücadele için 16 yaşından küçüklere, saat 22.00 ile 06.00 arasında sokağa çıkma yasağı ilan edildi.[10]

Woody Allen “Hiçbir şeyden beklentim yok. Ama tam güvenlik isterdim; otomobilde de, trende de, uçakta da, gemide de” derken “risk toplumunun” “güven toplumuna” dönüştürmenin küresel düzlemde önemine dikkat çeker. Çünkü yaşadığı toplumda en çok ihtiyaç duyulan argümanların başında güvenlik geliyordu. Bu sadece modern dünyada değil, kadim dünyada da yerleşim birimlerinin dağ yamaçlarında kaleler şeklinde inşa edilmesinin temel sebebi güvenlik arayışı ve hassasiyetidir.

Modern insanın en çok yatırım yaptığı hususların başında kendi ve kendisine ait ev, araba, dükkânın güvenliklerini sağlamak gelmektedir. Bu böyle devam edeceğe de benziyor. Hâlbuki asıl yatırım “gönüllere” yapılmış olsaydı insanlık çok daha rahat ve güvenli bir hayat yaşayacaktı. Tarih boyunca bütün İlahî metinler ve bu metinlerin gerçek taşıyıcıları gönderildikleri coğrafyayı “güven beldesi” haline getirmek için uğraşmışlardır[11]. Bunu yaparken de önce gönüllerde güveni temin ve tesis ederek işe başlamışlardır. Çünkü gönüllerde temin edilmeyen güven sosyal hayata yansımaz. Hz. Peygamber (s) inanan insanı tarif ederken şöyle der: “Mü’min, başka insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir”[12], “Mü’min, insanların kendisine güvendiği kimsedir”[13], “Emanete riayeti olmayanın imanı yoktur”[14], “Kişinin kalbinde güvenirlilik ve hainlik bir arada bulunmaz”[15] ahlakî ilkeler modern dünyada en çok muhtaç olduğumuz hususun güven olduğunu gösterir. Bu zeminin işlevsiz hale gelmesinde de krizlerin baş göstereceğine işaret edilmektedir. Kur’an-ı Kerim geçmiş vahyin temsilcileri için de “Kendisine bir hazine emanet etsen (kuruşuna dokunmadan) iade eder”[16] diyerek bu ilkenin küresel düzeyde anlamı olduğuna vurgu yapar. Çünkü ikili ilişkilerde sağlıklı iletişim ancak güven zemininde yürür.

Sığınılacak Tek Güvenli Liman: Allah

Kur’an-ı Kerim “el-mu’min”[17] yani güven isminin sahibi olan Allah ile kurulacak ilişkinin fertleri sahili selamete çıkaracağına şöyle dikkat çeker: “Sizi karada ve denizde gezdiren O’dur. Dahası (tutun ki) sizler gemide bulunuyorsunuz, tatlı bir rüzgârda onunla yol alıyorsunuz, üstelik tam da bunun sevinciyle mest olmuşsunuz; derken bir fırtına yakalıyor gemiyi ve dalgalar her yandan yolcuları kuşatıyor. Artık onlar dört bir yandan (ölümle) sarıldıklarına kanaat getirmiş vaziyetteler, tüm içtenlikle Allah’a yönelip yalnız O’nun nizamına sığınarak: ‘Eğer bizi bu beladan kurtarırsan yemin olsun ki, şükredenlerden olacağız!’ diye yalvarıp yakarıyorlar. Fakat Allah onları kurtarınca bir de bakarsın ki onlar, yeryüzünde hak hukuk dinlemeden azgınlık yapmaya başlarlar.”[18]

Merhum Seyyid Kutup şöyle der: “Bu gerçekten mükemmel bir sahnedir. Hiçbir hareketini, hiçbir duygusunu kaçırmış değildir… Bu bir olayın manzarasıdır… Fakat bütün nesiller boyunca insanların çoğunluğunu oluşturan bir insan tipinin, bir karakterin ve bir ruh halinin manzarasıdır.”[19] Bütün bunlar gerçek güvenin ve emniyetin ne denizde ne de karada, ne coşkun dalgalar ve fırtına şeklinde esen rüzgârda, ne de sağlam sığınaklarda ve konforlu evlerde olduğunu, gerçek güven ve rahatın Allah’ın koruması ve himayesi altında gerçekleşebileceğini hissettirmek içindir.

Elazığ Eski Müftüsü anlatmıştı: “Bir yurt dışı seyahatim sırasında uçakla Türkiye’ye dönüyordum. Gayet herkes “emniyet”, huzur ve neşe içinde; kimisi suyunu içiyor, kimi kahvesinin yudumluyor, kimi gazete okuyordu. Gülmeler, biri bin âlem. Bazısı hostesle koyu bir sohbete dalmış hatıraları tazeliyorlar. Uçağın hoparlörlerinde çok hafif bir müzik sesi geliyordu ki tam bu esnada bir anons sesi ortalığı sessizliğe terk etti. “Sayın yolcular hiç telaşlanmanıza ve heyecanlanmanıza gerek yoktur, uçağımızın motorlarında meydana gelen hafif bir arıza için en yakın hava limanına mecburi iniş yapmak zorundayız. Kaptan pilot daha sonra gelişmeler hakkında sizleri bilgilendirecektir, teşekkürler.” Tam bu sırada uçağın içinde bir heyecan ve telaş aldı gidiyor. Az önceki emniyet, yerini korkuya bıraktı. Kimi kelime-i şehadet getiriyor, kimi Yasin, Mülk, Nebe ve kısa sûreler okuyor. Velhasıl, herkes ezbere bildiği duaları yüksek sesle okumaya çalışıyor. Uçağın içi bir anda zikir meclisine dönmüştü. Başlar örtülmeye falan başlandı ki, tam bu sırada hava limanına indik inmesine de, az önceki manzaradan hiç eser yoktu. Kime ve neyimize güvenip de aldanıyoruz! Benim de hemen aklıma şu âyetler geliverdi: “Denizde bir tehlikeyle karşılaştığınızda Allah’tan başka yalvarıp yakardığınız kimseler sizi yüz üstü bırakır, fakat Allah sizi kurtarıp karaya çıkardığı zaman (bu kez de) siz yüz çevirirsiniz. Zira insanoğlu pek nankördür. Şimdi, O’nun sizi (bulunduğunuz) kara parçasının bir kısmıyla birlikte yerin dibine geçirmeyeceğinden yahut taşı toprağı üzerinize uçuran bir kasırga göndermeyeceğinden çok mu eminsiniz? Sonunda, (bu halinizle) kendinize hiçbir koruyucu otorite bulamayacaksınız. Ya da sizi bir defa daha denize döndürüp üzerinize ortalığı kasıp kavuran bir fırtına göndererek nankörlüğünüze karşılık sizi boğmayacağına dair bir garantiniz mi var? Bunun ardından sizin adınıza bize hesap soracak hiç kimse bulamayacaksınız.”[20]

Konunun akışı içinde sergilenen bu sahne, denizdeki gemi sahnesi sıkıntı ve zor anlarının bir örneğidir. Böyle bir ortamda Allah’ın elini hissetmek daha kolay ve daha etkilidir. Denizin ortasında bir odun ya da maden parçasının dalgalar ve akıntılar tarafından kuşatılmasının manzarası insanların Allah’ın kudret eli üzerindeki bu noktaya can havliyle sarılışı manzarası! Yüreğin ta derinliklerinde hissedilen gemideki her sarsılışın, her titreyişin korku dolu kalpler tarafından algılanan bir manzaradır bu. Geminin küçük veya büyük olması, durumu değiştirmez. Bu gemi Transatlantik dahi olsa bazı durumlarda denizin dev dalgaları karşısında rüzgârın önündeki tüy gibi çaresiz kalırlar! Bu ifade ürpertici bir şekilde kalplere dokunmaktadır. Bu ifadeyle denizdeki gemilerin Allah’ın eliyle hareket ettiği, O’nun nimetlerinden yararlanmaları için çalıştıkları insanlara hissettirmektedir.[21]

Hz. Peygamber (s)’in de En Büyük Güven Kaynağı: Allah

Hz. Peygamber (s) ve çok sevdiği sahabisi arasında geçen şu diyalog gönüllerde inşa edilecek iman ile güvenin mumla arandığı Arabistan sathına emniyetin nasıl inşa edileceğini şöyle anlatır. Habbâb İbni Eret (r) şöyle dedi: “Hırkasını başının altına yastık yapmış Kâbe’nin gölgesinde dinlenirken Resûlullah (s)’e müşriklerden gördüğümüz işkencelerden şikâyette bulunduk ve: “Çektiğimiz eza ve cefalardan kurtulmamız için Allah’a dua etmez misin?” dedik. Resûlullah (s) şöyle cevap verdi: “Önceki ümmetler içinde bir mü’min tutuklanır, kazılan bir çukura konulurdu. Sonra da bir testere ile başından aşağı ikiye biçilir, eti-kemiği demir tırmıklarla taranırdı. Fakat bütün bu yapılanlar onu asla dininden döndüremezdi. Yemin ederim ki Allah mutlaka bu dini hâkim kılacaktır. Öylesine ki, yalnız başına bir atlı, Allah’tan ve sürüsüne kurt saldırmasından başka hiç bir şeyden endişe etmeksizin San’a’dan Hadramut’a kadar emniyetle gidecektir. Ne var ki, siz sabırsızlanıyorsunuz”[22] diyerek insanların uzak memleketlere bile emniyet ve asayiş sıkıntısı çekmeden gidebileceklerini anlatır. Zira San’a ile Hadramut arası yayalar için on bir günlük bir mesafedir.[23] Hiçbir güvenlik endişesi taşımadan bu kadar mesafeleri dolaşmak onlar için bir “değer patlaması” anlamına geliyordu. Evinin dışında sahip olamadığı değere o dönem itibari ile şehirlerarasında güvenin tesisi çok önemli idi. Arap toplumunun muhtaç olduğu ilk öncelik de güvenin yerleştirilmesi idi. İlahî kudret bu hususta beşerin yapacağı çok fazla bir işi olmadığını, beşere düşenin Yüce kudret tarafından temin edilen bu nimete şükür olduğudur. Geçtiği üzere “Onları her tür tehlike ve tehdide rağmen güvende kılmıştır”[24] diyerek güven kulluk ilişkisine dikkat çekilir. Yine Sebe kavmi geceler ve gündüzler boyunca “güvenli” bir biçimde yolculuk yapmakta iken, nankörlükleri neticesinde hayatları güvensizlik/ keşmekeş ortamına dönüşmüştür.[25]

Göktürk şöyle der: “… Bir ülkenin medenî olup olmadığı, sokaklarında kadınların güven içinde dolaşıp dolaşamadıklarıyla ölçülür. Eğer kadınlar ülkenin sokaklarında korkmadan, rahatsız edilmeden dolaşamıyorsa, o ülkenin kişi başı milli geliri kaç olursa olsun, isterse bütün yolları kaymak gibi, bütün köyleri mamur, bütün insanları çağdaş giyimli olsun, o ülke medeni bir ülke değildir. O ülke yarı barbarların yaşadığı çağdışı bir ülkedir…”[26] Bütün bunlar dünyanın acil olarak toplumsal yapıda inşasına yönelik esas hususun “güven” olduğunu göstermektedir. Mekke’de kısa zamanda gönüllerde yerleşen iman, toplumda da emniyet/güven olarak karşılık buldu. Gönüllerdeki inançsızlığın karşılığı da kaos olduğu Kur’an’ın gönderildiği toplumun önceki panaroması gösteriyordu. Toplumun gelir kaynakları arasında “yağmacılık” olan bir toplumu “el-beledu’l-emin”[27] haline getirdi. Kur’an-ı Kerim, cenneti anlatırken “güvenli bir yer”[28] olarak anlatır. Model olarak verdiği yerleşim birimlerinde de önceliği “güvenliğe” verdiğini şöyle açıklar; “Allah (size) bir örnek verir: Güvenli ve (sakinlerini) her açıdan tatmin eden bir belde (düşünün ki), oranın ihtiyaç duyduğu rızık her yerden oraya akıyor. Buna karşın o belde Allah’ın nimetlerine nankörlük etti. Derken yaptıkları sebebiyle Allah orayı çepeçevre içine alan açlık ve korkuyu tattırdı.”[29]

Vahiyle güvenin ve güvenliğin tesis edildiği mekânlar, vahiy dışlanınca güvensiz ve yaşanmaz beldeler haline geliveriyor. Kur’an: “Peki görmezler mi ki, kendilerinin etrafındaki insanlar her türlü saldırıya açık olmanın tedirginliğini yaşarken, Biz onlara güvenli bir dokunulmazlık sağladık”[30] derken, kutsalı dışlayan bir toplumun serencamını anlatır. Hem vahiysiz hem de güvenli olma! Hem imansız hem de huzurlu olma! Yumurtasız omlet yapmak gibi bir şey olsa gerek.

Allah O’nu Hiç Yalnız Bırakmadı

“Kimin için Allah varsa onun için her şey var. Kimin için de yoksa her şey ona yüktür” ifadesinde olduğu gibi Hz. Peygamber (s)’in tek güven kaynağı Allah’tı. Zaten başka bir kaynağa da gerek var mıdır? Kaybettiğimizi yanlış yerde aramanın sıkıntısını çekiyoruz. Allah bize adres olarak zatını gösterir: “Allah, kuluna yetmez mi?”[31] Hiç kimse bu imkânı, imkân nispetinde kullandığımızı söyleyemez. Bu imkândan başka da sermayesi olmayan belki de başka sermayeye de ihtiyaç bırakmayan Allah, Hz. Peygamber (s)’e nasıl da imkân bahşetmiş. “Eğer O’na destek vermezseniz, unutmayın ki O’na Allah yardım edecektir. İnkâr da direnenler O’nu sürüp çıkardıkları zaman (Muhammed sadece) iki kişiden biriydi. Hani o ikisi mağaradayken; O, arkadaşına ‘Tasalanma, Allah bizimle beraberdir!’ demişti.”[32] Hira mağarasındaki en yakın arkadaşı Hz. Ebû Bekir’e (ra) en büyük imkânın Allah olduğunu öğretince Hz. Ebû Bekir de sahip olduğu bütün imkânlarını ortaya koyup, Hz. Peygamber’in “çocuklarına ne bıraktın?” sorusuna karşılık “Allah ve Rasûlünü bıraktım” demiştir.

İlahî iradeye olan güvenin, ferdin sahip olduğu emin olma halini şu anekdot da güzel anlatır. Hz. Peygamber (s) bir ağacın altında istirahat etmektedir. Tam o sırada Gavres isminde bir müşrik, O’nun uykusundan istifade ederek, dala asılı kılıcını alır ve adeta gırtlağına dayar. Alaycı bir eda ile de; “Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?” der. Buna karşılık Allah Resulü, hiçbir panik emaresi göstermez. Çünkü O’nun, Allah’a güveni tamdır. Sırtını sadece ona dayamıştı. Kendinden emin bir şekilde “ALLAH” diye bağırır. O’nun bu gürleyişi âdeta kâfirin ödünü koparmıştır. Kılıcı elinden düşer ve olduğu yerde kalakalır. Bu sefer de kılıcı Hz. Peygamber (s) eline alır ve sorar: “Ya şimdi seni kim kurtaracak?”Adam sıtmalı gibi titremeye başlar. O esnada, Allah Resulü’nün sesini duyanlar da oraya gelmişlerdir. Gördükleri manzara, onları da hayrete sevk eder. Daha sonra olup bitenleri öğrenince, Allah’a karşı güven ve itimatları bir kat daha artar; Gavres de orada gördüğü güvenle “el-Emin’e” güven sözü verir ve Müslüman olup oradan ayrılır.[33] O, Allah’a öyle bir itimat ve teslimiyet içindeydi ki, O’nu bildiğimiz kıstaslarla ne ölçmemiz ne de değerlendirmemiz mümkün değildir. Ve O’nun Allah indindeki yeri ve değeri de, Allah’a güveni ve itimadı ölçüsündedir. Yerinde O’nun isteme, dileme ve iltimasıyla geceler gündüze döner zulmetler nur olur, kömür elmasa inkılâp eder ve dilencilere sultanlık mülkü bağışlanır34. Çünkü O (s), kendisine güvenenleri bir an bile yalnız bırakmadı. O’na güvenip de krize/buhrana yakalanan hiçbir fert ve toplum yoktur. O’na güvenmeyip, güvenmemenin ötesinde hayatın değişik boyutlarında O’nu silmeye ve sökmeye çalışanların da emniyet ve asayiş içinde yaşadıkları görülmemiştir.

İnanmayanların da Güven Kaynağı Hz. Muhammed (s)

Kur’an-ı Kerim’in inşa ettiği değerler sisteminde sadece inananlar değil inanmayanlar bile güven içindedir. Hatta hayvanlar bitkiler bile sit alanı oluşturularak korunur. “Eğer müşriklerden biri Senden sığınma hakkı isterse ona sığınak ol; bakarsın Allah’ın kelamına kulak verir. Sonunda onu kendini güvende hissedebileceği bir yere bırak! Böyle davran, çünkü onlar hakikati bilmeyen bir topluluktur.”[34] Güvenli bir ortam oluşmadığı durumlarda ilahî tebliğin zorluğuna dikkat çeker. Bu sebepten Hz. Peygamber gittiği her yere güvenlik adası inşa etmiştir. Kendisini “el-Emin” olarak çağıranlar arasında düşmanları da vardı[35]. Bütün değerler güven sayesinde anlam bulur. Hayatın korunmadığı yer de hiçbir değer korunmaz. Hz. Peygamber (s) şahıslara, şahısların malları hususunda emin olduğu gibi, kamu malında da emin idi. Nitekim Huneyn savaşından sonra kamuya ait malların toplandığı yerde durmuş ve eline devesinin hörgücünden bir tüy alarak şunları söylemiştir: “Ey İnsanlar! Benim sizin malınızda gözüm yoktur. Hatta şu tüyde bile.”[36] Kamu malından alıp da güveni zedeleyenin cenaze namazını kıldırmamış, sahabeye “siz kıldırın” demiştir.[37]

Hz. Peygamber (s) Medine’de genel nüfus sayımı yaptırır. Sayım neticesinde bin 500 Müslüman[38], 4 bin Yahudi ve 4 bin 500 müşrik Arap olmak üzere toplam 10 bin kişinin Medine’de yaşadığı tespit edilir. Bunlar kendi aralarında ortak bir metin imzalarlar. Bu metnin en önemli özelliği kuvvetli gurubun zayıfa, çoğunluğun azınlığa “hâkimiyeti” esasına değil bütün kesimlerin “katılımı” esasına dayalı güven zeminine oturan bir metin olmasıdır. Bu da bütün toplumun güvenini temin ve tesis ediyordu. Metnin 23. maddesi “Üzerinde ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şey, Allah’a ve Rasûlü Muhammed’e götürülecektir.” Yine 42. maddede ise “Bu sahifede (yazıda) gösterilen kimseler arasında zuhurundan korkulan bütün öldürme yahut münazaa vak’alarının Allah’a ve Resûlü Muhammed’e götürülmeleri gerekir. Allah, bu sahifeye (yazıya) en kuvvetli ve en iyi riayet edenlerle beraberdir”[39] şeklinde gelmesi Hz. Peygamber’e olan güvenin açık ifadesidir.

Hz. Peygamber (s)’in altın nesle bıraktığı “en büyük miras” emniyet ve güvendir. Bu mirasa insanlık her zamankinden daha çok muhtaçtır. “Emin-i Vahiy”[40] olan Hz. Peygamber (s) çok sevdiği sahabiye “Her ümmetin bir emini vardır, bu ümmetin emini de Ebû Ubeyde b. Cerrâh’tır”[41] demesi güvenirliliği sebebiyle de “eminu’l-ümme; ümmetin emini” lakabıyla anılması Hz. Ömer tarafından devlet başkanı adayı olarak tercih sebebi olmuştu. Ebû Ubeyde b. Cerrah, Hz. Ömer döneminde Şam’da vali bulunuyordu. Heraklius, ordusuyla gelip Şam’ı tekrar geri alma teşebbüsünde bulunduğu sırada; Ebû Ubeyde’nin yanında az bir insan vardı. Bu itibarla şehri savunmaları da mümkün değildi. Hemen Şam ahalisini bir araya toplayarak şunları söyledi: “Sizden cizye topladık. Bu cizyeye mukabil sizi korumamız gerekiyordu. Ancak şimdi o güçte değiliz. Dolayısı ile sizi koruyamayacağız; aldığımız cizyenin hepsini tekrar size iade edeceğiz. Zira bunu haksız yere yanımızda alıkoymamız caiz değildir.” Bunun üzerine, toplanan cizyeler, sahiplerine dağıtılır. Bu müthiş manzara karşısında şaşkına dönen ruhban ve papazlar, kiliselere dolar ve Müslümanları başlarından eksik etmesin diye Cenab-ı Hakka dua ederek yalvarırlar. Müslümanları uğurlarken de “İnşaallah geri gelir ve bizi Heraklius’un zulmünden kurtarırsınız” derler.[42] Ebû Ubeyde, emniyet telkin etmiş, emanet sıfatıyla yaşamış ve kendisi gibi inanmayanların dahi gönlüne taht kurmuştu.

Güven Olunca Post’tan Para Olur

Yukarıdaki hadisenin izdüşümünü tarihte ve dinin renk kattığı fertlerin hayatında görmek mümkündür. Şöyle ki, “Bugün, Diyarbakır’da Kurşunlu Cami haziresinde gömülü bulunan Özdemiroğlu Osman Paşa (1527-1585), hiç şüphe yok ki İslam tarihinin gördüğü en büyük kumandanlardan biridir. Azerbaycan, Kuzey Kafkasya ve İran bölgelerindeki fetihleri, zaferleri ve kahramanlıkları, tam iki yüz yıl Osmanlı ülkesinde çocuklara örnek gösterilerek anılmıştı. Biyografisini kaydeden tarih kitaplarının pek çoğu onun güven telkin eden sempatik bir kişiliğe sahip olduğunu söyleyip ittifakla şu dizeleri kaydederler:

“Merd idi, ferd idi, dilâver idi. Şekl-i insanda bir gazanfer idi

“Yiğit idi, adam gibi adamdı, kahraman idi. Velhasıl, insan kılığında bir arslan idi.”

Tarihçi Naima, “Özdemiroğlu Osman dedikleri, zamanının Rüstem’i ve tek kahramanıdır.” demektedir. Özdemiroğlu’ndan bahis açılmasının nedeni, onun, sevilen bir kumandan olarak girdiği Şirvan’da güvenilir bir devlet adamına dönüşüm sürecinde yaptığı bir uygulamayı anmaktır.

Şöyle ki, Özdemiroğlu Osman Paşa 1578 yılında Şirvan ve Dağıstan’ı fethedince bir yıl Şirvan Kalesi’nde beklemek zorunda kalır. Bu sırada Safevi ordusu büyük kuvvetlerle Şirvan’a yüklenmişken, Erzurum’da kışlamakta olan Lala Mustafa Paşa, Özdemiroğlu’na yardım göndermemekte ısrarcı davranmaktadır. Üstelik İstanbul ile irtibat da tamamen kesilmiştir. Ordunun parası bitmiş, askerler ulufelerini alamamaktadır. Padişah’ın göndereceği para da bir türlü gelmez. Daha kötüsü, paşa kendi şahsî varlığının tamamını asker için harcadığı ve kendisi de onlarla eşit konuma düştüğü halde onların gönlünü yapamıyordu. Çareyi, manda gönünden altın lira büyüklüğünde parçalar kestirip üzerine soğuk damga ile sikke vurdurmakta buldu. Sonra da Şirvan halkına ve esnafına yönelik olarak tellallarına bir emir yayınlattı. Emirde, manda gönünden kestirdiği sikkeleri bir Osmanlı altını değeriyle tedavüle soktuğunu söylüyor, esnaftan da bunu rayiç değer üzerinden kabul etmelerini rica ediyor ve devamla, İstanbul’dan para geldiği zaman gönlerin gerçek altın ile değiştirileceğini, bu konuda “sözüne güvenilmesini” istiyordu. Şirvan esnafının çoğu, askerlere satılmak üzere mal stoklamış, asker parasız kalınca da malların elde kalma tehlikesi baş göstermişti. Özdemiroğlu’nun teklifine sıcak yaklaştılar. Kış boyunca manda gönünden sanal altınlar bozdurulup harcandı. Alan da, satan da memnun idi. Nihayet baharda İstanbul’dan hazine geldi. Özdemiroğlu, “sözünün eri bir devlet adamı” olarak tekrar çarşı pazarda tellal çığırttı. Her kimin elinde gön sikke var ise getirip altın sikke ile değiştirmesini istedi. Ve sonuç, manda derisinden kestirilen paraların yarısı geri dönmedi, hazine fazlalık verdi, böylece hem askerin ulufesi, hem de ordunun Bakü seferi için masrafı çıkartılmış oldu. Özdemiroğlu Şirvan’da o kadar sevilmişti ki, herkes onun gönden darbettirdiği sikkelerinden en az birer adedini hatıra olarak saklamayı yeğlemişlerdi.[43] Muhammedu’l-Emin çağrısının tarihteki izdüşümü bu olsa gerek.

Netice olarak; medeniyet tarihimizde emniyet hayatın her safhasında kendini gösteren her kapıyı açabilecek bir anahtar hükmünü almıştır. Emin-i Hazine; kıymetli şeylerin muhafazasına memur olanlar. Emin-i Kadı; kadının bir hususa memur yaptığı kimse. Emin-i Mahzen; erzak, eşya, ilaç gibi şeylerin muhafazasına memur olanlar. Emin-i Sarf; mensup olduğu müesseseye ait para ve eşyayı dağıtmaya memur olan kişi. Şehremini; belediye başkanına verilen unvan. Bina emini; yapılan binaların hesaplarını tutanlara verilen isim[44] bunlardan bir kaçıdır. Günümüzde sadece nostaljik olarak isimlerini saydığımız bu sıfatlara insanlık ne kadar da muhtaç! Hâlbuki bütün güvenlerin kaynağı “Mü’min” olan Allah’a “Mü’min” olan kulları “İman” bağı ile bağlanırsa “Emniyet” ve güven temin ve tesis edilmiş olur. Şairin dediği gibi: “Onu kaybeden ne buldu, O’nu bulan ne kaybetti!

Hazinesi/kaynağı bizde olup yitirdiğimiz değerleri başka kapılarda arama bahtsızlığı kadar kötü bir manzara olmasa gerek!

Zeki TAN

[1] Davutoğlu Ahmet, Küresel Bunalım, Küre Yayınları, İst. 2009, s. 12-13.

[2] Ra’d, 13/28.

[3] İsbahâni er-Rağıb Ebu’l-Hüseyin b. Muhammed; el-Müfredât fi Garibi’l-Kur’ân, Kahraman Ya yınları, İst. 1986, “t-m-n” md. s. 457.

[4] Şuara, 26/143, 161, 164, 177-180.

[5] Yunus, 10/71.

[6] Zemahşerî, Ebu’l-Kâsım, Carullah Mahmud b. Ömer; el-Keşşâf an Hakâiki’t-Te’vilve ‘Uyûni’lAkâvil fî Vucûhi’t-Te’vil, Daru’l-Ma’rife, Beyrut, 1985, IV/268.

[7] Kureyş, 106/4

[8] Kurucan Ahmet, Amerika’da Dindar Olmak, Kaynak Yayınları, İzmir, 2007, s. 78

[9]  http://www.habervitrini.com/haber.asp?id=94043.

[10]  http://www.haberler.com/washington-da-16- yasindan-kucuklere-gece-sokaga-haberi

[11] bkz. Şuara, 26/143, 161, 164, 177-180

[12] Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/440

[13] Ahmed b. Hanbel, Müsned, III/54.

[14] Ahmed b. Hanbel, Müsned, III/135, 154.

[15] Ahmed b. Hanbel, Müsned, II/349.

[16] Âl-i İmran, 3/75.

[17] Haşr, 59/23.

[18] Yunus, 10/22-23.

[19] Kutub, Seyyid; Fizilali’l-Kur’ân, Beyrut, 1980, III/1774.

[20] İsra, 17/67-69.

[21] Kutup, Fizilal, IV/2240

[22] Buhari, “Menakıb” 25,”İkrah” 1, “Menakibu’lEnsar” 29; Ebu Davut, “Cihad” 97.

[23] Riyazu’s-Salihin Terceme ve Şerhi, Trc. Heyet, Erkam Yayınları, İst. 2008, I/251

[24] Kureyş, 106/4

[25] Sebe, 34/15-20.

[26] Göktürk, Gülay, “Karma Toplum”, Bugün Gazetesi, 04. Ocak 2008.

[27] Tin, 95/3.

[28] Duhan, 44/51

[29] Nahl, 16/112

[30] Ankebut, 29/67

[31] Zümer, 39/36

[32] Tevbe, 9/40

[33] Buhari, Meğazi 31; Cihad 84; Müslim, Fezail 13; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III/365; Nisaburi, Hâkim, Müstedrek, 3/29.

[34] Tevbe, 9/6.

[35] İbn Hişam Ebu Abdülmelik; es-Siretu’nNebeviyye, Beyrut, 1990, I/196-198.

[36] İbn Mace, Cihad 34.

[37] İbn Mace, Cihad 34.

[38] Hamidullah Muhammed; İslâm Peygamberi, Trc. Sâlih Tuğ, İrfan Yayınevi, İst. 1980, 1/183.

[39] Hamidullah Muhammed el-Vesaiku’s-Siyasiyye, Beyrut, 1987, s. 61-62.

[40] Hz. Aişe şöyle der: ;”Eğer Hz. Peygamber vahyi gizleseydi Hz. Zeyneb’in kendisi ile Allah tarafından evlendirilmesini gizlerdi.” Buhari, Tevhid 22; Müslim, İman 288.

[41] Önkal Ahmet, “Ebu Ubeyde b. Cerrah” md. DİA, İst. 1994, X/250.

[42] Ebu Davud, Edeb 164; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/404.

[43] Pala İskender, “Para X Para”, Zaman, 04 Mart 2004, Bkz. Zeyrek Yunus, Târih-i Osman Paşa, Özdemiroğlu Osman Paşanın Kafkasya Fetihleri ve Tebriz’in Fethi, Ank. 2001, s. 15-70.

[44] Pakalın, Mehmet Zeki; Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, MEB Yayınları, İst. 1993, I/526.