DENEME 

 

MESELE GUSÜL DEĞİL, SEN HALA ANLAMADIN MI?

Işıl CINGILLIOĞLU

                                                                                      

 

Ortada bir sorun var.

Bir ‘’dindarlık’’ var ki, arttı, artıyor. Ama o dindarlık, Allah’ın gösterdiği hedef noktaya fersah fersah uzak. Bir kitap var, ama pratikte o kitabın çizdiği erdemli ve ilkeli hayat modellemesine uzak bu dindarlık. Bir resul var, ama o resulün ortaya koyduğu medeniyete ve pratik örnekliğe de uzak. Dinin, Tanrının, elçinin, kitabın adı aynı olmasına rağmen, sonuç neden bu kadar farklı?

Belki şöyle düşünebiliriz:

’O devirdekiler daha şanslıydı, o zamanki inananlar bambaşka insanlardı, onların vahye ve Resulullah’a tanık oluşları muhteşem bir avantaj oldu ve bizim asla erişemediğimiz bu imkanlarla onlar hidayette bu kadar öne çıktılar ve biz asla onlar gibi olamayız.’’

Sizi bilmem, ama ben böyle bir ihtimali kafamdan geçirdim ve hidayette fırsat eşitliği sunmayan bir tanrı fikri bana İslam’ın alemlere Rahman ve Rahim ismi ile hükmeden ilahına uygun gelmedi. ‘’Yatay düzlemde farklı coğrafya, dikey düzlemde farklı çağ, hakikate erişimimde ne yönde etkili?’’ Bunu çok düşündüm. ‘’Onlar şanslı ben şanssız mıyım? Ya da ben şanslıyım da, Brezilya’da Sambacının kızı Roberta mı şanssız?’’

Düşünmemeyi de denedim inanın, üstünü örtmek istedim, yalan yok. Ama kalbim tatmin olmadı (Bakara 2/ 260) Beni dürten iç dinamikler, akıl ve vicdan ısrarla cevap arayan saik ve şehid olarak, (Kaf 50/ 21) ‘ne oldu? niye böyle oldu?’ sorusunu sordurdu bana yine.

’O benim yerimde, ben onun yerinde olsaydım, her şey farklı olur muydu? Ben hakikatin üstüne doğdu isem, hakikatin hakkını ne kadar verdim? Bir gün benim hakikate erişim mesafem ve çabam ile, tam ters köşeden birinin iyi olma çabası kıyaslanır da, hikayenin tembel tavşanı ben çıkarsam ne olacak? Çabası az olan, yolu uzun olana yine de üstün müdür?’’ Siz kaçabildiniz mi sorulardan? Şanslısınız. Kaçabilenler şanslı mı?

Her günün ve her durumun içinde varoluşunu tercihleri ile sürdüren bir varlık insan, ve insanoğlu için aklını susturmak ve vicdanını bastırmak kolay bir iş değil. İçimizdeki bu susmayan ikili, hayatın her anında, her bir şeyle sürekli bağ kurarak, mukayese ve empati yaparak rota güncelliyor bizim için. İçimizde bir yerde iyi olmanın yetmediği, daha iyi olmayı dileyen; kendine iyi olmanın yetmediği, iyiliği sahiplenip, herkes için iyiliği ayağa kaldıran bir ses var, vahyin iç yankısı sanki.  Kötü olmaya razı olmayan, kötülüğe ayak direyen, ondan kaçmamızı fısıldayan d o ses. Vahyin ve peygamberin çağrısı ile ikiz gibiler.

Sizin kulağınız nereden çınlar? ‘’Günün beş vakti ezanla, namazla, kıraatle buluşup da içimizdeki ve dışımızdaki bu hak ve iyilik yolculuğunda nasıl âtıl kalabildik’’ diye sorar mısınız kendinize? İşte ben bu sorunun cevabını arıyorum.

Evet, adı Allah, adı İslam, Adı Kur’an-ı Kerim, Adı Muhammed Resulullah aleyhisselam… Ama biz aynı sebeplerle aynı sonuca ulaşamadık, hatta uzak düştük, yer yer zıt bile düştük. Bunun en birinci nedeni, elimizdeki adlar ve kavramlar aynı olsa da tasavvurların aynı olmaması. Aynı kavramlar farklı anlamlara geliyor, hatta bazen birinin pozitif anlam yüklediği bir kavrama öbürümüz negatif anlam yükleyecek kadar ayrışabiliyor. Aynı olaylara farklı tepkiler veriyoruz, birinin ak’ı öbürünün karası olacak kadar büyük farklılıklara varmış ve kutuplaşmışız.

Nasıl aynılaşacağız?  Esas soru şu: Niye ayrılmışız ki? Nerede kopmuşuz? İlk fark etmemiz gereken bu kopuş belki de.

Gelelim ikinci adıma; ister A, ister B olsun, her grup, her ekol İslam’ın 610-632 hakikatini ve dinamizmini taşıdığını iddia ediyor. Ama biz iddia edilen o dinamik imanın, bugün /burada pratik başarısını göremiyoruz. Ve bir ölçü arıyoruz. O hakikati bugüne taşıma ve bayraktarlığını yapma iddialarını bir test etme ölçüsü…

İnanın Mekke toplumu da yeni duydukları din ve dindarlık için böyle bir ‘’sahihlik yoklaması’’ peşine düşmüştüler. O gün onları ikna eden ve değiştiren Allah tasavvuru, şirke karşı tevhid teklifi, zulme karşı barış, güven, adalet, merhamet tesisi, kesintisiz ahiret ve hesap vurgusu çok iyi modellenmişti. Baştan, Abdullah oğlu Muhammed’in, İslam dininin peygamberi, son nebinin, Muhammed’den Resulullah’a geçişi ahlak ve insanlık zemininde bir sahihlik sundu. Kişilik ve toplum laboratuvarlarında test edilip onaylandı bu modelleme. Öyle ikna etti Mekkelileri. Ve görüldü ki bu ‘’din’’, bir insana kendini buldurmaya, onun şahsiyetini ayağa kaldırmaya, bir toplumu adam etmeye, bir medeniyet devrim ve dönüşümüne kadirdi.

Geldik en hayati soruya: Bugün buna kadir değil mi?

Bugün benim şahsiyetimi inşa eder mi? Ben acılarım çocuğuysam, benden bile eminlik çıkar mı diyor bu kitap? Ben etliye sütlüye karışmayan, silik bir karaktersem de, La ve illa’ları ile beni hayata dair özgür iradeli ve sorumlu bir birey olmaya mı itiyor? Bugün benim toplum hayatıma kalite standardı öneriyor mu? Bugün benim dünyamda etkin ve yetkin olacak değerler var mı içinde? Cevap belli, şüphesiz evet. Geriye ‘’helva yapsana’’ demek kalıyor.

O, Sen, ben…

Her kim din ve iman iddiasında sahihliğini ve başarısını ispat etmek için kolları sıvadı, bu şahsiyet ve toplum laboratuvarlarında testi geçmeden onay alamaz. İnandım demek yetmez. ‘’Bildim, sevdim, kabul ettim, iman ettim’ demek kurtarmaz. ‘Denenmeden’ olmaz. Ve 610-632 sahihliği ve dinamizmi, bugüne taşınmadan şekillerle, kostümlerle, dekorlarla, fonlarla bu sahihliğin içini dolduramayız. Beleşe, torpille, rüşvetle bu onayı satın alamayacağız. Helal sertifikası değil ki bu el altından alınsın…

Ortada bir sorun var demiştik. Şu ana kadar her neyi, ne şekilde yapıyorsak, bir yerde yanlış yapmışız. Bir örnek vermek istiyorum. Kanal 7’nin gusül abdestini sorduğu sokak röportajı videosu bir süredir dolaşımda. Bahsettiğim videoda, halkımızın gusül abdestine yabancılığı ortaya konuyor. Soru, ‘’gusül abdesti nedir?’’  Röportaj yapılanlar arasında genci de var, yaşlısı da, açığı da var, kapalısı da… Cevapların çoğu olumsuz. Bu röportaj sosyal medyada dolaşıma sokulur sokulmaz altına yorumlar geliyor:

Ne hale gelmişiz etrafımız cenabetlerle doluymuş

Bir sorun var. Tespit ettik, oh iyi ne güzel! Ama kimse sorumluluk almıyor. Böyle bir durumun sorumluluğunu almaya gelince kimseden ses çıkmıyor.

İlginç değil mi? İlmihal dindarı bir toplumda, gusülsüzlükten yakınıyoruz. Harıl harıl cami ve Kur’an kursu inşa edip, namazsızlıktan, cemaatsizlikten yakınıyoruz. Dindar nesil hedefi koyup, deizmden yakınıyoruz. Namazlı abdestli insanlar çok olsun diye imam hatipleri, ilahiyatları çoğaltıp, diyaneti büyütüp sonra; ‘’camiler boş daha fecisi vicdanlar boş, kafalar boş, ahlak sıfırın altında’’ diye yakınıyoruz. Durumu tespit ediyor ve çok acınıyoruz ama bu gidişata müdahale edecek bir çözüm önermiyoruz. Ve tabi birbirimizden de sürekli yakınıyoruz. Farkındayım ‘yakınmak’ aramızda yaşanan kin ve ayrımcılığa kıyasla çok masum bir kelime ama ben bunun da üstünü örtmek, görmezden gelmek istiyorum. Konumuza dönelim.

Mevzuu gusül müydü? Guslün farzından önce, gereğini anlatın. Banyosuz yaşayan, yaşamak isteyen herhangi bir akıllı insan evladı çıkar mı dünyada? Temizlik insanın fıtri ve ihtiyacı olan bir şey zaten. Bu devirde bir bilgiye ulaşmak 1 tık kadar kolay. Yani siz bir insana o bilginin anlamını ve amacını verebilirseniz, o şeyin hayatındaki yerini, kıymetini öğretirseniz, o kişi onu talep eder, peşine düşer, arar ve bulur da.

Ama teyemmüm de abdest, peki o nolucak? Tozla toprakla abdest hem de? Teyemmüm, suya erişimin mümkün olmadığı veya su kullanımının hayati risk taşıdığı (örn. ameliyatlı) şartlarda emrediliyor. Bu mukayeseyi muhatabın önüne getirin. Yani İnsan merkezli anlatın anlatacağınızı.

Hayatın ve yaşamanın Rab nezdinde nasıl mübarek olduğu ve korunması için alınan tedbirler üzerinden anlatın abdest meselesini. Asıl olan insanın iyiliği, insanın canı, insanın sağlığı diye maksat eksenli anlatın. Fıtrata, akla, vicdana uygun, Kur’an’a uygun ve Resûlullah’ın ‘kolaylaştırın, zorlaştırmayın’ ilkesine uygun anlatın. Böylece daha bilinçli ve daha gönüllü bir kulluğa sevk edersiniz inananları. Böylece anlatılan her buyruk aslında o kişinin hayatında bir değer olarak yer bulur.

Kur’an’ın emirleri hep gerekçelidir. Beden temizliği ve sağlığına dair olanları da öyle. Bu gerekçeler açısından insanın hayat emniyetinin ve yaşam kalitesinin ilahi koruma altında olduğunu bilimsel bir araştırma ile ortaya koyduğunuzda, bu emirlerin insan aklı ve vicdanında ayağını bastığı yer sağlamlaşır. Ama en önemlisi, bakın bakalım buradan nasıl köprüler kuruyorsunuz yaradan ile kulu arasında? Nasıl yaklaştırıyorsunuz dini insanın bugününe, her gününe, hayatın doğal akışına? Düşünmeye değmez mi?

Mesele gusül değil arkadaş… Bir kimse şekilci, ritüalistik, formalistik din dilinden kaçıyorsa, ruhsuz olduğu için kaçıyor. O ruh vahiydir. Kur’an’sız, nasıl insanı terbiye üslubunu belirleyeceksiniz? Önce bir kırmızı çizginiz olsun: Kur’an’a rağmen, dindarlık iddiasında bulunamazsınız.

Kur’an’dan ve Resulullah’tan meseleleri ahlaki ve insani zeminde konuşmayı ve çözmeyi öğrenmedik mi? Maalesef öğrenememişiz.

Örneğin şirk ‘’en büyük zulüm’’, ‘’pislik’’ diye geçer Kur’an’da. Ama şirk ile mücadele bile ahlak zeminine çekilir; adalet, merhamet, insanlık zeminine çekilir. Oysa biz ‘’Allah’ı savunuyorduk’’, savunduğumuzu sanıyorduk… Halbuki Allah’ın şirke bu kadar karşı çıkması bizim yüzümüzdenmiş. Bizim kendimizi, kendi insanlığımızı, kendi iç ve dış birliğimizi, bireysel ve kolektif iyiliğimizi savunmamızı istermiş bizden. Çünkü şirk, sebep-sonuç ilişkisinde, insanın bu iç ahengini ve dışındaki birlik ve bütünlüğü ifsat ettiği için hedefe konmuş. Kimse bizi sömüremesin, kimse bizim sevgimizi, korkumuzu, umutlarımızı istismar ederek bizi ezmesin diye. Kimse bizi nesneleştirmesin, köleleştirmesin, zarar vermesin diye hedefe konuyor şirk. Biz sanki Allah bizden O’nun İzzetini savunmamızı istemiş gibi ‘kurşun asker’ takılıyorduk hep şirk mevzusunda. Oysa ki, Allah bize, bizim izzetimizi hatırlatıp duruyor.

Burada da maalesef, yine sloganlar, tartışmalar öne çıkıyor, fakat maksat hep göz ardı ediliyor. Kula kul olmayan, kaliteli, selam toplumu ve arzu edilen salih ameller ortaya yine çıkmıyor. Tevhid bir tekerleme misali lafzen dillerde, ezanlarla 5 vakit semada yankılanıyor. Ama o cümle ile hedeflenen model insan ve model toplum nerede? Allah’ın izzeti değişmez, eksilmez, sonsuz ve mutlak. Şirk dokunursa bize dokunur, tevhid ile değer katılan biziz. Eksilen, artan, bozulan veya düzelen bizleriz: ‘’Allah’tan başkasına kul olmayan, özgür, iradeli, şahsiyetli, kendini ve toplumunu Allah adına bir ve bütüncül bir selamet içinde tutma mücadelesi veren, aklı ve vicdanı ile mümeyyiz, güven veren ve güvenen, ilkeli yaşayan, değerleri için pazarlık yapmayan insan ve toplum…’’

Tevhid burada, maksadı nerede?

Mekke müşriklerinin yüreklerini fetheden o cümlenin, bizim yüreklerimizi fethetmesi için ne yapmalıyız? Bugün bizim hayatımızdan şirkleri, parçalanmışlıkları, parsellenmişlikleri toplaması için gereken ne? Biz neyi eksik yaptık? Neyi yanlış yaptık?

Din burada, dindarlık burada? Gusül burada. Dinin maksadı nerede? Ahlak nerede?  Barış nerede? Güven ve huzur nerede?

İnşallah, ‘’millet marsın bağrını deşerken, biz niye gusül gibi bir mevzuyu bile topluma anlatamayacak, halkı bunu öğrenmeyecek hâle nasıl getirdik?’’ diye sorarız önce. ‘Bu insanlar niye dinden uzaklaşıyor?’ diye sorarız. ‘Ahlaksız dindarlıktan ben de kaçarım’ deriz.  ‘Var mı benim bunda payım?’ diye sorarız.

Anlamı, amacı, maksadı, değeri ve ilkesi olan anlatımlar şart. Bunlar sert, katı, hoyrat, şekilci, bol masallı dili yenecektir yenmesine, ama Muhammed’ül Emin kalitesinde sergilenirse yenecektir. Muhteşem ahlak ve aktif iyilik ile yenecektir. Yaşanmışlık ve sahihlik ile yenecektir. Hal dilimiz, iddiamıza uyarsa yenecektir. Merhamet yüreğimizden ve gözlerimizden çıkıp, ellerimizle yeryüzüne dokundukça yenecektir. İslam üstümüzde etiket olmaktan çıkıp, akli ve kalbi selimliğe, davranışlarda ahlakiliğe, islamilik indekslerinde görünürlüğe büründükçe yenecektir. Bugün burada bizler diri ve dinamik bir gerçeklik olarak yaşarsak yenecektir.

O halde ben ne istiyorum?

Ahlak ve insanlık zeminde yükselen Kur’anî ve Rahmani bir din dili istiyorum. Lafla değil, Muhammed-ül emin olmak ile savunsak istiyorum. Güler yüzümüz, tatlı dilimiz ile yalnızlaşan ve bencilleşen dünyanın “ne olur benim de hayatımda şöyle bir insan olsa” dediği kişiler olsak. Lafla peynir gemisi kurbanı olmak yerine, ‘ayinesi iştir kişinin’ hakikatine ram olsak istiyorum.

Tartışmaların değil, ahlakın ve salih amelin galibiyetine ihtiyacımız var.

Hep oydu ihtiyaç! Yine o!