-Giriş

İslam nedir diye sorulsa şöyle cevap vermek mümkündür: “İslam kısaca, Allah’a (c) hürmet mahlûkata şefkattir.”

Bu; Allah’a, hak ettiği kadar saygı, O’nun yarattıklarına da merhamet göstermektir.

Rab olarak O’nu tanımak, O’na gereği gibi kulluk yapmak, O’nun koyduğu sınırlara dikkat etmek, her işte O’nun rızasını gözetmek ve sadece O’na şükretmek Allah’a hürmetin sonucudur.

Kişinin en başta kendine sahip olması, kendine zarar verecek davranışlardan kaçınması, kendini cehennem ateşinden koruyacak tedbirler alması, diğer insanların haklarına saygı göstermesi, emrine verilen eşyaları yerli yerinde kullanması ve onlara haksızlık etmemesi de yaratıklara şefkattir.

İman, insana hem Allah’ın hem de yaratılmışların haklarına saygıyı öğretir. Yaratılmışların haklarını gözetme ahlakının kaynağı da insandaki takva ve merhamet duygusudur.

Rahman ve Rahîm olan bir Allah’a iman eden ve her işine “Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla” başlayan bir kimse, bu iki önemli ismin kendi üzerindeki tecellilerini pratik hayatta insaf, merhamet, acıma, şefkat, ilgi, değer verme, ihsan, iyilik ve adalet olarak gösterir.

Sonuncuya muamelât da denilebilirdi. Nitekim fıkıh kitaplarında İslam’ın muamelât bölümünden bahsedilir. Yani insanlar arası her türlü ilişkiyi, düzenleyen, hem hukukî, hem ahlakî İslamî kurallar. Burada onun yerine adaletin konulması, bütün muamelelerin, bütün ilişkilerin insaf ve merhamet çerçevesinde olması gerektiğine işarettir.

-Adalet nedir?

‘Adalet’ kelimesini kökü ‘adele’ fiilidir. Bu da düzeltmek, eğri bir yoldan doğru bir yola yönelmek, eşit ve muadil olmak, dengede tutmak, dengelemek, tartmak gibi anlamlara gelir (Isfehânî, el-Müfredât, s.487; İbn-i Manzur, Lisânu’l-Arab, 10/61).

‘Adalet’, doğru oluşu zihinde sabitleşmiş şeydir. Düzgün ve usulüne uygun olmayan şeye ‘cevr’ (haksızlık ve eziyet) denir. Doğruluk ve düzgünlük kavramları, sapmazlığı ve şaşmazlığı da içerisine alırlar. Adaletin anlam sahası içinde doğruluktan söz ederken; haksızlıktan uzak olma, hakkaniyet sahibi olma manalarına da işaret etmiş oluruz (H. K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, s.23).

Adalet, sözlükte istikamet, şeriat da ise, dinde mahzurlu şeylerden sakınıp hak yolda olmak demektir (Cürcâni, et-Ta’rifat, s.150).

‘Adalet’, bir başka deyişle, sapmazlık, kesin doğru ve tam düzgünlüktür. Zulmün karşıtı olarak ‘adalet’, bir şeyi ait olduğu yere koymak, hakkını vermek, eşit ve denk yapmak anlamına gelir.

‘Falanca falancaya adalet etti’ demek, ikisi birbirine yakın ve eşit oldu demektir. Allah hakkında kulla­nıldığında, ona eşit ve denk saydı demektir ki bu da Allah’a şirk koşmak manasına gelir (En’am, 6/1. Ayrıca bak. En’am, 6/150. Neml, 27/60).

Adalet, Kur’an’da ve hadisler­de genellikle düzen, denge, denklik, eşitlik, gerçeğe uygun hükmetme, doğ­ru yolu izleme, takvaya yönelme, dü­rüstlük, tarafsızlık gibi anlamlarda kul­lanılmıştır (DİA, 1/341).

Aynı kökten gelen ‘âdil’; adalet sahibi, hükmü adaletle yerine getiren, ölçülü davranan, hakkı yerinde ikame eden demektir. Kimilerine göre el-Âdil Allah’ın güzel isimlerinden biridir (İbn-i Manzur, Lisânu’l-Arab, 10/61).

‘adîl’; tartıda ve ölçekte eşit olan,

‘muadil’; eşit, denk,

‘i’tidal’; ılımlılık, kararında, ölçülü olmak, yani denge ve orta yolu izlemek,

‘ta’dil’; hükmü hakkaniyetle vermek, birinin âdil olduğuna şahitlik etmek, düzgün yapmak, tesviye etmek gibi anlamlara gelir (İbn-i Manzur, Lisanu’l-Arab, 10/61). Namazda ‘ta’dil-i erkân’, her bir rüknün hakkını vermek, yani namazın kabulünü sağlayacak görünen ve görünmeyen şartlarını hakkıyla yerine getirmektir.

-Adalet kelimesine yakın kavramlar

‘Kıst, kıstas, muksıt, istikamet, vasat, nasip, hisse, mizan’ gibi kavramlar da adalet kelimesiyle anlamdaştırlar.

‘Kıst’; insaf, merhamet, adaletle verilen, adaletle bölüştürülen nasiptir. Mizan’ın, yani terazinin iki kefesinde eşit olarak tartılıp bölüştürülen şeydir. Tıpkı adalet gibi, eşitleme, orta yolda olma, sağa sola sapmama anlamlarına gelir (İbn-i Manzur, Lisânu’l-Arab, 12/100-101; Isfehânî, el-Müfredât, s.608; Fîruzâbâdî, el-Kâmûs s.682).

Hucurât Sûresi 9. âyette adalet ve kıst kelimeleri birlikte kullanılıyor. Bu demektir ki aralarında az da olsa anlam farkı bulunmaktadır. Âyet, Mü’minlerden iki grup birbiriyle çarpışırsa aralarının bulunmasını, bir taraf anlaşmaya yanaşmazsa o tarafla çarpışmayı emrettikten sonra şöyle bitiyor:

“..(yaptıklarından) vazgeçerlerse adil bir şekilde aralarını bulun ve (onlara) eşit davranın çünkü Allah, eşit davrananları sever!”

Buradaki ‘kıst’ kelimesini hemen bütün Türkçe mealler adaleti yerine getirmek, âdil olmak şeklinde çevirdiler. Bunu, “hakkı yerine getirmek” veya “eşit davranmak” diye çevirenler de var.

Mustafa İslamoğlu bunu şöyle çeviriyor: “… Ama eğer (saldırganlıktan) vazgeçerse, tarafların arasını adaletle ayırın ve (bunun için gerekirse) fedakarlıkta bulunun; çünkü Allah (barış için) fedakârlıkta bulunanları sever.”

“Kıst aynı zamanda hakkı tahsil etmek ve kendi hakkından feragat etmektir. Aynı kelime Allah için kullanıldığında hak ettiğinden fazlasını vermek veya kulu üzerindeki hakkından feragat etmek manasına gelir.” (Bkz. Yunus, 4; M. İslamoğlu, Meal, s.1029).

Kur’an, adalet ahlakını bazen ‘kıst’ kelimesiyle bildiriyor ve ‘kıst’ sahiplerini övüyor.

“Onların arasında hüküm vereceksen, kıst ile (adaletle) hüküm ver. Gerçekten Allah adalet yapanları (muksitîn’i) sever.” (Maide, 42).

“Allah, (bizatihi Kendisi) ile melekler ve hak ve adaleti gözeten ilim sahipleri O’ndan başka tanrı olmadığına şahittir: O’ndan başka tanrı yoktur, Kudret ve Hikmet Sahibi(dir).” (Âl-i İmran, 18).

‘Kıst’ kökünden gelen ‘eksat’, daha adaletli, hakka daha yakın,

‘kıstas’ ise dosdoğru ölçü, insaflı ve adaletli ölçü, mizan anlamlarındadır. Kur’an, “dosdoğru kıstas’la (adil bir şekilde) ölçün” buyurmaktadır (İsra, 35 – Şuara, 182).

‘Aynı kökten gelen ‘iktisat’, adalet ve hak ile davranma, aşırı bir yöne sapmadan orta yolu izleme demektir (Türkçede kullanılan ‘iktisat’ (sad ile) farklı bir kökten gelir ve tutumlu olma, tasarruf etme anlamındadır).

Muksıt; adaletli, ölçülü davranan, hak ile hükmeden demektir. Kur’an’da üç yerde geçmektedir (Maide, 42; Hucurât, 9; Mümtehine, 8). Muksıt, Tirmizi’nin ve İbn-i Mace’nin rivayet ettiği Esmâul-Hüsnâ listesinde yer almaktadır (Tirmizî, Daavât/87, no: 3507; İbn-i Mace, Dua/10, no: 3861).

İbn-i Manzur’a göre de bu Allah’ın güzel isimlerinden biridir (Lisânu’l-Arab 12/100). Ancak bu şekilde Kur’an’da yer almamaktadır (M. İslamoğlu Esmâ-i Hüsnâ 1, s.100).

Kur’an-ı Kerîm’de İslam toplumunun bir niteliği olarak geçen “vasat ümmet” (Bakara, 143) tabirindeki ‘vasat’ kelimesi de pek çok müfessirler tarafından ‘adalet’ olarak anlaşılmıştır (Tabatabâî, El-Mîzan, 1/323; Seyyid Kutub, fi-Zılâli’l- Kur’an, 1/130; İbn-i Arabî, Ahkâmu’l-Kur’an, 1/61; Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’an 1/123). Buna göre İslam ah­lakı içtimaî bünyede de aşırılıklardan uzaklığı, dengeli (adil), uyumlu ve adaleti yerine getiren bir hayat tarzını ön görmüştür.

İnfitâr Sûresi’nin 7. ve 8. âyetlerinde insanın fizyolojik ve fizyonomik yapısındaki uyum, ahenk ve estetik görünüm, adalet kavramıyla ifade edilmektedir.

Başka âyetlerde de insanın ruhî ve manevî yapısında bulu­nan ve İslam filozoflarınca inayet ve nizam kavramlarıyla açıklanacak olan denge (itidal) ve ahenk, adalet kavra­mının şümulüne giren ‘ahsen-i takvîm’ (Tîn 95/4) ve ‘tesviye” (Şems, 7) tabirleriyle dile getirilmiş­tir (DİA, 1/341).

  • Kur’an’ın emri olarak adalet

“Allah size adaleti, ih­sanı … Emrediyor” (Nahl, 90) âye­tinde söz konusu edilen adalet, geniş anlamlı adalettir.

Adalet teriminin Kur’an ve hadislerdeki kullanılışından hareketle bazı ta­rifleri yapılmıştır. Meselâ Râgıb el-İsfahâni’nin, ihsan mefhumu ile mukayese­yi de ihtiva eden tarifi bunların en ge­niş kapsamlı olanıdır:

“Adalet, borcunu vermek, alacağını istemektir; görevini yerine getirmek ve hakkını almaktır. İh­san ise borcundan daha fazlasını ver­mek, alacağından daha azına razı ol­maktır.” (Isfehânî, el-Müfredât, s.171).

Said b. Cübeyr, ‘adl’ kavramının anlamını soran Halife Abdülmelik’e şöyle cevap vermiş: “Kur’an’da ‘adl’ dört manada kullanılır:

1- Allah’ın emrine uyarak hükmedilirken adaletli davranmak, yani insaflı olmak (Nisa, 58).

2- Sözde, konuşmada, haberleşmede adil olmak. “Konuştuğunuzda ölçüyü aşmayın.” (En’am, 152).

3- Kurtuluş sebebi, fidye. “… Kimseden kurtuluş bedeli (fidye) kabul edilmeyeceği… Günün bilincinde olun.” (Bakara, 123).

4- Allah’a eş koşmak, O’na muadil (denk) tutmak. “… Ne var ki kâfirler başka güçleri Allah’a (muadil) eş değer bulurlar.” (En’am, 1, 150; İbn-i Manzur, Lisanu’l-Arab, 10/61).

‘Adalet’in karşıtı zulüm’dür. Tuğyan (azgınlık ve despotluk), meyl (kaykılmışlık) ve inhiraf (sapma) da zulmün anlamdaşlarıdır.

İslam, adalet ahlakını, dinî bir emir ve toplumsal düzenin temeli olarak görmüş, adaletle davranan ‘âdil’ kimseleri övmüş, adaletten ayrılarak zulme sapmış olan zalimleri de hem kötülemiş ve hem de can yakıcı bir azapla tehdit etmiştir.

Peygamberlerin getirdiği apaçık belgeler, insanların yollarını aydınlatır. Bu belgelerle yüreklerini temizleyenler, indirilen Kitaba tabi olurlar ve onun tavsiye ettiği ‘mizan’a (ölçüye) uyarlar. Böylece bu sağlam ve şaşmaz ölçü ile her konuda adaleti gerçekleştirme imkânı bulurlar (Hadîd, 25).

Kur’an adalet sıfatından yoksun olan kişi dil­siz, âciz ve hiçbir işe yaramayan bir köleye benzetiyor. Böyle biri, adalet faziletini kazanmış, dolayısıyla doğru yolu bulmuş olanla bir tutulmaz (Nahl, 76). Buna göre adalet, insan için bir kemal sıfatıdır.

Bilindiği Allah katında üstün olmanın ölçüsü takvadır (Hucurât, 13). Adalet ahlakı kişiyi takvaya yaklaştıran faziletlerden biridir.

“Siz ey imana ermiş olanlar! İnsaf ile hakikate şahitlik yaparak Allaha bağlılığınızda sıkı durun ve herhangi bir kimseye karşı nefretiniz, sizi adaletten sapma günahına itmesin. Adil olun: bu, Allaha karşı sorumluluk bilinci duymaya en yakın olan (davranış)tır. Ve Allaha karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun: şüphe yok ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” (Mâide, 8).

Esasen doğrulukla (sıdk) birlikte adalet (adl) de ilâhî kelâmın bi­rer niteliğidir (En’âm, 15). Böyle bir kitaba inana ve onun ilkelerini hayat rehberi edinen kimselerin de esasen âdil olmaları gerekir.

Kur’an’a göre adaletin ölçüsü yahut dayanağı hakkaniyettir. Hidayete hak sayesinde ulaşılabileceği gibi ada­let de hakka uymakla sağlanır (A’râf, 181).

Kur’an’da hak ve adaletin mutlaklığı öylesine vurgulan­mıştır ki bizzat Allah’ın ahrette hiçbir haksızlığa mahal verilmeyecek şekilde adaletle hükmedeceği ve onun bu vaa­dinin kesin (hak) olduğu belirtilmiştir (Yûnus, 54-55; Enbiyâ, 47; Zümer, 69).

-Adaletin Önemi

İslam ahlakçılarının Eflatun’dan etkilenerek benimsedikleri görüşe göre insan nefsinin üç gücü vardır: Bunlar: a-düşünme veya bilgi gücü (el-kuvvetü’n-nâtıka; el-âlime veya kuvve-i aklıyye), b-öfke/direniş gücü (el-kuvvetü’l-gadabiyye), c-şehvet/istek gücü (el-kuvvetü’ş-şehevâniyye).

Bunlardan üç fazilet do­ğar; sırasıyla hikmet, şecaat ve iffet. Adalet ise bu üç faziletin ger­çekleşmesiyle kazanılan ve hepsini içine alan dördüncü temel fazilettir. İslam ahlak literatüründe, ilk üç faziletten her biri zaman zaman farklı terimlerle ifade edildiği halde, dördüncü fazilet daima adalet olarak isimlendiril­miştir (DİA, 1/342).

‘Adl’ üzere yaratılan (İnfitar, 6-7) insanın da yeryüzünde ‘adl’ üzere davranması gerekiyor. Çünkü adalet; insan, toplum ve tabiat hayatının nizamını (düzenini) sağlar. Bu adaleti sağlayacak olan da Tevhid Dini’dir. Evrendeki mizan’ı (ölçüyü, dengeyi) koyan Allah olduğuna göre (Rahman, 7), insan ve toplum hayatındaki dengeyi ve adaleti de ancak O’nun koyduğu ölçüler sağlayabilir.

Kur’an insanlara adaletle iş görmeyi, adaleti yerine getirmeyi emrediyor:

“Allah, adaleti, ihsanı (iyiliği ve güzel davranmayı), yakın akrabalara yardım etmeyi; fahşa’dan (aşırılıktan), münker’den (kötü işlerden) ve bağy’den (azıp-haddi aşmaktan) uzak durmanızı emreder.” (Nahl, 90).

“Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman, adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisa, 58).

Âyetlerde emredilen ‘adalet’in kapsamı oldukça geniştir. Hayatın her cephesinde, davranışlarda, hüküm ve karar vermede, insanların haklarını ödemede, sevmede ve ilgi göstermede, yönetim işlerinde ve eğitimde; dosdoğru hareket etmek, düzgünce iş yapmak, herkesin hakkını vermek, ya da bir şeyi ait olduğu yere koymak adalettir. İnsanların renklerinden, kültür ve eğitim düzeylerinden, ırklarından veya geldikleri bölgelerinden, toplumsal statüleri açısından dolayı farklı davranmamak, haklarına tecavüz etmemektir.

Öyleyse ahlak ve davranışlarda, insanların işlerini yürütürken, ya da hakları sahiplerine verirken dengeli olmak ve insafla/ merhametle hareket etmek adaletin gereğidir.

İslam toplumunun temelinde Kitap ve Mizan vardır. Müslümanlar Kitaba uyarak, Mizan’ı yerine getirirlerse, yani ölçülü davranıp aşırılığa, yanlış yollara sapmazlarsa, kıst’ı (adaleti) sağlarlar.

“Andolsun, Biz peygamberimizi apaçık olan belgelerle gönderdik ve insanlar ‘kıst’ı (adaleti) ayakta tutsunlar diye, onlarla birlikte Kitabı ve mizan’ı indirdik. Ve kendisinde çetin bir sertlik ve insanlar için (çeşitli) yararlar bulunan demiri de indirdik …” (Hadîd, 25).

Mizan’ın dengesi bozulduğu zaman, adalet kaybolur gider. İnsanlar en tabii haklarını bile alamazlar. Toplumdaki zalimler gücü ellerine geçirdikleri zaman da zulümler artar.

Kitabın yanında indirilen ‘demir’ güç anlamında alınırsa, şöyle demek mümkündür: Güç ve iktidar adaletin emrinde olmalıdır. Güç ve iktidar sahipleri aynı zamanda merhametli olmalılar. Bunu sağlayacak olan da insanların Kitaba ve O’nun hükümlerine uyup, mizan’ı yani ölçüyü korumalarıdır. O zaman hukukun üstünlüğü sağlanır ve insanlar haklarına kolaylıkla ulaşabilirler.

Kur’an’ın emrine göre Mü’minler, bütün davranışlarında adaletli olmak zorundadırlar. Adaletli davranış kişinin kendi yaratılışındaki (fıtratındaki) dengeye ve düzene uyum sağlatır. İnsanın dış hayatında denge ve olgunluk da ancak fıtrattaki dengenin dış yansıması olan adaletin her sahada uygulanması ile mümkün olur.

Kur’an adalet olgusuna tevhid, ibadet, takva ve salih amel (güzel davranış) çerçevesinde ele alır. Bütün bunların birbiri ile ilişkisi olduğu gibi, ahlakı güzelleştiren ana faktörlerdir. Eğer hayatın süsü ve mutluluğun kaynağı güzel ahlak olacaksa; bu da ancak insaf ve adalet anlayışı ile olabilir.

Kur’an’a göre bütün ilâhî öğretiler sonuçta insanlar arası ilişkilerde adaleti gerçekleştirmeye yöneliktir. Âdil olmayan bir ilişki ve tutum, tanım gereği Allah’ın rızasına ve İslam’a uygun değildir.

Yine İslam’a göre kişiyi ve grupları adaletten saptıran ana faktör kişi veya grubun kendi istek ve tutkusunu ön plana geçirmesi (Nisa, 135), Allah’ın gösterdiği şekilde karar vermeyi, ihmal etmesidir. İlâhî hukukun öngördüğü ilke, kural ve hükümlere riayet, adaletin tecellisinin mümkün olan tek yolu ve teminatıdır.” (M. Deri, İslami Literatürde Adalet Kavramı).

-Merhamet/insaf adalet ilişkisi

İnsaf; “hakkı teslim etme esasına dayanan ılımlı davranış, vicdana uygun hareket demektir.” (M. Doğan, Türkçe Sözlük, s.793).

İnsaflı olmak âdil olmaktır, hakka hukuka riayettir, haklara saygıdır, şefkat ve merhametin özüdür.

İnsaf ve merhameti olmayan kimsede ne hak anlayışı, ne acıma, ne de emeğe saygı vardır. Emeğe saygısı olmayanın da adaletten nasibi azdır.

İnsaflı ve merhametli olmak ile âdil olmak ve ahlak arasında sağlam bağlar vardır. Her biri diğerini besler, destekler ve yönlendirir
Adalet; eğrilikten doğruya yönelmek, her şeyin ve herkesin hakkını vermek, dengede tutmak, haksızlıklardan uzaklaşarak orta yolu tutmak ise, ahlak da; insaflı olmak, düzenli ve dengeli davranmaktır.

Adalet, her şeyi ait olduğu yere koymak, her şeye/herkese hak ettiğini vermektir. Bunun tersi zulümdür. Yani eşyayı ait olduğu yere koymamaktır, hakkını vermemektir.

Buradaki eşyadan maksat, hem maddi eşya, söz, amel (eylem), hem de hüküm vermektir. Her şeyi ait olduğu yere koymak, hakkı ne ise onu vermek, neye layık ise ona ulaştırmak adaletin ta kendisidir.

Bu bir başka açıdan dengeli ve düzenli olmayı gerektiren bir şeydir. Mesela saksıdaki güzel bir çiçeğin yeri evin uygun bir köşesidir. Paslı tenekenin yeri de herhalde evin başköşesi değil, çöplüktür. Tersi her ikisine de zulüm ve haksızlıktır.

Adaletin anlam sahasında doğruluktan da söz edilir. Yani işinde, sözünde, özünde doğru olmak, hak üzere olmak, haktan sapmamak, hakkaniyet ölçüleri içerisinde hareket etmek anlamındadır. Böyle bir tavır insanı insaflı, dikkatli ve âdil olmaya sevk eder.

İslam’da adalet, hayatın her alanında dengeli ve yerinde davranmayı kapsar. Bu da bir açıdan güzel ahlaktır. İnsaf ve merhamettir. Kendisinde merhametten eser olmayan bir kişi, başkasının hakkı konusunda hassas olmaz. Hakları verirken yeterince duyarlı davranmaz. Haksızlık yaparken vicdanı sızlamaz.

Ahlak özellikle diğer insanlarla olan ilişkilerde karşımıza çıkmaktadır.

Adalet ve insaflı olmak insani ilişkilerde hakkaniyeti, merhameti ve haklara riayetin ahlakıdır. Kur’an inananlara her şart ve ortamda adaletle iş görmeyi emrediyor (Nisa, 135).

Bu âyette işaret edilen heva ve hevese uyma anlayışı sapmanın kaynağı olduğu gibi adaletsizliğin de kaynağıdır. Zira kendisine uyulan heva, insanı adaletsizliğe, çıkarcılığa, sapmaya ve haddi aşmaya götürür. Kötü ahlak şüphesiz ki heva ve hevesin eseridir. Kendisine uyulan heva, iblisin razı olacağı davranışların kaynağıdır.

Kur’an’ın tavsiye ettiği adalet anlayışı ahlaklı olmanın çevresinde dolaşıp durmaktadır. Mesela, sözde/konuşmada adalet (En’am,152), hükümde/yargılamada adalet (Nisa 4/58. Hucurât,9), doğru şahitlik (Nisa, 135), birden fazla hanım arasında adalet (Nisa 4/3, 129), ticari ilişkilerde adalet (Bakara, 282; Mutaffifin, 1-5) ahlaklı olmanın kendisidir.

Güzel ahlakı tamamlamak için gönderilen son elçinin, aynı zamanda adaletin temsilcisi olduğunu hatırlamak gerekir. Öyle bir Kerim Elçi ki, hayatı boyunca doğru olmuş, doğru davranmış, doğru/adaletli hüküm vermiş ve ‘el-Emin’ sıfatını kazanmıştır.

Peygamber (s) bir keresinde sahabeler arasında ganimet paylaşımı yaptı. İçlerinden biri; “Bu paylaştırma adalete uymuyor” dedi ve kızarak gitti. Hz. Muhammed üzülerek; “Yazık sana, ben de adil değilsem, kim olabilir ki?” dedi (Kütüb-i Sitte Tercümesi, 5. cilt).

O, en yüce ahlakın mümessili olduğu gibi nasıl âdil olunacağını öğreten bir öğretmendir. Onun bu özelliği âlemlere ‘rahmet’ olarak gönderilmesiyle, yani insaflı oluşuyla da bağlantılıdır.

Başkasına haksızlık edenlere ‘el-insaf’ deriz. ‘Bu kadarı da olmaz. Biraz insaf ve merhamet’‘ deriz. Zira yapılan iş merhamete sığmaz. Adalete uygun değildir. Dünya çıkarını baş tacı eden, maddi bir şey elde etmeyi hayatın hedefi haline getiren, insaf ve merhameti unutanlar âdil olamazlar. Takvanın sonucu olan ideal adaleti gerçekleştirmede yetersiz kalırlar. Çünkü bunun için gerekli alt yapıları yoktur.

Adaletli olmak ahlaklı olmanın gereğidir. Öyleyse zalimler en büyük ahlaksızlardır. İslam bu anlamda ahlaklı ve adaleti yerine getiren insanlar istiyor (Nahl, 90; Maide, 8).

Hucurat Sûresi 9. âyette “Mü’minlerden iki grup savaştığı zaman onların arasını bulun, ama bunu adaletle yapın” diye emrediliyor. Takip eden âyet ise şöyle diyor: “Bütün müminler kardeştir. O halde, (her ne zaman araları açılırsa) iki kardeşinizin arasını düzeltin ve Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ki O’nun rahmetine nail olasınız.”

Kardeşlerini arasını düzeltme önemli bir amel, ancak bunu adaletle yapmak ise daha önemlidir. Âyet bu anlayışı takvaya bağlıyor ve Müslümanları Allah’a karşı sorumluluk bilincine çağırıyor. Eğer bunu yaparlarsa rahmeti hak ederler. Bu rahmetten payını alan iman ehli de işlerinde, hükümlerinde, ibadetlerinde, davranışlarından adalet üzere olurlar.

Rahmet; birine ihsanda (iyilikte) bulunma konusundaki acıma ve şefkattir. Merhamet de aynı anlamdadır (İbn-i Manzur, Lisânu’l-Arab, 6/124. Firuzabadi, el-Kamus, s.1111).

Merhamet, sıradan bir acıma duygusu değil, bununla birlikte diğerinin ihtiyacını bilip onu karşılamak, ona elinden geldiği kadar iyilik etmektir.

Yaratılmışların hepsine sevgi ve şefkatle yaklaşma, onlara iyilikte bulunma, onları koruma ve kurtarma, onlara zor durumlarda yardım etme, bağışta bulunma, haklarını verme, gerektiği zaman affetme gibi bütün güzel davranışlar merhamet duygusundan kaynaklanır.

Merhamet ahlakı, şefkat ve acıma ile başlar, yardım ve nimet vermekle, iyilik etmekle ve âdil davranmakla sonuçlanır.

Şüphesiz ki merhametin asıl kaynağı Allah’tır. Çünkü O kendisini Kur’an’da sürekli Rahman ve Rahîm olarak, yani sonsuz ve mutlak merhamet sahibi olarak tanıtıyor (Fatiha, 2; Bakara, 163; Tâhâ, 90; Haşr, 22 vd.).

Rahmet sahibi Allah’a ve “âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed’e ” inanan Mü’minler de, onlara inandıklarından dolayı ‘rahmet/merhamet’ sahibidirler.

Güzel ahlak, olgun davranış, yardımlaşma ve iyilik etme gücünü merhamet duygusundan alır. Anneler merhamet sıfatıyla annedir. Merhamet duygusu olmasaydı çocukların ağır yükü zor çekilirdi. Bebeği koruyan yuvaya ‘ana rahmi’, akrabaya ilgi ve iyilikte bulunma ‘sıla-i rahim’dir.

İnsan merhamet duygusuyla iyilik eder, yardımda bulunur, canlı cansız varlıkları korur, gözetir.

Merhametli olanlar adaleti yerine getirirler. Yani onlar insanlara ve yaratıklara haklarını verirler, zayıflara acırlar, düşkünlerin elinden tutarlar, hak arayanlara yardımcı olurlar, ekmeklerini başkalarıyla bölüşürler, hükmettikleri zaman adaletle hükmederler.

Ama katı yürekliler böyle değillerdir. Onlar her şeyi kendileri için isterler. Kendi çıkarları için başkalarına zarar vermekten, dünyayı başkaları için yaşanmaz hale getirmekten çekinmezler. Tabiatı/çevreyi tahrip ederler, karada ve denizde fesat çıkarırlar.

Bütün haksızlıkların, bütün adaletsizliklerin, bütün zulümlerin kaynağı merhametsizliktir. Kalplerde merhamet anlayışı çoğaldığı müddetçe güçsüzler ve mazlumlar azalır, zayıf kimseler daha çok ilgi görürler, tabiat ve çevre daha güzel olur.

Hz. Peygamber, merhametin önemini şu sözleriyle haber veriyor:

“İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez.” (Müslim, Fedail/15, no: 2319).

“Siz yerdekilere merhamet edin ki göktekiler (Allah ve melekler) de size merhamet etsin.” (Ebu Davud, Edeb/58, no: 4941).

“Karar verirken, ailesine karşı ve velayeti altında olanlar hakkın­da âdil davrananlar, kıyamet gününde nurdan minberler üzerinde olacaklar.” (Müs­lim, İmâre/18, no: 4721).

Merhamet duygusu, insan haklarının, güzel ahlakın, insanlar arası güzel ilişkilerin, insaflı olmanın ve adaletli davranmanın en önemli teminatıdır.

Merhamet kelimesi Kur’an’da bir âyette yer almaktadır.

“Fakat o, (ucunda cennet olan) sarp yokuşu tırmanmak için hiç bir bedel ödemedi. Bilir misin nedir o sarp yokuş? Bir kişiyi daha zincirlerinden kurtarmaktır. Veya açlık gününde (muhtaçları) doyurmaktır. (Mesela) yakını olan bir yetimi, ya da evsiz barksız, yurtsuz yuvasız bir düşkünü…

Daha sonra iman edenlerden olmak ve birbirine sabrı ve merhameti tavsiye etmektir.

İşte böyleleri ‘meymene’ sahipleridir.” (Beled, 8-17).

Buradaki ‘meymene’, sağ anlamındaki ‘yemin’den gelir. Yemin; ‘sağ taraf, bereket, uğur, müjde, hayır ve güç’ manalarında kullanılır.

Cennetlikler ‘ashabu’l-yemîn’dir. Yani onlara cennet müjdesi veya amel defterleri sağ taraflarından verilecek (Vâkıa, 27, 38, 90, 91; Müdessir, 39; İnşikâk, 7-8).

‘Yemin’, hem ‘sağ’ hem de ‘söz’dür. Mecazen ‘sağduyu’yu yani vicdanı da ifade eder (M. İslamoğlu, Meal s.1260).

Öyleyse ‘meymene’yi, amel defterleri şeklinde açıklamak mümkün olduğu gibi, vicdan sahipleri olarak da anlamak mümkün.

Onlar yukarıdaki âyetlerde sayılan, yoksula yardım eden, yetimi gözetip kollayan, çağdaş ve çağdışı, modern veya klasik, paralı veya meccanen her türlü köleliğe karşı mücadele eden, Allah’ın dışındaki varlıklara kulluk anlayışına direnen kimselerdir.

Onlar birbirlerine bu gibi faaliyetler için gereken tavsiyeyi yaparlar. Birbirlerine merhametli olmayı öğütlerler. İnsanlar arasında merhamet yaygınlaşsın, merhamet ahlakı çoğalsın diye çaba gösterirler.

Onlar merhametli kimseleri onura ederler, çocuklarına öncelikle merhamet etmeyi öğretirler. Onların kafa yapılarında merhamet şuuru olduğu gibi, davranışlarına yön veren saik merhamet anlayışıdır.

İşte bunlar meymene sahipleridir. Yani bunlarda bir meymenet vardır. Bunlarda bir uğur vardır, yaptıklarında bereket vardır, amellerinde hayır vardır.

Türkçede ‘meymenet’; iyi nitelik, uğur, hayır ve bereket demektir (Türkçe Sözlük s.1019). Anadolu’da faydasız işlere, işe yaramaz adamlara, hayırsız çocuklara ‘meymenetsiz’ derler.

Merhameti olmayanda meymenet de yoktur. Böyleleri yarın hesap gününde ceza haberlerini/kitaplarını sol taraflarından alacaklar. Bunlar ‘meş’um’ insanlardır (Beled, 19-20).

Meş’um; uğursuz, kötü demektir (Türkçe Sözlük, s.1014).

Bunlar aynı zamanda merhameti olmayan, merhameti tavsiye etmeyen, insanlar arasında merhameti yaygınlaştırmak için çaba göstermeyen katı vicdanlı adamlardır.

Çünkü onlar ‘meymenet sahibi’ yani vicdanlı insanlar değil, vicdanları körelmiş, merhametsiz kimselerdir.

Bunların çok olduğu zamanlar ve zeminler de insan saadeti açısından hüzün vericidir.

HÜSEYİN K. ECE