İNCELEME

 

 

HAKİKATTEN KOPUŞ

Alim KINIK

 

Dinden kopuş’ insanoğlunun kendisini maruz bıraktığı bir vakıadır. Bu vakıanın fevkinde olarak durumu resmetmek, süreci dünü ve bugünü ile ele alarak bir reçete ortaya koymak, bir usul belirlemek gerekir. Din, toplum, insan, düşünce, yorum, ilim-bilim, müktesebat, kozmoloji, coğrafya/kültür, tarih/çağ ile birlikte hareket eden bir bütündür. Bu unsurlardan herhangi biri ihmale gelmez; koşudan düşen her bir unsur geride bir gedik bırakır.

Müslümanların İslam’a bağlanma biçimlerinin tarih ve coğrafyada yol alışı süreç içinde çeşitli kırılmalara maruz kalmıştır. Bunlardan kimi çözülmüş, kimi aşılmış, kimi de yerinde saymıştır.

Bu süreci İslam ve Müslümanlar özelinde çok nokta arasında üç nokta üzerinden irdeleyebiliriz: Bu noktalar taraf kavramları, etkin simaları ve söylem biçimleri (olarak sınırlayabiliriz)…

 

Kavramlar

Akıldan/insandan, vahiyden/kitaptan, dinden/hayattan kopuş birbirini tetikleyen bir süreçtir. Bu fıtrattan, bilinçten, hakikatten kopuş anlamına gelmektedir.

Bu süreçte sorumluluk (Zümer 9) ile sorumsuzluk (Şuara 174) arasındaki mücadele aslında insanla hakikat arasındaki bağın tarihsel mahiyetinin dışavurumudur. Bütün boyutlarıyla sorumluluk insanlığı yukarı çekerken, sorumsuzluk aşağı çekmektedir (Tîn 2-5).

 

Bu bağlamda sürekli bir mücadele zemini olan yaklaşımların karşıtlığını farklı görüntüleriyle bir tablo üzerinde şöyle resmedebiliriz:

 

ed-Din/Hakikat-Bilinç Din/Dogma-Bilinçsizlik
İslam Dini

Öğrenilen/Tercih edilen

Atalar Dini

Dayatılan/Kabul edilmiş

Akliyat/Rasyonel Zihniyet/İrrasyonel
Takva/Sorumluluk Fucur/Sorumsuzluk
Ulul Elbab/Aktif/Etken Ekseru Nas/Pasif/Edilgen
Medenî/Şuur Bedevî/Sürü
Vahdet/Cemaat Kesret/Cemadat
Dirayet/Rey/Usulî Rivayet/Nas/Ahbarî
Müessis/Mükevvin akıl Müesses/Mükevven akıl
İnşaî/yenilik/manayı önceleyen/makulat Şerhî/gelenek/lafzı önceleyen/mahsusat
Adalet/insan devleti Saltanat ideolojisi/imamet mitolojisi
Nebi-Resul

Örnekliği-Ahlakı

Rivayetin egemenliği

Yüceltilen veya İndirgenen tipolojiler

Hakikat otoritesi/hayy fıkhı Mezhebi otorite/katl fıkhı
Kıst/Hikmet İfrat-Tefrit
Tutunacak hablullah, urvetul vuska Tutunacak şefaat, mehdi/mesih
İndirilmiş Din (Hucurat 15)

Tahkikî (Zuhruf 24) tavır…

Uydurulmuş Din (Hucurat 16)

Taklidî (Zuhruf 24) tavır…

Bu karşıtlığa atıf yapan yüzlerce ayet var: Yunus 100, Araf 155, Fussilet 35…

 

Elbette İslam’a bağlanma biçimleri ve İslam’dan kopuş türevleri yukarıdaki listede olduğu gibi birçok noktadan gerçekleşmektedir.

İnsanoğlunun dünyasında oluşan sorunların kaynağının/üreticisinin yine insan olduğu görülmektedir; bu sorunların bir kısmı araçların/nesnelerin/fikirlerin sorunlu üretilmesinden, bir kısmı da araçların/nesnelerin/fikirlerin sorunlu kullanılmasından kaynaklanmaktadır. İnsan değiştikçe tarih değişmiştir; insan güzelleştikçe medeniyet-adalet-hikmet, insan çirkinleştikçe vahşet-zulüm-cehalet öne çıkmıştır.

Müslüman düşüncesi, dinin kendisini bir ‘enstrüman’ bağlamında kullandığı sürece gerilemiştir. Bu dönemlerde kurgulanan/kurguladığı öğretiyi, kendisine ve muhatabına hareket alanı bırakmadan sunmuştur.

Dinin müntesibi olmak, Müslüman, Müslümanlık, dindar, dindarlık, rol, statü bu çerçevenin içinde ortaya konulan -bilinçli- ‘tabi olmak’ mütenasipliği ile anlam kazanmaktadır. Yine ‘İslam’a izafetle verilebilecek herhangi bir sıfat da bir mezhebe, meşrebe, tarikate, fırkaya göre değil hakikatin kaynağı Kur’an ile ilişkilendirilerek kullanılabilir/kullanılmalıdır.

Dinin mücadele gücü, müntesiplerinin vaz edilen hakikatlere bağlılığı ve bu hakikatleri her zaman ve zeminde yeniden üretebilme kapasiteleriyle orantılıdır. Buna mukabil din -dışarıdan gelen veya içeriden üretilen- hurafeleri yok etmezse hurafeler dini yok edecektir.

Dolayısıyla olup biten bir metodoloji/yöntem/yaklaşım/usul sorunudur.

 

Simalar

İslam’da elbette imtiyazlı bir sınıf veya zümre yoktur, takva ve emek aslolandır. Ama İslam tarihinin ve müktesebatının oluşum aşamasından itibaren öne çıkan simalar, nesiller, akımlar, ekoller, (siyasî, kelamî, amelî..) mezhepler, tarikatler, hanedanlar, örgütler olmuştur. Bu çeşitlilik çokseslilik kadar tarafgirliği, farklılaşmayı, muhalefeti, kutuplaşmayı, hatta çatışmayı da beraberinde getirmiştir.

Bu noktada özellikle isimler/simalar üzerinde durulacaksa, hakikat ile ilişki bağlamında üç tipolojinin kronolojik olarak sıralanması yeni bir açıklık/açılım getirebilir:

Birinci liste, Hz. Peygamber’den günümüze kadar kurucu iradeye haiz, yenilikçi kıstasları önceleyen simalar ve bunların ortaya koyduğu mücadele…

İkinci liste, Hz. Peygamber’den günümüze kadar kurulmuş iradeye haiz, statükocu kıstasları savunan simalar ve bunların ortaya koyduğu mücadele…

Üçüncü liste ise özellikle kendi çağında egemen söylem tarafından dışlanan, gadre uğrayan özgün-üretici simalar ve bunların ortaya koyduğu mücadele…

Birinci liste ile İslam düşüncesinin dinamik gücü, ikinci liste ile Müslüman geleneğinin statik unsuru, üçüncü liste ile de her dönem egemen zihniyetlerin reflekslerinin niteliği ve onlara farklı araçlarla muhalefet eden isimler öne çıkacaktır.

Bu üç tipolojik/ayrım, üretenler kimler, tüketenler kimler, gadre uğrayanlar kimler listesini bize göstermektedir. Buradan da tarih ve müktesebatın okunması ve yeniden güncellenmesi imkânı irdelenebilir. Aşağıda meramımızı izah sadedinde çok sınırlı bir isim listesi verilmiştir:

 

Yıl Dinamik/Üretici Statüko/Tüketici Zihniyet Muhalifi/Mihne
600 Hz. Ömer

Hz. Aişe

Hz. Ali

Muaviye

Ebu Hureyre

Kabul Ahbar

Ammar

Ebu Zer

Hz. Hüseyin

700 Hasan Basrî

Vasıl b. Ata

Zührî

Evzaî

Malik

Gaylan Dımeşki

Ebu Hanif

800 Allaf

Nazzam

Kindî

Şafiî

İbn Küllab

Ahmed b. Hanbel

Muhasibî

Buharî

900 Cubbaî

Maturidî

Farabî

Eşarî

Cüneyd-i Bağdadî,

Kuleynî

Taberî/Hallac
1000 İbn Heysem

Birunî

Şeyh Müfid

Hatib Bağdadî

Nizamülmülk

İbn Hazm

Abdulkahir Bağdadî

İbn Sina

Kuşeyrî

1100 Zemahşeri

İbn Tumert

Selahaddin

Gazalî

Yesevî

Geylanî

Rufaî

Aynu’l-Kudat

Suhreverdî

1200 N. Tusî İbnu’s

Salah

İbn Arabî

Rumî

İbn Rüşd
1300 Tufî

Şatıbî

Nakşibendî

İbn Kesir

İbn Teymiyye
1400 İbn Haldun

Ali Kuşçu

İbn Hacer

Kadızade

Hocazade

Molla Lütfî

Şeyh Bedreddin

1500 Takiyyüddin Rasıd Suyuti

Kınalızade

Ebussuud

Piri Reis

Molla Kabız

1600 Molla Sadra

Katib Çelebi

İmam Rabbanî

M. Hüdayî

Emir Çelebi

Ahmet Çelebi

1700 Şah Veliyullah

Aclunî

M. Abdulvehab

Bursevî

N. Cerrâhî

Sarı Abdurrahman
1800 S. Ahmed Han

Ahmed Cevdet

Şevkânî

Gümüşhanevî

İbrahim Hakkı

Halid-i Bağdadî

M.Afganî

Abduh

1900 M.İkbal

M.Carullah

İsmail Hakkı

Musa Kâzım

Mustafa Sabri

Said Nursi

M. Zahit Kotku

M.Akif

A.Şeriati

Fazlurrahman

2000 Aliya

M. Cabirî

H. Hanefi

M. İslamoğlu

Molla-Şeyh

Hoca-Efendi, Üstad…

R. Garaudy

Ebu Zeyd

A. Suruş

İ. Eliaçık

 

Din, dolayısıyla İslam, Arab’ın kültürü, Fars’ın siyaseti, Türk’ün kahramanlığı, Moğol’un savaşçılığı, Berberi’nin fetihleri değildir. Din bir sınıfın, bir zümrenin, bir meşrebin yorumu değildir. Din halkın afyonu değildir, ilahiyatçıları beyin jimnastiği değildir, iktidarların meşruiyet malzemesi de olmamalıdır. Din, kimsenin malı da değildir; bütün bunların üzerinde insanlığın ‘ortak aklı’dır.

 

Söylemler

Bu ‘ortak akıl’ söylemlerinin sırasıyla mescitlerde, sohbet meclislerinde, ilim halkalarında, medreselerde, dergahlarda, okullarda, üniversitelerde, medyada sunulduğu görülmektedir. Her dönem ihmal edilen noktanın ise ‘hayatın içi’ olduğu aşikardır.

Bugün dinin en sahici sunulduğu varsayılan mecra medyadır. Kavramların, delillerin, ekollerin ve simaların çatışması düşük yoğunluklu olarak bu mecrada kendini göstermektedir. Din, kültür endüstrisinin egzotik bir teması, tecimsel bir metaı olarak piyasaya sunulmaktadır.

Özellikle sosyal medya, bireyin dini duygularını en fütursuz dile getirdiği bir ortam olarak öne çıkmaktadır. Dinin kendisinin değil de ‘dindarın dininin’ bu kadar medyatikleşmesinin, magazinleşmesinin, popüler olana kendini kaptırmasının arkasındaki psikolojiyi nasıl okumak gerek?

Medya endüstrisi her mecrada kendini ve amacını gerçekleştirmektedir. Dolayısıyla kendisine malzeme/ konu olan her şeyi yeniden üretmekte ve yeni bir dil ile sunmaktadır. Özellikle dinî müktesebat, yoruma açık dinî konular, Müslümanların tartışmalı meseleleri, düşünsel karşıtlıkları, fikirsel çatışmaları, din kültürü medya için çekici bir malzeme olmuştur.

Ahlak ilkelerine dönüştürülemeyen ve güncel anlamların çıkarılabileceği bir soyutlama yakalayamayan kıssaların/kavramları mitolojik bir anlatı olarak kaldığı görülmektedir.

Dinî söylemi dejenere eden medya dinin vicdani boyutunu fiziksel boyuta çekmekte, kalbî olanı görünür kılmaktadır. Bu dönüşüm frekansı ve bu temsil sanal gerçeği inşa etmeye başlamaktadır. Böylece din medya vaazının algı ve anlatım şablonuna sığdırılmış/indirgenmiş olunmaktadır. Medya profesyonellerinin ürettiği diğer malzemeler de (haber/kriz, yazı, tartışma, belgesel, dizi, film, blog, mesaj, etiket…) bu temsilleri çoğaltmaktadır. Ki bu süreçte imge yeniden üretilmiş bir görünümdür ve din her bir ikon lehine kaybolmuştur.

Hem geleneksel medyada hem de dijital/sanal medyada arz edilen anahtar paketleme din kolay tüketilebilir, kitlenin beklentisine uygun niteliktedir. Bu malzemede “temsilin totolojisi” üzerine kurulu bir duygusal boşalma söz konusudur ve orada kalmaktadır.

Böylece derinlikli fikirlere atıfta bulunan temsillerin giderek marjinalleşmesi de kaçınılmaz olmaktadır.

 

Sonuç

Din hakikatler mecmuasıdır, hikmet bu mecmuanın işleyen/işlenen sayfalarıdır.

Din, özgürleştirir, köleleştirmez; dürüst kılar, menfaatçi kılmaz; emek karşılığında kurtuluşu vaad eder, ne yaparsan yap yazgıya mahkûm etmez; ufuk açar, ufuk kapatmaz… Bir dinin müktesebatında, ‘biri için çıkış yolu varsa her bir kişi için de vardır.’

Hakikatin otoritesi Hâkim olan Allah’tır, Allah’ın bu noktada insana yol haritası olarak sunduğu ölçü ise Hâkîm bir kitap olan Kur’an’dır. Kur’an ile bağ kurma kapasitemiz (hem Kur’an’ın emri olarak hem de fıtri bir zorunluluk olarak) akıldır. Her bir peygamber de kendisine inzal olan vahye uymuş ve aynı vahiyle müjde-inzar etmiştir (Enbiya 45).

Dolayısıyla dinin mahiyeti vahyin çizdiği, vazz ettiği çerçevedir. Bu çerçevenin içinde maruf ve münker, emirler ve nehiyler, helaller ve haramlar, müjdeler ve uyarılar vardır/bellidir.

İnzal olan manadan neşet eden anlamlar çok, çoğul olmuş olabilir. Ama bu düşüncelerin meşruiyet ölçüsü Kur’an’ın resmettiği makulattır/ruhtur.

Bunun için vahiyden kopuk olmayan, çağın ruhunu idrak eden bir din dili ve kozmoloji geliştirilmelidir.

İslam, bizatihi Kur’an’ın kendisidir. Müslümanların yaşadıkları hayat, oluşturdukları müktesebat, geliştirdikleri ilimler, vücuda getirdikleri kültür ve medeniyet, tabi oldukları mezhep ve tarikat, farklı tercihlerle örülü cemaatler, dün ve bugün İslam’ın birer yorumudur; İslam’a bağlanma biçimleridir; mutlak değildir.