Kur’an ve Kur’an meali yapma zarureti

Sözlük anlamı “okumak” olan Kur’ân, Allah tarafından bütün insanlara tebliğ edilmek üzere Cebrail aleyhisselam kanalıyla Hz. Muhammed (s.a.)’e indirilen bir kitaptır. Nüzulü 23 senede tamamlanan Kur’ân-ı Kerîm, 114 sûreden ibarettir. Bu sûrelerden 93’ü Mekke’de ve 21’i Medine’de indirilmiş olup, tamamı ilk indirildiği günden bugüne kadar herhangi bir değişikliğe uğramadan tevatüren bize gelmiştir.

Kur’an, şüphesiz kelimenin en geniş anlamıyla bir “Hidâyet”, Allah’tan bir öğüt ve hatırlatma “Mev’ıza ve Zikir”, doğruyu yanlıştan, hakkı batıldan ayıran “Furkan”, yol gösterici ve aydınlatıcı bir “Nur”, halden hale girip her türlü günah ve hastalığa açık kalbe “Rahmet ve Şifa”dır. Tirmizî’nin Süneni’nde yer alan bir hadiste buyrulduğu gibi: “İçinde Kur’ân’dan bir şey bulunmayan kimse harap olmuş bir ev gibidir.”

Kur’ân-ı Kerîm, insanların tamamını (en-Nas) Allah’ın Tevhid dinine, yani İlahi iradeye teslim olmaya çağırmaktadır. Böyle olunca insanların bu çağrıyı öğrenmek ve anlamak için çaba harcamaları gerekir. Bunun da yolu Kur’an’ı okumaktan, hükümlerini öğrenmek, âyetleri üzerinde düşünmek ve hükümlerini yaşamaktan geçer. Kur’an Arapça indirilmiştir, insanların tamamı Arapça’yı öğrenme imkânına sahip olamayacaklarına göre, bilen ve öğrenenlerin Kur’ân’ı kendi dillerine aktarmaları gerekir. İşte meâl yapma zarureti buradan doğmuştur.

Daha İslâm’ın ilk yıllarında Kur’ân’ın bir bölüm tercümesine başlandığını biliyoruz.

1) İranlılar, Selman-ı Farisî’den “Fâtiha” sûresini Farsça olarak yazmasını istemişler, o da yazıp göndermiştir. Serahsî’nin verdiği bilgilere bakılırsa, bunu Hz. Peygamber’e (s) sunmuş, o da engel olmamak suretiyle tasvip ettiğini göstermiştir.

2) Hz. Peygamber yabancı devlet adamlarına gönderdiği mektuplarda âyet yazdırmış, bu âyetler tercümanlar kanalıyla o ülke devlet başkanlarının dillerine çevrilmiştir.

3) Her Peygamber kendi kavminin diliyle vahy almıştır. Söz gelimi Tevrat’ı Kitap Ehli’nin İbranice olarak okuduklarını biliyoruz. Ancak Allah, Kur’ân’da yer yer Tevrat’ın hükümlerinden Arapça bir dille söz etmektedir. Buhari, yerinde bir tespitle, Tevrat’ın tercüme edilmesine kıyasla, ‘Kur’ân da Arapça ve başka dillere tercüme edilebilir’ demektedir.

4) Ebû Hanife ve belli başlı Hanefi fukahası, Kur’ân-ı Kerîm’in bir başka dile tercüme edilmesine cevaz vermişlerdir.

5) “Muvafakat” adlı değerli eserinde İmam Şatıbi, umuma tefsirini ve ince anlamlarını anlamaya imkânı olmayanlara daha da açıklanmasının ümmetin icmaıyla caiz olduğunu, bunun da Kur’ân’ın tercümesinin cevazına delil olduğunu söylemektedir.

6) Zemahşeri, “Keşşaf” adlı ünlü eserinde, İbrahim sûresinin 4. âyetini tefsir ederken Hz. Peygamber’in bütün insanlara gönderilmiş bir peygamber olduğundan, insanlara tercüme yoluyla da tebliğ yapılabileceğini yazar.

7) “El-Mustasfa” adlı değerli kitabında İmam Gazali tercümenin caiz olduğunu belirtir.

8) İbn-i Teymiye de “Tercümeye ihtiyacı olan için Kur’ân ve hadis tercüme olunur” der.

9) “Ruhu’l-Meani”nin sahibi Alusi, “Ruhu’l-Beyan”ın sahibi Bursalı İsmail Hakkı ve Şeyhü’lislâm Ebu’ssuud Efendi de aynı görüşü paylaşmaktadırlar.

10) Muhammed b. Hasan el-Hacevi, şöyle der: “Tercümeyi tefsir gibi kabul edip onu Kur’ân’ın aynı saymazsak, Araplar’dan başkasının anlayıp ifadeden aciz kaldığı birçok anlamlardan bazısı noksan kalsa da, bu bize bir zarar vermez. Buna göre biz, tercümeyi bazı mânâların tefsiri, açıklaması sayıyoruz, aynı değil. Bunun ise caiz olduğunda kimse şüphe edemez.”

Kur’an’da kullanılan anahtar bazı terimlerin etimolojilerini araştırmak önemlidir. Ancak bu aşırılaştırılmış bir yöntem olarak ele alındığında Kur’ani mesajı anlamamıza engel de olabilir. Kur’an, Arapların kullandığı kelimeleri form olarak aldı ve yaptığı semantik bir müdahale ile anlamlarını yeniden inşa etti. Bu aşamadan sonra kelimelerin formları ile muhtevaları arasında muazzam bir fark ortaya çıktı, bu elbette kelimelerin formlarının büsbütün önemsizleştirildiği anlamına gelmiyor. Ama mesela hidayetin geleneksel anlamı devenin çölde doğru bir güzergâh takip ederek yol alması iken, Kur’an vahyinden sonra Allah’ın gösterdiği sırat-ı mustakim üzere yol almak, dini hayatı kâmilen yaşamaya çalışmak şeklinde yeniden tanımlandı. Hiç kuşkusuz etimoloji (veya iştikak), Kur’ani mesajı anlamanın bir yolu, kolaylaştırıcı bir aracıdır, ama usulün esası değildir. Cahiliye şiiri için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Ne iştikak ne cahiliye şiiri Kur’an üzerinde hakem veya otorite kabul edilebilir.

Mealin fonksiyonları ve sınırları

 Tercüme veya meal bir zaruret olmakla beraber hiçbir tercüme ve meal Kur’an metninin yerini alamaz, alması da beklenemez. İslâm bilginleri, Kur’ân-ı Kerîm’in Arapça’dan başka bir dile aktarılması işine ancak “genel anlamda tercüme” denilebileceği görüşündedirler.

Kelimenin gerçek anlamında tercüme, bir sözün, bir başka dile kendi yerini tutacak şekilde ve sözle aktarılmasıdır. Tercümede izlenen yol, ne olursa olsun, kelimenin bu gerçek anlamı esas alındığında, Kur’ân’ın bir başka dile tam, eksiksiz ve Arapça metnin tam karşılığı olarak aktarılabileceğini öne sürmek mümkün değildir. Çünkü kelime veya cümle (âyet) ne kadar usta ve uzmanlaşmış bilginler eliyle aktarıldığı iddia edilirse edilsin, gerçekte, bu, Kur’ân’ın bir kelime veya bir âyetinin beşer eliyle bir başka dilde dondurulması, anlamının o çeviri kalıbı içinde sınırlandırılması ve diğer muhtemel, zengin ve kapsamlı anlamlardan koparılması demek olacağından, başka herhangi bir metin için bu mümkün olsa bile, Kur’ân için söz konusu olamaz. Bundan dolayıdır ki, Türkçe’de güzel bir gelenek olarak “Kur’ân-ı Kerîm’in Tercümesi” denmemiş, yakın ve “tefsiri anlam” şeklinde “Meâl” denmiştir. Bu özelliğiyle her mealin aslında dar anlamda veya sınırlı ölçekte bir tefsir olduğunu söyleyebiliriz.

Bu nokta göz önünde bulundurulduğunda aşağıda sıralayacağımız üç temel noktayı da her zaman akılda tutmak gerekecektir:

1) Kur’ân-ı Kerîm’in bir başka dildeki meâlinden hukuki içtihat anlamında kesin ve nihai bir hüküm çıkarılamaz.

2) İbâdet dili olarak kullanılamaz.

3) Meâle bizzat Kur’ân veya Allah’ın kelâmı gözüyle bakılamaz.

Bu ihtirazi kayıtları koymanın bazı haklı sebepleri var. Tercüme yapılacak dilde bir kelime veya âyete bulunabilecek en uygun ve isabetli karşılık bütün Kur’ân için, hele bir anda muhtelif anlamlara gelebilen ve yerine göre tümünü kapsayabilen âyetler için tek ve kesin karşılık olarak kabul edilemez. Kaldı ki, Kur’ân’ın genel ve ilâhi anlatımı içinde çok sayıda siga, edat, zamir, tekid ve edebi sanat incelikleri hüküm çıkarmada önemli bir amildir ve bütün bu incelikleri başka bir dile olduğu gibi ve ilâhi anlatımın bütünlüğünü koruyarak aktarmak hemen hemen mümkün değildir.

Bundan başka tercüme işinde:

1) Bütün bu incelikleri karşılamaya dil elverişli olmaz,

2) Tercüme yapan kişinin gücü buna yetmeyebilir,

3) İsteyerek olmasa da hataya düşebileceği göz önünde tutulur,

4) Bazı müsteşriklerin veya başkalarının yaptığı gibi kasıtlı davranabilir.

5) Mütercimin yaptığı tercümede kendi kültürü, dünya görüşü din ve mezhep anlayışı ve kendi çağının sınırlı bilgi birikimi etki edebilir. Nitekim İslâm tarihinin tefekkür ve bilim gelişmesi gözden geçirildiğinde, Kur’ânî olan çok sayıda kavramın (takvâ, akıl, zühd, fitne, tağut, müstekbir, salih amel, kavim, mal, sevgi, fiil, irade, cihat vb.) her dönemde ve hatta her ilim dalına göre farklı anlamlar ve muhtevalar kazandığı tesbit edilebilir. Oysa Kur’ân’ın anlatımı ve kavram yapısı bütün zamanlar üstü ve evrenseldir. Meâl hazırlayacak kişinin bütün bu etkilenmelerden uzak kalabileceğini düşünemeyiz.

Öyle de olsa, meâl büsbütün yararsız veya sakıncalı bir çaba değildir. Meâlin hayli önemli bazı fonksiyonları vardır:

1) İnsan meâl ile İslâm’ın genel varlık ve dünya görüşünü, tevhid inancını anlar, zihnini ve pratik hayatını Kur’ân’a göre sağlıklı bir düzene koyar,

2) İçtihadı gerektirmeyecek açık olan hükümleri, emirleri, yasakları, geçmiş toplumların başından geçenleri, evren, insan ve olaylar hakkında gerçek bilgileri öğrenir,

3) Tebliğini ve irşadı Kur’ân’ın genel çerçevesi içinde yapar, kendini ilâhi iradeye teslim eder, sayısız hatadan korunur.

4) Arapça’yı öğrenmeye ve İslâmî ilimlere ihtiyaç duyar.

İyi bir meâli okuma, uzman bilgi seviyesinde hüküm çıkarmaya ve içtihat yapmaya yetmez; ama İslâm’ı din olarak seçmeye, kendini İslâm dışı etki ve belirtilerden temizlemeye, tevhidi anlamaya ve bir beşer olarak Allah karşısında sorumluluk yüklenmeye yeter. Böyle bir kişiden İslâmî bir düşünce geliştirme, bilimsel ve entelektüel faaliyetlere katılma da beklenebilir. Çünkü Allah, Kitabını açık (mübîn) ve insanlara bir hidayet rehberi olarak göndermiştir.

Türkçe mealler

Türkçe’de yapılmış bulunan mealleri;

1) Muhteva yönünden

2) Teknik ve dil yönünden iki gruba ayırabiliriz.

Muhteva yönünden de iki tür meâl vardır:

a) Tefsir kaynaklarına dayalı olanlar

b) İbdaî olanlar veya tefsir kaynaklarına dayalı olmayanlar.

Birinci türe örnek, Elmalılı Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kur’ân Dili” adlı değerli tefsiri ile Balıkesirli Hasan Basri Çantay’ın “Kur’ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm” adlı değerli çalışmasıdır.

Esasında Türkiye’de yapılmış bütün meâllerde kavram ve muhteva yönünden Elmalılı’nın, teknik dil ve üslup yönünden de Hasan Basri’nin açık etkisi görülür. Ancak kendi ifadesinden de anlaşıldığı gibi, merhum Elmalılı’da âyetlerin meâli, hem tefsir yönü kadar kuvvetli değildir, hem de akıcılığı yoktur. Ama âyetlere ve kelimelere bulunabilecek en uygun Türkçe karşılık aranırken bu değerli esere başvurulmadan geçilemez.

Kullanılan teknik ve dil yönünden de iki tür meâl görülmektedir:

a) Metne sadakat gösterilerek kelime kelime yapılan meâller,

b) Anlama dayanarak Türkçe ifade kalıbı içinde yapılan meâller

Sağlıklı bir meâlde, âyette varolan bütün unsurların Türkçe’de de yansıtılması beklenir. Söz gelimi bazı kelimelerin başlarında gelen “fe”ler birçok meâlde atlanılmıştır; oysa bu harfler, Arapça dil kuralları ve yapısı içinde önemli bir fonksiyona sahiptirler. Bunları yansıtmayı -mümkün mertebe- ilke edinmeyen bir meâl çalışması kuşkusuz eksik kalacaktır.

Mealde aranan şartlar

İyi bir meâlin şu özellikleri haiz olması gerekir:

1) Kur’ân’ın anahtar kavramlarını mümkün mertebede olduğu gibi korumak. (Takvâ, din, rab, ilâh, ibâdet, ümmet, kavim, cihad, salih amel, fesat, fısk vb.) bu kavramlar her ne kadar bugünkü kültür dünyasına ve toplumumuzun bazı kesimlerine yabancı ise de, vahyi mesajın temelleri olduklarından formlarıyla da korunmaları gerekir. (Söz konusu zorluğun aşılması maksadıyla meâlin arkasına genel, kısa ve fakat açıklayıcı bir sözlük ilâve edilebilir).

2) Salt meal yapılacaksa mümkün mertebe uzun tefsiri açıklamalardan, kişisel yorumlardan kaçınmaya çalışmak gerekir. Zaruri yerlerde parantez açıp kısa kısa açıklamalar yapmak mümkün. Alternatif anlamlar ve bazı açıklamaları dipnotlarda gösterilebilir.

Son zamanlarda iki veya üç ciltlik mealler, salt mealden çok orta ölçekli tefsir olarak görülebilir, hayli faydalı işlevler görmektedirler.

3) Meâlin hedef kitlesi geniş bir okur-yazar tabakası olduğundan, bazı aşırılıklardan kaçınmakta fayda var. Sade, anlaşılır, yalın, açık ve yaşayan bir Türkçe tercih edilmeli, özellikle ancak uzmanların ilgi alanı içine giren iştikaklara ancak gerektiği kadar yer verilmelidir.

4) Türkçe’ye aktarılması mümkün olan bazı terimleri bir veya iki kelime ile karşılamak mümkün. Ben böyle terimlere karşılık verirken, belli olsun diye iki kelime arasına (-) işareti koydum. Bazı kelime ve terimleri ise Türkçe’de iki kelime ile de ifade etme imkânını bulamadığım için, zaman zaman üç ve daha fazla kelime kullanma gereğini duydum. Böyle kelimeleri de belli etmek için (‘……’) tek tırnak veya üstten apostrof kullandım. (Fevz: ‘Büyük kurtuluş ve mutluluk’, Ya’mehun: ‘Körlük içinde şaşkınca dolaşırlar’ vb..) Karışıklığa yol açmamak için arka sözlükte gerekli olanlara bu sistem üzere işaret ettim.

5) Bazen de kelime ve kavramın Türkçe karşılığını bulmakta güçlüğe düşülecekse, kelimeyi veya kavramı ya parantez içinde veya dışında yakın olan anlamıyla birlikte olduğu gibi vermek gerekir (Müstakarr, Haciz, Berzah vb.).

Birtakım kavramları ise mastar ve isim olarak geçtikleri âyetlerde olduğu gibi muhafaza ederken (amel, duâ, hidayet vb.) fiil şeklinde geçtikleri yerlerde Türkçeleştirmek mümkün. (Ya’melun: Yapmaktadırlar; Yehdîhim: Onları hidayete yöneltip iletir (veya hidayete eriştir). Duâyı ise gerektiği duruma göre, kimi yerde “yalvarma-yakarma”, kimi yerde “çağırma”, kimi yerde de “kullukta bulunma ve ibâdet etme, tapma” anlamlarında kullanmak, yerine göre de “duâ” olarak bırakmak gibi.

6) Fiiller en müşkül konulardan biridir. Bazen fiili, geleceği (istikbal) ifade etmekle beraber, âyette geçtiği gibi yani ya mazi: di’li veya miş’li geçmiş zaman ya da muzari: şimdi veya geniş zaman olarak vermek icap eder. Çünkü bazen mazi gelen bir fiil istikbalde vuku bulacak bir olayın mutlak kesinliğini ifade eder, bu yüzden sanki olay vuku bulmuş bitmiş gibi anlatır.

7) Kişisel olarak Fâtiha sûresi hariç, geri kalan 113 sûrede her âyete bağımsız olarak meâl vermenin daha isabetli olduğunu düşünüyorum. Bu ilkeyi korumak için çoğu zaman üslubun güzelliğinden fedakârlık etmeyi göze almak gerekebilir. Tefsirde ise anlam bütününe göre ayetleri öbek öbek ele alıp tefsir etmek mümkün.

Ali BULAÇ