LÜGAT

KENDİLERİNE HAKİKAT GELDİKTEN SONRA

 

Hüseyin K.ECE

 

-Giriş

Kur’an geçmişte kendilerine peygamber gönderilmiş bazı kavimlerin ilâhi davete karşı yanlış tavırlarını anlatıyor. Kimileri haktan gelene karşı çıktılar. Kimileri hak daveti kabul ettikten sonra yan çizdiler. Kimileri de peygamberden sonra sahih din anlayışından uzaklaştılar. Peygamberin öğrettiği dini kendilerine uydurdular. Ona kendi renklerini verdiler. Dinin öngörmediği inançlar ve ibadetler uydurdular. Bâtıl yargı ve anlayışları din diye benimsediler. Kur’an böylelerinin hakikate değil, nefislerinin hevâsina uyduğunu açıklıyor. İnsanların veya toplumların din konusundaki dayanakları, ölçüleri nefsin hevâsı olursa; delâlet (sapıtma) kaçınılmaz olur.

Kendisine hak ve hakikat, açık deliller geldikten sonra karşı çıkanların en tipik örneği Firavun ve kavmidir:

“Mûsâ, onlara delillerimizi apaçık olarak getirince onlar, “Bu, ancak uydurulmuş bir sihirdir. Biz geçmiş atalarımızın zamanında böyle bir şeyin varlığını duymadık” dediler.” (Kasas 28:36. Bir benzeri: Mü’min 40:25. Ankebût 29:39)

 

-Ehl-i kitabın tavrı

Allah (cc) Hz Musa’dan sonra gelen İsrailoğulları’ndan sağlam söz almış, onlara elçiler göndermişti. Ama onların bir kısmı elçileri dinlemediler, hatta bazılarını öldürdüler. (Mâide 5:70)

Hz. Musa ile veya diğer peygamberle sağlam bir akit yapmalarına rağmen, peygamberlerin getirdiklerinin bir kısmından hoşlanmadılar, karşı çıktılar, onları yalancılıkla suçladılar.

Onlar Hz. İsa’nın apaçık mucizeler getirmesine rağmen ona inanmadılar. Mucizelere “Bu, apaçık bir sihirdir” dediler.” (Saff 61:6)

Hz. İsa’nın davetini reddetmenin anlamı; atalarından aldıkları din anlayışını, asıl Tevrat’a, Hz. Musa’nın tebliğ ettiği dine uygun olmadığı halde terketmediler.

Kur’an’ın daveti kendilerine ulaştığı zaman Peygamber (sav) zamanındaki İsrailoğulları’nın tavrı da bundan farklı değildi. Hz. Muhammed’in daveti genel olduğu için (Sebe’34/28) herkes gibi Yahudileri de İslâm’a davet etti. Ama onlar, ellerindeki Tevrat’i tasdik eden Kitabı inkâr ettiler. Kur’an onların durumunu şöyle anlatıyor:

“Kendilerine ellerindekini (Tevrat’ı) tasdik eden bir kitap (Kur’an) gelince onu inkâr ettiler. Oysa, daha önce (bu kitabı getirecek peygamber ile) inkârcılara karşı yardım istiyorlardı. (Tevrat’tan) tanıyıp bildikleri (bu peygamber) kendilerine gelince onu inkâr ettiler…” (Bakara 2:89. Bir benzeri: Bakara 2:101)

“Onlara (İsrailoğulları’na) din konusunda apaçık deliller verdik. Ama onlar ancak kendilerine “ilim” geldikten sonra, aralarındaki hasetten dolayı ayrılığa düştüler. Şüphesiz Rabb’in, hakkında ayrılığa düştükleri şeyler konusunda kıyâmet günü, aralarında hüküm verecektir.” (Câsiye 45:16-17)

O zaman İsrailoğulları’na pek çok nimetin yanında, hüküm ve peygamberliği de kapsayan kitap, apaçık deliller (beyyinât) verildiği halde, bundan sonra bir kısmı ihtilaf ettiler, grup grup oldular. Her grup, dini kendine göre anladı. Bir grubun anladığı din diğerine uymadığı için aralarında tefrika meydana geldi. Bunun sebebi liderlik kavgası, birbirlerine karşı haksız davranmaları, din konusunda birbirlerini suçlamaları idi. (Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 11/258)

Âyet böylece İslâm ümmetini İsrailoğulları’nın düştüğü bu yanlışa düşmemeleri konusunda uyarıyor.

Bu ve benzeri uyarılara rağmen İslâm ümmetinin durumu İsrailoğulları’nın durumundan fazla farklı değil. Nitekim tarihte ve günümüzde kişiler, gruplar, siyasi örgütler İslâm’ı kimisi işine geldiği gibi, kimisi öyle zannettiği için, kimisi kasten diğerlerinden farklı anladı. Tıpkı ehli kitap gibi bir grup diğerinin yorumunu, din anlayışını beğenmedi. Böylece aralarında ciddi ihtilaflar oldu. Bu ihtilaflar ilmen ve fikren zenginliğe değil, tefrikaya, dinde bölünmelere yol açtı. Arkadan gelen nesiller de atalarından bu anlayışları tevârüs ettiler. Bu ihtilafların vardığı nokta da dinin özünden, sahih din anlayışından kopuş oldu.

 

-“İlim geldikten sonra”

“Şüphesiz Allah katında din İslâm’dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf, aralarındaki ihtiras ve aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah’ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki Allah hesabı çok çabuk görendir.” (Âli İmran 3: 19)

Yani onlar hakkın ne olduğunu gördükten sonra o konuda ihtilaf ettiler, Allah’ın “küfür” diye nitelediği sözleri söylediler. Bu ihtilaf onları haktan uzaklaştırp bâtıla sürükledi. Bunu da câhil oldukları için değil; aralarındaki anlaşmazlık, makam kapma, dünyalık elde etme, saltanat yarışı yüzünden yaptılar. Onlara gelen “ilim” ilâhi kitap ve hak bilgidir. (Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 3/213) Ya da özellikle ilâh inancı konusunda hakikatin bilgisi (Zemahşerî, el-Keşşaf, 1/341), veya kendi kitaplarında Muhammed’in (sav) elçiliği ve onunla ilgili açıklamalardır. Zira onlar daha önce onun elçi olacağına ihtimal veriyorlardı. Ne zaman ki görev verildi, bu konuda tefrikaya düştüler (Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, 1/161. Kurtubî, Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 1/659. Tabressî, H. Cevâmiu’l-Câmi’, 1/176)

İslâm, hak dindir. Meleklerin ve ilim sahiplerinin, yani haktan gelen hakikatin bilgisine sahip olan âlimlerin de inancı budur. İslâm’ın başı hakkı-hakikati bilmek, hak ilmin başı da bu hak dindir. Kitap ehlinin ihtilafları, sapmaları, iddiaları bu gerçeği değiştirmez. Kendilerine hakkı açıklayan “ilim” geldikten sonra, gerek Peygamber’e muhalefet etmelerinin, adalet ve hakkaniyetten sapmaları, hakka teslim olmaya yanaşmamaları; aralarındaki çekişme, hükmetmek ve din konusundaki anlaşmazlıklarıdır. (Elmalılı, H. Y. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 2/332)

Hakikatin bilgisi (ilim) ortada iken kimilerinin dinde tefrikaya varan ihtilafları; mezhep/fırka/cemaat saplantısının ve birbirini dışlamanın sonucudur. (Esed, M. Kur’an Mesaji, 1/92)

Kendilerine kitaptan nasip verilen aklı başında âlimler bu hakikate teslim oldular. Ancak ellerinde Tevrat, İncil gibi kitaplar olmasına rağmen onlardaki ilimden sapanlar Kur’an’ı da anlamadılar ve yüz çevirdiler.

Ancak bu durum, ister kendilerine Müslüman diyen, isterse diğer ümmetlerden olsun, uydurulmuş dinin menfaat odaklı düzenine uymaz. Uydurdukları düzen sayesinde elde ettikleri üstünlüğü veya çıkarları devam ettirebilmek için kendilerini doğrulara kapatmayı, âyetlerin üstünü örtmeyi, onları işlerine geldiği gibi yorumlamayı veya inkâr etmeyi tercih ederler. (Süleymaniye Vakfı Meali 19. âyet açıklaması)

Böyleleri o zamanda olduğu gibi şimdilerde hakikate teslim olanlara hasımlık yaparlar, dışlarlar. Hatta onları sapıklıkla suçlarlar. Bunlar hakikatin bilgisine değil kendi hevâlarına, kurgularına, uydurma te’villerine ve tahminlerine göre hareket ederler. (Bkz. Bakara 2:78)

Bazılarına göre “kendilerine kitap verilen” kimselerden maksat kendilerine İncil verilen Hristiyanlardır. Allah (cc) onlara Hz. İsa hakkında ve diğer hususlarda doğru olanı bildirdikten sonra onlar, sadece birbirlerine düşmanlık, üstün gelme ve saltanat sevdasından dolayı bu hususlarda ihtilafa düştüler. Hz. İsa hakkında yanlış yoruma vardılar.

Bazılarına göre ise bunlar Yahudilerdi. Hz. Musa onların âlimlerine Tevrat’ı teslim etti. Ancak onların her biri Tevrat’ın bir bölümünü aldılar. Seneler sonra da gruplar ortaya çıktı. Gruplar arası düşmanlık, anlaşmazlık ve kavga meydana geldi.

Bazılarına göre “kendilerine ilim verilenler” sırf dünyanın mülk ve saltanatını istediklerinden dolayı ihtilafa düştüler.

Müslümanların arasındaki anlaşmazlıkların bir sebebi de budur. (Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 3/213)

 

-“Sana ilim geldikten sonra”

“Sen dinlerine uymadıkça, ne Yahudiler ve ne de Hıristiyanlar asla senden razı olmazlar. De ki: “Allah’ın yolu asıl doğru yoldur.” Sana gelen ilim’den sonra, eğer onların hevâsına (arzularına) uyacak olursan, bilmiş ol ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne bir yardımcı vardır.” (Bekara 2:120)

Bu uyarı aslında hz. Peygamber’e ve onun ümmetinedir. Kur’an’ın ehl-i kitap dedikleri Müslümanlar dinlerini terketmedikleri müddetçe onlardan razı gelmezler.

Ancak onlar nasıl düşünürse düşünsünler, Müslümanlara karşı hangi tavrı takınırlarsa takınsınlar; son vahiyle gelen din, doğru yoldur. Peygamber veya Müslümanlar kendilerine hakikatin ta kendisi olan Kur’an geldikten sonra ehl-i kitabın yoluna, iddialarına, kendilerine göre şekillendirdikleri din anlayışlarına uyarlarsa; Allah’ın dostluğunu (veliliğini) kaybederler, zarara uğrarlar.

Bu aynı zamanda şu demektir: Ey son vahyin muhatapları; size Hakikat geldikten, siz de bunu din olarak benimsedikten sonra, başkalarının veya kendinizin hevâsına, yani bâtıl görüşlere, hakikatten uzak uydurma din anlayışına tabi olursanız; kaybedersiniz. Tıpkı geçmişte Vahiy dururken nefislerinin hevâsının peşine giden kavimler gibi.

Medine Yahudileri Hz. Peygamber’e bizimle hoş geçin, bizi memnun et biz de sana tabi olalım demişler. Bunun üzerine onların art niyetlerini ortaya koymak üzere bu âyetin indiği söyleniyor.  Kendisine ilim (hakikat) gelen bir paygamberin birbirlerine; “hiçbir şey değilsiniz” diyenlere uyması söz konusu olamazdı. (Elmalıl, H. Y. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 1/399)

Kur’an, ehl-i kitaba apaçık deliller gelmesine rağmen onların doğru yoldan saptıklarını anlattıntan sonra Hz. Muhammed’e hitaben: “Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma…” (Câsiye 45:18-20) diyor.

Bu uyarı aynı zamanda İslâm ümmetine yöneliktir. Hz. Muhammed’e indirilen vahiy, onunla gönderilen din/şeriat sadece ona ait değildir. Allah (cc) dini onunla bütün insanlığa gönderdi. Buna göre Müslümanlar da kendilerine ulaşan bu dine uymalılar. Zaten Kur’an onlar için isabetli bakış, aydınlık, rahmet ve doğru yolu gösteren rehberdir.

Ama ne yazık ki Kur’an’ın bu açık uyarısna rağmen İslâm ümmeti uzun zamandan beri onların hoşnutluğunun peşinde. Onların her şeyini taklit etmeye, onlara benzemeye, onların gözüne girmeye çalışıyor. Hayat anlayışından örf ve adetlerine, felsefe ve dünya görüşlerine, uygarlık ve yönetim sistemine, kılık kıyafetten zevk ve eğlence kültürüne kadar kadar her konuda onların peşine takıldı. Bu uğurda kendine, tarihine, değerlerine, hayat anlayışına sırt döndü. Hatta bazı halkı Müslüman olan ülkelerde İslâm’a ait olan şeyler yasaklandı. Ehl-i kitaba ait değerler devlet eliyle dayatıldı. Bu iş kimlik inkârına, biz de sizdeniz iddialarına kadar vardı. Ümmetin arasından çıkan niceleri İslâm’ı onların bilginlerinin anladığı gibi anlamaya, ya da İslâm’ı onların razı olacağı şekilde yorumlamaya yeltendiler.

Müslümanların bir kısmı Hakikati (Din’i) kendine, kendi yorumuna, atalarının kültürüne, kendi grubunun isabetsiz anlayışa benzetirken, ya da bunları din zannederken; bir kısmı da vahyin ölümsüz hakikatlerine, hayranı oldukları, kalkınmada ve uygarlıkta ileri gittiği sanılanlar gibi yaklaşmyı tercih ettiler.

Şüphesiz her iki durum doğru değildi ve beraberinde ilimden kopmayı getirdi. Ya da kendilerine hakikat (ilim) geldikten sonra hevâlarının, atalarının veya uydurulmuş dinlerin peşinden gitmekten farklı değildir.

 

-İlimde râsih olanlar

Allah (cc) Kur’an’ı kendisinin indirdiğini söyledikten sonra onun âyetlerinin bir kısmının “müteşâbih”, bir kısmının “muhkem” olduğunu söylüyor. Arkasından da ilimde derinleşmiş (râsih) olanlar; “Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” derler. (Bu inceliği) ancak akıl sahipleri düşünüp anlar” (Âli İmran 3:7) diye açıklıyor.

Hz. Âişe’den ve tefsirci ve Katâde’den nakledilen bir görüşe göre âyetin bu bölümünde zikredilen “Kalblerinde eğrilik bulunan kişiler” den maksat, Kur’an’da te’villere ihtimali bulunan âyetlerini yanlış ve keyfi bir şekilde yorumlayarak Rasûlullah’ın getirdiği dine bid’at sokmak isteyen her insandır.

Sağlam bilgi sahibi olanlar, ya da ilimde ileri derecede olanlar veya hakikatin bilgisini hakkıyla anlayıp teslim olanlar, hem yanlış yaparız korkusuyla böyle isabetsiz te’villere girmezler, hem de kendi yorumlarını din diye sunmazlar. Onların ilimlerinin sarsılmaz oluşu, imanlarının sahih ve sağlam oluşundandır. (Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 3/183)

Âyet, kalplerinde eğrilik olanların, fitne çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için müteşabih âyetlerinin ardına düştüklerini/düşeceklerini de ekliyor. Halbuki ilimde rüsuh sahibi (uzman) olanlar, eğilmez, eğrilikten hoşlanmaz, ilim yolunda sağlam, bildiğini ve bilmediğini seçebilen, bildikleri sayesinde bilmediklerinin önemini mümkün mertebe çözebilen ilim erbabı; “biz bu kitaba inandık, muhkemi ve müteşâbihi ile hepsi gerçektir” derler, demeliler. Zaten selim aklı, derin kavrayış sahibi olmayanlar hakkıyla düşünemezler. (Elmalılı, H. Y. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 2/315)

“Kendilerine ilim verilenler, Rabbinden sana indirilen Kur’an’ın gerçek olduğunu ve onun, mutlak güç sahibi ve övgüye lâyık Allah’ın yoluna ilettiğini görürler.” (Sebe’ 34:8)

Yine bu uyarıya rağmen Peygamber’den sonra bazı Müslümanlar muteşâbih âyetleri (hatta muhkem âyetleri bile) kandilerine göre te’vil ettiler (yorumladılar). Kendi anlayışlarına uygun sonuçlar çıkardılar. Kendi görüşlerini destekleyecek şekilde anladılar. Sonra da anladıklarını din haline getidiler. Kur’an’ın demediğini ona batınî, indî, keyfeme yeşâ yorumlarla söyletenler, neticede sahih din anlayışından koptular. Ortaya öyle İslâm anlayışları çıktı ki –M. İkbal’in deyişi ile- Kur’an da, ehil âlimler de şaşıp kaldılar.

 

-İlimden sonra tefrika

Kendilerine hakikatin bilgisi gelmesine, sâdık bir elçinin bu dini öğretmesine rağmen, Müslümanlar farklı sebeplerle tefrikaya düştüler, düşüyorlar. Tefrika farklı fikre sahip olmak, farklı cemaat olmak, farklı yorum, farklı fikir değildir. Tefrika; bunların anlaşmazlık, kavga ve ayrılık, ötekileştirme sebebi olmasıdır. Mezhep, cemaat, tarikat, siyasi örgüt asabiyetidir. Bunların din haline getirme saplantısıdır. Dinde parçalanma, bölünme, yanlış yorumları din zannedip diğerlerine cephe alma hatasıdır.

Kur’an, ehl-i kitabın kendilerine ilim veya apaçık deliller geldikten sonra din konusunda tefrikaya düştüklerini söylüyor. “Kendilerine kitap verilenler, ancak kendilerine o apaçık delil geldikten sonra ayrılığa (tefrikaya) düştüler.” (Beyyine 98:4. Bekara 2:213)

“Onlar, kendilerine bilgi geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler…” (Şûrâ 42:14)

İsrailoğulları da aynı hataya düştüler. (Yûnûs 10:93)

Hz. İsa’dan sonra bazı toplumlar kendilerine apaçık deliller gelmesine rağmen tefrikaya düştüler. Hatta bu azgınlığı birbirlerini öldürmeye kadar vardırdılar. (Bekara 2:253)

Görüldüğü gibi böyleleri câhil oldukları, kendi başlarına sahipsiz kaldıkları için görüş ayrılığına düşmediler. Tam tersine, kendilerine yeterli ve aydınlatıcı Hakikatin bilgisi (vahiy) geldikten sonra azgın ihtirasların, sınır tanımaz arzuların etkisi ile parçalandılar. (Kutub, S. fi-Zılâli’l-Kur’an, 5/3148)

Halbuki onlar (ehl-i kitap) hâlis dinin, gerçeğin Allah katından geldiğini bilmeliydiler ve onu izlemeliydiler.

“Oysa kendilerine, dini yalnız Allah’a halis kılarak ve muvahhidler olarak O’na kulluk etmeleri, namazı kılmaları, zekâtı vermeleri emredilmiştir. İşte doğru din budur.” (Beyyine 98/5)

Dahası insanlar tek bir ümmetti. Allah (cc) müjdeci ve uyarıcı olan peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere kitapları hak olarak indirdi. (Bekara 2:213. Yûnûs 10:19) Onlar kendilerine gelen kitaba (vahye) uyarak peygamberin etrafında vahdet oldular. Ama ne yazık ki sonradan gelen bazıları vahyin çizgisinden koptular. Bu yüzden ihtilafa (ciddi anlaşmazlıklara) düştüler. Bu ihtilaf veya tefrika da onları dinin özünden uzaklaştırdı.

Şu âyet müslümanlara hitap ediyor. “Biliniz ki, sizin şu ümmetiniz bir tek ümmettir, ben de sizin Rabbinizim. Onun için yolumdan çıkmaktan sakının. Ama insanlar, aralarındaki inanç bağlarını keserek gruplara ayrıldılar. Her kesim (hizip) kendinde bulunan (din anlayışı ile) övünüp durmaktadır.” (Mü’minûn 23: 52-53)

Âyetler, İslâm ümmetine; “Siz böyle yapmayın, başkaları gibi dinde tefrikaya düşmeyin, hak dinin kurulmasını istediği ümmet birliğini bozmayın” diyor. “İslâm’ı Müslümanlara sırt çevirtecek şekilde anlamayın. Sizi dinin özünden uzaklaştıracak tavırlar takınmayın. Zira bu tefrikayı da, anlasmazlığı da, kavgayı da beraberinde getirir” diyor. Diyor da, bazı Müslümanlar bu uyarıya kulak asmadılar, şimdilerde kulak asmıyorlar. Din konusunda bildiklerini okumaya devam ettiler, ediyorlar.

Kur’an’ın bir uyarısı da şöyle: “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra tefrikaya düşenler ve (olumsuz) ihtilaf edenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.” (Âli İmran 3:105)

Kimdir bunlar? Bir çok tefsirciye göre; kendilerine açık ve sağlam belgeler geldikten sonra din konusunda yine de tefrikaya düşenler Yahudiler ve Hrıstiyanlardır. (Zamahşerî, Keşşaf 1/391. Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 1/714. Mukâtil b. Süleyman, Tefsir, 1/85)

Buradaki ihtilaf iman edenleri tefrika düşüren anlaşmazlıklardır. Kendilerine kitap verilenler, hak dini anlama konusunda ihtilaf ettiler, fırka fırka (hizip hizip) oldular. Bunun sebebi yukarıdaki âyetlerde işaret edildiği gibi aralarındaki çekememezlik, düşmanlık ve hevalârına, yani kesin ilme dayanmayan görüşlerine uymalarıydı.

Kur’an bir önceki âyette Müslümanların “Allah’ın ipine toptan sarılarak cemaat olmalarını” emrediyor, olumsuz ihtilaftan, tefrikadan sakındırıyor. Bundan önceki ümmetlerin neden helâk olduklarını haber veriyor.

Kimilerine göre de bu âyet İslâm geldikten sonra onda bid’atler uyduranlar hakkındadır. Zira itikatte uydurulan, vahye uymayan bid’atler imandan (dinin özünden) uzaklaşma sebebi olur. (el-Hâzin, M. b. İ. Lübâbu’t-Te’vîl fi-Meâni’t-Tenzîl, 1/282)

“Geçmişte peygamberlerin getirdikleri kitaplara ve apaçık delillere rağmen insanlar, anlamsız ve faydasız tartışmalar yüzünden asıl görevlerini unutmuşlar ve kendilerine tevdi edilen emâneti koruyamamışlar. İçine düştükleri ihtilaf bölünmeye sebep olmuştur. Bu yüzden Allah, Müslümanları uyarmakta, geçmiş milletlerin düştüğü hataya düşmemelerini emretmektedir.” (Heyet, Kur’an Yolu DİB, 1/481)

Tefrikaya düşme tehlikesi İslâm’ı kendi hevâsına, mezhebine, tarikatına, grubuna, cemaatine göre anlayıp onu hak, diğer yorumları din dışı sayma, Müslümanlarla çekişme, kavga etme saplantısıdır.

Bazıları dini işine geldiği anlar, kafa yapısına uyacak şekilde yorumlar, kendileri dine uyacaklarına, dini kendi pozisyonlarına uydururlar. Böyle olunca da dinin asıl kaynaklarına uymayan yorumları benimseyenler, yanlış bir görüş etrafında kümelenerek grup grup olurlar. Sonra da her grup kendi anladığını din zanneder, sahip olduğu yorum ile övünüp durur, başka yorumları sapıklık olarak nitelemeye başlar.

İşte bu tefrikanın, olumsuz ihtilafın ta kendisidir. Kur’an bu hatayı şöyle açıklıyor: “Dinlerini parçalayan (ferrakû) ve bölük bölük olanlardan (olmayın. Bunlardan her fırka (grup), kendilerinde olan ile böbürlenmektedir.” (Rûm 30:32)

Kim neyi iddia ederse etsin sonunda Allah onların hakkında hüküm verecektir. (En’am 6/159)

Dinde tefrikaya düşmenin en önemli sebebi insandaki ‘bağy-azma’ duygusu, başkalarına hükmetme tutkusu, daha dindar görünme duygusu, ya da başka toplumlardan olumsuz etkilenme tehlikesidir.

Tefrika, yani dini bozma, aslından uzaklaşma, onda ayrılığa düşme, fırka fırka olup dağılma hastalığı yalnızca müşriklere ve kitap ehline ait bir yanlış değildir. Aynı hataya Müslümanlar da tarihte düştüler. Bugün de düşmeye devam ediyorlar. Bugün, Müslümanların birbirine sırt çevirmesine, ötekileştirmesine, kavgalarına sebep olan grupların, fırkaların, cemaatlerin sayısını kimse bilmez.

 

-Ruhbanlık uydurmak

Dinde aşırılığın ve dinin özünden uzaklaşmanın bir göstergesi de “ruhbanlık” anlayışıdır. Kur’an, bu yanlışa şöyle işaret ediyor: “… Fakat (Hrıstiyanlar), bizim onaylamadığımız bir ruhbanlık uydurdular. Halbuki onlardan sadece Allah’ı hoşnut edecek hususlara uymalarını istemiştik. Üstelik ruhbanlığa hakkıyla da uymadılar…” (Hadid 57:27)

Bu uydurulan ruhbanlık dinde aşırılığın ta kendisi idi. Halbuki Allah onlara böyle emretmedi. Üstelik onları bu aşırılık konusunda uyarmıştı: “Ey ehl-i kitap! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, gerçekten başkasını söylemeyin…” (Nisâ 4:171)

“De ki: “Ey Kitap ehli! Hakkın dışına çıkarak dininizde aşırı gitmeyin. Daha önce sapmış, birçoklarını da saptırmış ve dümdüz yoldan da şaşmış bir milletin arzu ve keyiflerine uymayın.” (Mâide 5:77)

Onlar daha dindar olma niyetiyle kendilerine emredilmeyen ruhbanlığı icat ettiler, ancak bu konudaki iddialarına kendileri bile uymadılar.

Burada da Müslümanlara bir uyarı var. Zira Müslümanların bir kısmı Vahiy geldikten sonra, tıpkı ruhbanlık gibi bir dinî hayat uydurdular, kendi kafalarından ibadetler, günahlar icat ettiler. Dini yaşamada (kullukta) Peygamber’in örnekliğini ıskaladılar. Kurumlar kurdular, hiyerarşik düzenler, prensipler/ilkeler geliştirdiler, yeni kutsallar, kutsal adamlar, kurtarıcılar icat ettiler.

Halbuki vahye dayalı din, kolay yaşanabilir ve kolaylık dinidir. Onda aşırılığa gitmek, kendi kendine zorluk çıkarmak, onda olmayan şeyi ona eklemek, onda olanı keyfine göre çıkarmak, ifrattır. Dinde ifrat edenler yenik düşerler, zarar ederler.

Ebu Hureyre’nin rivâyetiyle Peygamber (sav) bu gerçeği şöyle haber veriyor: “Din kolaylıktır. Dini aşmak isteyen kimse, ona yenik düşer. O halde, orta yolu tutunuz, en iyiyi yapmaya çalışınız, o zaman size müjdeler olsun; günün başlangıcından, sonundan ve bir miktar da geceden faydalanınız.” (Buhârî, İman/29 no: 39. Nesâî, İman/28 no: 5037)

“Orta yolu tutunuz, amellerinizi mükemmelleştirmeye ve Allah’a yakın olmaya gayret ediniz. Sabahleyin, öğle ile akşam arası çalışınız. Bir parça da geceden faydalanınız. Aman acelesiz gidin, telaşsız gidin ki varacağınız hedefe ulaşasınız.” (Buhârî, Rikâk/18 no: 6463. Bir benzeri. Buhârî, Marzâ/19 no: 5673)

 

-Ne yapmalı

“Ey iman edenler! Eğer fasık biri size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın. Aksi halde bilmeden bir topluluğa fenalık edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurât 49:7

İlk dönem tefsircilerinden Katâde, bu âyeti okuduktan sonra, kendisini dinleyenlere şöyle demiş: “Âyetin söz konusu ettiği kişiler Peygamberin arkadaşlarıdır. Şayet Peygamber onların isabetsiz görüşlerine göre hareket edecek olsaydı, sıkıntı yaşarlardı. Sizlerse görüş ve akıl yönünden sahabelerden daha zayıfsınız. Herkes kendi görüşüne şüphe ile baksın ve Kitab’a sımsıkı sarılsın. Zira Allah’ın kitabı onunla amel etmek isteyenler için bir garantidir.” (Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 11/386)

Allah (cc) kendi yolunu insanlara bildirdikten sonra; “…Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah’ın yolundan ayırır (teferraka)” (En’am 6:153)

“Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerinde yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiç bir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler” (Rûm 30:30) buyuruyor.

Peygamber, (sav) İslâm ümmetinin içine düşeceği bu tefrika belâsını şöyle haber veriyor: “Yahudiler yetmişbir veya yetmişiki fırkaya ayrıldılar. Hırıstiyanlar da yetmişbir veya yetmişiki fırkaya/gruba ayrıldılar. Benim ümmetim de yetmişüç fırkaya ayrılacaktır.” (Ebu Dâvud, Sünnet/1 no: 4596. Bir benzeri: Tirmizî, İman/18. İbn Mâce, Fiten/17 no: 3993)

Unutmamak gerekir ki hadislerdeki rakamlar sayısal değeri değil, çokluğu ifade eder. Bu da Müslümanların sonraki dönemlerde pek çok gruba, mezhebe, cemaata, tarikata, hizibe/fırkaya ayrılacakları, hatta bu konuda ehl-i kitabı bile geride bırakacakları gerçeğidir.

Yapılması gereken şey; âyette geçtiği gibi “Allah’a ve O’nun gönderdiği fıtrat dinine” uymaktır. Dini asıl kaynağından Kur’an ve sahih Sünnet’ten öğrenmeye, Hz. Peygamber’in (sav) öğrettiği gibi uygulamaya çalışmaktır. Dini sahih şekilde, ana kaynağa uygun olarak anlayan, yorumlayan sahabe, kişi (âlim) ve akımlardan faydalanmaktır. Bid’at ve hurefeleri din saymamak, hevâ ve heveslerin icat ettiği uydurma dinlere itibar etmemektir. Bunun yanında mezhep, tarikat, cemaat, ülke, parti (fırka/hizip) asabiyetine düşmemek, bunları din haline getirmemektir. Bunların yüzünden “din kardeşliğine ve bunun hukukuna zarar vermemektir. Allah’ın razı olabileceği bir hayatı yaşamaya çalışmaktır.

19.10.2019

Zaandam-Hollanda