Lugavi çerçeve

Kurbân, en yalın haliyle “yaklaşmak, yakın olmak” manasına gelir. Kelime, Kur’ân, furkân, sultân ile aynı vezinden gelir. Bir mübalağa kipi olan fu’lân mastarının ait olduğu vezin, hem sürekliliği hem de ‘kök manasının tüm olumlu çağrışımlarıyla ağzına kadar dolu olmayı’ ifade eder. Lugavi olarak “yaklaşma”nın tüm olumlu anlamlarını kapsar. Yakınlığın nihai noktası “huzurda” olmaktır. Kurbân, “sürekli huzurla olmak” demektir. “Kurban” kelimesi Türkçe’de Kur’ân’dan iktibasla kullanılmaktadır (Maide 5/27; Âl-i İmrân 3/183). Türk dilinde, “bayram kurbanı” anlamına gelen udhiyye (edhâ, edâhi, dahâya) ve hac kurbanı anlamına gelen hedy anlamlarının her ikisi için de mücerret halde kullanılır. Nezr için “adak kurbanı”, ‘akîka için “akika kurbanı” denir. Kur’ân’da nusuk, nusk, mensek, nezr, nahr, zebh, zibh, zebîh gibi kelimeler “kurban” kelimesinin çağrışım alanına dâhildir.

Kurban, mefhum olarak birçok Kur’âni kavramla aynı gözede buluşur. Mesela Allah Rasulü’ne daha vahiy sürecinin başlangıcında emredilen adama tarzı olan tebtîl (Rabb’ini an ve bütün varlığını O’na ada! Müzzemmil 8), yine Hz. Meryem’in annesinin Meryem’i adamasını ifade eden nezr (Âl-i İmrân 3/35) bunlardandır. Musevi gelenekteki kurumsal adamayı ifade eden nezr de, Kur’ân’daki bireysel adamayı ifade eden tebtîl de, bir ömrün Allah’a kurban edilmesini ifade ederler. İnfak ve sadaka, servetin kurban edilmesidir. Vakıf (vakf), malın ve taşınmazların kurban edilmesidir. Şahadet, canın kurban edilmesidir. Hatta misak ve ahd’e giren sözler de, kurban ile aynı anlam alanında değerlendirilerek “sözün kurbanı” sayılabilir.

Kurban: Dünyevileşmeye karşı ilahi uyarı

Elbet kurban ile kastedilen “Allah’ın yaklaşması” değil, “Allah’a yaklaşma”dır. Onun için açılımı, hem failin hem mef’ulün yaklaşmasını birlikte ifade eden kurbullah biçiminde değil, et-takarrub ilallah (Allah’a yaklaşmak) biçimindedir. Zira Allah kuluna zaten yakındır; hem de şahdamarından bile yakın. Mesele kulun Allah’a yakın olup olmaması meselesidir. Ve kurban, tüm ibadetler gibi kulu önce kendi öz benliğine, sonra Allah’a yaklaştırır.

Kurbanın maldan sunulması anlamlıdır. Verdiği mesaj açıktır: Allah’ın insana bahşettiği dünyalıkların insan ile Rabb’i arasına girmesine mani olmak. Kurban, Rabb’in bahşettiği dünyevi nimetleri O’ndan uzaklaşmak için değil O’na yaklaşmak için kullanma temrinidir. Özünde “Ey insan, dünyevileşme!” talimatıdır. “Sahip olmak mı – ait olmak mı?” ikileminde, birincisine işaret eder. Yani servete ait olmayıp gerçekten sahip olmanın doğru yolunu öğretir. Zira insan, malı mülkiyet bildiğinde veremez. Kişi veremediğine sahip olamaz, veremediğine ait olur. İnsan, malı emanet bildiğinde verebilir; Allah için verdiğinde ise gerçekten sahip olur.

Kurban da, diğer birçok ibadet gibi, Muhammedi davetle ortaya çıkmış bir ibadet değildir. Kur’ân’dan anlıyoruz ki, önceki ümmetlerde de kurban ibadeti teşri kılınmıştı: “Biz her ümmet için kurban kesmeyi bir ibadet kıldık” (Hac 34). Âyetteki mensek kelimesi kip olarak “kurban kesmek, kurban kesme zamanı, kurban kesme mekânı” manalarının her üçüne birden delalet eder. Fakat aynı kökten gelen nusuk çoğulunun En’am Sûresi’nin 162. âyetinde “ibadet” vurgusuyla kullanılması da gösteriyor ki, tarihsel açıdan kurban ibadeti, ibadetlerin “anası” mesabesindedir.

Maide Sûresi’nde anlatılan Âdem’in iki oğlu kıssası bunu teyit eder (âyet 27). Habil ve Kabil adlarıyla bilinen Âdem’in iki oğlu (ya da zımnen: “âdemoğluna mensup iki kişi”) Allah’a kurban sunmuşlardı. Tevrat’ın Tekvin bölümünden öğrendiğimize göre (4:1-8) hayvancılıkla uğraşan Habil’den kabul edilmiş, çiftçilikle uğraşan Kabil’den kabul edilmemişti. Kabul edilmeme gerekçesi sunulan kurbanın ziraat mahsullerinden oluşu değil, sahip olduğunun en kötüsünü sunmasıydı. Kabil’in kardeş katili olmasıyla neticelenen bu süreci başlatan duygusal sapmanın adı ne “kıskançlık” idi ne de “cimrilik”. O zehirli duygunun adı “dünya sevgisi” idi. Allah Rasulü de bu duygusal sapmanın fenalığını ifade sadedinde şöyle demişti: “Dünya sevgisi tüm kötülüklerin başıdır.”

Kur’ân’da kurban ibadeti, hep hac ibadeti bağlamında dile gelir. Zira kurban, Hz. İbrahim’den beri haccın bir parçasıdır. Kevser Sûresi’nin son âyetinde mücerret olarak gelir. Ne var ki bu âyet, “kurban kesme”yi değil, kılınan her tür namazı ve kesilen her tür kurbanı “Allah için” yapmayı emreder. Allah Rasulü hacca gitmediği halde kurban kesmeyi sünnet edinir ve bunu ümmetine de tavsiye eder. Bununla Rasulullah birçok şeyi amaçlamış olabilir. Bunların başında, haccın coşkusunu müminlere kurban üzerinden yaşatmak gelse gerektir.

Hz. İbrahim rüyasında kendisini, ahir ömründe kavuştuğu biricik yavrusunu kurban ederken görür. Âyette şöyle buyurulur: “Sen rüyanı tasdik ettin!” (Saffat 37/105). O, en sevdiği varlığı olan biricik yavrusu İsmail’den Allah için vazgeçebileceğini isbat ederek rüyasını gerçekleştirmiştir. Burada irfan ekolüne mensup bazı isimlerin, tasdik kelimesinden yola çıkarak verdiği alternatif mana da nüktelidir. Buna göre Saffat Sûresi’nin 105. âyetinin açılımı şudur: “Ey İbrahim! Sen rüyayı (tâbir etmen gerekirken) tasdik ettin!” Neyse ki netice aynı kapıya çıkmış, sonuçta İsmail’in kurban olmasının yolunun, “kesilmek” değil “adanmak” olduğu gösterilmiştir.

Kurban ibadetinin gayesi müminleri dünyevileşme tehlikesine karşı uyarmaksa, hikmeti de Allah’ın mahlûkat için tayin ve tesbit ettiği “varlık hiyerarşisi”ne (meratibu’l-vücud) riayettir.

Kurban: Bir varlık hiyerarşisi talimi

İbadetlerde üç şey aranır:

İllet, maslahat, hikmet. İlletler ibadetlerin sebepleriyle, maslahatlar yararlarıyla, hikmetler ise gayeleriyle ilişkilidir.

Hikmetsiz ibadet olmaz, zira:

  1. Allah abesle iştigal etmez. İnsan da, insan için konulan emir ve yasaklar da abes değildir: “Yoksa Bizim sizi anlam ve amaçtan yoksun olarak yarattığımızı mı sanıyorsunuz? (Müminun 23/115).
  2. İbadetleri ibadet yapan niyetlerdir. Niyet, bir bilinçlilik halidir. Dolayısıyla niyet, bir amaçlılık ve anlamlılık halidir. Anlamsızlığın ve amaçsızlığın olduğu yerde niyetten söz edilemez. Bu, kurban ibadeti için de geçerlidir. Niyet, bir ibadetin “aksa’l-ğaye”sini gösterir.

Hikmetler bazen illetlerle, bazen de maslahatlarla karıştırılır. Oysaki hikmetler gayelerle alakalıdır. Zira hikmet “muhakeme” yoluyla “ihkam” veya “hükm”dür. Tümevarım yöntemiyle bir okuma sonucunda peygamberlere “kitap ve hikmet” verildiğini söyleyen âyetler, kitabı hayata dökecek bir muhakemeye işaret ederler. Bir ibadetin hikmeti, onu hayatın içinde bir yere “bağlamak”tır. Yani, onun anlam ve amacını keşfetmektir. Onun, insanın “ma hulika leh”ini (yaratılış amacını) gerçekleştirmede oynadığı rolü tesbit etmektir.

İbadetlerin hikmeti bazen onları emreden nasların açık ve zımni delaletleri ve hâl karineleri yoluyla, bazen de muhakeme ve tümevarım yoluyla bilinebilir. Kurban ibadetinin hikmeti, kurbanın amacını açıklayan Kur’an’daki tek yer olan Hac Sûresi’nin 36 ve 37. âyetlerinde mündemiç bulunmaktadır:

“Hayvanların kurban edilmesine gelince; Biz onu sizin için içerisinde nice hayırlar barındıran Allah’ın simgelerinden biri olarak (ibadet) kıldık: /…/ Bu böyledir; zira Biz onları sizin emrinize âmade kılmışızdır; umulur ki şükredersiniz.”

“Onların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat sizden O’na ulaşan yalnızca O’na karşı gösterdiğiniz derin sorumluluk bilincidir. Böylece, onları size musahhar kıldı ki, size yol gösterdiğinden dolayı Allah’ın yüceliğini layıkıyla takdir edesiniz; ve (sen Ey Peygamber,) iyileri (O’nun rızasıyla) müjdele” (Hac 22/36-37).

Bu âyetler kurbanın hikmetini onun eti ve kanı gibi maddi unsurlarında, sosyal ve ekonomik katkısında değil, manevi boyutta aramamız gerektiğini gösterir.

Bu iki âyette kurbanın hikmetini bulmamızı kolaylaştıran iki ibare vardır: 36. âyetin sonunda yer alan “Kezâlike sahharnâha lekum (Böylelikle Biz kurbanlıkları size musahhar kıldık)” ve 37. âyetin ortasında yer alan şu cümle: “Kezâlike sahharaha lekum (o hayvanları size musahhar kıldığını işte böyle gösterdi).”

Teshir, insanın ekremiyyet sırrıdır ve yaratılmışlar içindeki kerametini gösterir. Teshir âyetlerindeki lam’ın dilsel konumu gereği, hem “insanın emrine âmade kılınma”yı hem de “insana hizmet maksadıyla bir yasaya uygun yaratılma”yı ifade eder. Diğer bir ifadeyle, bir şeyin insana musahhar kılınması, onun üzerine Allah’ın “insanî hizmete mahsustur” yazmasıdır. Kur’ân’a göre, Allah, nehirleri, yıldızları, Güneş’i ve Ay’ı, geceyi ve gündüzü, denizleri, yerde ve gökte bulunan her şeyi, kuşları ve bulutları insana musahhar kılmıştır. Kurban edilen hayvanlar da musahhar kılınanlar arasındadır. Kurbanın hikmeti kezâlike işaret ismiyle “musahhar kıldığımızı beyan için kurban kesilmesini teşri kıldık” zımni ifadesinde yatmaktadır.

Teshir, kavram olarak “meratibu’l-vücud”a (varlık hiyerarşisi) delalet eder.

Kur’ân teshiri hatırlatmakla, dolaylı olarak şirki ortadan kaldırmayı, doğrudan varlık mertebelerini gözetmeyi amaçlamıştır.

Allah, şirki kendisine zarar verdiği için değil, insana zarar verdiği için yasaklamıştır. Şirk, özne olarak yaratılan insanın eşya karşısında kendisini nesneleştirerek tüketmesidir. Ve her şirk, insanın ilahi yaratılış hiyerarşisindeki yerini unutması sonucunda gerçekleşir.

Teshirin asıl amacı, varlık hiyerarşisine dikkat çekmektir. Varlığın bir hiyerarşiden yoksun olduğunu düşünmek, tesadüfü yaratıcı ilan etmekten başka bir şey değil. Bu tür materyalist bir yaklaşımın ahlaki nihilizmle sonuçlanması bir yana, insanın kendi değerinihaddini bilmemesiyle, dolayısıyla insanın ve insanlığın tükenişiyle sonuçlandığı bir hakikat. Kur’ân’ın, insanın “ahsen/en iyi” oluşundan söz etmesi, haddizatında ilahi yaratışta bir hiyerarşinin varlığının açık delilidir.

İnsan varlık hiyerarşisini her bozduğunda, başına iş alır. Sahte kutsalların icadıyla sonuçlanan tüm sapmaların temelinde, varlık hiyerarşisine hürmetsizlik yatar. Eğer varlık hiyerarşisi bozulursa, işte o zaman insan kurban edilmiş demektir. İşbu yüzden kurban, sadece insanın Allah karşısındaki haddini değil, eşya karşısındaki değerini de öğrenmesidir.

Kur’ân’da insanoğlunun emrine âmade kılındığı vurgulanan unsurları hatırlayalım: Yıldızlar, Güneş, Ay, okyanuslar, nehirler, gece, gündüz ve hayvanlar… Bunlardan bazılarının karşısında insanoğlu kendisini aciz hissetmiştir. Bu acziyet giderek korkuya, korku tazime, tazim takdise, takdis tapınmaya dönüşmüştür. Güneş’e, Ay’a, yıldızlara, denize, ırmağa tapınan kadim kavimleri hatırlayalım. Mesela eski Mısırlıların “güneş tanrısı”, Sümerlerin “ay tanrıçası”, Urluların taptığı yıldızlar, Mısırlıların kutsadığı Nil bu türdendir. Mısırlılar, her sene bâkire bir kızı Nil’e kurban ederlerdi. Yine musahhar kılındığı buyurulan gece de öyle. Cahiliyye insanı geceyi bir tür “şer ilahı” gibi tasavvur etmeye başlamıştı. Kur’ân’da geceye yemin edilmesi onun da Allah’ın buyruğu altında olduğunu ifade eder aynı zamanda.

Musahhar kılındığı buyurulan unsurlardan yabani hayvanları temsilen kuşlar ve evcilleri temsilen de kurbanlık hayvanlar, insanın minnet duygusuyla başlayan süreç sonunda tanrılığa terfi ediyorlardı. Tüm animist ve pagan toplumlarda totemlerin ve kültlerin birçoğunun vahşi veya evcil hayvanlar olması tesadüf değildi.

Varlık hiyerarşisi bozulunca ineğiniz tanrınız olur

Nuh Sûresi’nin 21-23. âyetlerinde anılan beş puttan yeğus’un “arslan”, ye’uk’un “at”, nesr’in “kartal” figürleri olduğunu Kelbi’nin Kitabu’lAsnam (Putlar Kitabı) adlı eserinden öğreniyoruz. Bunlar Beni Gatif’in, Hemedan’ın ve Himyerlilerin putlarıymış. Peki, ya Kureyş? Ya bölgenin en vazgeçilmez hayvanı olan deve? Onu neden put olarak göremiyoruz?

Bu sorunun cevabı için Maide Sûresi’nin 103. âyetini okumamız gerekecek:

“Ne bahîra ve sâibe, ne de vasîle ve hâm Allah’ın emri değildir. Fakat hakikati inkârda direnenler Allah’a iftira ediyorlar. Zira onların çoğu kafalarını kullanmıyorlar.”

Cahiliyye insanı, sonuncusu erkek olan beş yavrulu dişi deveyi kutsuyor, bunun alâmeti olarak kulağını yarıp adını “kulağı yarık” anlamına gelen bahîra koyarak salıveriyordu. Adandığı için seyip olarak salıverilen deveye sâibe adını veriyorlardı. Sulbünden on deve gelmiş olan erkek deveyi kutsayıp salıveriyorlar, adına hâm diyorlardı. İlk doğumda ikiz doğuran koyun ve keçinin ikizlerinden erkek olanını kutsayıp salıveriyorlar ve adını da vasîle koyuyorlardı. Bu tür hayvanlara birer işaret koyup salıveriyorlardı. Sırtına binmiyorlar, kesip yemiyorlar, tüyünden ve sütünden istifade etmiyorlardı. Bir tür minnet duygusuyla yapılan bu uygulama, sahte bir kutsallık icadıydı. Bu sahte kutsallık ve dindarlık gösterisi, ekmeğin sahibine şükredeceği yerde ekmeğe şükreden şaşkınlıktan başka bir şey değildi. Bu, hayvana da eziyet idi. Çünkü o deve artık “Allah’ın devesi” oluyor, ona ne yem ne de su veriyorlardı.

Aslında Semud kavminin helâk kıssasında merkezî bir yer işgal eden “deve”, bu kavmi helâke götüren sürecin temelinde varlık hiyerarşisini ihlalin yattığını gösteriyordu. Bu deve için Kur’ân’da “Allah’ın devesi” tabiri kullanılır. Aslında bu “Allah’ın beyti”, “Allah’ın arzı” ibareleriyle aynıdır. Yani “kamu malı”nı ifade eder. Onlar muhtemelen, “Allah’ın devesine” varlık hiyerarşisini bozan bir tasavvurla yaklaşmışlardı. Mekke müşriklerinin Sâibe, Ham ve Vasile adını koyarak bir yandan kutsadıkları, öte yandan “Allah’ın devesine Allah baksın” mantığıyla aç ve susuz bırakmalarına benzer bir tavır sergilemişlerdi. Sonuçta Allah’ın devesine Allah’ın suyunu çok görmüşler, bu tasavvur onları helâke sürüklemişti.

Varlık hiyerarşisini bozmanın en tipik örneği eski Mısır’dır.

Eski Mısır’da Apis kültü, Mısır dininde merkezî bir yer işgal eder. Apis boğası/öküzü, toprağı sürdüğü için kutsaldır. Onun alt kategorisi olan inek ise Apis’in astı olan bir tanrıdır. Nihayet, varlık hiyerarşisini bozma sonucunda koca ülkeyi bir öküz yönetmeye başlar. Şöyle ki: Apis rahiplerinin tek bir görevi vardır: Memphis’teki Apis mabedinde bulunan kutsal öküzü gözlemleyerek, onun hareketini, kuyruk sallamasını, kulak oynatmasını, ses çıkarmasını yoruma tâbi tutmak. Koca ülkenin savaşa girip girmeyeceğine bu yöntemle karar veriyor, Nil’in o yıl taşıp taşmayacağını bu yöntemle kestirmeye çalışıyorlardı. Bu hayvan öldüğünde “tanrı” ilan ediliyor, “serapeum” adı verilen görkemli anıt mezara konuyordu.

Hz. Musa’nın vahiy almak için İsrailoğullarını kendi başlarına bırakmasından istifadeyle Samiri’nin altın takılardan imal ettiği buzağı da Mısırlıların inek tanrısının bir astıdır. Varlık hiyerarşisini bozma sürecinin, sonunda nereye varıp dayandığının en tipik örneğidir bu. Bu öyle bir aşağılık duygusu ki, onun taptığı öküze, hatta ineğe kendisini layık görmeyip, ineğin yavrusuyla (buzağı) yetinmek. Kur’ân’ın ifadesiyle “aşağılık maymunlar” derekesine düşmektir bu (Bakara, 2/65). Bu çarpılmış bilinç, adalet ve özgürlüğü soğan ve sarımsakla takas etmeye kalkacaktır:

“Bir zaman da demiştiniz ki: Ey Musa! Biz tek çeşit yiyecekten bıktık: Rabb’ine yalvar da, bize yeryüzünün değişik ürünlerinden; sebzesinden, acurundan, sarmısağından, mercimeğinden, soğanından versin! (Musa) şöyle cevaplamıştı: “Hayırlı olanı daha değersiz ve aşağı olanla mı değiştirmek istiyorsunuz? Öyleyse dönün Mısır’a, istediklerinizin tümü orada sizi bekliyor!” (Bakara, 2/61).

Kurbanın hikmeti bütün bu izahlardan sonra şöyle özetlenebilir: Kurban ibadeti, insanoğluna varlık hiyerarşisinin önemini anlatan SEMBOL bir ibadettir. Kurbanın mahiyetinin açıklandığı Hac Sûresi’nin 36 ve 37. âyetlerinde üstelik iki kez vurgulanan “TESHİR”, varlık hiyerarşisinden başka bir şey değildir.

Kurban, bu manasıyla yalnızca kulun Allah’a yaklaşması değil, hem kendi öz varlığına hem de kendini çevreleyen varlıklara ‘doğru’ yaklaşmasıdır. Kurban, zımnen “Allah’ım, senin varlık için koyduğun hiyerarşiyi bozmayacağım” sözüdür.

Kurban, Yaratan’ın yarattıklarının yerini ve makamını belirleme hakkını kabul etmek ve bu hakka riayet etmektir. Buna riayetsizliği mahlûkata zulüm olarak görmektir. Bunu değil de kurban kesmeyi zulüm ve vahşet olarak algılayan modern zihin, milyonların ölümünü kahkahayla izlerken ölen köpeğine ağlayan Hitler’in ruh halini çağrıştırmaktadır. Şefkat zehirlenince, zehirler. Zehirli şefkat şefkat değildir, zulmün âlâsıdır. Varlık hiyerarşisini bozmanın sonucunun neye mal olduğu görmek için ineklerin kutsandığı Hindistan’a gitmeye gerek yok. Vareden’e hürmet, onun koyduğu hiyerarşiye hürmeti gerektirir.

Sonuç

“Allah’a ne onların etleri, ne de kanları ulaşır; fakat sizden Allah’a ulaşan yalnızca takvanızdır.”

Âmennâ ve saddaknâ.

Şu halde, açık ve net olarak şunu söyleyebiliriz: Kestiğimiz hayvanlara “kurban” adını vermemiz mecazidir. Zira onlardan Allah’a takarrub edip yaklaşan bir şey yoktur. Hayvanların ‘takva’sından da söz edilemeyeceğine göre, aslında kurban eyleminde isbat-ı vücud eden insandır.

Canını veren kurbanlık hayvan olduğu halde, bizden Allah’a takvanın ulaşması ne demektir?

Bilincin huzur-ı ilahiye miraç etmesi, yani Allah’ın huzuruna çıkması demektir. Tıpkı canlıların ruhu olduğu gibi, salih amellerin de ruhu vardır. Salih amelin ruhu bilinçtir. Kurbanın etleri ve kanları ulaşmadığı hâlde, Allah’a kuldan yükselen takva işte o bilincin ta kendisidir. Şu halde, kesilen hayvanın bedeni üzerinden yapılan tüm ikameci yorumlar bir tarafa, aslında kurban olayında gerçek kahraman, kesilen kurban değil, o kurbanı kesen insandır. Zira insan, takvasıyla Allah’a kurbiyyet kesbetme yeteneğine sahiptir. Bunun için ölmek zorunda değildir insan. Fakat Rabbiyle arasına gerilen dünyalıkları kesip atmak zorundadır. Bunu yaptığında, insan, gerçek bir kurban olacaktır.

Değilse, ikame teorisinde iddia edildiği gibi, koçun kurban edilmesi İsmail’i ölümden kurtarmamıştır. O sonunda yine ölmüştür. Verilen mesaj ise açıktır: Hz. İbrahim’in takvasının Allah’a ulaşması için, İsmail’in etine ve kanına ihtiyaç yoktur.

Ama kesilen kurbanla ölümsüzleşen bir şey var: Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in takvası. Yani İbrahimî ve İsmailî bilinç (takva), Allah’a takarrub ederek huzur-ı ilahiye çıktı. Allah’ın büyüklüğünü bilmenin verdiği ürperti ve titreyiş (: haşyet), cehaletten kaynaklanan korkuya (: havf) galip geldi.

Ve kurban, kelimenin içerdiği “süreklilik” vurgusunun da ihsas ettiği gibi, “sürekli huzurda olma” haline dönüştü. Tıpkı Kur’ân’ın dediği gibi:

“Size sadece tek bir öğüdüm var: İster tek başınıza olun ister başkalarıyla birlikte olun; (asla Allah’ın huzurunda bulunduğunuz gerçeğini unutmayın)!” (Sebe’ 34/46)

Mustafa İSLAMOĞLU