İsmaillerimizi verebilmek

Sözlükte “yaklaşmak” anlamında kullanılan kurban, Kur’an literatüründe tek bir ibadet için kullanılmamıştır. Allah rızasını elde etmek gayesiyle yapılan her meşru faaliyet, hizmet[1] ve kişiyi Allah’ın rızasına yaklaştıran bütün eylemler[2] anlamında kullanılmıştır. Tarih boyunca hemen hemen bütün dinlerde kurban uygulamaları olmuştur. Ancak kurbanlıklar, kurban etme şekilleri ve amaçları farklı olmuştur. Bazı dinlerde bitkiler, kümes hayvanları hatta kuşlardan bile kurban verilirdi. Hıristiyanlar Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesini bir Kurban olarak telakki ederler. Bununla da insanların günahlarına karşılık Allah’ın Hz. İsa’yı feda ettiğine inanırlar. Kurban, Allah yolunda fedakârlığın ona teslim olmanın ifadesidir. Mü’minler Kurban kesmekle, cedleri Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’in şanlı hatıralarını anmakta, tazelemekte ve gerektiğinde kendilerinin de aynı teslimiyet ve fedakârlığa hazır olduklarını ifade etmektedirler. Kurban, fedakârlık, ihlâs ve cömertliğin sembolüdür. Kişilik kazanılmasında da etkisi büyüktür.

Kurban, gerektiğinde canan için candan vazgeçebilmektir. İsmailleri ortaya koymaya vesile olmayan kurban, kasaplık yapmakla oyalanmaktır. “Kurbanın ne etleri ne kanları Allah’a ulaşır. Belki kesenlerin takvası Allah’a ulaşır.” (Hac 22/37) âyeti bu gerçeğe işaret etmektedir. “İnananlardan, Allah’a verdiği ahdi yerine getirenler vardır. Kimi bu uğurda canını sermiş kimi de beklemektedir. Ahitlerini hiç değiştirmemişlerdir.” (Ahzab 23/33) âyeti de bir yönüyle Enes b. Nadr’ın duruşuna işaret ederken diğer yönüyle de kıyamete kadar aynı sebat ve kararlılığı ortaya koyacak şahsiyetlerin bulunacağını işaret etmektedir.

Allah katında değer ölçüsü fedakârlık ve ümmet insanı olma bilinciyle bağlantılıdır. Tek başına zevki için yaşamayı hedefleyen kişi çok rahat yaşayabilir. Başta peygamberler olmak üzere ilk Müslümanlar, canı Allah’a adamanın gerçek anlamda hayat sürdürmek ve kurtuluş olduğunu, sergiledikleri duruş ile ortaya koymuşlardı. Sunacağımız örnekler imanın küfür, hakkın batıl karşısında zafer kazandığının, icbar ve zorbalıkla, inancın sönmeyeceğinin, söndürülemeyeceğinin yaşanmış öyküleridir. İslam’ın tarih boyunca elde ettiği somut zaferler, müminlerin kaba güçler karşısında sergiledikleri duruşlar ve gerektiğinde canlarını, İsmaillerini ortaya koymaları ile mümkün olabilmiştir. En makbul kurban, kişinin kendisini Allah’a ve O’nun dinine adamasıdır. Ceddimiz Hz. İbrahim dünya ateşini ahiret ateşine tercih etmekle bunu gösterdi. İkinci derecedeki Kurban, kişinin sevdiklerini Allah’a adamasıdır. Bi’ri Mauna vakasında Haram b. Milhan, isabet alıp kan içinde yere yığılınca, “Kâbe’nin rabbine yemin olsun kurtuldum” dedi. Kendisine darbeyi indiren kişi Haram’ın bu ifadesi karşısında şaşırıp kaldı. Allah yolunda şehit olmayı kurtuluş olarak telakki ettiğini duyunca etkilendi ve Müslüman oldu. İslam’a giriş gerekçesini kendisinden dinleyelim: Müslümanlardan birine mızrak sapladım. “Kâbe’nin rabbine yemin olsun kurtuldum” dedi. “Ölmek üzeresin, nasıl kurtulduğunu iddia edersin?” Şehadet kurtuluştur, şehit oluyorum. Müslüman’ın bu sebat ve fedakârlığı benim de İslam’a girmeme neden oldu.”[3] İsmaillerini ortaya koyamayanlar kasaplıkla oyalanıp durmaktadır. İnsan, belirli ilkeler istikametinde insanlığın yararı için çalışırsa etki ve hizmeti ebedi hayata kadar uzar, tüm insanlığa yarar sağlar. Sadece kendisi için 3 Mazin, er-Râid, 2/173. yaşayan ise “hayırda çığır açma” sevabından mahrum kalır. Müslüman, nasıl istirahat edebilir ki? Hz. Peygamber “Kim müminlerin dertleriyle ilgilenmezse onlardan değildir”[4] dediği halde mümin nasıl rahat edebilir? Yerine getirmediği vecibeleri duruyorken nasıl olur da rahat eder? Mukaddesatı ayaklar altında çiğnendiği halde nasıl rahat edebilir? Şuursuz ve dini hissiyatı ölmüşlerin dışında kim rahat edebilir? Hasan Elbenna’ya şehid edilmeden kısa bir süre önce bir arkadaşı “Üstadım biraz istirahat etseniz olmaz mı? Deyince Üstat şöyle cevap vermiş. Aziz kardeş! (Öldükten sonra) uzun süre hem uyur, hem istirahat ederim cevabını vermişti.”[5]

Hz. Muhammed ve ashabının, yarım asırda İslam davasını insanlığa ulaştırmalarının sırlarını çözmeye çalışmamız gerekir. Kendisi için yaşayan, “İnsanların arasına katılıp onlardan gelecek eziyetlere katılan mümin, insanların arasına girip eziyetlerine katılmayanlardan daha hayırlıdır”[6] hadisinin müjdesinden uzak kalır. Ebu Yezid elBestâmî, “Mü’min, nefsini Allah’a adadığı için nefissiz kalmıştır, demektedir. Can ve malını Allah’a satan biri nasıl canım, malım var diyebilir.”[7]

Büyük âlim İbn Cevzi, Bağdat’ta insanların duyacağı bir biçimde şöyle seslenmişti: Bu yolda atılacak ilk adım Allah için canı ortaya koymaktır. Var mı böyle baba yiğit?[8] Hz. Peygamber de, ashabına en zor şartlarda iman duruşu sergilemeyi öğretti. Ashab; ey Allah’ın Resûlü en hayırlı şehit kimdir? diye sorduğunda, Hz. Peygamber, “Zalim bir idareciye iyiliği emredip, kötülükten sakındırdığı için öldürülen kişidir” buyurdu.”[9] Cihada gitmek üzere ayağını atının üzengisine koyan biri, en faziletli cihadı sorduğunda Hz. Peygamber, kendisine; “En faziletli cihadın zalim idareci karşısında hakkı söylemek” olduğunu beyan etti.[10] Bunun nedeni açıktır. Bunu söyleyen birinin şehit olma ihtimali vardır. Hatta inanmayan birini cephede öldürmek zalim birini zulmünden alıkoyacak bir gerçeği söylemek kadar sevap değildir[11].

Hz. Peygamber, Müslümanlardan kınayıcının kınamasından korkmama, hakkı her yerde söyleme ve bu uğurda sabır gösterme konusunda biat alırdı. Ubade b. Sabit anlatıyor: Hz. Peygamber zorlukta, kolaylıkta, leh ve aleyhimizde, bütün şartlarda İslam liderlerine itaat ve her yerde hakkı söyleme konusunda bizden biat aldı.[12] Bu makalemizde en büyük kurban anlamında kişinin nefsini Allah’a ve onun yoluna adamasına dair örnekler verip kurban ile kasaplığın farkını ortaya koymaya çalışacağız. Yukarıda da geçtiği gibi, Kur’an bu bilinç dışında ortaya konulan kurbanların bir anlam ifade etmediğini belirtmektedir.“ O kurbanların ne etleri, ne kanları Allah’a ulaşır; fakat O’na sadece sizin takvanız ulaşır.” (Hac 22/37).

Makalemize, İsmail’ini ortaya koymak suretiyle bu konuda çığır açan ceddimiz Hz. İbrahim ile başlayacağız.

Hz. İbrahim

Zor şartlarda gerçeği dillendirmenin atası İbrahim’dir (a). O, müşrik bir toplumda ve tek başına hiç kimseye aldırış etmeden en zor şartlarda davasına devam ettirmiştir. En yakınları ona cephe açtı. Bu nedenle Allah onu tek başına bir ümmet olarak yâd etti. Biricik ciğer paresi İsmail’ini ilk olarak o ortaya koydu; yurdundan hicret etti. Her şeyden arınıp kendine hiçbir pay ayırmadan nefsini olduğu gibi Rabbi’ne adadı; ateşe, hicrete, cenge evet dedi; “halim” gül gibi kokladığı, bağrına bastığı, kucakladığı biricik oğlu İsmail’ini hiçbir tereddüde mahal bırakmadan ortaya koydu. Hz. İbrahim’in boyun eğmekten, tereddütsüz teslim olmaktan başka bir seçeneği yoktu. Bu teslimiyette üzülme, kaygı, ıstırap yok, ah vah yok; emre rıza ve teslimiyet var. Zaten, “Allah ve Resulü bir işe karar verdiği zaman gerek inanan bir erkeğin gerek inanan bir kadının kendilerine ait bir işte tercih hakları yoktur.”[13] (Ahzab 33/36) âyeti mü’minlere tereddüt ve itiraz seçeneğini vermemiştir. O, oğlunu savaşa göndermiyor, eliyle kurban etme hazırlığı yapıyordu. Allah’a iman etmenin ona teslim olmanın ne anlama geldiğini insanlığa sunuyor. İmanın sadece dillerde dolaşan bir kelam olmadığını öğretiyordu.

İşte iman ve kurban budur. Allah’ın İsmail’i kurban etmesini istemesi, onlara azap etmek için değildi. Hz. İbrahim’ın zatında kıyamete dek gelecek bütün nesillere fedakârlığın, imanın, kurbanın ne olduğunu göstermek istiyordu. Hiçbir şey Allah’ın rızası ile kıyaslanamaz. Rabbi kendisini kendisinden daha çok tanıyor, seviyor. Hayatın, tamamı Allah Teâlâ’nın rızası karşısında hiçbir değer ifade etmez.

Firavun sihirbazları

“Sihirbazlar dediler ki biz seni bize gelen açık delillere ve yaratımıza tercih etmeyiz. Vereceğin hükmü ver senin hükmün ancak dünya hayatında, geçerlidir.” (Taha 20/72). “Biz Rabbimize inandık. Ondan günahlarımızı affetmesini ve bize zorla yaptırdığın büyücülüğümüzü bağışlamasını diliyoruz. Allah’ın ödülü herkesinkinden daha üstün ve daha kalıcıdır.” (Taha, 20/73). Kalpler Allah’ın kontrolündedir; onları dilediği yöne yönlendirir. Kısa bir müddet öncesine kadar aynı kalpler, Firavun’a yöneliyor, onun adına hareket ediyorlardı. Ona boyun eğiyorlar ve ona yakın olmaya çalışıyorlardı, ancak birkaç saniye sonra aynı despota karşı kıyam ediyorlar, zorbalığını, tahtını, otorite, yönetim ve debdebesini reddediyorlardı. “Hakkımızda vereceğin hükmü ver, elinden geleni ortaya koy, senin cezan, otoriten geçicidir. Öteki dünyaya müdahalen olamaz, tüm ceza ve işkencelerin fani ve kısacık olan bu dünyaya hastır, büyücülüğü, kehaneti, gerçekleri inkâr etmeyi icbar ile bizlere öğrettin” demeye başladılar, baki olanı fani olana tercih ettiler.

Mâşite

Canı pahasına en zor şartlarda ve İsmail’ini verme pahasına mücadele ve davetini sürdürenlerden biri de Firavun’un kızı Mâşite’dir. Mâşite, Firavun’un diğer bir kızının başını tararken tarağı elinden düşer. Tarağı alırken Bismillah der. Firavun’un kızı, adıyla başladığın babam mı?

– Hayır, benim, senin ve babanın da Rabbi Allah’ın adıyla.

– Babama haber vereyim mi?

– Haber ver. Babasına durumu anlatır. Firavun:

– Benden başka Rabbin mi var?

– Evet, benim ve senin Rabbin olan Allah. Firavun bir kazan suyun kaynatılmasını emreder. Onu ve çocuklarını içine attırır. Maşite, Firavun’a şu teklifte bulunur: Ben ve çocuklarımın kemiklerini bir torbada topla ve onları defnet. Firavun teklifi kabul eder. Gözü önünde çocukları birer birer atılır. Süt emen çocuğa sıra gelir. Çocuk şöyle der: Anneciğim, sabret dünya azabı ahiret azabından daha kolaydır der ve o da kazana atılır.[14] Firavun sarayında, bir kadıncağız, dönemin despotuna karşı çıkıyor ve boyun eğmeden gerçeği söylüyor ve bu uğurda nefsini kurban ediyor.

Ahmet b. Hanbel

İsmail’ini veren şahsiyetlerdendir. Mu’tasim, cellâtlarına kendisine işkence yapmalarını söyler. İmam, ilk kırbaçta “Allah’ım senin adına sığınıyorum” der. İkinci darbede kuvvet ve kudret sahibi Allah Teâlâ’dır. Üçüncüsünde; Kur’an, Allah’ın kelamıdır, yaratılmamıştır der. Dördüncüde “De ki bize yazılanlardan başkası yazılmaz.” (Tevbe 9/51) âyetini okur.[15] Varlığını Allah’a adamış Zat, her darbede “Tek isteğim şey Allah’ın kelamıdır, delil istiyorum, onun dışında hiçbir tehdit, şiddet, işkence beni davamdan vazgeçiremez” diyordu. Dünya işkencesini, ahiret azabına tercih eden İmam Ahmed, zorda konuşmanın, dava ve mefkûrede sebat göstermenin ne anlama geldiğini ortaya koymuş oluyordu. Ebu Said el-Vâsitî anlatıyor. Cezaya çarptırılmadan önce Ahmed b. Hanbel’in yanına gittik, vazgeçmesi için şunları dedik: Üstad, ehl u ıyalin var, mazeret sahibisin, vaz geç bu sevdadan.

Kendisi ise, “Eğer gerçekten böyle düşünüyorsanız rahatsınız” cevabını verdi. Kendisine, “o halde istirahat ne zaman? denilince, cennete ilk adım atacağımız zaman derdi.[16]

Yusuf Buveytî

İmam Şafii kendisi hakkında, “Yusuf benim lisanımdır” derdi. Bildiği doğruları söylediği için, boynuna 20 kg.lık bir ağırlık asılıp ayakları da zincire vurulmuştu. Buna rağmen bildiği hakikatleri söylemekten geri kalmazdı. Nedenini şöyle izah etmişti: “Bizler zincir ve zindanlarda ölmeye alışmalıyız ki bizden sonra gelenler şunu diyebilsinler: ‘Bizden öncekiler İslâm uğrunda zincir ve zindanları bile göze almışlar, dolayısıyla onları takip etmemiz gerekir.” Buveyti, zincir ve zindanlı bir hayatın sevabını düşünmenin dışında bir şeyi düşünmüyordu. Cuma namazı saatinde zindanın kapısına gelir ellerini Mevla’ya açar ve: “Allah’ım Cumaya gitmek istiyorum, ancak zalimler beni engelliyor” der, sonra da hücresine dönerdi.[17]

İzz b. Abdusselam

Sultanu’l-Ulema namıyla şöhret bulmuştur. Sultan olan Necmeddin Eyyüb’e: “Ey Necmeddin! Kıyamet gününde Allah sana: “Ben sana Mısır’ın yönetimini teslim etmemiş miydim?” dediğinde ne diyeceksin? Hâlâ fitne ve isyana izin veriyorsun. Necmeddin Eyyub, böyle bir durum var mıdır?” deyince, İzz bin Abdusselam, “Evet, eğlence yerlerinde içki satılıyor” der. Sultan, “Bu babamın döneminden beri vardır, deyince, İzz, sen, “Biz babamızı (böyle) bir din üzerinde bulduk”[18] diyenler gibisin. Bunun üzerine Sultan içki satılan yerleri kapattırır. Haber derhal yayılır. İzz’in bir öğrencisi:

– Üstat, neden Sultan’ı bayramda ve herkesin gözü önünde kınadın?

– Bayramda, insanların önünde nefsinin kabardığını gördüm, nefsini terbiye etmek istedim.

Öğrenci, ondan korkmadın mı? İzz, Allah’ın azamet ve kudretini düşündüm. Bana Sultan’ın varlığı Allah’ın azameti karşısında bir kedi gibi geldi cevabını verir.[19]

Seyyid Kutub

İsmail’ini Allah yolunda takdim eden yakın tarih uleması ve düşünürlerindendir. İmanda sebat gösterme ve şahadet kelimesinin ne anlama geldiğini modern insana gösteren şahsiyetlerdendi. Gazeteci Mahmut er-Rekkabi ile kendisi arasında şu tatlı diyalog geçer; Rekkâbî:

– Formunuzda görünüyorsunuz, düğün yapma zamanı gelmedi mi? Seyyid;

– Rüya tabirinden anlar mısın, dün akşam rüyamda etrafımda dolanan kızıl bir yılan gördüm; aniden uyandım sabaha dek uyumadım. Rekkâbî;

– Kırmızı iple sarılmış bir hediye paketi olarak yorumluyorum. Arkadaşlarınızın o evsafta bir hediyeyi size takdim edeceklerini umuyorum. Seyyid;

– O hediye ben olsam olmaz mı? Müminlere takdim edilen hediye neden ben olmayayım. Rekkâbî;

– Davanın devam ve bekası için sizin gibi şahsiyetlerin varlığı, yokluğundan daha yararlı değil mi? Seyyid;

– Ben mü’minlerin davada sebat göstererek şehadeti tercih etmelerinin daha etkili ve kalıcı olduğuna inanmaktayım. Tehlikelere davet çıkarmayı tavsiye etmem; ancak, dava yolunda gelecek zorluklara katlanmanın daha yararlı olacağını düşünüyorum. Gelişmeleri beraber göreceğiz.[20]

Seyyid’in gördüğü rüya gerçekleşti. Yılan, Abdünnasır’ın ısırıcı despot idaresiydi. Seyyid’i şehit ettirdi. İdama mahkûm edildiği duruşmadan kısa bir süre önce bir arkadaşı, ‘üstad, her şeyi sarih 19 Şedid, Ricâl, s. 195. 20 Ahmed Fedid, Mevakıf, s.257. ve dobra dobra söylüyorsunuz, size yardım edecek bazı ifadeler kullansanız olmaz mı?’ dediğinde;

– Dediğiniz hususlar akidenin söz konusu olmadığı hususlarda olur. Benim yargılanmam, akidemle ilgilidir, onun mücadelesidir, akide konularında dolambaçlı ifade ve tevriyeler kullanılmaz. Ruhsatlara gelince onlar ameli konular için söz konusudur; iman ve akide ise azimet ister. Mahkeme idamına dair kararını belirtince Seyyid;

– Allah’a hamd olsun. On beş yıldır arzuladığım hülyam gerçekleşti, dedi.

Özür dilemesi halinde, affedilebileceği yönünde teklif alınca tarihe ışık tutan şu ifadeyi kullandı:

– Her namazda Allah’ın birliğine işaret eden şehadet parmağı, despot bir idareciyi kabul ve ikrar etme yönünde tek kelime yazmaz.[21] İlke, davalar uğrunda gösterilecek sebat ve dirençle ayakta kalırlar.

Merhum Seyyid’in tefsirini dünyada en çok okunan tefsir konumuna yücelten, sahibinin, üstün ve sarsılmaz, eğilmez iman ve sebatıdır.

Netice, kan dökmekten ibaret olan kurban kasaplıktan öteye geçmez. Allah Teâlâ kurban vasıtasıyla akide uğruna her şeyin feda edilebileceğini öğretmek istemiştir. En zor şartlarda bile Müslümanın sebatı, kaya ve dağlardan daha köklüdür. Nitekim bu varlıklar sarsıntı geçirebilecekleri halde Müslüman inancında, davasında asla sarsılmaz, tereddüde düşmeden her münasebette gerçeği söyler. Canı pahasına da olsa hiç bir kınayanın kınamasından korkmadan bu vecibeyi yerine getirir. Müslüman, yeryüzünde tek başına da kalsa, yanlışa boyun eğmez. Bu konuda tek seçeneği vardır. O, tüm varlığıyla insanları hakka davet edecek, hiç kimse ona icabet etmese bile tek başına sebat gösterecektir.

ABDUCELİL CANDAN

[1] Firuzâbâdî, Besâir, 4/254.

[2] Heyet, el-Mevsuatu’l-Fıkhiyye, 5/74.

[3] Mazin, er-Râid, 2/173.

[4] Beyhaki, Şuabu’l-İman, H.No: 10102

[5] Afânî, Uluvvul-Himme, s. 291

[6] Tirmizi, Kıyame, 55.

[7] Gâzî, Arabi,Tefsir, 2/1195.

[8] Afâni, Salahu’l-Ümme, 2/100.

[9] Elbânî, Sahihu Câmii’s-Sağir, 1/219, (Hakim’den naklen)

[10] İbn Mace, Fiten, 20.

[11] Mübârekfûrî, Tuhfetu’l- Ahvezi, 6/296.

[12] Nesâi, Beyat, 3.

[13] Ahzab, 33/36

[14] İbn Hanbel, Müsned, 3/309

[15] Ahmet Ferid, Mevakıf İmaniye, s.253.

[16] Ahmet Ferid, Mevakıf İmaniye, s.253.

[17] Adnan Selim, ed-Delâil en-Nuriyye, s. 119-120.

[18] Zuhruf, 43/23.

[19] Şedid, Ricâl, s. 195

[20] Ahmed Fedid, Mevakıf, s.257.

[21] Ahmet Ferit, Mevakıf, s.262