ANALİZ

KUR’AN’IN VE HZ. MUHAMMED’İN RİSALETİ EVRENSEL MİDİR? (1)

İbrahim SARMIŞ

 

Öteden beri Kur’an’ın evrenselliği ve Hz. Muhammed’in risaletinin genelliği etrafında tartışmaların olduğu bilinmektedir. Bu tartışmayı yapanlar Allah’ın Resulü Muhammed’in ve onun tebliğ ettiği Kur’an’ın yalnızca Ümmü’l-Kura/Mekke ve çevresinde/Arabistan’da yaşayan Müşrik, Mecusi, Sabii, Yahudi ve Hıristiyanlardan Arapça konuşanlara gönderildiğini, kitap ehlinden olsun olmasın bunların dışında Kur’an risaletinin ulaştığı herkesin akibetinin ona ve tebliğ eden Muhammed’e inanmaya ve uymaya bağlı olmadığını iddia etmektedirler. Oryantalist ve Müslüman birtakım kişilerin seslendirdiği bu anlayışı Kur’an çerçevesinde değerlendirmek istiyoruz. Amacımız, birileriyle polemik yapmak yahut cennette emlakçılık yaparak gönlümüze göre arsa satmak değil, Kur’an’ın ve onu tebliğ eden Hz. Muhammed’in risaletinin Arapça konuşan ve konuşmayan kitaplı-kitapsız bütün insanlara olduğunu anlatmaktır.

 

Hz.Muhammed’in Peygamberliği Bütün İnsanlaradır:

Yüce Allah, ahiret günü yaptıklarından dolayı ceza görecek insanların kendisine karşı ileri sürecekleri bir mazeretlerinin olmaması için uyarmak ve doğru yolu göstermek üzere insanlara peygamberler göndermiş ve kitaplar indirmiştir.

“Biz bütün bu peygamberleri müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik ki onlar geldikten sonra insanlar yarın Allah’ın huzurunda “Bize doğru yolu gösteren kimse gelmedi” diyerek mazeret ileri sürmesinler. Şüphesiz Allah aziz ve hakimdir” (Nisa 4/165).

“Eğer ondan önce onları bir azaba uğratarak yok etseydik: “Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de alçak ve rezil olmazdan önce ayetlerine uysaydık, olmaz mıydı?” diyeceklerdi.” (20 Taha/134).

“Yaptıklarından dolayı, başlarına bir musibet geldiğinde: “Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de ayetlerine uysaydık ve müminlerden olsaydık olmaz mıydı?” derler” (28 Kasas/47).

Yüce Allah, Muhammed’i de bu amaçla ve bütün insanlara elçi olarak göndermiştir.

Bu Kur’an, sizi ve ulaştığı kimseleri uyarmam için bana vahyedildi” (6 Enam/19).

“İşte bu Kur’an insanlara bir duyurudur. Amacı insanları uyarmak, Allah’ın bir olduğunu bilmelerini ve akıl sahiplerinin ibret almasını sağlamaktır” (14 İbrahim/52).

Kur’an’ın ve onu tebliğ eden Hz.Muhammed’in risaletinin  bütün insanlara olduğunu belirten ayetler burada sayılamayacak kadar çoktur.

“…İşte o Resul geldiğinde ona inanan, onu destekleyen, yardım eden ve kendisine indirilen nura/Kur’an’a tabi olanlar, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. De ki ey insanlar(nâs)! Ben Allah’ın hepinize (cemîan) gönderdiği elçisiyim (…). Allah’a ve ümmi nebi olan Resulüne inanın, kendisi Allah’a ve kelimelerine inanmaktadır. Doğru yolu bulmanız için ona tabi olun” (Araf 7/157-158).

Araf/157-158 ayetlerindeki ifadeler, Resulullah’ın çağdaşı olan insanları kapsadığı gibi Kur’an’ın ulaştığı bütün insanları da uyarmak için kendisine indirildiğini belirtir. Anlatım son derece açık ve nettir. Bunu ayetlerdeki “ey insanlar”, “hepiniz için”, “sizi ve ulaştığı kimseler” “inanın-ona uyun”, “Doğru yolu bulmanız için ona tabi olun, “ona inanan, onu destekleyen, yardım eden ve kendisine indirilen nura/Kur’an’a tabi olanlar, işte onlar kurtuluşa erenlerdir” pasajlarında görüyoruz. Bunu görmek için “De ki ey insanlar(nâs)! Ben Allah’ın hepinize (cemîan) gönderdiği elçisiyim” (Araf 7/158) ayetini analiz edelim.

Ayetteki en-nâs (insanlar) isminin başındaki ‘lâm’ harfinin önceden bilinen özel bir kesimi (ahd) belirttiği ve iddia edildiği gibi bu kesimin de Kureyşliler yahut Mekke halkı olduğu, böylece Kur’an risaletinin başkalarını kapsamadığı akla gelebilir. Ama böyle bir sınırlandırmanın olmaması ve “cemîan=hepsi” sözcüğü ile pekiştirilmesi, bu ismin bir kesimi değil, bütün insan cinsini, yani bütün insanları belirttiğini ve Muhammed’in insan cinsinden herkese peygamber olarak gönderildiğini belirtir.

Aksini iddia etmek, Araf suresinin Mekki/Mekke’de inmiş olmasını da göz önünde bulundurarak söylersek, Hz.Muhammed’in yalnız Mekke halkına gönderildiği anlamına gelir ki bunun ne kadar anlamsız ve mantıksız olduğu açıktır. Çünkü Hz.Peygamberin gerek kendisi gerekse sahabileri tarafından İslam’ı Taif’e ve Medine’ye, oradan da Arap yarımadasında yaşayan diğer Araplara ve başka coğrafyalara götürdüğü ve onların da İslam’ı kabul ettiği  bilinmektedir. Ayeti bu şekilde genel olarak anlamadığımız taktirde Hz.Muhammed’in Mekke/Ümmü’l-Kura ve çevresindeki insanlardan başkasını, örneğin Taif, Medine, Şam, Yemen halkını ve başka coğrafyaların insanlarını İslam’a çağırmasının hiçbir anlamı olmaz.

Onun peygamberliğinin yalnız bir kavme veya bir döneme değil, bütün insanlığa olduğunu belirten ayetlerden biri de şudur:

“Biz seni bütün insanlara/kâffeten linnâs ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik, fakat insanların çoğu bilmezler” (34 Sebe’/28).

Bazıları bu ayetteki ‘kâffeten’ kelimesini mübalağa ismi fail olarak Resulün sıfatı saymakta ve onu “müşrikleri şirkten çokça alıkoyan’ olarak anlayıp anlatmaktadır[2].

Evet, sözlük anlamı alıkoymak, engel olmak, olan ‘keffe-yekuffu’ fiilinden mübalağa ismi failin dişi kipi cârratun, râddetun, mâddetun, şâzzetun, dâbbetun, hâmmetun, lâmmetun, gibi bu kipte olur, ama erkek kipi bu şekilde değil, ‘kâffun’ vezninde cârrun, şâddun, mâddun, râddun, âddun, şâzzun, şeklinde gelir.

Onun için bu kelime Resul için mübalağa kipi olsaydı allâme, fehhâme, rehhâle, kettâbe, sellâme, şeddâde, gibi ‘keffâfe’ kipinde gelirdi. Bu bakımdan bazılarının ‘kâffeten’ kelimesini Resulün sıfatı yapmaları dil yönünden doğru değildir. Ayrıca ayette ‘kâffeten’ kelimesinin en-nâs kelimesinden önce gelmiş olması da Resulün bütün insanlara gönderildiği anlamına engel olmayıp sadece bunu vurgulamaktadır.

Onun için tefsirciler ‘kâffeten’ kelimesini ersele fiilinin mahzuf masdarı olan irsaleten kelimesinin sıfatı yaparak ‘dışarıda kimseyi bırakmamak üzere hepsi’ anlamında anlamış ve açıklamışlardır.

Doğrusu, ‘kâffeten’ kelimesinin hepiniz, cümleniz, tümünüz, anlamında olmasıdır. Bunu “Ey iman edenler, hepiniz/kâffeten barışa/esenliğe/islama giriniz” (Bakara 2/208), “Müşrikler hepsi/kâffeten sizinle savaştığı gibi siz de hepiniz/kâffeten onlarla savaşınız” (Bakara 2/36), “Müminlerin tamamının/kâffeten çıkması doğru değildir…” (Bakara 2/122) gibi ayetlerde açıkça görüyoruz. Çünkü bu ayetlerin hiçbirinde “kâffeten” kelimesinin iddia sahiplerinin söylediği anlamda alıkoyan/alıkoyucu anlamında kullanıldığı söylenemez. Onun için sözlük anlamı alıkoyucu olsa da kelimeye kök anlamının yanında cemîan/hepsi anlamının da yüklendiği anlaşılmaktadır.

Ayrıca “Muhammed adamlarınızdan birinin babası olmayıp Allah’ın Resulü ve Nebilerin sonuncusudur” (33 aHzab/40) ayetine göre Muhammed son peygamber olduğuna ve bugüne kadar ondan sonra bir peygamber gelmediğine göre, risaletinin evrensel ve kıyamete kadar sürekli olması gerekir. Aksi halde kıyamet günü toplumlar ondan sonra uyarılmadıklarını ve kendilerine kimsenin yol göstermediğini söyleyerek Yüce Allah’a karşı gerekçe ileri sürerler.

 

Resulün Bir Kavmin İçinden Seçilip Gönderilmesi Ve Onların Dilini Konuşması Doğal Olup Risaletin Yerel/Bölgesel Olmasını Gerektirmez:

Yüce Allah, gönderdiği elçilerini halkın anlaması için onların içinden seçerek onların diliyle göndermiştir. Bunu “Kendilerine beyan etmesi/vahyi sunması için biz her peygamberi ancak halkının dili ile gönderdik” (14 İbrahim/4), “Her ümmetin bir Resulü vardır, hesap günü Resulleri geldiği zaman aralarında adaletle karar verilir ve kendilerine bir haksızlık yapılmaz” (Yunus 10/47) ayetleri ve başkaları belirtmektedir. (Yine bakınız: Şuara 26/84; Meryem 19/97; Duhan 44/58).

Peygamberlerin bir toplumun içinden seçilmesi ve gönderildikleri halkın diliyle konuşması çok doğaldır. Değilse, “Biz onu Arap dilinden başka bir dille indirseydik bir Arab’a yabancı bir dille söylenir mi? derlerdi…” (41 Fussilet/44) ayetinin söylediği gibi, insanlar haklı olarak gönderilen kişilerin kendilerine yabancı olduğunu ve dilini bilmediklerinden anlaşamayacaklarını söyleyip itiraz edeceklerdir. Kur’an bu gerçeği zaten ortaya koymaktadır:

Biz Kur’an’ı Allah’a karşı gelmekten sakınanları müjdelemen ve inat eden bir halkı uyarman için senin dilinde indirerek kolayca anlaşılır yaptık” (19 Meryem/97)

Biz, öğüt almaları için, Kur’an’ı senin dilinde indirerek kolayca anlaşılır yaptık “(44 Duhan/58).

Hz. Muhammed’in peygamberliğine karşı çıkan Kureyş müşrikleri, gerçekte Allah’tan vahiy almadığını, bilakis bölgelerinde meşhur yabancı bir kişinin sabah akşam kendisine yazdırdığı bu şeyleri gelip kendilerine okuduğunu iddia ediyorlardı. Allah, “And olsun ki: “Ona elbette bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. Kastettikleri kimsenin dili yabancıdır, Kur’an ise fasih Arapçadır” (16 Nahl/101) buyurarak bu iddialarının yanlış olduğunu, çünkü sözünü ettikleri kişinin başka bir dili konuştuğunu ve yabancı olduğunu belirterek Hz. Muhammed’in peygamberliğine inanmaları gerektiğini söylemiştir.

Şüphesiz halktan biri olarak Hz. Peygamber’e vahyin/mesajın halkının diliyle indirilmiş olması, o vahyin/mesajın ulusal/milli olup başka halklara hitap etmediği ve onları ilgilendirmediği yahut bir dili konuşan Peygamber’in risaletinin yalnız kendi halkı ile sınırlı olduğu ve başkalarına hidayet rehberi olmadığı anlamına gelmez. Nitekim hiçbir peygamber tebliğ ettiği vahyin yalnızca içinden seçildiği ve gönderildiği kavmi ilgilendirdiğini ve başkalarının ona inanmasının geçersiz ve yararsız olduğunu söylediği vaki değildir.

 

Kur’an’ın Arapça Olması ile Evrensel Olması Bir Çelişki Değildir:

Bütün zamanlarda gönderilen dinin adı olup Allah’ın yanında geçerli tek din olan İslam (3 Ali İmran/19) dininden zamanla insanlar saparak uzaklaşmış ve ümmetlere ayrılmışlardır. Allah her ümmete peygamber göndererek uyarmıştır.

 “İnsanlar bir tek ümmetti, Allah peygamberleri müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdi; insanların ayrılığa düşecekleri hususlarda aralarında hüküm vermek için onlarla birlikte hak kitaplar indirdi. Ancak Kitap verilenler, kendilerine belgeler geldikten sonra, aralarındaki ihtiras yüzünden onda ayrılığa düştüler. Allah, inananları, ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izni ile eriştirdi. Allah dileyeni doğru yola eriştirir.” (2 Bakara/213). Yine bakınız: 10 Yunus/19.

Başlangıçta insanlık tek ümmet ve tek din üzerinde olduğu gibi, herhalde insanlığın son döneminde de tekrar tek din üzerinde birleştirmek için Yüce Allah, Hz. Muhammed’i son peygamber (Ahzab 33/40) olarak kıyamete kadar geçerli olmak üzere Kur’an ile bütün insanlara göndermiştir. Bunu belirten ayetleri yukarıda gördük. Dolayısıyla tebliğ ettiği Arapça Kur’an’da bütün insanlara gelen kitap olmaktadır.

Hz. Muhammed’in Arap bir toplumun içinden seçildiğine, dilinin Arapça olduğuna ve Kur’an’ın Arapça indirildiğine bakarak İslam risaletinin başka milletleri kapsamadığını yahut yalnız Arap milletine veya kitap ehlinden Arapça konuşanlara veya kitapsız toplumlara özgü olduğunu düşünmek[3] doğru değildir. Çünkü Kur’an’ın kendisi Arapça da olsa, her dile çevirisi yapılabilmekte ve okunarak anlaşılabilmekte, aynı zamanda öğrenmek isteyen her milletten kişiler Arapçayı öğrenerek Kur’an’ı kendi dilinden de okuyup anlamakta, açıklamakta ve anlatmaktadır.

Onun için bir elçinin kendi dilini kullanan bir kavmin içinden seçilerek gönderilmesi, risaletinin başka kavimleri de kapsamadığını belirtmez. Örneğin İsrailoğullarına gönderilen (bkz. Ali İmran, 3/49, Maide 5/72, 110) Hz.İsa’nın Aramice veya İbranice dilini konuştuğu ve İncil’in de bu dilde geldiği halde Hıristiyanlığın misyonerlik faaliyetleriyle Asya, Avrupa, Afrika, Amerika ve Avusturalya’da farklı diller konuşan dünyanın neredeyse bütün halkları  arasında yayıldığı bilinmektedir. İşin gerçeği bu şekilde değilse, o zaman Aramice veya İbranice konuşmayan halklar arasında Hıristiyanlığın yayılmasının ve kabulünün hiçbir mantığı ve haklılığı olamaz.

Onun için Arap bir toplumdan seçilmiş olmasına ve dilinin Arapça olmasına ve göreve başlama yeri olarak o topluma gönderilmesine bakarak Hz.Muhammed’in risaletinin Arapça konuşanlarla sınırlı olduğunu veya Arapça konuşmayanları bağlamadığını  söyleyen özellikle yerli ve yabancı Hıristiyan oryantalistler bunu seslendirirken, bindikleri dalı kesmek istemiyorlarsa milyonca kere düşünmeleri gerekir.  Değilse, Arami veya İbrani dilini konuşan ve vahyinin dili Aramice veya İbranice olan Hz.İsa’nın tebliğ ettiği -gerçekte adı İslam olan-Hıristiyanlık dininin dünyanın başka dilleri konuşan bunca başka milletleri arasında ne işi vardır? demezler mi?

Aynı şekilde Hz.Musa her ne kadar Mısır toplumunda yaşamış ve Firavunların dilini biliyor olsa da, kendi kavmi olan İsrail Oğullarından olduğu ve onlara gönderildiği bilinmektedir. Durum böyle olmakla beraber Hz.Musa’nın Firavun’u ve halkını da kendisine inanmaya ve Allah’a  boyun eğmeğe, ilahlık taslamaktan vazgeçmeye çağırdığı da bir gerçektir. Bunu Kur’an birçok yerde anlatır. (Mesela bakınız: Nâziat, 79/15-25). (Yine bakınız: 11 Hud/96 vd; 14 İbrahim/5 vd; 17 İsra/101-104, 23 Müminun/45 vd; 40 Mümin/23 vd; 73 Müzzemmil/15 vd).

 

İslam’ın Tebliği, Dilini Bilen Ve Anlayanlara Kur’an’ı, Bilmeyenlere Çevirisini Vermek Ve Mesajını Anlatmakla Olur:

Belirttiğimiz gibi Yüce Allah tarih boyunca seçtiği elçiler ve onlara indirdiği vahiylerle ne yapmaları gerektiği konusunda insanları bilgilendirmiş, böylece ahiret günü ‘bilmiyorduk’ diyerek mazeret ileri sürmelerinin önüne geçmiştir. Şüphesiz bu vahiyler, muhataplarının anlaması ve yerine getirebilmesi için elçilerin ve seçildikleri toplumun diliyle olmuştur. Çünkü vahyin gönderilmesinden amaç muhatapları anlayacakları dille bilgilendirmek ve uyarmaktır.

Kur’an vahyinin tebliğinde de ilke budur. Vahyin dilini bilen ve anlayan kişilere Kur’an’ın Arapça metni verilir ve anlatılır. Bilmeyenlere ise kendi dillerine yapılan çevirisi verilir ve mesajı anlatılır.  Değilse, tebliğ edilmiş olması için Arap dilini bilmeyen bütün dünya halklarına Arapçayı öğretmek gerekir. Bu da mümkün olmadığından Kur’an insanlara tebliğ edilmemiş olur.

Onun için Kur’an’ın dilini bilmeyen, dolayısıyla ne dediğini anlamayan kişilere güzel okumasıyla meşhur Abdulbasıt Abdussamed’in sesinden de olsa Kur’an’ı dinletmek onlara tebliğin yapıldığı anlamına gelmez. Çünkü Kur’an’ın vahyedilmesinden amaç, dilbilgisi, edebiyatı, sanatı, belagati, müziği, tarihi, pozitif bilimciliği vd, değil, anlamı ve mesajıdır. Onun için tebliğ, ancak anlam ve mesaj olarak Kur’an’ın insanlara ulaştırılmasıyla yapılmış ve Allah’ın insanlar üzerinde hücceti gerçekleşmiş olur.

Şüphesiz insanlar arasında milletler ve diller üstü ortak bir dil yahut aynı anda her milletten olan ve her milletin dilini konuşan bir kişi olmadığına/olamayacağına göre, insanlara gönderilen bir peygamber ister istemez bir milletten gönderilecek ve o milletin dilini konuşacak, ona indirilen kitap da o dille indirilecekti. Hz. Muhammed de Araplar arasından seçilmiş ve ona indirilen Kur’an’da onların dili olan Arapça bir kitap olarak indirilmiş ve davet merkezi olarak o topluma gönderilmiştir. Kur’an’ın orijinalliğini ve “Arapça Kur’an” (Yusuf 2, Taha 113, Şuara 195, Zümer 28, Fussilet 41, Şura 7, Zuhruf 3, Ahkaf 112) kimliğini koruması için Arapça metniyle indirildiği gibi korunması bir zorunluluk olduğundan, örneğin, Ârâmice, Latince veya Yunanca yazılmış olan İncil’in anlaşılması için neredeyse dünyanın bütün dillerine çevrildiği gibi, dili Arapça olmayan milletler de Kur’an’ı kendi dillerine tercüme ederek anlayacaklar veya Müslümanlar onların dillerine çevirerek tebliğ edeceklerdir.

Bu tercüme ve tebliğ etme işi Müslümanlar üzerinde bir görevdir.  (Bkz. 2 Bakara/143; 22 Hac/78). Kendilerinin görevlerini yapmaları ve başkalarının da doğru yolu bulabilmesi için bu Kur’an, dünya halklarına Müslümanların ulaştıracakları en değerli varlıklarıdır. Bu ulaştırma da dilini bilmeyen ve anlamayan halklara Arapça metni vermekle kalmayıp anlayacakları dile çevirerek onlara ulaştırmak ve ne söylediğini anlatmakla olur.

Kur’an’ın her dilde yapılan çevirileri, Kur’an’ın kendisi değil, sadece çevirileridir. Onun için onlara doğrudan ‘Kur’an’ değil, çeviri, meal veya tercüme, denir. Dil, kültür, bilgi, ifade gücü/şekli, gibi sebeplerle çeviriler arasında olabilecek kimi farklılıklar, iman ve küfür yahut hidayet ve dalalet alanının dışındaki ayrıntılarda olup risaletin özüne, mesajına ve amacına engel olmamakta yahut risaletin mesajında bir farklılık oluşturmamaktadır. Resulullahın döneminden sonraki zamanlarda anadili Arapça olan yahut Arapçayı Araplar kadar bilen kişilerin din anlayışlarında da bu kadar farklılıklar olmuş ve olmaktadır. Onun için bu tür basit farklılıkları bahane ederek çeviri yahut meallerden Kur’an’ın anlaşılamayacağını yahut risaletinin yalnız Araplara ve Arapça konuşan topluluklara olduğunu söylemek, bundan dolayı anlamını okumaktan kaçınmak veya sakındırmak, cehaletten kaynaklanmıyorsa Kur’an’a düşmanlıktan başka bir açıklaması yoktur. Böyle bir anlayış asla kurtuluş yolu değildir. Kur’an’ın ve onu tebliğ eden Hz.Muhammed’in çağrısının evrensel olduğunu görmek için çağrı sürecine ve muhataplarına bakmak gerekir.

 

 

* Prof. Dr. İbrahim Sarmış, Necmettin Erbakan Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi