KUR’AN’IN VE HZ. MUHAMMED’İN RİSALETİ EVRENSEL MİDİR (2)[1]?

 İbrahim SARMIŞ

[email protected]

 

Çağrı Süreci Ve Muhatapları:

İslam’ın yayılış tarihine baktığımızda çağrısının şu aşamalardan geçtiğini görüyoruz:

a-Yakın aşirete, Ümmü’l-Kura ve çevresine, müşrik bütün Araplara çağrı:

Şüphesiz her çağrının dar çerçevede ve en yakın kişilerden başlaması doğal bir şeydir. Hz.Muhammed’in çağrısı da böyle başlamıştır. 

“Bu dönem Siyer kitaplarında ‘gizli davet’ tabiriyle belirtilir. Fakat bu tabir, sanıldığı gibi davetin gizli kapaklı yapılmasını veya birilerinden gizlenmesini değil, daha çok yakın akraba ve güvenilir arkadaş çevresine yönelik olması anlamına gelir”[2].

Genel anlayışa göre önce İkra Sûresi gelmiş[3] ve ona peygamberlik görevi verilerek gelen vahyi okuması emredilmiştir. Ardından “Ey örtüye bürünen! Kalk uyar.” (74 Müddessir/1-2) ayetleri gelmiş ve gelen vahyi insanlara tebliğ ederek uyarması istenmiştir. ”Önce akrabalarından en yakınlarını uyar.”(26 Şuara/214) ayeti de çağrıya nereden başlayacağını göstermiştir. Bunun üzerine İslam’a çağrı en yakınlarından başlamıştır. Ona ilk inananlar eşi Hz. Hatice, Hz. Ali, Hz. Zeyd ve en yakın arkadaşı Hz. Ebu Bekir olmuştur.

Mümkün olduğu kadar ihtiyatlı ve dar çerçevede yapılan bir çağrı döneminden sonra şartların oluşması üzerine Hz.Muhammed çağrısını topluma açmış ve insanların kendisine inanmalarını istemiştir. Rivayetlerde bu çağrının topluma nasıl yapıldığı şöyle anlatılır:

“En yakın akrabalarını uyarayeti inince Resulullah Safa tepesine çıktı ve Ey Fihr Oğulları! Ey Adiy Oğulları! şeklinde Kureyş’in boylarına seslendi. Onlar da toplandılar. Kendileri gelemeyen kişiler ne olup bittiğini öğrenmek için yerlerine başkasını gönderdiler. Ebu Leheb ve Kureyş geldi. Resulullah, onlara “Şu dağın arkasından bir süvari birliğinin size saldırmak üzere olduğunu söylersem bana inanır mısınız?” dedi. Onlar da “Evet, senin ancak doğru söylediğini gördük” dediler. Bunun üzerine Resulullah “O halde çetin bir azap gelmeden önce sizi uyarıyorum” dedi. Ebu Leheb, “Kahrolasın, bütün gün bunun için mi bizi topladın?” dedi. Bunun üzerine “Ebu Leheb’in kendisi de, elleri de kurusun! Onu ne malı, ne de kazancı kurtardı…” ayetleri indi”[4].

Bu dönemde çağrısı, “Bu indirdiğimiz, kendinden öncekileri doğrulayan anakenti ve etrafındakileri uyaran mübarek bir Kitaptır. Ahirete inananlar buna inanırlar, namazlarına da devam ederler“ (6 Enam/92) “Böylece anakenti ve çevresindekileri uyarman, şüphe götürmeyen toplanma günü ile korkutman için sana Arapça bir Kitap vahyettik.” (42 Şûra/7) ayetlerinin belirttiği gibi anakent[5] Mekke ve çevresinde olmuştur.

Şüphesiz Peygamberin daveti nasıl, nerede ve ne zaman yapacağını yüce Allah gösterir ve yönlendirir. Bütün peygamberler çağrılarını başta güvendikleri en yakınlarına yaparlar. Bu kaçınılmaz bir durumdur. Suya atılan taşın meydana getirdiği dairelerin genişlemesi gibi zamanla çağrının muhatapları da çoğalır ve davetin alanı da genişler. Başlangıçta ancak güvendikleri kişilere ve yakınlarına tebliğ yapmaları, vahyi gizlemeleri veya tebliğ yapmamaları değil, ortamın oluşması, güvenlik ve imkan gibi sebepleri barındıran sünnetullahın bir işleyişidir.

Alak Sûresi’nin vahyedilen ilk beş ayetinden sonra Müddessir suresiyle uyarma emri verilinceye kadar geçen zaman Hz.Peygamber’in davet için bir bakıma şartları kollama ve topluma açılma süreci olmuştur. Nitekim “Gün oldu onları açıktan davet ettim, gün oldu davetimi kendilerine ilan ettim, bir de gizliden gizliye davet ettim” (71 Nuh/8-10) ayetlerinde Hz.Nuh’un hem açık hem gizli davet ettiğini, Firavun’un baskı ve ortadan kaldırma girişimlerine karşı Allah’ın Hz. Musa’ya ve müminlere benzer taktiği verdiğini de görüyoruz. (Bkz. 10 Yunus/87).

Bu durum, gizli veya açık tebliğ yaptıkları kişiler hakkında peygamberlerin şahitlik yapmalarına da engel değildir. Çünkü her halukârda tebliğ gerçekleşmiş, tebliğ için sadece ortam ve imkan kollaması yapılmıştır[6].

On üç yıllık çetin Mekke döneminin sonlarına doğru davet Mekke ve çevresinin sınırlarını aşarak Medine ve çevresinde yayılmaya başlamıştır. Bunun ardından hicret gerçekleşmiş ve İslam çağrısı Medine merkezli yayılmaya devam etmiştir. Bir süre sonra Yüce Allah’ın tescil ettiği gibi Mekke de fethedilecek ve insanlar topluluklar halinde İslam’a girecektir.

“Allah’ın yardımı ve zafer gelip, insanların Allah’ın dinine akın akın girdiklerini görünce, Rabbini tenzih ederek yücelt. Ondan bağışlanma dile, çünkü o, tevbeleri çokça kabul edendir” (110 Nasr/1-3).

Artık İslam, Arap Yarımadası’nın merkezinde yayılıp hakim olmuş ve mesajı diğer insalara da ulaşmaya başlamıştır. Mekke döneminde müslümanlar türlü eziyetler ve saldırılarla karşılaştıkları gibi Medine döneminde de müşriklerden ve kitap ehlinden çok eziyetler görmüş, saldırılarına karşı koymak için onlarla savaşmak zorunda kalmışlardır.

“Mallarınızda ve canlarınızda sınanacaksınız. Bunun yanında hem sizden önce kitap verilenlerden hem de müşriklerden çok eziyetler göreceksiniz. Bunları sabırla karşılar ve Allaha karşı gelmekten sakınırsanız bilin ki bunlar kararlılık gerektiren önemli işlerdendir” (3 Âli İmran/186) ayetleri bunun tescilidir.

Müslümanların düşmanlık yaparak saldıranlarla savaşması, inanmayı engellemek ve inananları küfre döndürmek olan fitnenin önüne geçerek din ve inanç özgürlüğünü sağlamak için olup Müslüman olmayanları zorla Müslüman yapmak veya kendilerini esir ve mallarını ganimet almak yahut öldürüp yok etmek için değildir.  Çünkü din, insanları öldürmek ve mallarını almak için değil, ihya etmek içindir.

“Ey müminler! Size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman Allah ve Resulünün çağrısına icabet ediniz” (8 Enfal/24).

b-Kitap Ehli’ne Çağrı:

Anakent Mekke ve çevresine çağrısını yapan Hz. Peygamber, kendilerine daha önce kitap indirilen insanlara da vahyi tebliğ edip çağrı yaparak bu evrensel kitaba ve peygambere inanmalarını istemiştir. Bunu yaparken dili Arapça olan ve olmayan kitap ehli ayırımı yapmamıştır. Kur’an’da bunu açıkça görüyoruz:

“Ey İsrail Oğulları! Size verdiğim nimeti düşünün. Bana verdiğiniz sözü tutun, ben de size yaptığım vaadi gerçekleştireyim, yalnız benden korkup çekinin. Elinizdekini tasdik eden[7] olarak indirdiğime/Kur’an’a inanın, onu ilk inkâr  edenler siz olmayın, ayetlerimle az bir değeri satın almayın ve bile bile hakkı gizlemeyin. Hakkı batılla karıştırmayın ve bile bile hakkın üstünü örtmeyin.” (2 Bakara/41-42).

“Ey Kitap Ehli! Yüzleri düzleyip perişan etmeden/cezalandırarak sizleri tanınmaz bir duruma sokmadan yahut cumartesi güncüleri lanetlediğimiz gibi lanetlemeden önce, indirdiğimiz ve elinizdekini tasdik eden (Kur’an’a) inanın, Allah mutlaka dediğini yapar” (4 Nisa/47).

“Ey Kitap Ehli! Kitaptan gizleyip durduğunuzun çoğunu size açıkça anlatan ve çoğundan da vazgeçen Resulümüz/elçimiz gelmiştir. Şüphesiz size Allah’tan bir nur ve apaçık bir Kitap gelmiştir” (5 Maide/15)

“Ey Kitap Ehli! Peygamberlerin arası kesildiğinde, “Bize müjdeci ve uyarıcı gelmedi” dersiniz diye size açıkça anlatacak Resulümüz/elçimiz geldi. Şüphesiz o, size müjdeci ve uyarıcı olarak gelmiştir. Allah her şeye kadirdir” (5 Maide/19).

“De ki ey Kitap Ehli! Tevrat’ın, İncil’in ve Rabbiniz tarafından size indirilen/Kur’an’ın hükümlerine uymadıkça hiçbir dayanağınız/değeriniz olmaz. Rabbin tarafından sana indirilen ayetler onların çoğunun azgınlık ve inkârcılığını artıracaktır. Artık o kafirler için kendini üzme!” (5 Maide/67-68).

“Kendilerine kitap verdiklerimiz (Yahudiler ve Hıristiyanlar) onu (Kur’an’ı veya Muhammed’i) öz çocuklarını tanıyıp bildikleri gibi bilirler. Gerçek böyleyken inkâr da direnerek kendilerini mahvederek inanmazlar” (Enam 6/20).

Enam/20. Ayeti, Arapça bilen ve bilmeyen ayırımı yapmadan Kitap Ehlinin Kur’an’ı olsun, Muhammed’i olsun, kendi öz çocuklarını tanıyıp bildikleri gibi bildiklerini, buna rağmen onu bağırlarına basarak kabul edip inanacakları ve destekleyecekleri yerde, müşriklerin Mekke’de gösterdikleri düşmanlığa neredeyse rahmet okutturacak şekilde Medine’de özellikle Yahudi topluluk değişik nedenlerle tepki göstermiş, aleyhte kamuoyu oluşturma, komplo, iftira, ayrımcılık, karşı propaganda, ortadan kaldırmaya çalışmak, münafıklık ve putperest düşmanla işbirliği yaparak, arkadan vurma gibi yollarla İslam’a ve Hz.Peygamber’e şiddetle karşı koymuşlardır.

Aradan yüzyıllar geçmesine karşın İslam tarihi boyunca kitap ehlinin Kur’an’a ve Hz.Muhammed’e düşmanlığının devam ettiğini ve bugün İslam’a düşmanlığın ve kötülüğün en büyüğünü onların yaptığını görüyoruz. Peygamberlerini ve kitaplarını tasdik edip onlara da inanmayı Müslüman olmanın şartlarından saydığı için, sapma ve yanlışlarını gösterip doğruya yönelttiği için, vahyin gerçeklerini dinleyince gözyaşı dökerek secdeye kapanan bilginlerinin hakkını vererek övdüğü (17 İsra/107-109) için, şirkten kurtarıp onlarla  ortak tevhid çizgisinde buluşmaya davet ettiği için (Ali İmran 3/64), kısaca hidayet yolunu gösterdiği için Hz. Peygamber’e ve Kur’an’a en çok onların sahip çıkmaları, kucak açmaları, destek olmaları  ve teşekkür etmeleri gerekirken,  özellikle Yahudiler kıskançlık (Bakara 2/129) ve nankörlük ederek inanmamak ve engel olmak için her yola başvurmuş, İslam toplumunu çökertmek için içten ve dıştan her türlü düşmanlığı yapmış, müşrikleri Müslümanlara tercih ederek müşrik kafirlerin müminlerden daha doğru yolda olduğunu söylemiş (4 Nisa/51), onlarla düşmanlıkta işbirliği yapmış, düşmanlıkları sonu gelmez ve saldırıları artık çekilmez bir durum alınca da cezalandırılarak yerleri fethedilmiş ve antlaşmalar gereği Arap Yarımadası’nın merkezinden başka yerlere sürülmüşlerdir. Beni Nadir, Beni Kureyza, Beni Kaynuka, Vadilkura ve Hayber Yahudileri bu şekilde bertaraf edilmişlerdir. Denilebilir ki Resulullah ve müminler Mekkeli müşriklerden çektiğinden çok, Medine ve çevresindeki Yahudilerden çekmiştir. Bakara, Ali İmran, Maide, Tevbe, Enfal, gibi sureler bunların hainliklerini ve düşmanlıklarını etraflı bir şekilde ortaya koymaktadır. Maide/82.ayetin belirttiği gibi bugün de İslam’a ve bağlılarına en büyük düşmanlığı onlar yapmakta, karalamakta, kötülemekte, terörize etmekte, ezmekte, sömürmekte, bireysel ve toplu olarak öldürmektedirler. Yüce Allah, onlar için şöyle buyurur:

“Onların size inanmalarını mu umuyorsunuz? Oysa onlardan bir grup Allah’ın kelamını işittiği ve kavradığı halde tahrif etmiş/değiştirmişlerdir. Müminlerle karşılaştıklarında ‘biz de iman ettik’, derler. Ama birbirleriyle baş başa kaldıklarında, “Rabbinizin yanında size karşı delil olarak kullansınlar diye mi Allah’ın size öğrettiklerini onlara anlatıyorsunuz? Aklınız yok mu?’ derler. Açığa vurduklarını da, gizlediklerini de Allah’ın bildiğini bilmiyorlar mı?…” (2 Bakara/75-81).

“İnsanlardan, inanmadıkları halde, “Allah’a ve ahiret gününe inandık” diyenler vardır. Bunlar Allah’ı ve inananları aldatmaya çalışırlar, oysa sadece kendilerini aldatırlar da farkında değildirler. Kalplerinde hastalık vardır, Allah hastalıklarını artırmıştır. Yalan söyleyegeldikleri için onlara can yakıcı azap vardır. Kendilerine: “Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın” dendiği zaman, “Bizler sadece ıslah edicileriz” derler. İyi bilin ki, asıl bozguncular kendileridir, fakat farkında değildirler. Onlara “Müslümanların inandığı gibi siz de inanın” denilince de, “Beyinsizlerin inandığı gibi mi inanalım?” derler; iyi bilin ki asıl beyinsizler kendileridir, fakat bilmezler. İnananlara rastladıkları zaman, “İnandık” derler, kendi ele başlarıyla baş başa kaldıklarında, “Biz şüphesiz sizinleyiz, onlarla sadece alay etmekteyiz” derler. Onlarla Allah alay eder ve taşkınlıkları içinde bocalar durumda bırakır. Onlar, doğruluk yerine sapıklığı aldılar da alışverişleri kâr getirmedi ve doğru yolu da bulamadılar” (2 Bakara/8-16).

“And olsun ki, Musa’ya Kitap verdik, ondan sonra peşpeşe peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa’ya belgeler verdik, onu Ruhu’l-Kudüs ile destekledik. Ey Yahudiler, size ne zaman bir peygamber hoşunuza gitmeyen bir şey getirse, büyüklük taslayarak, bir kısmını yalancı sayıp, bir kısmını öldürecek misiniz?

“Kalplerimiz perdelidir.” dediler, hayır, Allah inkârlarından dolayı onları lanetlemiştir. Onların pek azı inanırlar. Ne zaman Allah katından onlara, kendilerinde olanı tasdik eden Kitap geldi-ki onlar bundan önceleri, inkâr edenlere/müşriklere karşı kendilerine yardım gelmesini beklerlerdi-bildikleri gelince onu inkâr ettiler. Allah’ın laneti, inkâr edenlerin üzerine olsun. Allah’ın kullarından dilediğine, bol ihsanından indirmesini çekemeyerek, Allah’ın indirdiğini inkâr etmekle, kendilerini kötü bir şey karşılığında sattılar. Bu yüzden gazap üstüne gazaba uğradılar. Kafirlere alçaltıcı bir azap vardır. Onlara, “Allah’ın indirdiğine inanın” denildiğinde “Bize indirilene inanırız” deyip ondan sonra gelen Kur’an’ı inkâr ederler, halbuki o, ellerinde bulunan Tevrat’ı tasdik eden hak bir Kitap’tır. Onlara “Eğer inanıyor idiyseniz niçin daha önce Allah’ın peygamberlerini öldürüyordunuz?” diye sor” (2 Bakara/87-91).

“Ey İnananlar! Sizden olmayanı sırdaş edinmeyin, onlar sizi şaşırtmaktan geri durmazlar, sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların öfkesi ağızlarından taşmaktadır, kalplerinin gizlediği ise daha büyüktür. Eğer akıl ediyorsanız, şüphesiz size ayetleri açıkladık. İşte siz, onlar sizi sevmezken onları seven ve Kitapların bütününe inanan kimselersiniz. Size rastladıkları zaman: “İnandık” derler, yalnız kaldıklarında da, size öfkelerinden parmaklarını ısırırlar. De ki: “Öfkenizden geberin”. Allah kalplerde olanı bilir. Size bir iyilik gelse, onların zoruna gider; başınıza bir kötülük gelse buna sevinirler. Sabreder ve sakınırsanız, onların hilesi size hiçbir zarar vermez. Allah işlediklerinin hepsini ilmiyle kuşatmıştır” (3 Âli İmran/118-121).

“Kitaptan kendilerine pay verilmiş olanları göirmüyor musun? Tağuta ve Şeytana inanıyorlar da kâfir müşriklerin yol bakımından müminlerden daha doğru yolda olduklarını söylüyorlar. İşte Allah’ın lanet ettiği kimseler bunlardır. Allah’ın lanet ettiğine yardım edecek hiçbir kimse bulamazsın”(4 Nisa/51/52).

Yahudi ve Hıristiyan din adamları/Ahbar ve Ruhban’dan birçokları halkın mallarını haksız yollarla yemekte ve insanları Allah’ın  yolundan alıkoymaktadırlar…” (9 Tevbe/34. Yine bakınız. 2 Bakara/75-79).

Yüce Allah, dini istismar ederek onun üzerinden kendilerine ayrıcalıklı bir statü, bir makam ve mevki, bir kutsallık, bir kazanç yolu sağlayan bu kişilerin iflah olmaz karakterlerini ve hainliklerini bildiği için tarih boyunca çobanlık, çiftçilik, esnaflık, ticaret ve sanat erbabı gibi farklı meslek mensuplarından peygamberler seçip gönderdiği halde din adamlarından peygamber göndermiş değildir. Çünkü bunlar iflah olmaz bozuk bir karaktere sahip olmuş, statü ve çıkarları için her değeri çiğneyecek ahlaksızlığa bürünmüşlerdir[8].

Merak ediyoruz, bazılarının Kur’an’a ve onu tebliğ eden Hz.Muhammed’e inanmak ve uymaktan muaf tuttuğu bu kitap ehlinin  ellerindeki kitapların tahrif edildiğini, değiştirildiğini kendileri de söyledikleri halde tevhit, hukuk, ibadet, ahlak, adalet, eşitlik ve diğer insani değerler açısından acaba o günkü Mekke ve çevresindeki müşriklerden ne farkı kalmıştır! ABD’sinden Avrupa ve Asya’sına kadar çağdaş Batı toplumlarının durumu bunu ortaya koymuyor mu? Kur’an’ın ahlaksızlık ve fuhuş olarak yasakladığı zinanın en kötüsü olan eşcinselliğin veya homoseksüelliğin ABD’nin yanında Avrupa’da 26 ülkede yasallaştırılması, sözde kitap ehli olan bu toplulukların nasıl bir cahiliye içinde yaşadığını anlamak için yetmiyor mu? Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Kadın-Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’nun hazırladığı rapora göre Danimarka’da kadınların yüzde 52, Finlandiya’da yüzde 47, İngiltere ve Fransa’da yüzde 45, Almanya’da yüzde 35’inin tecavüz ve cinsel saldırıya uğraması (bkz. Batı tecavüzde bir numara, Yeni Akit, 30 Kasım 2018) bu cahiliyeyi göstermeye yetmiyor mu?

Onun için Yüce Allah, Kitap Ehline seslenerek “Kitap Ehli/Yahudiler ve Hıristiyanlar iman eder ve Allahtan sakınırlarsa günahlarını bağışlar ve kendilerini nimetlerle dolu cennetlere koyardık” ( Maide 5/65) buyurur.

c-Bütün İnsanlara Çağrı:

İslam çağrısı Medine’de hâkim olmuş ve Arap Yarımadası’nın merkezinde yayılmıştır. Artık bütün insanlara ulaşması aşamasına gelmiştir. Bu çağrıyı Rasulullah sağlığında Bizans, Mısır, İran, Irak ve Yemen hükümdarlarına yazdığı mektuplarla duyurmuş ve onlarla beraber halklarını İslam’a davet etmiştir[9]. Bazıları, bu mektuplarla ilgili anlatımların dinsel, tarihsel, sosyal ve psikolojik olarak sahih olamayacağını ve gönderiliş amacının İslam’a girmelerini istemek değil, ona yardımcı ve destek olmalarını istemek olduğunu, bunlarla Ankebut/46 ve Şura/15 ayetlerinde belirtildiği gibi sulh ve inanç birliğini sağlamak amaçlandığını söylüyorsa da[10] işin gerçeği söylenen şeylerin yanında bu mektuplar muhatap kişilerin İslam’ı kabul etmeğe çağrıldığını söylemektedir. Çünkü bu mektuplarda açıkça İslam’ın kabul edilmesi talep edilmektedir.

Bu şekilde İslam bütün insanların çağrısı olarak gerçekleşmiştir. Nitekim Hz. Muhammed’in vefatından sonra çok geçmeden İslam bütün bu bölgelere yayılacak ve insanlar bu çağrıyı kabul edeceklerdir. Herhalde bu kadar geniş coğrafyada insanların kılıç korkusuyla veya maddi çıkar endişesiyle İslam’ı kabul ettiği söylenemez.

İslam’ın kılıç/savaşla yayıldığı suçlamasına karşı şu kadarını belirtmekle yetineceğiz. İslam daha doğmadan önce Arap yarımadasını doğudan güneye kadar Sasanilerin, Kuzey’den, batıdan ve güneyden Bizanslıların işgal etmesine Arapların elinde kalan hicaz bölgesini de ele geçirmek için birbirleriyle savaşacak kadar yarıştığı bilinmektedir. Rum Suresi’nin sözünü ettiği galibiyet ve yenilgi bunun bir belgesidir. Sasanilerden önce Hicaz bölgesini ele geçirmek için Bizans’ın eyaleti durumunda olan Habeşistan ve Yemen üzerinden Ebrehe ordusunun gönderilmesi ve Fil olayı[11] bunun göstergesidir. Onun için İslam’ın Hicaz bölgesi dışında yayılmasının önünü açan savaşların sebebi, Müslümanların başkalarına saldırması değil, Sasanilerin ve Bizans’ın Arap yarımadasında işgalci olup egemenlikleri altında tuttukları müşrik ve Hristiyan Arapları Medine’ye saldırması için kışkırtıp silahlandırması ve Müslümanların bunu haber alarak karşı saldırılarla cevap vermesidir.

 

Kur’an’da ‘en-Nâs/İnsanlar’ Kelimesi, Sınırlandırıcı Bir Karine Olmadıkça,

Bütün İnsanları İfade Eder:

 

Yüce Allah ‘ey insanlar’ çoğul ismiyle insan cinsine seslenerek Kur’an’ın bütün insanlara gönderilen evrensel vahiy olduğunu söyler: Çok sayıda ayet arasından mesela aşağıdaki ayetler bunu saçıkça ortaya koymaktadır:

“Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz, böylece ona karşı gelmekten sakınırsınız” (2 Bakara/21).

“Bu, insanlara (linnâs) bir duyuru, sakınanlara yol gösterme ve bir öğüttür.” (3 Âli İmran/138).

“Ey İnsanlar! Sizi bir türden yaratan, eşini de onun türünden var eden ve ikisinden pek çok erkek ve kadın meydana getiren Rabbinize karşı gelmekten sakının…” (4 Nisa/1).

“Seni insanlara (linnâs) peygamber gönderdik, şahid olarak Allah yeter.” (4 Nisa/79).

“Ey İnsanlar! Resul Rabbiniz’den size gerçeği getirdi, inanın, bu sizin hayrınızadır. İnkâr ederseniz, bilin ki, göklerde ve yerde olanlar Allah’ındır. Allah bilendir. Hakim’dir” (4 Nisa/170),

“Ey İnsanlar (en-nâs)! Rabbiniz’den size açık bir delil geldi, size apaçık bir nur, Kur’an indirdik. Allah kendisine inananları ve Kitabına sarılanları rahmetine ve bol nimetine kavuşturacak, onları kendisine götüren doğru yola eriştirecektir.” (4 Nisa/174-175).

“Şahit olarak hangi şey daha büyüktür” de.”Allah benimle sizin aranızda şahittir. Bu Kur’an, sizi ve ulaştığı kimseleri (ve men belağa) uyarmam için bana vahyedildi. Allah’la beraber başka Tanrılar bulunduğuna siz mi şahitlik ediyorsunuz?” de. ”Ben şahitlik etmem, o ancak tek Tanrı’dır, şüphesiz ben ortak koşmanızdan uzağım” de” (6 Enam/19).

“De ki: Ey insanlar (en-nâs)!  Şüphesiz ben, göklerin ve yerin hükümranı, ondan başka ilah bulunmayan, dirilten ve öldüren Allah’ın hepinize gönderdiği Resulüyüm. Allah’a ve okuyup yazması olmayan, haber getiren Peygamber’ine, ki o da Allah’a ve sözlerine inanmıştır, inanın, doğru yolu bulmak için ona uyun” (7 Araf/158).

“İçlerinden birine, “İnsanları (en-nâs) uyar ve inananlara, Rableri katında yüksek makamlar olduğunu müjdele” diye vahyetmemiz, insanların (en-nâs) tuhafına mı gitti ki, kafirler: “Bu apaçık bir büyücüdür” dediler?“ (10 Yunus/2).

 “Ey insanlar! Rabbinizden size bir öğüt ve kalplerde olana şifa, inananlara doğruyu gösteren bir rehber ve rahmet gelmiştir” (10 Yunus/57).

“De ki: Ey insanlar! Rabbinizden size gerçek gelmiştir. Doğru yola giren ancak kendisi için girmiş ve sapıtan da kendi zararına sapıtmış olur. Ben sizin bekçiniz değilim. Sana vahyedilene uy; Allah hükmünü verene kadar sabret. O, hüküm verenlerin en iyisidir.” (10 Yunus/108-109).

“Elif, Lam, Ra. Bu, Allah’ın izniyle, insanları karanlıklardan aydınlığa, güçlü ve övülmeğe layık, göklerde ve yerde olanların sahibi Allah’ın yoluna çıkarman için, sana indirdiğimiz Kitaptır. Uğrayacakları çetin azaptan dolayı vay kafirlerin haline!” (14 İbrahim/1-2).

 “Bu Kur’an, onunla uyarılsınlar ve tek bir Tanrı bulunduğunu bilsinler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara (en-nâs) bir duyurudur” (14 İbrahim/52).

“Şüphesiz bu Kur’an’da, kulluk eden kimselere duyuru vardır. Biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdi.” (21 Enbiya/106-107).

“De ki ey insanlar (en-nâs)!  Ben sizin için ancak apaçık bir uyarıcıyım” (22 Hac/49).

“Biz seni bütün insanlara “kâffeten li’n-nâs” ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik, fakat insanların (en-nâs) çoğu bilmezler” (34 Sebe/28).

“Bu Kur’an, âlemlere ancak bir öğüttür.” (38 Sâd/87). “Şüphesiz biz, insanlar için gerçekten kitabı sana indirdik” (39 Zumer/41).

“Bu Kur’an, insanlar için açık belgeler, kesin olarak inanan millet için doğruluk rehberi ve rahmettir” (45 Casiye/20).

“Şüphesiz seni şahit, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Ey insanlar, siz de Allah’a ve Peygamber’ine inanmalısınız, ona yardım etmelisiniz, ona saygı göstermelisiniz ve Allah’ı sabah akşam tesbih etmelisiniz” (48 Fetih/8-9).

Bu şekilde yüce Allah pek çok yerde insan cinsine seslenmekte, kurtulmaları için müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdiği Resule ve ona indirdiği Kitaba insanların inanıp uymalarını istemektedir. Hatta insanlar uyarıya ve uyarıcılara karşı aşırı tepki gösterip karşı çıkmış olsa bile Allah onları kendi hallerine bırakmayıp mutlaka uyarıldıklarını belirtmektedir.

Sizler haddi aşıp azgınlaşan bir millet oldunuz diye sizi uyarmaktan vaz mı geçeceğiz?” (43 Zuhruf/5).

Bütün bu ayetlere karşın yukarıda gördüğümüz gibi bazıları ayetlerdeki “en-nâs” kelimesinden maksadın putperest müşrik Araplar, kitapsız başka toplumlar ve kitap ehlinden Arap yarımadasında yaşayıp Arapça konuşanlar olduğunu ileri sürmektedir.

Kur’an’da en-Nâs kelimesi sayabildiğimiz kadarıyla 239 kez kullanılmaktadır. Bunlardan “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz” (2 Bakara/21),“Ey insanlar! Sizi nefs-i vahideden yaratan Rabbinizden sakınınız...” (4 Nisa/1), “Ey insanlar! Yer yüzündekilerden helal hoş olarak yiyiniz” (2 bakara/168), “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Şüphesiz kıyamet depremi çok korkunç olacaktır” (2 Hac/1), “Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık….”(Hucurat 49/19)  ayetlerinde olduğu gibi bazılarıyla hiçbir ayırım yapılmadan bütün insanlara hitap edilirken, “Ve insanlardan öyleleri de var ki Allaha ve ahiret gününe inandık dedikleri halde inanmış değildirler”(2 Bakara/8), “Onlara, siz de insanların inandığı gibi inanın denildiğinde, o beyinsizler gibi mi inanalım? derler…”(2 Bakara/13), “İnsanlar kendilerine, ‘size saldırmak için o insanlar ordu hazırladılar, onlardan korkun’ dediklerinde bu tehdit onların ancak imanlarını güçlendirdi ve ‘Allah bize yeter, o ne güzel vekildir’ dediler”(3 Ali İmran/173), “Kendilerinden bir adama vahiy indirmemiz insanlara çok mu tuhaf geldi?”(10 Yunus/2), “Sana alamet, üç gün üç gece insanlarla hiç konuşmamandır, dedi”(19 Meryem/10)  gibi bazıları ile de farklı kesimleriyle Araplara, kitap ehline ve çevredeki başkalarına hitap edilmektedir. Bunlardan kimlere hitap edildiğini anlatımın bağlamı ve karineler belirlemektedir. Sonuç olarak, ‘en-nâs/insanlar’ kelimesi, sınırlandırıcı bir karine olmadıkça, bütün insanları ifade etmektedir. Bu bakımdan Hz.Muhammed’le ilgili geçen en-nâs kelimelerinden bazısı belirli kişiler ve kesimler için kullanılırken, mesela “Seni bütün insanlara gönderdik” ifadesindeki ve benzerlerindeki ‘en-nâs’ sözcükleri, onun bütün insanlara gönderildiğini açıkça göstermektedir.

Onun için Kur’an’ın bütün insanlara geldiği ve onu tebliğ eden Hz.Muhammed’in risaletinin genel olduğu, vahyin ulaştığı herkesin onlara inanmak ve uymakla yükümlü bulunduğu açıktır. Birilerinin şu veya bu sebeple ayetleri görmemesi veya kültürel anlayışlarla yanlış yönlendirmesi bu gerçeği değiştirmez. Son olarak, Hz.Muhammed’in tebliğ ettiği risaletin bütün insanlara olduğunu Kitap Ehlinden bir şahit olarak Thomas W.Arnold’un dilinden vermek istiyoruz:

“İslam’ın hitabı yalnız Arabistan’a değildir. Madem ki Allah birdir, o halde bütün insanlığın fertleri bu din altında birleşmeye davet edilmelidir. (Eduard Sachau, Uber den Zweiten Chalifen Omer, Berlin 1902, s. 233-234). Muhammed tarafından 628 (h.7) yılında zamanın büyük hükümdarlarına yazıldığı rivayet edilen mektuplar, İslam’ın evrensel olduğu ve her milletin fertleri tarafından kabul edilmesi gerektiği konusundaki isteğini gerçek şekilde belgelendiren çok önemli bir vesikadır. O sene İmparator Herakliyüs’e, İran hükümdarına, Yemen ve Mısır valilerine yazılan mektupların şu mealde oldukları rivayet edilir:

“Esselamu ala men ittibaa’l-huda. Ba’de mâ vecebe aleynâ… dedikten sonra “Sizleri İslam’a çağırıyorum. Kabul ediniz. Yüce Allah sizi iki kat mükafatlandırsın, (57 Hadid/28’işaret), sizler İslamın teklifinden yüz çevirirseniz halkınızın günahı üzerinizde olur. Ey Kitap Ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir kelimeye geliniz. O da şudur: Yalnız Allaha inanmak, ona başkasını ortak koşmamak, diğerlerine Allah dememek. Ey Kitap Ehli! Sakın bundan yüz çevirmeyin!… Biz Müslümanız, dinimizin adı İslam’dır…”

Her ne kadar bu çağrı o zaman onu alanlara tuhaf gelmişse de onu izleyen yıllar bu çağrının boş bir hevesle kaleme alınmadığını gösterdi. (Caetani, Annali dell’Islam, I, s. 725 vd). Bu mektuplar İslamiyet’in evrensel bir din olduğunu açık ve geniş bir şekilde ortaya koymuştur. Şu ayetler bunu teyid etmektedir: (38 Sâd/87-88; 36 Yasin/69-70; 21 Enbiya/106-107; 25 Furkan/1; 34 Sebe’/28; 61 Saf/9; 16 Nahl/44, 64).

İslam’ın bütün insanlar tarafından kabul edilmesi gerektiğine dair yukarıdaki ayetler ile Muhammed’in Bilal hakkında “Habeşlilerin ilk meyvesi” ve Suhayb hakkında “Rumların ilk meyvesi” ifadeleri bu çağrının bütün insanlara olduğunu göstermiştir. İranlı bir esir olup Hristiyan iken İslam’ı kabul eden Selmanı Farisi için de Muhammed “İranlıların ilk meyvesidir” demiştir.

Bu şekilde fetihler başlamadan çok önce Muhammed İslam’ın yalnız Araplarla sınırlı olmadığını açıkça belirtmiştir. Bütün halklara İslam’ı açıklamak amacıyla elçiler gönderdiğini anlatan aşağıdaki anlatım İslam’ın cihanşumul olduğunu göstermektedir. Belgeye göre Resulullah ashabına “Sabahleyin hepiniz yanıma erken gelin” diye söylemiştir. Sabah namazından sonra Allaha hamd ve niyaz ile meşgul olmak her gün yapılan ilk işti. Sonra onları bir bakışla birini bu tarafa, diğerini şu tarafa yollardı ve “Allah’ın kulları ile olan muamelenizde doğru olun, çünkü kendilerine tevdi olunan ve insanlığa taalluk eden işlerde doğruluk göstermeyenlere yüce Allah cennetin kapısını açmaz. Haydi gidin! Meryem oğlu İsa’nın ashabı gibi olmayın. Çünkü onlar yalnız yakında bulunanlara gittiler ve uzaktakileri ihmal ettiler” dedi.

Bundan başka, Muhammed’in gönderdiği elçiler yanına gittikleri toplulukların dilini bilenlerden seçiliyordu. Kendisine bu konu açıldığı zaman Resulullah “Bu husus yüce Allaha karşı yapmakla yükümlü olduğumuz görevlerin en önemlilerindendir” demiştir. (İbni Sa’d, Tabakat, I, s. 10. Neşr. E.Sachau)”[12]

 

Sonuç:

Davetin evrenselliğine ilişkin yukarıda sıraladığımız ve başka ayetlere baktığımızda Hz. Muhammed’in ve tebliğ ettiği Kur’an’ın müşriklerin ve kitapsızların yanında, kitap ehli de dahil bütün insanlara gönderildiğini maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:

a- Yüce Allah, Kur’an’ın daha önce gelen kitapları tasdik ettiğini, onlara yapılan müdahaleleri ve bozulmaları düzelttiğini belirtir.

“Biz sana bu kitabı, kendisinden öncekileri tasdik etmek, o kitaplardaki bozulmaları ve değiştirmeleri düzeltmek için hak ve hakikati ortaya koyarak indirdik. O halde Yahudiler ve Hıristiyanlar arasında Allah’ın indirdikleriyle hükmet, sana gelen gerçek bilgileri bırakıp onların arzu ve heveslerine uyma…” (Maide 5/48).

Böyle olunca Kitap Ehli’nin ayırım yaparak Kur’an’a ve Muhammed’e inanmamasının hidayeti bulmaları ve sapmalardan kurtulmaları açısından zorunludur. Çünkü ellerindeki kitaplarla şirke varan yanlışlardan ve sapmalardan kurtulamadıkları bilinmektedir.

b-Peygamberler arasında ayırım yapmadan inanmak mümin olmanın şartıdır. Onun için kitap ehlinin Kur’an’a ve Muhammed’e karşı ayırımcılık yaparak onlara inanmaması açık bir haksızlık ve adaletsizliktir. Yüce Allaha bunu defalarca belirtir. Mesela:

“Nuh’a, ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, torunlarına, İsa’ya, Eyyub’a, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a vahyettiğimiz gibi şüphesiz sana da vahyettik. Davud’a da Zebur verdik. Peygamberlerden sonra, insanların Allah’a karşı bir hüccetleri olmaması için, gönderilen müjdeci ve uyarıcı peygamberlerden bir kısmını daha önce sana anlatmış, bir kısmını da anlatmamıştık. Allah, Musa’ya hitap etmişti. Allah güçlüdür, Hakim’dir. Şüphesiz Allah sana indirdiğine şahitlik eder, onu bilerek indirmiştir, melekler de şahitlik ederler. Şahit olarak Allah yeter” (4 Nisa/163-166).

 “Yahudiler veya Hristiyanlar olun, doğru yolu bulursunuz, dediler. De ki, hayır, biz ancak şirkten uzak İbrahim’in dinine uyarız. İbrahim hiçbir zaman Allaha ortak koşmamıştır. (Doğru yolda olmak için Yahudi veya Hıristiyan olun diyenlere) şöyle deyiniz: Biz Allaha inanırız, bize indirilen Kur’an’a inanırız. Bunun yanında İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve onun soyundan gelen peygamberlere gönderilen vahiylere inanırız. Musa’ya, İsa’ya ve diğer bütün peygamberlere gönderilen vahiylere de inanırız. Çünkü biz Peygamberler arasında ayırım yapmayız, biz Allaha teslim olmuş kişileriz.

Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar. Yok, eğer inanmayıp yüz çevirirlerse bil ki size karşı sırf muhalefet ve düşmanlık peşindedirler. Onların düşmanlığına karşı Allah sana yeter, şüphesiz o, her şeyi hakkıyla işitir ve bilir” (Bakara 2/135-137).

(Peygamberler arasında ayırım yapmanın ve bazılarına inanıp diğerlerini inkâr etmenin imansızlık olduğunu görmek için yine bakınız. Bakara/285, Ali İmran/84, Nisa/152 vd).

c-Kur’an, insanlara bir açıklama, bir ışık, bir bilgilendirme, sakınanlara yol gösterme, bir öğüt ve kurtuluşa götüren yegane sıratı müstakim/dosdoğru yoldur. Bazıları Kur’an’ı ve Hz.Muhammed’i kabul etmekle beraber, aynı kaynaktan gelen ve  aynı şeyleri söyleyen kitaplara sahip oldukları  gerekçesiyle Kitap Ehlinin Kur’an’a ve Muhammed’e inanma ve uyma yükümlülüğünün bulunmadığını ileri sürmektedir.

Oysa mevcut Tevrat ve İncil’in kişiler tarafından sonra yazıldığı ve bozulduğu sabit olmakla beraber[13], iddia edildiği gibi ellerinde bozulmamış kitapları olsa bile, kitap ehlinin de elbette müşrik Araplar ve kitap sahibi olmayanlar kadar yeni vahyin açıklamalarına, aydınlatmasına, yol göstermesine, tashihlerine ve Allah’ın azabından sakındırmasına ihtiyacı vardır. Çünkü işgallerde tahrip edilmiş, kelimeleri yerlerinden/anlamlarından saptırılarak (bkz. 2 Bakara/75; 4 Nisa/46; 5 Maide/13, 41) yapılan yorumlar, ekleme ve çıkarmalarla kitapları hidayet rehberi olmaktan çıkarılmıştır. Onun için başkalarının yanında kitap ehlinin de yeni vahye inanması ve söylediklerine uyması bir gerekliliktir.

d- Verilen ayetlerde Kur’an’ın “Araplara” değil, “bütün insanlara/kâffeten  linnâs, linnâsi cemîan” uyarıcı, müjdeci, şahit ve rahmet olduğu belirtilir.

Evet, Kur’an, yer yer “ey insanlar” diyerek bütün insanlara seslenmekte ve Hz. Muhammed’in Allah’tan getirdiği Kur’an’a inanmalarını istemektedir. “Seni insanlara Resul olarak gönderdik”, “Seni alemlere ancak rahmet olarak gönderdik” (Enbiya 21/27) ve benzeri ayetler bütün insanlara gönderildiğini gösterir. Çünkü Allah’ın rahmetine ihtiyacı olmayan kimse yoktur.  Elbette bunların başında içinde yaşadığı toplum gelmektedir. Ancak bu durum hitabın bütün insanlara da yapılmış olmasına engel değildir. Çünkü sınırlayıcı bir karine olmadıkça, dilde aslolan, genellik ve mutlaklıktır.

e- Kitap Ehli, öteden beri ne zaman bir peygamber arzularına uymayan bir şey getirmişse ona karşı çıkmış, kimini yalanlamış, kimini de öldürmüşlerdir. Bkz. 2 Bakara/87-91.

f-Allah, Peygamber olarak gönderdiği Hz. Muhammed’in onlara da uyarıcı ve müjdeci olduğunu belirtmiş ve kendisine inanmalarını istemiştir. Onlar ise, bekledikleri Peygamber kendilerinden değil de, kitapsızlar/ümmiler diyerek aşağıladıkları Araplardan gelince, bunu kabullenememişler ve kendisine savaş açmışlardır. Bu hitabın kitap ehlinin tümünü değil, yalnız bozulmuş ve kitabı tahrif etmiş olanları yahut kitap ehlinden Arabistan’da sadece Arapça konuşanları kasdettiğini söylemek için elimizde kesin bir delilin olması gerekir. Oysa elimizde bunu gösteren kesin bir delil mevcut değildir.

g-“Söyleyin bakalım, inkâr  ettiğiniz bu Kur’an Allah tarafından gelmişse ve İsrail oğullarından da bir şahit benzerine tanıklık yapıp ona iman ettiyse sizin bu yaptığınız haksızlık olmaz mı? Şüphesiz Allah haksızlık yapanları sevmez” (46 Ahkaf/10) ayetinin söylediği gibi, Kitap Ehlinden Abdullah b.Selam ve diğerleri gibi gönüllü olarak iman edip şahitlik yapanlar olsun, “İçlerinden zulmedenleri bir yana, ehl-i kitapla ancak en güzel yolla mücadele edin ve deyin ki: Bize indirilene de, size indirilene de iman ettik. Bizim Tanrımız da sizin Tanrınız da birdir ve biz O’na teslim olmuşuzdur” (29 Ankebut/46) ve “Onun için sen dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve de ki: Ben Allah’ın indirdiği Kitab’a inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz de sizedir. Aramızda tartışılabilecek bir konu yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar, dönüş de O’nadır” (42 Şura/15) ayetlerinin tanımladığı kitap ehli olsun, bu ayetler ve benzerlerin söylediği, hepsinin İslam’a inanmak ve uymakla yükümlü oldukları anlamına gelmiyor mu?

Acaba “Dinde hiçbir zorlama yoktur” (2 Bakara/256) ayetinin gereği olarak dinde hiçbir zorlamanın olmadığını herkesten çok bilen Hz. Muhammed, Kitap Ehlini İslam’a çağırıp Kur’an’a inanmalarını ve kendisine uymalarını istemeseydi, yani peygamberliğinin kendilerine de olduğunu ve Kur’an’a inanmaları gerektiğini söylemeseydi, Yahudilerden ve Hıristiyanlardan bazı kişiler ona neden iman ettiler? Yahut başta Yahudiler olmak üzere Kitap Ehli durup dururken neden kendisine cephe aldılar ve yenilip dağılıncaya kadar düşmanlık yaptılar?!

Sebe’/6. ayetin belirttiği gibi İslam’ı kabul edenler dışında, kitap ehlinden iddia edilen bu muvahhitler (!) neden bir gün çıkıp dindaşlarını Kur’an’a ve Hz. Muhammed’e düşmanlıktan sakındırmadılar veya Kur’an’ın “De ki ey Kitap Ehli! Gelin önce şu temel ilkede birleşelim: Allahtan başkasına kulluk etmeyelim, ondan başka bir varlığı ilah edinmeyelim, Allah’ın yanısıra insanları tanrı yerine koymayalım” (3 Ali İmran/64) dediği gibi neden ortak tevhid çizgisinde buluşmayı ve müşriklere karşı iş birliği yapmayı istemediler?

Yoksa varlıkları ve tevhid üzerinde oldukları söylenen bu adamlar Anka kuşu gibi adı var kendisi yok olan hayali kişiler miydi? O gün Arap yarımadasında Arapça konuşan Yahudiler ve Hıristiyanlar kurtulmaları için indirilen Kur’an’a ve onu tebliğ eden Peygambere uymaları gerekiyordu da, kitaptan ellerinde doğru dürüst bir şey kalmamış olan o günkü ve bugünkü Yahudilerin ve Hıristiyanların kurtuluşu için Kur’an’a ve Hz. Peygambere uyması gerekmiyor mu? Yahut bunlara uymaktan başka bir kurtuluş yolları mı vardır?

Onun için bütün vahiylerin ortak olduğu ve birine inanıp uyan kişilerin aynı zamanda hepsine uymuş olacağı söylemi doğru olmakla beraber, o günkü ve bugünkü kitap ehli için bu söylenenlerin varsayımdan öteye geçtiğini kimse söyleyemez. Çünkü vakıa olarak önceki vahiyler hidayet olmaktan çıktığı için Allah yeni versiyon olarak Kur’an’ı göndermiş ve ona inanıp uymalarını istemiştir. Acaba aynı toplumda ve aynı zamanda Yüce Allah’ın birden fazla kitap indirdiği ve bir toplumun bir kesimini birine inanmak ve uymakla yükümlü tutarken diğer kesimi bundan muaf tuttuğu bir örnek var mıdır?

h-Kitap ehlinin geneli kültürel, dinsel ve ekonomik avantajlarını yahut siyasal üstünlüklerini yitirmemek için bir Arap olan Muhammed’in çağrısına kıskançlıklarından karşı çıkmış ve kendilerinden olan çok az sayıdaki tevhid ehlini bastırmış yahut susturmuş oldukları savunması yapılabilir.

Oysa Kur’an bunun tam aksini söyleyerek kendileri de diğer insanlar gibi bu çağrıya   inansalardı hem mümin olma üstünlüklerini korur, hem de önceden din ve inançları, kültür ve sermayeleri olduğu için katmerli bir kazanç elde etmiş olacaklarını söyler.

“Ey önceki Peygamberlere inanmış olanlar! Allaha itaatsizlikten sakının, onun bu (son) peygamberine de inanın ki rahmetinden size iki kat versin, size önünüzü aydınlatacak bir nur/ışık versin ve sizi bağışlasın. Bilin ki Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir. Böylece Kitap Ehli inanırlarsa Allah’ın lütfundan bir kazançlarının olmayacağını düşünmesinler. Lütuf Allah’ın elindedir, dilediği kişilere verir, Allah’ın lütfu büyüktür” (Hadid 57/28-29)

Ayetteki “inanmış olanlardan maksat, herhalde Resulüne iman etmiş ve Allahtan korkan Müslümanlar değildir. Çünkü müminler zaten Allah’ın Resulüne inanmışlardır. Onlara bir kez daha “inanın” demenin ve ikinci kez inanmakla iki kat ecir kazanacaklarını söylemenin mantığı yoktur. Zaten ayetin bağlamı, Müslümanlar değil, kitap ehli ve özellikle Hristiyanlardır. Önceden imanları olan kitap ehli ve özellikle Hıristiyanlar Hz. Muhammede ve getirdiği Kur’an’a da inandıkları taktirde bir şey kaybetmek bir yana, önceki imanlarının ve yeni imanlarının karşılığı olarak iki kat ecir almış olacaklarını belirtmektedir. Bu da Musa’ya, İsa’ya ve getirdikleri kitaplara ve diğer kitaplara inanmış olan kitap Ehlinin Hz. Muhammed’e ve Kur’an’a da inanmaları gerektiğini belirtmektedir. Bunun da uymak ve itaat etmek olmadan, teorik olarak sadece inanmak yahut kabul etmekle yerine getirilmiş olacağını söylemek gerçekçi olmasa gerektir.

Yine “Bundan önce kendilerine kitap gönderdiğimiz kimseler ona inanırlar. Kur’an onlara okunduğu zaman ‘ona inandık, Rabbimizden gelen gerçektir, biz ondan önce de Müslüman olmuş kimselerdik’ derler. İşte bunlar sabretmelerine karşılık ecirleri iki kat verilecektir. Bunlar kötülüğü iyilikle savar ve kendilerine verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcarlar. Onlar kötü söz işittiklerinde onu söyleyenlere “Bizim yaptıklarımız bizim, sizin de yaptıklarınız sizindir, size uğurlar olsun, cahillerle bir işimiz yoktur, derler” (28 Kasas/52-55) ayetleri de kitap ehlinden bazı kişilerin Kur’an’ın Allahtan gelen gerçek olduğuna inandıklarını ve bu imanlarından dolayı ecirlerinin katlanmış olacağını, yine sataşma ve kötüleme yapan muhaliflerine Kur’an’ın öğrettiği ahlakla karşılık verdiklerini belirtmektedir.

Kısaca, kitap ehlinden bazı kişilerin Kur’an’a inandığını ve hayatlarında yansıttığını görüyoruz.  Bu da kiap ehlinin hem Kur’an’a inanması hem de hayatına yansıtması gerektiğini gösteriyor olsa gerektir. Değilse, yükümlü olmadığı halde kendi din ve inancını bırakıp başka bir dini ve inancı benimsemenin ve uymanın bir anlamı yoktur. Nitekim Resul’e inen vahyi dinleyince bildikleri gerçek nedeniyle gözyaşı dökerek ona iman eden ve şahitler arasında yazılmalarını isteyen Hristiyanlardan bazı din adamlarında bunu görüyoruz (Maide/83-84).

i-Ayrıca, Kitap Ehlinden o gün Arabistan’da yaşayan ve Arapça konuşanların tıpkı müşrik Araplar gibi Kur’an’a ve Muhammed’e inanmakla yükümlü olduğunu söyleyenlere sormak lazım; Acaba o gün Arabistan’da yaşayan ve Arapça konuşan kitap ehlinin ellerindeki kitaplar bozulduğu ve hidayet olmaktan çıktığı için inanmaları ve uymaları gerekiyordu  da, başka bölgelerde yaşayan ve dilleri Arapça olmayan o günkü ve bugünkü Yahudilerin ve Hristiyanların ellerindeki kitaplar Allah’ın  indirdiği gibi sapasağlam kitaplar olduğu için mi inanmaktan ve uymaktan muaf  sayılıyorlar? Oysa o gün için ve bugün için Yahudiler ve Hristiyanlar aynı kitaplara sahip olup onlara inanmaktadır.

j-Diğer yandan, Hz. Muhammed’in uyarılmamış bir kavme gönderildiğini söyleyen 28 Kasas/46, 32 Secde/3; 36 Yasin/6 gibi ayetlerden hareketle hem müşrik Araplara hem de kitap sahibi olmayan mesela Türk, Fars, Çin, Hint, Afrika, vd. topluluklara da peygamber olduğunu söyleyerek onların Hz. Peygambere inanmak ve uymakla yükümlü olduğunu söylerken[14], aynı zamanda Arap yarımadasında yaşayan ve Arapça konuşan kitap ehlinin de ona inanmakla yükümlü olduğunu söylemek bir çelişkidir. Çünkü bu ayetlerde uyarılmadığı belirtilenlerin yalnız müşrik Araplar olduğu açıktır. Böyle olunca mesela Türk, Fars, Hint, Çin, Rus, Afrikalılar ve diğer kavimlere gönderilmiş olmadığından bu halklar Muhammed’e ve Kur’an’a iman etmekle yükümlü olmadıkları sonucu çıkar. Bunun sayılanlar ve başka kavimler açısından ne kadar tutarsız ve sıkıntılı olduğu açıktır. Çünkü bu söylem doğru ise en başta Türk toplumu bir dine inanmak ve ona göre yaşamak istiyorsa kendisine yeni bir din bulması gerekecektir.

Onun için Araf/157 ve Fetih/9 ayetlerinin belirttiği gibi, şu veya bu kavim ayırımı olmaksızın çağrının ulaştığı herkes Allah’a ve peygambere inanmalı, ona yardım etmeli, saygı göstermeli, sabah akşam Allah’ı tesbih/tenzih etmelidir. Bu, hem bütün insanlar üzerinde Allah’ın hakkı, hem kurtuluşları için yapmaları gereken bir görevdir.

k-Son peygamber olan Hz. Muhammed’in Kitap Ehli başta olmak üzere bütün insanlara gönderildiğinin kabul edilmemesi durumunda Allah’ın  en azından bugüne kadar 1500 yıldır Araplar dışındaki insanları bu kadar yanlışlık, bozukluk ve sapıklık içinde bırakmış demektir. Son peygamber olan Hz. Muhammed’den sonra peygamber artık gelmeyeceğine ve bugüne kadar Kitap Ehli ve başkalarının arasından böyle bir peygamber çıkmadığına göre, kıyamete kadar bunca bozukluk ve sapıklık içinde olan Kitap Ehli’ni ve başkalarını Allah’ın vahiysiz ve uyarıcısız bırakması mantıklı ve adaletli olmasa gerektir. Onun için kitap Ehli olsun, başkaları olsun vahiyden habersiz ve hidayetten nasipsiz kalmaması, dolayısıyla hidayet yoluna girip kurtulmaları için Kur’an’a inanmaktan başka yolları yoktur.

Zaten “Ey Kitap Ehli! Peygamberlerin arası kesildiğinde, “Bize müjdeci ve uyarıcı gelmedi” dersiniz diye size açıkça anlatacak Resulümüz geldi. Şüphesiz o, size müjdeci ve uyarıcı olarak gelmiştir. Allah her şeye Kadir’dir” (5 Maide/19) ayetinde belirtildiği gibi, bizzat Kitap Ehlinin uzun süre kendilerine peygamber gelmemesinden yakındıkları ve bir peygamber beklentisi içinde oldukları, aksi halde uyarılmadıklarından bozukluk ve sapmalardan sorumluluk kabul etmeyeceklerini söyledikleri belirtilmiştir. Ama istedikleri Peygamber kendilerinden değil, ümmi deyip horladıkları Araplardan gelince ona inanmayı ve uymayı kabul etmediler.

Ayetin ara dönemlerde İsrail oğullarına yeni bir peygamberin gelmemesinden yakınmalarını seslendirdiği söylenemez. Çünkü ayet Hz. Peygamber döneminde ve Medine toplumunda yaşayan kitap ehlinden söz etmektedir. Zaten bu Peygamberin geleceği ve adı kitaplarında bildirilmişti. Kur’an bunu şöyle belirtir:

“Hani Meryem oğlu İsa, ‘Ey İsrail oğulları! Ben size Allah tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Elinizdeki Tevrat’ı tasdik etmek ve benden sonra gelecek Ahmed adındaki Resulü müjdelemek üzere gönderildim. Onlara apaçık ayetlerle gelince ‘Bu apaçık bir büyüdür’ dediler” (Saf 61/6).

Tevrat ve İncil’in Hz. Muhammed’i müjdelediği, ama Kitap Ehli’nin bu müjdeleri ortadan kaldırmak için çeşitli yollara başvurdukları görülmektedir.

“Kur’an, Tevrat ve İncil’in Hz. Peygamber’i müjdelediğini haber verir. (7/157). Burada verilen haberi, beş husus desteklemektedir:

1-Yuhanna İncilinde Hz. İsa’dan sonra geleceği belirtilen Priklytos’a (bozulmuş şekli: Parakletos) yapılan müteaddit atıflar (14/16-17, 25-26, 30, 15/26, 16/17, 12-15). İncil(ler)in ilk dört asırda kaynak dilden Grekçe’ye, oradan da Latince’ye taşınırken (çevrilirken) yolda geçirdiği sayısız kazanın bir benzerini, bu kelimenin de Ârâmice’den Süryanice’ye, oradan da Grekçe’ye taşınırken geçirdiğini görürüz. Uğradığı ağır hasarlı yol kazası, kelimenin aslını tanınmaz hale getirmiştir. Kelimenin Süryanice aslına ulaşmak için yoğun çaba harcayanlar, karşılarında ‘çok övülen, övülmüş’ anlamına gelen Munhamenna’yı bulmuşlardır. Bunun sıfat ve isim olarak karşılığı Ahmed ve Muhammed’dir. Habeş kralı Necaşi, daha Nebi hayattayken onu kendi kaynaklarında bulduklarını itiraf etmiştir. Kaynaklarımızdaki şekliyle Faraklit problemi, daha 2.yüzyılın başında fark edilmiştir. (es-Sira, I/251)….”[15]. Tevrat’ta da buna benzer müjdeler bulunmaktadır.

 

 

 

* Prof. Dr. İbrahim Sarmış, Necmettin Erbakan Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi

[1] İlgili yazı dizimizin birinci kısmı bir önceki sayımızdadır.

[2] -Mustafa Öztürk, Kur’an Tarihine Giriş, Eski Yeni, 107, sayı, 26, yıl 2013, Bahar, Ankara. Vahiyden nelerin önce indiğine ilişkin bilgi için de belirtilen yere bakınız.

[3]-Bazı araştırmacılar gelen ilk vahiy İkra’nın 1-5 ayetleri değil, Fatiha suresidir. İkra suresi değişik zamanlarda ve bölümler halinde değil, bir bütün olarak bir defada inmiş olup konu bütünlüğüne sahiptir.  Bkz. Mustafa Öztürk, Kur’an Tarihine Giriş, Eski Yeni, 65-119, sayı, 26, yıl 2013, Bahar, Ankara

[4] -Buhari, kitabu tefsiri’l-kur’an, 26/3, hadis no, 4770

[5]-Anakentin çevresi, yakın çevre olabileceği gibi, Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Lût, Şuayb, Musa peygamberlerin gönderildiği Mezopotamya ve Hicaz bölgesinden, Filistin ve Mısır’a kadar olan geniş coğrafyayı kapsadığı Nur Sûresinin anlatımından ve 100. ayetteki adlandırmadan açıkça anlaşılmaktadır.

[6] -Bakınız: Ahmet Önkal, Rasulullahın İslam’a Davet Metodu, 73-77, Hayra Hizmet Vakfı Yayınları, Konya 1981. İbnu’l-Kayyim, Zadu’l-Mead kitabından naklen Seyyid Kutub, Fi Zilali’l-Kur’an, 4/90, Dördüncü baskı, Daru’l-Arabiyye, Beyrut. Ömer Özsoy, Kur’an’da Hz. Peygamber’in yakın çevresini ve Arapları uyarması ile ilgili ayetleri “İlk Hitap Çevresi” olarak adlandırır ki yerinde bir tespittir. Bkz. Sünnetullah-Bir Kur’an İfadesinin Kavramlaşması, 17-18 vd. Fecr Yayınevi, Ankara 1999

[7] -Kur’an, birçok yerde kendisinden önce gelmiş olan Tevrat’ı ve İncil’i tasdik ettiğini/onayladığını söyler. (Bkz. Bakara/41, 89, 91, 97, 101; Ali İmran/3, 50, 81; Nisa/47; Maide/46, 48;   Enam/92; Yusuf/111; Fatır/31; Ahkaf/30; Saf/6). Şüphesiz Kur’an’nın bu hatırlatmayı yapması, kendisine ve onu tebliğ eden Hz. Muhammed’e kitap ehlinin ve özellikle Yahudilerin müşrikler gibi düşmanlık yapmalarının haksızlık olduğunu, ellerindeki kitapları daha önce Allah gönderdiği gibi  kendisini de Allah’ın  gönderdiğini hatırlatarak kendisine inanmayıp düşmanlık yapmalarının yanlış olduğunu söylemek için yapıyordu.

Diğer taraftan, Tevrat’ı ve İncil’i tasdik etmesi elbette tahrif         edilmiş ve hidayet olmaktan çıkmış olan mevcut yapılarını onaylamak değil, asıllarını da Allah’ın  indirdiğini söylemek ve onaylamak anlamındadır. Çünkü Tevrat’ın ve İncil’in bozulmuş mevcut  yapısında bulunan tevhide ve gerçeklere aykırı şeyleri Kur’an’ın onaylaması  mümkün değildir.

[8] -Bunu görmek için bakınız. Ergün Yıldırım, Ruhbanlar Ve Peygamberler, Yeni Şafak, 18 Mart 2018

[9]-Hz. Peygamber’in bu çağrısını içeren mektupları için Muhammed Hamidullah’ın Mecmuatu’l-Vesaiki’s-Siyasiyye li’l-Ahdi’n-Nebevi ve’l-Hilafeti’r-Raşide, kitabına bakınız. Çevirisi, Vecdi Akyüz, Kitabevi, İstanbul, 1997.

Bu mektupların içeriği ve değerlendirilmesi hakkında geniş bilgi için bakınız: Mehmet Azimli, Siyeri Farklı Okumak/Medine Yılları, 167-186, Ankara Okulu Yayınları, Ankara, 2009

[10] -Bkz. Süleyman Ateş, Kur’an-ı Kerim’in Evrensel Mesajına Çağrı, 59, 60-71, Yeni Ufuklar Neşriyat , İstanbul 1990

[11] – Fil olayının sebepleri, amacı ve detayları hakkında bilgi için bakınız. Mehmet Azimli, Siyeri Farklı Okumak-Mekke Yılları, 31-41, Ankara Okulu, Ankara 2008.

[12] -T.W.Arnold, İntişar-ı İslam Tarihi, 43-46, çeviri, Hasan Gündüzler, Akçağ, Ankara 1982.

[13] -Tevrat’ın Musa’ya indirilen nüshasının zaman içinde ortadan kalktığı ve kişiler tarafından farklı nüshalar şeklinde sonradan yazıldığı belgeleriyle sabittir. Bunu görmek için Babil işgali sırasında kaybolan Tevrat’ı yeniden kaleme alan Ezra için yapılan şu tespitlere bakılabilir:

“Ezra’nın yaptığı en önemli iş, Tevrat’ın yeniden oluşması ve Yahudi hayatında yerini almasıdır. Ezra, Babil’den geldikten sonra, İsrail topraklarında yaşayan Yahudiler arasında sözlü yorumu ile birlikte tamamen unutulan Tevrat’ı yeniden oluşturmuştur” (Baki Adam, Yahudi Kaynaklarına Göre TEVRAT, 121, kaynakları için dipnotuna bakınız, Pınar Yayınları, İstanbul, 3.basım 2010).

“Ezra, yorulmaksızın, kırk gün müddetince beş yazıcıya yeni harf karakterli Tevrat’ı yazdırmıştır. Yazıcılar bu yeni harfleri anlamadan Ezra’nın sözlerini yazmışlardır” (Baki Adam, Age. 122).

“Talmud’a göre Ezra, Yeni Tevrat’ta birtakım değişiklikler yapmıştır” (Baki Adam, Age. 122).

Bunun örnekleri ve kaynakları burada sayamayacağımız kadar çoktur. Geniş bilgi ve örnekler için Prof.Dr.Baki Adam’ın adı geçen kitabına bakınız. Mevcut Tevrat’ın tahrif edildiğini gösteren örnekler için mesela bakınız. İbrahim Sarmış, Hz.Muhammed’i Doğru Anlamak, 2/314-371, Ekin Yayınları, İstanbul  2007, üçüncü basım.

[14] -Bunun için Süleyman Ateş’in, Kur’an-ı Kerim’in Evrensel Mesajına Çağrı, kitabına bakınız.

[15] – Geniş bilgi için bakınız. Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Saf suresi/6.ayetle ilgili 2.not. Yine bakınız. İncil/Yuhanna, bap, 14, paragraf 26, bap 15, paragraf 26-27, bap 16, paragraf, 7-13, 8, bap