Sahabenin Kur’an algısı, Kur’an’ın anlaşılması için önem arz etmektedir. Çünkü sahabeler, Kur’an’ın nüzul ortamına bizzat şahit olmuşlar, Hz. Peygamber’in âyetler hakkındaki beyanlarına ve uygulamalarına da tanık olmuşlardır. Onlar, Kur’an’ın ne dediğini değil, ne demek istediğini anlamış ve hayatlarına geçirmiş örnek bir nesildir. Ashabı Kehf kıssasını, onların ne yaptıklarını öğrenmek için okumak, Kur’an’ın ne dediğine bakmaktır. Niçin mağaraya girdiklerini bilmek ve bunu çağdaş eylemlere dönüştürmek ise Kur’an’ın ne demek istediğini anlamaktır. Yani Allah bize salt bir hikâye sunmak için bu kıssayı anlatmıyor. Bu kıssa üzerinden söylemek istediği bir mesajı vardır veya ahkâma dair beyan buyurduğu âyetler içinde bir ilke saklıdır. Bizim onu bulup çıkarmamız ve değişen şartlara göre o ilke –olgu değil- üzerinden eylemlerimizi üretmemiz istenmektedir. Çünkü Kur’an, sadece lafız ve manadan oluşmamaktadır. Bunun bir de maksat ayağı vardır. Roger Garaudy şöyle der: Kur’an’ın okunması sadece harfiyen olamaz. Eylem prensibinin kendine özgü bir dilde ve vahyin indiği çağdaki özel şartlarda ifade edildiği gibi her seferinde, önemli olan ölü belgenin yaşayan prensibini çıkarmaktır. (İslam ve İnsanlığın Geleceği, 64). 

Allah’ın bütün fiilleri gayelilik ilkesiyle irtibatlıdır. Gayelilik, Allah’ın kâinata vurduğu bir mühürdür. İnsanın ve cinin niçin yaratıldığı (Zariyat, 56), kitabın ve peygamberlerin gönderiliş gayesi (Hadid, 25) âyetlerinde varlığa özel gayeliliğe işaretler edildiği gibi; gökler, yer ve ikisinin arasındakiler (kâinat)in yaratılışına da Enbiya, 16. âyeti bütün bir varlığa koyduğu gayeyi beyan ediyor.

Kur’an’ın vermek istediği mesajları algılama hususunda âyetlere bütüncül bir bakış açısıyla yaklaşılmalıdır. Kur’an’ı anlamaya çalışırken tek tek âyetler üzerinde değil, Kur’an’ın bütün âyetlerinin hedeflediği anlamlar üzerinde durularak, Kur’an’ın maksadının ortaya çıkartılması gerekmektedir. Çünkü Hz. Peygamber de dâhil, sonrakilerin içtihatları o zamanki şartlara göre Kur’an’ın maksadını gerçekleştirme hedefine yönelikti. Kur’an’a tek tek âyetler bazında bakıldığında ya yanlış sonuçlar çıkarılabilir ya da Kur’an’ın hedeflediği maksada ulaşılamayabilir. Şu misalde olduğu gibi:

Hz. Ömer’in (ra) Bahreyn’e vali olarak görevlendirdiği Kudâme b. Maz’ûn hakkında içki içip sarhoş olduğuna dair şikâyetler gelince, cezalandırılmak üzere Medine’ye çağırılan Kudâme içki içtiğini itiraf etmiş; ancak bunun bir günah olmadığını,  Mâide Sûresi’nin 93. âyetine dayanarak yaptığını ifade etmiştir.  “İman edip Salih amel işleyenler, Allah’a saygıda kusur etmedikleri, iman edip ıslah edici işler işlemeye devam etikleri sürece, önceden tattıklarından dolayı sorumlu tutulmayacaklardır ve yeter ki Allah’a saygıda ve iyilik yapmakta kararlı olsunlar: zira Allah iyileri sever.” (Maide,93). Kudâme bu âyete dayanarak içki kullandığını ifade etmiş, hatta kendisinin tam da âyetin bahsettiği iman edip amel-i salih işleyen kimselerden olduğunu, takvalı davranışlar sergilediğini ve yediği ve içtiği bir şeyin kendisine günah olmayacağını ileri sürmüştür. Valisini cezalandırmayı düşünen Hz. Ömer, bu sözlerle tabir yerindeyse şok olmuş, bir an için ne diyeceğini bilememiştir. Nihayet Abdullah b. Abbas’ın (ra): “Bu âyetler henüz içki haram olmadığı dönemde içki kullandıkları hâlde ölenlere bir mazeret, sonrakilerin aleyhine ise bir hüccet olarak indi.” demesi üzerine mesele anlaşılmış ve Kudâme’nin âyeti yanlış anlayıp yorumladığı ortaya çıkmıştır. Nitekim bu âyet, henüz içki haram kılınmadığı için alkol kullanan ve bu hâldeyken vefat etmiş olan Müslümanlara bir mazeret olarak inmiştir. (Darakutni, Sünen; İbni Hacer, Fethul Bari).

Kur’an’ın amaçlarını dikkate alarak ve maksadî metodu kullanarak ilk defa İslam’ı hayata paralel şekilde canlı tutanlar, dolayısıyla dinamik bir anlayış ve dinamik bir toplum oluşturanlar sahabe ve tabiun müçtehitleridir. Bunların başında Muaz b. Cebel, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, İbn Mes‘ûd ve tabiinden Ebû Hanife gelmektedir. Daha sonra bu ilk neslin ürettiklerini tüketen bir nesil gelmiş ve bu nesil sadece öncekilerin bilgileri ile kullandıkları metodu tedvin ederek bunları okuyup ezberlemek ve topluma öğretmekle yetinmişler, dolayısıyla bilgi üretme yerine bilgi ezberleme, düşünce üretme yerine de düşünceyi kalıplaştırma yolunu seçmişlerdir. Daha sonraki gelenler ve özellikle çağımıza yakın ve çağımızdaki düşünürler(!)  önceki imamların eserlerinin ve düşüncelerinin dışına çıkmayı büyük günah işlemek gibi görmüş ve göstermişlerdir. Bilgi tüketmek, günümüz İslam düşüncesinin en önemli sorunudur. Geleceği görmek ve garantiye almak için mutlaka Kur’an’ın indiriliş gayesini iyi bilmek; üretimde bulunmak için de canlı bir üretim oluşturacak metodoloji ve zihinleri yetiştirerek bir gelenek ortaya koymak gerekir. Bugün Kur’an’ı anlamak denilince, tarihte âlimlerin ondan ne anladıklarını öğrenmek anlaşılmaktadır.  Bu algı yanlış bir algıdır.  Anlamak, Kur’an âyetlerinin, bugün yaşayan muhataplar tarafından algılanmasıdır. Çağdaş muhataplarla önceki muhatapların algıları aynı olabileceği gibi farklı da olabilir.

Michael Hart, beş bin yıllık tarihin “En Etkin 100” araştırmasında İslam tarihinde üç isme yer verir. Birinci sırada Hz. Peygamber (as), 15. sırada Hz. Musa (as) ve 52. sırada Hz. Ömer (ra).

Hz. Ömer’in Kur’an’ı anlama, yorumlama ve uygulaması çok yönlü bir görünüm arz eder. Hz. Ömer âyetlerin illetini önemsemiş; insanı, hayatı, zaman ve toplumun gerçeklerini dikkate almış; böylece Kur’an’a ölü, donuk bir metin olarak bakılmamasının örnekliğini ve öncülüğünü yapmıştır.

Hz. Ömer’in en önemli fikirlerinden birisi Kur’an’ın kitaplaştırılmasıdır. Kur’ân-ı Kerim’in cem’i Hz. Ebu Bekir döneminde (11–13/632–634) gerçekleşmiştir. Konunun Hz. Ömer’le ilgisi, fikrin ondan doğmuş olmasıdır. Hz. Ebu Bekir’in onay ve icraatıyla bu fikri gerçekleşmiştir. Yoksa İncil’in başına gelen, metin olarak Kur’an’ın da başına gelebilirdi. Fakat anlam olarak Kur’an’ın başına gelen daha vahimdir.

Bu ümmet hakkında beni en fazla endişelendiren şey, insanların Kur’an’ı yanlış şekilde te’vil edecek olmalarıdır, dediği rivayet edilir. (İbni ebi Şeybe, Musannef C. VII, S.503).

Hz. Ömer’in üzerine titrediği hususların başında Kur’an’ın anlaşılması gelmektedir. Bakara Sûresi üzerinde 12 yıl meşgul olduğu ve bu şekilde sûreyi okuma/anlama işini bitirdikten sonra bir deve kurban ettiği rivayet edilir. (Kettani, Teratibul İdariyye, C.II, S. 280).

Basra valisi Ebu Musa Eş’ari, Hz. Ömer’e bir mektup yazarak Basra’da o yıl Kur’an’ı ezberlemeye çalışanların çokluğundan bahseder. Beytülmal’dan bu kimseler yardım gönderilmesini talep eder. Fakat Hz. Ömer, valinin mektubuna cevap vermeyince vali ertesi yıl bu isteğini yeniler ve Kur’an ezberiyle uğraşanların giderek fazlalaştığını bildirir. Hz. Ömer’in yazdığı cevap düşündürücüdür: “Onları bırak. Korkarım ki insanlar, Kur’an’ı ezberleme işiyle meşgul olurlar da onu anlama işini ihmal ederler. (Kettani, Teratibul İdariyye, C.II, S. 280). 

Kur’ân’ın Korunması İçin Hadis Rivayetini ve Yazımını Denetim Altına Alması

Sahabeler, Hz. Peygamber’in hadislerini daha çok insanla paylaşmak, onları bir sonraki nesle aktarmak için nakilde bulunmayı kendilerine görev bilmişlerdi. Onların farklı anlayış, kavrayış ve kültürel seviyeye sahip olmaları Hz. Peygamber’den yaptıkları nakillerde bazen eksiltme veya eklemelerde bulunmalarını sağlayabiliyordu. Münafıkların ve mürtedlerin çeşitli maksatlarla hadis uydurmaya tevessül etmeleri (Y. Kandemir, Mevzû Hadisler Menşei ve Tanıma Yolları Tenkidi, DİB yay. Ankara 1991), Hz. Ömer’e göre hadisle meşguliyetin Kur’an’a gösterilmesi gereken ilgiyi azaltabileceği düşüncesi, hadis rivayeti için belli şartlar öne sürmeyi gerekli kılmıştır. Bu nedenle o, bazı hadisleri Kur’an’a arz etmiş, bazıları için de nakledenlerden şahit getirmelerini istemiştir. Bu durumun konumuzla ilgisi, ilâhî bir mesaj olan Kur’an’la insan arasına girme ihtimali olan her şeyin -Peygamber sözü dahi olsa- Hz. Ömer’in engellemesi çabasıdır. Hz. Ömer’in dini ve idari işleri yürütmeleri için Kûfe’ye gönderdiği gruba “Öyle bir beldeye gidiyorsunuz ki, sakinleri arı uğultusu gibi Kur’an okur. ‘Hz. Muhammed’in ashabı gelmiş’ diyerek size gelir, hadis sorarlar. Hz. Peygamber’den rivayeti azaltın.” bn Mâce, Sünen, I.12 (Mukaddime 3) nu.28).  demesi, Onun Kur’an’la meşguliyeti azaltacak bir tavra karşı çıktığını gösterir.

Hz. Ömer bu uygulamasıyla, Kur’an’ın tebliğcisi ve açıklayıcısı olan Hz. Peygamber’den yapılan nakillerin, Kur’an’ın ilkelerine göre değerlendirilmesi amacını hedeflemiştir. Hz. Ömer’in hadisi Kur’an’a arz etmiş olması, onun Hz Peygamber’e isnad edilen sözün kendisine ait olup, olmadığının tespiti dâhil, Kur’an’ı her konuda rehber ve hakem konumunda gördüğüne işaret etmektedir. Hz. Ömer’in bu tavrı herhalde hadise karşı olduğu şeklinde değerlendirilemez. Çünkü O, Hz. Peygamber’den 500 nakilde bulunmuş (Bünyamin ERUL, Sahabenin Sünnet Anlayışı, S. 365), ipek gömlek giyen Abdurrahman b. Avf’a, Hz. Peygamber’in hadisiyle karşı çıkmıştır. Hz. Ömer’in, sahabelerin davranışlarını çoğu zaman Hz. Peygamber’in sözüyle düzeltmesi, hadise karşı olmadığını gösterir.

Yirmiye yakın âyetin Hz. Ömer’in düşündüğü gibi nazil olması da O’nun Kur’an’ın maksadını anladığının bir delilidir. Hz. Ömer’in Rabbani hükme uygun düşen görüşlerinden bazıları şunlardır:

  1. Hz. Peygamber’in eşlerinin kıskançlık adına birleşmeleri üzere “O’nun Rabbi sizleri boşar ve sizden daha hayırlı zevcelerle değiştirir.” demesi ve aynı çizgide âyetin (Tahrim, 4,5) gelmesi (Buharî, Tefsir; Taberi ).
  2. Bedir esirlerine ne yapılacağının istişaresi esnasında Hz. Ebu Bekir fidye ile bırakılması taraftarı iken, Hz. Ömer’in esirlerin öldürülmesini istemesi ve âyetin onun görüşüne muvafık gelmesi. “Kıyasıya girdiği zorlu bir meydan savaşı sonucu değilse, esir almak bir peygamber için yakışık almaz. Siz bu dünyanın geçici kazançlarına talip olabiliyorsunuz ama Allah (sizin için) sonraki hayatın (güzel/iyi olmasını) murad ediyor: çünkü Allah, doğru hüküm ve hikmetle edip-eyleyen en yüce iktidar sahibidir.” (Enfal, 67).
  3. Meşhur münafık Abdullah b. Übeyy b. Selul üzerine, Hz. Peygamber’in cenaze namazı kılmamasını istemesi, âyetin (Tevbe, 84) Hz. Ömer’in düşüncesini doğrular şekilde inmesi. (Buhari, Cenaiz 85).
  4. İçki hakkında kesin ve net bir hükmün gelmesini istemesi. (Mâide, 90).
  5. İfk hadisesinde kendisi ile istişare eden Hz. Peygamber’e bunun bir iftira olduğunu söylemesi ve aynı ifadelerle âyetin (Nur, 16) nüzulü.
  6. Hz. Peygamber’in hükmüne razı olmayan kişiyi öldürmesi, bunun üzerine Hz. Ömer’in haklılığına delâlet eden âyetin (Nisa, 4/65) inmesi. (İbni Kesir).
  7. Makam-ı İbrahim’in yanından geçerlerken Hz. Peygamber’e “Burada namaz kılmamız uygun olmaz mı?” sorusu üzerine Hz. Peygamber “Neden olmasın?” diye cevap verir. Bunun üzerine “Sizde Makam-ı İbrahim’den kendinize bir namaz yeri edinin.” (Bakara, 125) âyetinin nazil oluşu. (Buhari, Salat 32; Vahidi, Esbabı Nüzul; Taberi).
  8. Hicap âyeti (Ahzab, 53), Ebeveynin odalarına izin alınarak girilmesi (Nur, 58-59) ile ilgili âyetlerde onun düşüncesine muvafık olarak gelmesi.

Şibli Numani, Hz. Ömer’in yenilikleri diyebileceğimiz 45 uygulama ve kurum listesi sayar. Bizce bunlar, İslam Medeniyetinin teşekkülünde Hz. Ömer’in doldurulamaz yerini gösterir. O’ndan sonra yapılanlar sadece yenileştirmeden ibarettir. İşte olardan bazıları: Beytülmal’ın tesis edilmesi, mahkemelerin kurulması, okulların açılması, vakıf hukukunun tesisi, yeni şehirler kurulması…

ÖZGÜN YORUMLARI

1. Bugün, hayatın bütün güzel şeyleri size helal kılınmıştır. Ve daha önce kendilerine vahiy verilenlerin yiyecekleri de size, sizin yiyecekleriniz de onlara helaldir. Ve (bu ilahî kelâma) inananlar içindeki iffetli kadınlar ile sizden önce kendilerine vahiy verilenler arasında bulunan kadınları nikâhlamanız -onlara mehirlerini vermeniz şartıyla ve onları gayri meşru yolla ya da gizli dost tutma yoluyla değil de meşru bir nikâh ile almanız şartıyla- size helaldir. (Allah’a) inanmayı reddedene gelince; onun bütün işleri boşa gidecek: zira o, öteki dünyada zarara uğrayanlar arasında yer alacaktır. (Maide, 5). âyet, ehli kitap kadınlarla evlenmeye izin vermiştir. Fakat Hz. Ömer, ehli kitap bir kadınla evlenen Medain valisi Huzeyfe’ye yazdığı bir mektupta bunu yasaklamış, Huzeyfe de “Bu haram mı?” diye sormuş, O da “hayır” demiş ve gerekçe olarak da, “devam ederse Müslüman kadınlar kocasız kalır, onlar için bir felaket olur” demiştir. (Cessas, Ahkamul Kur’an, C. II, S.408).

 

2. Hz. Ömer’in özgün yorumlarından birisi de, zekâtın verileceği yerler arasında zikredilen müellefe-i kulub/kalpleri İslam’a ısındırılacakların hissesi hususundadır. “Allah için sunulan şeyler, yalnızca yoksul ve düşkünler, bu konuyla ilgilenen görevliler, kalpleri kazanılacak olan kimseler içindir ve insanları boyunduruklarından kurtarmak için ve borçlarını ödeyemeyecek durumda olanlar için ve Allah uğruna girişilebilecek her türlü çaba için ve yolda kalmış kimseler için: Bu, Allah’tan (uyulması zorunlu) bir yönergedir çünkü Allah, doğru hüküm ve hikmetle yön gösteren mutlak ve sınırsız bilgi sahibidir.” (Tevbe,60). Hz Ömer’in müellefe-i kuluba hisse vermemesi olayı Hz. Ebu Bekir’in hilafeti zamanında geçmiştir. Temim kabilesinin reisi Akra’ b. Habis ile Fezâre kabilesinin reisi Uyeyne b. Hısn, Hz. Ebu Bekir’e gelerek devlete ait çorak bir arazi parçasının kendisine verilmesini isterler. O da bu isteği kabul eder ve şahit olsun diye bir yazı yazarak Hz. Ömer’e gönderir. Hz. Ömer yazıyı okuyunca yırtar atar ve onlara şu konuşmayı yapar: “Bu, Hz. Peygamber’in kalplerinizi ısındırmak amacıyla size verdiği bir şeydi. Bugün ise Allah, İslam’ı size ihtiyaç bırakmadı. İslam’da sebat ederseniz ne ala! Aksi halde aramızda kılıçlar konuşur. İslam için kimseye bir şey vermeyiz. Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. Hatta Hz. Ebu Bekir “Halife sen misin Ömer mi?” sorularına “Ömer ne dediyse öyledir.” diye cevap vermiştir. (Serahsi, Mebsut, C. III/9). Taberi; Hasan-ı Basri ve Amir eş-Şabi’nin de Hz. Ömer ile aynı görüşte olduklarını bildirir. 

3. “Eğer Allah’a ve hak ile batılın ayrıldığı gün, iki ordunun birbiri ile karşılaştığı gün kulumuza indirdi­ğimize inanmışsanız, bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Resulüne, O’nun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir. Allah her şeye hakkıyla kadirdir.” (Enfal, 41). Âyetin zahirine göre ganimetlerin beşte biri çıkarıldıktan sonra kalanın savaşanlara dağıtılması gerekir. Hz. Ömer hilafeti sırasında Irak, Suriye ve Mısır’ı fethetmiştir. Savaşa katılanlar Hz. Peygamber’den gördükleri şekilde bu toprakların kendilerine verilmesini istemiştir. Oysa Hz. Ömer, toprakları sahiplerine bağışlayarak haraca bağlamıştır. Topraklarına el konan insanlar geçimlerini neyle sağlayacaklar? Savaşanlara verilse toprak ağaları türetmek olacaktır. Bu durumda da fetih, İslam’ı yayma çizgisinden çıkarak, toprak/servet elde etmek için eksen değiştirerek yayılmaya dönüşecektir. Onlara maaş bağlanılsa bu devlete daha ağır bir yük getirir. Çünkü üretmeden, üretimden pay sahibi olacaklardır. Üreterek vergi vermeleri adalete daha uygundur.

Bayraktar Bayraklı Hoca bu konuda şunları söyler: O dönem için âyete bu yorumlar getirilebilir ama âyet çağlara, ne­sillere hitap edeceğinden böylesine katı ve dar sınırlar içerisine hapsedilemez. Savaş sadece bu kabileler tarafından yapılacak değildir. Geleceğin savaşları daha farklı olacağından ganimetleri de farklı olacak­tır. Geleceğin bu tip savaşlarında Hz. Peygamber olmayacağı için âyette geçen “Peygamber’in payı” ne olacaktır? Bütün bunları düşündüğümüz zaman âlimlerin çağa hitap etmeyen görüşleri zaman bakımından o dev­reyi ve o toplumu ilgilendirmektedir diyebiliriz. (Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri). 

Bu uygulamaları, Kur’an ahkâmının yerine beşeri hukuku ikame etmeye çalışan modern tarihsellikle karıştırmamak ve ilişkilendirmemek gerekir. Çünkü Hz. Ömer bu âyetlerden maksadı çıkarıp almıştır. Şartların değişmesine göre bu ve benzeri âyetler zahiriyle veya içlerinden maksad(lar)ı çıkartarak tekrar uygulanır. Bu Allah’ın indirdiğiyle hükmetmemek değil, bizzat Allah’ı bütün zamanlarda hayata müdahil kılmaktır. Hz. Ömer bu uygulamalarıyla ümmete 14 asır öncesinden zihnimizi aydınlatıp, yolumuzu bulduracak bir “deniz feneri” inşa etmiştir.

Ehli Kitabın kadınlarıyla evlenmeyi başka bir nassa –zinaya yaklaşmayın (İsra,32)- işlerlik kazandırmak için yasakladı şeklinde de okuyabiliriz. Ganimetlerden elde edilen arazileri ve diğer şeyleri dağıtmamasını da servetin tekelleşmemesini emreden âyetini hayata müdahil kılmak için uygulatmadı şeklinde okuyabiliriz. Veya bunlar ganimetlerin dağıtılacağı yerlerdendir. Bu ganimetleri ille de bunların hepsine dağıtın anlamına gelmez. Bu sınıflardan biri veya bir kaçı toplumsal hayatta her zaman olmayabilir (Hz. Peygamber gibi). Âlimin Kur’an’a bakışı çok önemlidir. Âlim eğer Kur’an’ın indiği ortamı ve O’nun zihni inşa etmedeki ilkelerini ve yöntemi tanımıyorsa; lafzın dar kalıpları içerisinde kalarak metinlerdeki maksatları göremez. Hz. Ömer’in bakış açısını asla kavrayamaz.

Cabiri’nin de dediği Hz. Ömer’in ölümü adi bir cinayet değildir. Bu işte ileriyi okuyan Hz. Ömer ve içtihatlarının kendilerine fesat çıkarmak için açık kapı bırakmadığını gören “Emevi Derin Devleti’nin (İ. Eliaçık)” parmağı vardır. Çünkü Hz. Ömer “Devrimin mantığını, devletin mantığına kurban etmemeyi başarmış istisna önderlerden biridir.” (İ. Eliaçık, İslamın Yenilikçileri). 

Bu derin mevzuya kısa bir tetimme olarak: Sahabenin büyüklerinden biri olan Abdullah İbn Mesud, sahabe neslinin nasıl bir Kur’an anlayışına sahip olduklarını bize şöyle aktarır: “Bize Kur’an lafzını ezberlemek zor, onunla amel etmek ise kolay gelirdi; bizden sonrakilere ise Kur’an’ı ezberlemek kolay, onunla amel etmek ise zor gelmektedir. Kur’an, hükümleriyle amel edilsin diye indirildiği halde insanlar onun tilaveti ile yetinir oldular.”

Kur’an’ı anlamak ve sahabe gibi başarılı olmak için, onların nasıl fıkhettiklerini ortaya koyarak tekrar Kur’an-Hayat bağlantısını kurmalıyız. Dinî metinleri (Kur’an, hadis, tefsir ve fıkıh) anlama problemi çözülmelidir. Dinî metinler sadece lâfzî/zahirî/literal manalarına göre değil, gaye ve maksatları da dikkate alınarak yorumlanmalıdır. Taklit düşüncesinden önce âlimler vazgeçmeli, bunu tabana yaymada öncü olmalıdırlar. İlme nakil edilen bir malumat yığını değil, bilgi üretmenin aracı olarak bakılmalıdır. Âlimler, gayretlerini nazari ve felsefi meselelere odaklamak yerine, Kur’an-Hayat bağını tekrar kurmak için üreten/içtihad edecek bir disiplin inşa etmek zorundadır.

Haydar ÖZTÜRK