Ana kitabımız Kur’an-ı Kerim, Allah’tan vahiy yoluyla Peygamberimiz’e (s) gelen hayat kitabıdır. Dolayısıyla insanla ilişkili olan her şeyden bahseder. Maddî, manevî, hissî, sosyal, iktisadî vb. konuların ve insanın sonsuz hayatına ışık tutan hususların Kura’n-ı Kerim’in bütünlüğü içinde görülmesi bundan dolayıdır. Kur’an-ı Kerim bunlardan bahsederken kendine has bir üslubu vardır ki, muhatapları Kur’an’ın ifade özellikleri ve üslubundan da hisseler çıkarabilirler. Bu sebepten biz makalemizde, Kur’an-ı Kerim’i tanıtmaya çalışırken bu yönlerine dikkat çekmek istiyoruz.

Kur’an’ın ifade özelliklerini ve esaslarını muhataplarına kabul ettirmede kullandığı umumî prensipleri beş madde halinde mütalaa edeceğiz:

  1. Sevgi ve ikna,
  2. Maksadı çekici ifadelerle anlatma,
  3. Akla hitap etme,
  4. Esaslarını uzun aralıklarla tekrarlama,
  5. Gerektiğince münakaşa.

 Sevgi ve İkna Metodu

Kur’an-ı Kerim’in ilk âyeti “Yaratan Rabbinin adıyla oku” (Alâk, 96/1) şeklindedir. Cenab-ı Hak, kendisini bize ilk defa  “Rab” sıfatıyla tanıtıyor, bundan sonra nazil olan 4 sûrenin başında da Allah, Rabb sıfatıyla kendisini ifade ediyor (Kalem, 68/2; Müzzemmil, 73/8; Müddessir, 74/3; Fâtiha, 1/1).

Rab, büyütmek, yetiştirmek, terbiye etmek manalarına gelir. Kur’an’da sıfat olarak kullanıldığına göre, mürebbî kelimesinin karşılığı sayılır. Mürebbî kelimesi de; öğretmeyi, doğru göstermeyi ve bunları yaparken merhametli olmayı ihtiva eder. İlah ve Allah ism-i şeriflerinde de sevgi manası vardır. Sûrelerin evvelinde okuduğumuz “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla” manasına gelen Besmele-i Şerif’te de aynı sevgi ve şefkat ifadesini görmekteyiz. Kur’an’da sık sık geçen Ğafûr (affeden), Rahîm (bağışlayan, acıyan) sıfatları da yine Allah’ın kullarına olan sevgisinin delilidir. İşte bütün bunlardan Cenab-ı Hakk’ın, emirlerini kullarına sevgi ile anlattığını görürüz. Bu konuda şu âyeti misal gösterebiliriz: “De ki: ‘Ey nefislerine karşı günah işleyip haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. Onun için ümidi kesmeyin de başınıza azap gelmeden önce tevbe ile Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun, sonra yardım edilmezsiniz. Haberiniz olmayarak ansızın başınıza azap gelmeden önce (halis Müslüman olun da) Rabbinizden size indirilenin en güzelini takip ve tatbik edin (Zümer, 39/53-55).

Dinimiz İslam’ı tebliğe memur olan Peygamberimiz Hz. Muhammed (s), bu vazifesini yaparken takip edeceği hareket tarzı şu âyetle tayin buyrulmuştur: “Ey Muhammed! Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde/metotla mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.” (Nahl, 16/125)

Kur’an’da azap âyetleri de çoktur. Ancak azap, Allah’ın sayısız lütuflarına ve nimetlerine karşı nankörlükte ısrar edenler hakkında söz konusudur.  Buna misal âyetler:

“Nankörlük ettikleri için onları böyle cezalandırdık. Biz nankörden başkasını cezalandırır mıyız?” (Sebe’, 34/17).

“Eğer şükreder ve iman ederseniz Allah size niçin azap etsin? Allah, şükredenlerin mükâfatını veren ve her şeyi bilendir.” (Nisa, 4/147).

Ayrıca emir ve yasaklardaki hikmetler belirtilir, muhatabın bunlara uyması halinde neler kazanacağı ve aksi halde neler kaybedeceği kesin bir dille anlatılır ve onun kendisi için iyi/faydalı olanı tercih etmesi istenir. İçkinin ve kumarın haram kılınmasındaki sebebi beyan eden şu âyet bu açıdan çok mühimdir.

“Şeytan, içki ve kumarla sizin aranıza düşmanlık ve kin sokmak,  sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz değil mi?” (Mâide, 5/91).

 Maksadını Muhataplarına Çekici İfadelerle Anlatma Metodu

Kur’an-ı Kerim’in çekici bir üslubu vardır. Seçtiği kelimeler en güzel, kulağa en hoş gelen, anlam yoğunluğu olan, kolay söylenebilen ve söylenişlerinde bir musikî zevki bulunan kelimelerdir. Bu da Kur’an-ı Kerim’in belâgat ve fesahatinin en belirgin özelliklerinden biridir. Kelimelerin cümle içindeki yerleri de hem musikî parçası gibi tatlı, hem de kastedilen manayı en iyi ve en açık şekliyle ifade etmektedir. Bu özelliği ve güzelliğinden dolayı bazı Avrupalı filologlar/dilbilimcileri ona şiir demişlerdi. Fransız müzisyen Gilbert Kur’an’ın musikisine âşık olarak Müslüman olmuştur.

İngiliz subayı Ronald Victor Bodley “Hz. Muhammed” (s) isimli eserinde şöyle der: “Kur’an, hayrete şayan bir kitaptır. Âyetleri, insanın içine ürperti verecek ihtişam taşır. İnsanın, Kur’an’ın sûrelerine şiir deyip dememesi tamamıyla bir kanaat meselesidir. Sûreler birer şiir değildir. Fakat çok büyük bir heyecan taşırlar. Şiire mahsus hususları taşıması yanında, Kur’an’ı bir kanun, nizam, örf ve âdet, ahlak, ibadet kitabı ve tarihî hadiselerin toplanmış olduğu bir kitap olmaktan men etmiyor. Kur’an’ın Müslümanlar üzerinde şaşılacak derecede büyük tesir yapan bir havası vardır. Neticede hepimiz Kur’an’ın ilahî bir kitap olduğunu kayıtsız şartsız kabul etmek durumundayız.”

Dr. Johnson da şöyle diyor: “Kur’an şiir midir? Değildir. Fakat onun şiir olup olmadığını ayırmak müşkildir. Kur’an şiirden daha yüksek bir şeydir.”

Aslında Kur’an, eski ve yeni edebî türlerden hiçbirine asla benzemez. Zira Kur’an, Allah kelamıdır; eşi benzeri yoktur, Allah katındandır. Mısır’ın meşhur âlimlerinden Prof.Dr. Taha Hüseyin der ki: “Kur’an ne şiirdir, ne de nesirdir. O, Kur’an’dır.”

Burada da görüldüğü gibi Kur’an’ın üslubu, nevi şahsına münhasır bir özellik taşımaktadır.

Başlangıçta Mekkeli putperestler Kur’an’a şiir demişlerdi. Fakat onlar, bunu tezyif (alay etme) için söylüyorlardı. Çünkü putperestlere göre şairler, putların içinde bulunan cinlerin verdiği ilhamla şiir söyleyebiliyorlardı. Onlar, Kur’an’a şiir demekle Hz. Muhammed’in (s) cinlerden ilham aldığını da kastetmiş oluyorlardı. Cenab-ı Hakk, Kur’an’a şiirlik isnadını reddederek şöyle buyurmuştur: “Biz o Peygamber’e (s) şiir öğretmedik. Bu, ona yakışmaz da. O, sadece bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır.” (Yâsîn, 36/69).

Bütün dillerde okuyucu ve dinleyicinin dikkatini çekmek için kullanılan ifade tarzları, taklidi yapılamayacak şekilde Kur’an’da da görülür. Buna bazı misaller verelim: Ünlemli cümleler duygularımızı pek canlı olarak ifade der ve muhataplarımızın dikkatini çeker. Kur’an’daki “Ya eyyühennâs/ Ey insanlar” ve “Ya eyyühellezine amenû/ Ey iman edenler” nidaları da muhatabın ilgisini çekmek için zikrolunur. Nida, Mekke’de nazil olan âyetlerde “Ya eyyühennâs”, Medine’de nazil olan âyetlerde “Ya eyyühellezine amenû” tarzındadır.

Misal:  “Ey insanlar! Şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. Allah’ın affına güvendirerek şeytan sizi ayartmasın. Şüphesiz şeytan sizin için apaçık bir düşmandır. Öyle ise siz de şeytanı düşman tanıyın. O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşe girecek kimselerden olmaya çağırır.” (Fâtır, 35/5-6).

Bazen dokunaklı soru ile muhatabın dikkati çekilir. Hani, bizde gayemizi muhatabımıza daha canlı bir şekilde ifade etmek için cevabını beklemediğimiz sorular sorarız. Bir kimsenin hürmetsiz evladına, ben senin baban değil miyim? demesi gibi. Misal:

“Allah kuluna yetmez mi? Seni O’ndan/Allah’tan başkalarıyla korkutmaya çalışıyorlar.” (Zümer, 39/36).

Bazen cevabı hiç kimse tarafından verilemeyecek sorular sorularak, muhatabın dikkati çekilir. Sonra Allah tarafından cevap verilir. Misal:

“Gürültü koparacak kıyamet! Nedir o gürültü koparacak olan? O gürültü koparacak olanın ne olduğunu Sana ne bildirebilir? O gün insanlar ateş etrafında çırpınıp dökülen pervaneye dönecekler. Dağlar, atılmış renkli yüne benzeyecekler.” (Kâri’a, 101/1-5).

Geçmiş hadiseler Peygamberimize (s) hikâye edilirken çok kere “görmedin mi” şeklinde soru ile başlar. Misal:

“Ey Muhammed! Rabbinin, (Hûd’un kavmi) Ad’e, şehirler içinde benzeri kurulmamış olan, sütunlarla dolu İrem’e, vadide kayaları oyan (Salih’in kavmi) Semûd’a, kazıklar sahibi Firavun’a ne yaptığını görmedin mi?” (Fecr, 89/6-7).

 Kur’an’ın Akla Hitabı

Kur’an, esaslarını kabul ettirmede aklı hakem kabul eder ve ona bir prensip olarak başvurur. Eğer insanlar, akıl yürütüp düşünseler Kur’an’ın ileri sürdüğü fikirleri kabul ederler. Kur’an, buna inanıyor ve akıl ile arasında bir düşmanlık olmadığını ortaya koyuyor. Bu hususta şu âyetler tefekkür edilmeli ve tefsirlerine bakılmalıdır:

“Sana Rabbinden indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, (onu bilemeyen) kör gibi olur mu? Fakat bunu ancak akıl sahipleri anlar.” (Ra’d, 13/19).

“Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu yaratılanların boş yere yaratıldığı iddiası inkâr edenlerin zannıdır. Vay o inkâr edenlerin ateşteki haline! Yoksa Biz iman edip salih ameller işleyenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi tutacağız? Yoksa Allah’a karşı gelmekten sakınanları (takva sahiplerini) yoldan çıkan arsızlar gibi mi tutacağız?  Bu Kur’an, âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye Sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.” (Sâd, 38/27-29).

“Gece vakitlerinde, secde halinde ve ayakta, ahiretten korkarak ve Rabbinin rahmetini umarak itaat ve kulluk eden mi? De ki: ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’ Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.” (Zümer, 39/9).

Bundan dolayı Kur’an, insanları düşündürebilmek için akıllarıyla hareket etmeyenleri haklı olarak tenkit etmiştir. Akla başvurmayan putperestler hakkında şöyle buyrulur: “Onlardan Seni dinleyenler vardır. Fakat sağırlara -üstelik akılları da ermiyorsa- Sen mi duyuracaksın?” (Yunus, 10/42).

 Tekrarlar

Kur’an’ın bir metodu da, ilke ve esaslarını uzun aralıklarla tekrar etmektir. Fakat Kur’an, öğretmek istediği bir şeyi tekrar ederken insanın ilgisini çekme, usanç ve bıkkınlık vermeme yoluna gitmiş,  bunu sağlamak için gerekli dil özelliklerini kullanmış; mesajlarını değişik ifadelerle tekrarlamıştır. Kur’an-ı Kerim’de çok kere aynı olay, müteaddit sûrelerde tekrar edilir. Fakat aynı olmakla beraber değişik ifadelerle anlatılır ve fikir itibariyle de her biri diğerinden başka neticeler verir. Bu hususta Yunus Peygamber’e (as) ait bir olayın tekrarlarını misal verelim: Sâffât, 37/139-148; Enbiyâ, 21/87-88; Kalem, 68/48-50.

Kur’an-ı Kerim’in, bu tekrar metodunun psikolojik bakımdan da önemi büyüktür. Eğer, Kur’an, konulara ayrılmış olsaydı her mesele kendi konusunda zikredilecek, böylece bir konuyu okuyan bir meseleyi öğrenmiş bulunacaktı. Fakat ikinci konuya geçince yorulmuş olacağından okumaya devam edemeyecek veya dikkati kaybolarak okuduğunun farkında olmayacaktı. Kur’an, ilk fırsatta ana prensiplerini insanlara sunabilmek için onları her sûreye dağıtmıştır. İnsan, Kur’an-ı Kerim’in neresini açarsa açsın ve neresini okursa okusun, mutlaka orada ana fikirlere rastlayacaktır. Bundan dolayı bazı sûreler ve âyetler hakkında “bundan başka bir sûre, bundan başka bir âyet gelmeseydi bu bile yeterdi” denilmiştir.

 Münakaşa Metodu

Kur’an-ı Kerim,  en kısa yoldan neticeye ulaşmak maksadıyla münakaşayı kabul eder. Buna bir misal:

“Allah, kendisine hükümdarlık verdi diye, şımarıp azarak Rabbi hakkında İbrahim’le tartışan Nemrut’u görmedin mi? Hani İbrahim, ona: ‘Benim Rabbim o dur ki, hem diriltir, hem öldürür’ dediği zaman: ‘Ben de diriltir ve öldürürüm.’ demişti. İbrahim: ‘Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen onu batıdan getir!’ deyince, o inkâr eden kişi şaşırıp kaldı. Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.” (Bakara, 2/258).

Bazen Kur’an-ı Kerim, muarızlarının fikirlerini ispat için burhan getirmeye davet eder. Bir misal:

“Dediler ki, ‘Yahudi ve Hıristiyanlardan başkası asla cennete giremeyecek.’ Bu onların kendi kuruntularıdır. Sen de onlara de ki, Eğer doğru söyleyenlerdenseniz haydi bakalım getirin burhanınızı/delilinizi.” (Bakara, 2/111).

Bazen de muarızlarının tezlerini farazi olarak kabul eder gibi görünür, fakat getirdiği kuvvetli deliller ile onların davalarını iptal eder. Misal:

“Yoksa onlar yeryüzünde, ölüleri diriltebilecek birtakım ilâhlar mı edindiler de ölüleri onlarla mı diriltecekler? Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Arş’ın Rabbi Allah, onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir.” (Enbiyâ, 21-22)

Eğer muarız büsbütün anlayışsız olursa, onun dedikodusunu kendi konusuna karıştırmaya imkân vermeden sözü keser.

Misal: “Eğer seninle mücadele ederlerse, de ki: Allah yapmakta olduğunuzu çok iyi bilendir.” (Hac, 22/68).

Yine bu cümleden olarak, putperestlerin Allah’ın mahiyeti hakkındaki sorularına Kur’an-ı Kerim,  hükmünü çarpıcı ve net olarak ortaya koymuştur. Allah’ın ilahlık vasfını ihtiva eden İhlâs Sûresi (112) bunun en güzel misalidir:

“De ki, O Allah birdir ve tektir. Allah eksiksiz, Samed’dir (bütün varlıklar O’na muhtaç, fakat O, hiç bir şeye muhtaç değildir. O Allah, doğurmadı ve (başkası tarafından) doğurulmadı. Hiçbir şey O’na bir denk değildir.”

Kur’an’ın, yerine göre oldukça etkileyici ve canlı tasvirleri de vardır: Misal:

“Rablerini inkâr edenlerin durumu şudur: Onların amelleri fırtınalı bir günde rüzgârın, şiddetle savurduğu küle benzer. Onlar, kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. İşte Hakk’tan uzak,  iyiden iyiye sapıtma budur.” (İbrahim, 14/18).

Bu hususta bakmamız gereken diğer âyetler şunlardır:  Bakara, 2/264-265; Furkân, 25/23; Nur, 24/39.

 Ahirete Ait Vakaları Anlatan Âyetlerin İfade Tarzı

Umumiyetle bu nevi âyetler, geleceğe ait vakaları geçmiş zaman fiili ile ifade eder. Bundaki hikmet, ahirette vuku bulacak olayların muhakkak ve şüphe götürmez olduğunu anlatmaktır. Tefsirlerde buna “tahakkuku vukuuna binaen” tabiri kullanılır. Mesela, cennete giren kulların orada neler söyleyecekleri anlatılırken şöyle buyrulur: “Onlar (cennet ehli) Cennette şöyle derler: Bizden tasayı gideren Allah’a hamdolsun. Doğrusu Rabbimiz, çok bağışlayan, çok nimet verendir.” (Fâtır, 35/34).

Bu esasların Peygamberimiz (s) tarafından hayata nasıl geçirildiğini daha geniş bir şekilde öğrenmek için, Prof.Dr. Yaşar Kandemir’in İslam Ahlakı isimli kitabındaki “Peygamberimizin Tebliğ Metodu” kısmına bakılabilir.

Netice itibariyle söylemek gerekir ise: Bir hidayet rehberi olan Kur’an-ı Kerim, muhataplarını Hakk’a davet edip ikna etmede belli metotları ve prensipleri ölçü alır ki, bundaki asıl gaye insanları en güzel şekilde “Evrensel Mesaja” davet edip insanların dünya ve ahirette kurtuluşunu ve huzurunu sağlamaktır.

Ahmet COŞKUN