“Ben görünür-görünmez, bilinir-bilinmez tüm iradeli varlıkları sadece bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 56).

Sadece iradeli varlıklarla sınırlı kalmayıp, yer ve göktekilerin hepsi de O’na ibadet için yaratılmışlardır.

”Hem göklerde ve yerde olan her şey, o rahmet kaynağının huzuruna sadece ve sadece kul olarak çıkacaklardır.” (Meryem, 93).

Kur’an’daki kullanımı kullukla yaklaşık aynı anlama gelen ‘ibadet’in lügat manası; itaat etmek, boyun eğmek, bir kimseye bağlılık göstermek, bir şeye yapışmak, bir kimsenin ya da otoritenin, güç ya da kuvvet sahiplerinin emir ve nehiylerini yerine getirmek manalarına gelir. Bu anlamları Rasulullah’ın Adiyy b. Hatem’le yaşadığı şu diyalogla daha iyi anlayabiliriz:

Kur’an ayetleri nazil olmaya devam ediyordu. Tevbe suresinin 31. ayeti nazil olunca, Adiyy b. Hatem Allah Rasulü’ne geldi ve şüphesini gidermek için ayeti açıklamasını istedi. Bir Hıristiyan olan Adiyy henüz Müslüman olmamıştı. Devamını Tefhim’den okuyalım:

Hahamlar (alimler) ve rahiplerini Rabb’ler edindiler…”: Bu kısmın gerçek manasını, bizzat Hz. Peygamber (sa) kendisi açıkladı. Daha önceleri bir Hıristiyan olan Adiy b. Hatem, İslam’ı kavrayıp anlamak niyetiyle geldiği zaman, taşıdığı şüpheleri gidermek için Hz. Peygamber’e (s.a) birkaç soru sordu. Bu sorulardan biri şu idi: “Bu ayet bizi, alimlerimizi ve rahiplerimizi Rabler edinmekle suçluyor. Bunun gerçek manası nedir? Zira biz onları kendimize Rabler edinmeyiz” dedi. Hz. Peygamber (s.a) cevaben, ona karşı bir soru yönelttiler: “Siz onların gayrı meşru (haram) ilan ettiklerini gayri meşru, onların meşru (helal) kabul ettiklerini meşru sayıp öylece kabul etmiyor muydunuz?” Adiy, “Evet böyledir” diye tasdik etti. Hz. Peygamber (s.a), “İşte bu sizin onları kendinize rabler edinmenizdir” buyurdu. Dolayısıyla bu hadis-i şerif, Allah’ın kitabına yetki tanımaksızın helal ve haramın sınırlarını belirleme yetkisini kendisinde görenlerin nefislerini ilah ve rabb ittihaz ettiklerini ve onlara kanun koyma yetkisi tanıyanların da onları rab kabul ettiğini göstermektedir.

Mutlak anlamda kayıtsız, şartsız Allah’ın emirlerini yerine getirmek nehiylerinden de uzak durmak anlamına gelen ibadet (kulluk) üç şekilde tasnif edilebilir:

Gerçek manada Allah’a kul olmadıklarından Allah’tan gayrısına kul olup, onlara ibadet edenler. Allah’a mutlak anlamıyla kul olmayanlar, öncelikle bu dünya hayatında rezil-rüsva olmaya mahkûmdurlar. Ebedi hayatta ise en şiddetli azab onlar içindir. Allah’a kul olmamak, kula ve eşyaya kul olmakla sonuçlanan bir bayağılaşmaya yol açar. Zira insanın bedenini omurga, şerefini akıl, aklını iman, hayatını Allah’a ibadet ayakta tutar. İnsana şeref olarak Allah’a kul olmak yeter.

İrade sahibi insanlar dışındaki tüm mahlûkatın Allah’ın kendileri için tayin ettiği vazifeyi yerine getirmeleridir. Ne var ki, bunlar Allah’a olan kulluk vazifelerini ifa ederken, biz insanlara da hizmet etmektedirler. Ama bunlar iradesiz varlık olduklarından yaptıkları ibadetler şuursuzdur. Ama otomatik olarak Allah’ın kendileri için tayin ettiği ilahi yasaya göre hareket etmektedirler.

Akıl ve irade sahibi, eşref-i mahlûkat olan insanın kendi hür iradesiyle Allah’a kulluğu seçmesidir. Asıl ibadet budur. Bu ibadet sürecine giren insan, Allah’la bir anlaşma yapmış, O’nun emir ve nehiylerine teslim olmuş, O’nun boyasıyla boyanmaya rıza göstermiş, hayatının bütünüyle geniş anlamıyla kulluktan ibaret olduğunu kabul etmiş demektir. Hayatın anlam ve amacı ibadettir. Elbette bunun sınırlarını Kur’an çizer, içini Kur’an doldurur. Bir yandan Allah’ın yaratıcı olduğunu kabul etmek, öte yandan yarattıklarının hayatına müdahil olmasını ve hayatın ibadetle inşa edilmesini kabul etmemek yaman bir çelişkidir.

Tüm ibadetlerimizin kaynağı Kur’an’dır. İbadetlerimizin nasıl ve niçin yapılacağını Kur’an’dan öğreniyoruz. Ya da hayatının sağlamasını Kur’an’a göre yapan ve iki ayaklı Kur’an olarak beyan görevini de hakkıyla yerine getiren peygamberden öğreniriz. Namazı, haccı, zekâtı, orucu, mücahede ve mücadeleyi, kısacası hayatı bütünüyle Kur’an’dan öğreniyoruz. Peygamber Kur’an’ı ya tebliğ etmiştir ya da tebyin etmiştir. Dolayısıyla Kur’an baştan sona hayatımızın ibadet ve kulluk rehberidir.

Nasıl ki, Kur’an’ın lafız ve manasından yola çıkarak, maksadına ulaşmamız gerekiyorsa, ibadetlerimizin de yine şekil ve manasından yola çıkarak Kur’an’da belirtilen maksadını elde etmemiz gerekiyor. O zaman, başta namazlarımız olmak üzere Kur’an’ın ifadesiyle (Meryem; 59) ‘zayi ettiğimiz’, içini boşalttığımız ibadetlerimizi diriltmiş oluruz. Kur’ani bir anlayış ve bilinçle ibadetlerimizi yeniden kazanırsak, Allah Rasulü’nün; “sallû kemâ raeytumûnî usallî,” (beni nasıl görüyorsanız siz de öyle ibadet edin) hitabına göre davranmış oluruz. Aslında Allah’tan bize nazil olan vahiy, bizde ibadete dönüşüp Allah’a yükselmektedir. İşte bu yükselişin (miracın) içi boş olmamalı. Allah’a yolladığımız zarf zengin bir içerikten yoksun olursa; öncelikle Allah’a ayıp etmiş oluruz. Bilinçten yoksun olan böyle bir ibadetin, hayatımızda zerre kadar etkisi söz konusu olamaz.

Hâlbuki bütün ibadetler, ferdi ve içtimai birçok derdimize derman olma potansiyeline sahiptir. Mesela, Kur’an’a göre; “Namaz insanı kötülüklerden ve aşırılıklardan alıkoyar” (29/45). Oruç insana sorumluluk bilinci kazandırır (2/193). Zekât “insanı ve toplumu arındırır ve temizler” (23/41). Hac insana ayakta durmayı, kıyamı, direnişi ve başkaldırıyı öğretir (5/37). Rükû sadece Allah’ın huzurunda eğilmeyi, secde vücudumuzun Allah’a olan teslimiyet imzasını ifade eder.

Kur’an’a göre, özelde namaz, genelde tüm ibadetlerimiz hayatımızın tamamını kapsar ve hiçbir boşluk bırakmaz. Bir bütün olarak Kur’an’ı okuduğumuzda bunu rahatlıkla anlarız. Başta namaz olmak üzere ibadetlerimize Kur’ani anlam ve maksat kazandıramazsak onlardan beklenen neticeyi istihsal edemeyiz. İbadetler bizi ebedi mutluluğa ulaştıracak “burak” olma yerine sırtımızda taşıdığımız, defnedilmesi gereken cenazeye dönüşür.

“(İşte) yazıklar olsun böyle ibadet edenlere, Bu gibiler, ibadetin hakiki amacından gafil görünmektedirler” (Maun; 4–5). İbadetler Allah ile kul arasında gerçekleşiyorsa da, ibadetlerin gayesi kulun diğer insanlarla ilişkilerine yansımak zorundadır. Zira ibadetin yararı Allah’a değil insanadır. Maun suresini bir bütün olarak okuduğumuzda bunu gayet rahat anlamamız mümkündür.

Amacından soyutlanmış bir ibadet, ibadet olma özelliğini de yitirmiş olur. İbadetlerimizin amacını ve maksadını Kur’an’a göre özetlemeye gayret edelim:

Mutlu olmak: Tüm ibadetlerimizin en önemli gayesi bizim mutlu olmamızdır.  Bu mutluluk dünya ve ahiret saadetidir. Namaz, oruç, cihad, mümin kardeşine gülümseme gibi her davranışımızın gayesi mutluluktur. İnsan mutlu olmak için yaşar. Mutlu olmak istemeyen dengeli bir insan tasavvur etmek mümkün değildir. “İmanda sebat eden erdemli ve dürüst davranan kimseler var ya; O rahmet kaynağı onlar için tarifsiz bir sevgi var edecektir.” (Meryem; 94).

Sorumluluk bilinci kazanmak: İbadetler sayesinde dikkatimizi ve yoğunluğumuzu Allah’tan ve rızasından ayırmamaktır. Bu bilinç sayesinde Allah bizim yegâne gündemimiz olur. İbadetler bu bilinç için bir alıştırmadır. Allah’lı yaşamamızı öğretir bizlere. Dolayısıyla ibadetler amaç değil araçtır. ‘Namaz sizi tüm kötülüklerden ve aşırılıktan men eder. Ama namazın öyle bir boyutu da var ki, Allah’ı gündemde tutmamızı sağlar.’ (Ankebut/45).

Eğitim ve terbiye: Rabbimiz bizi eğitmek, yetiştirmek, terbiye etmek istiyor. İbadetler sayesinde Allah bizden eğitimli, donanımlı, yetişmiş kalifiye insan ve ümmet olmamızı istiyor. Bu seviyeye ibadetlerle ulaşmamızı murat ediyor.

İbadetler bizim özgürlük ve güvenliğimizi sağlar. Kul olma saadetini elde etmiş ve ibadetinden zevk alan mü’min, hem dünyada hem de ahirette gerçek özgürlük ve güvene kavuşmuş olur. “Onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklar.” (Yunus; 62).

İbadetler Allah’ın bize hazırlamış olduğu cennet ödülüne kavuşmamızın sadece vesilesidirler. Cennet, yaptığımız amellerimizin karşılığı değildir. Yaptığımız ameller vesilesiyle Allah bizlere cenneti ödül olarak takdim edecektir. Yaptıklarımızı da en güzeliyle ödüllendirecektir.

“Hiç kimse ahirette kendisini hangi göz kamaştırıcı sürprizlerin beklediğini bilemez.” (Secde; 17).

Allah’ım! Yaptığımız salih amellerin en güzeliyle bizleri ödüllendir. Amin.

Hasan Hafızoğlu