ANALİZ

“İnsanın içyapısı ne kadar sağlam ve sağlıklı olursa, insanın hayatı da o kadar sağlam ve sağlıklı olur.”

“Bir topluluğun, bir cemiyetin güçlü olması, bütün fertlerinin aynı istikamete sahip olmasıyla doğru orantılıdır.”

“. Bir müminin lâfzen mümin olduğunu söylemesi önemli olmakla birlikte, daha da önemlisi mümince niteliklerle hayatını tanzim etmesidir. Dolayısıyla mümin, hem söylem bakımından, hem de eylem bakımından çelişkilere yer vermeyen bir şahsiyetin adıdır.”

“Hz. Peygamber gerek sadece kendi şahsını ilgilendiren hususlarda ve gerekse de toplumu ilgilendiren hususlarda hiçbir zaman istişareyi elden bırakmamıştır. Bu da gösteriyor ki şûra, tıpkı iman gibi, tıpkı adalet gibi, hayatın tümünü kapsayan temel bir niteliktir.”

“Aziz Kur’an’ın rehberliğiyle peygamber örnekliğini dikkatlerimizden uzaklaştırmadan, sıkı istişari ilişkilerle yeniden hayata dönebiliriz. Onun için yapmamız gereken, istikametimizi Kur’an’a çevirmek ve Kur’an’la istikametimizi belirlemektir.”

        KUR’AN’IN EMRETTİĞİ TEMEL BİR NİTELİK OLARAK ŞÛRA

                                                                                      Cevdet IŞIK

                                                                               

İnsanların davranışları genelde üç konu etrafında şekillenir. İnsan ya bir tanıma, ya bir tanıtma veya bir tanımlama çabası içinde olur. İnsan, bu üç alanda çaba sarf ederken, dayanak olarak niteliklere yaslanır. Tanımak, tanıtmak ve tanımlamak istediğini nitelikler üzerinden hareket ederek yapmaya çalışır. İnsan nitelikler üzerinden hareket ederek, en iyisine, en kalitelisine, en mükemmeline ulaşmak ister.

İnsan hayatı her zaman yanılgı ve yanlışların yaşandığı bir hayattır. Yanılgı ve yanlışlar, insanı rahatsız eder, acı verir, huzurunu kaçırır. Yanılgı ve yanlışlar her ne kadar üzüntü verici olsalar da, aynı zamanda insanı eğiten ve böylece nitelikli kılan bir tarafları da vardır. İnsan hayatı, inişli çıkışlı bir yola benzer. İnsan, hayat yolunda mesafe alırken yaptığı tanıklıklarla bilgi ve tecrübe sahibi olur.  Böylece hem kendisi nitelik sahibi olur hem de ilişki içinde olduklarını nitelikleriyle tanımaya çalışır.

Varlıkları tanımak için, sahip oldukları yapısal özellikleri bilmek gerekir. Yapısal özellikler bakımından her varlığın bir dış yapısı ve bir de içyapısı vardır. Varlıkların dış yapıları bedensel, fiziksel, anatomik, biyolojik yapı olarak adlandırılır. Dış yapıları itibariyle varlıklar somut özelliklere sahip olduğu için, duyu organları vasıtasıyla kavranmaları imkân dâhilindedir. Varlıkların (özelikle de insanların) içyapılarında ruhsal, düşünsel ve duygusal özellikler mevcuttur. Varlıkların içyapıları maddi varlıklar gibi elle tutulur ve gözle görülür olmadığı için, duyu organlarıyla kavranma imkânı da yoktur. Çünkü dokunayım desen dokunamazsın, işiteyim desen işitemezsin, tadına bakayım desen bakamazsın, gözlemlerde bulunayım desen gözleyemezsin.

İstisnai bir varlık olarak insan dışında kalan bütün varlıklar, akıl ve irade sahibi olmayan varlıklardır. Bu varlıkları tanımaya çalışırken, aynı türdeki bütün varlıkları tek tek ele almak gerekmez. Bunun yerine, aynı türün bir tek varlığını ele alıp tanımaya çalışmak, bütünü hakkında tanıtıcı bilgiler elde etmeye yeterli olur. İsabetli olan, bu varlıkları içgüdüleri üzerinden değerlendirmektir. Akıl ve irade sahibi olmayan varlıklar içgüdüsel dürtülerle hareket ederler. O sebepten bu varlıkları tanımak için iyi, kötü, zalim, adil, fedakâr, yardımsever gibi ahlaki tabirler kullanılmaz.

İnsana gelince, insan böyle değildir. İnsan, akıl ve irade sahibi bir varlıktır. Yapıp ettiklerinin bilincinde olma imkânına sahiptir. Onun içindir ki, bütün insanlar dış yapıları bakımından benzer olsalar da, içyapıları bakımından çok büyük farklılıklara sahiptir. İnsanın içyapısı dediğimiz zaman, insanın ruhu, insanın aklı ve insanın sahip olduğu yetenekleri akla gelir. İnsanın sahip olduğu niteliklerin neşet ettiği kaynak, insanın bu içyapısıdır. İnsanın içyapısı ne kadar sağlam ve sağlıklı olursa, insanın hayatı da o kadar sağlam ve sağlıklı olur. Söz konusu bu sağlam ve sağlıklı olma durumu, insanın kimlik ve kişiliğine, sahip olduğu niteliklere ve dolayısıyla insanın sahip olduğu hayatın kalitesine doğrudan etki eder.

Temel niteliklerden söz etmek demek, insan için vazgeçilmeyen niteliklerden söz etmek demektir. Her insanın kendi açısından vazgeçilmez nitelikleri farklılık arz edebilir. Bu, akıp giden ‘hayat ırmağında’ garipsenecek bir durum değildir. Çünkü her insanın ana babası, doğduğu çevresi, sahip olduğu kültürü ve aldığı eğitim farklı olduğu için, sahip olduğu nitelikler de farklı olacaktır. Fakat hangi çevre ve kültürel yapıda olursa olsun, bütün insanlar için doğruluğunda ihtilaf olmayan, olumlu veya olumsuz nitelikler de vardır. Bu nitelikler hususunda genel olarak insanlar bir anlayış birliğine vardıkları için, “evrensel” sıfatı ile nitelenirler. Yani bütün insanların, iyi ve kötü olarak kabul ettiği ortak nitelikler vardır. Örneğin zulme karşı gelmek, mazlumun elinden tutmak, doğru söz ve güler yüz bütün insanlar tarafından iyi olarak takdir edilir. Tıpkı bunun gibi, dünyanın neresinde olursa olsun, bütün insanlar hırsızlık sıfatını, kınanması gereken çirkin bir sıfat olarak görür. Aynı zamanda insanı öldürmek suretiyle yaşam hakkını ortadan kaldırmak da böyledir. Bu konuda olumlu veya olumsuz sayılabilecek daha nice nitelikten söz etmek mümkündür.

Müslümanlar için temel niteliklerin neler olduğunu Kur’an haber vermektedir. Örneğin iman etmek temel bir niteliktir. Tevhid ve tevhidin hayata yansımaları, iman etme hakikatiyle ilgili bir niteliktir. Bu temel nitelikle ilişkili olmayan bütün nitelikler, iman etme niteliğiyle ilgili krizlere sebep olur. Krizler, doğası gereği sancılı süreçlerdir. Bugün Müslümanların yaşayageldikleri en büyük krizleri, tevhid hususunda yaşanan krizler oluşturmuştur. Tevhide rağmen, Müslüman toplulukların ilahlıklarını kabul ettiği nice putları mevcuttur. Ne yazık ki bu konuyla ilgili bir bilinçten söz edemiyoruz.

İman etmek gibi, namazı eda etmek de Müslümanlar için temel bir niteliktir. Bu konuda da bir kriz süreci içinde olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz. Günümüzde eda edilen namazlar, namazın hakikatinden çok uzaklarda, bir egzersizden farkı olmayan kültürfizik hareketlerine dönüşmüştür. Kültürfizik hareketlerinden farkı olmayan böylesi namazların, temel bir nitelik olarak adlandırılması, namazın hakikatine hakaret anlamına gelir. Oysa olması gereken, namazla birlikte ikmal olmak, eksikleri gidermek ve yeniden ayağa kalkmaktı.

Müslümanlar için bir diğer temel nitelik olan infaka baktığımız zaman, yine vahim bir durumla karşılaşmaktayız. Seküler nitelikleri hayat tarzına dönüştürerek, ‘infakı enayilik olarak kanıksamış Müslümanlar’ tabirinin yanlış olmadığı, trajikomik bir tablo ile karşı karşıyayız. Dünya tasavvurumuz değişti. Konuk olarak bulunduğumuz geçici bir mekân bilinci, yerini, üzerinde cennetin inşa edilip sürekli kalınacak bir mekân bilincine bıraktı. Durum böyle olunca, elde bulunan bütün emanetlere ihanet söz konusu oldu. Seküler kaygı ve hassasiyetlerle sahiplik edilen dünyalıkları koruma ve kollama adına, her şeyi yapmak mubah oldu. İşte bizim trajedimizin başladığı hususlardan birisini de bu husus oluşturmaktadır.

Bir başka trajikomik tabloyu, Müslümanların temel niteliği olan zulme karşı olma, zulmü engelleme hususunda görmekteyiz. Ne yazık ki, Müslümanlar bugün zulmü engelleyen kimseler olmaktan çok, zulmü destekleyen ve zulme rıza gösteren kimseler durumuna gelmiştir. Oysa Kur’an, Mekke’de, en vahşi ve kaba nitelikleri ortadan kaldıran bir devrime imza atmıştı. Kur’an, donmuş, silinmiş, sinmiş ve kararmış ufukları aydınlatmak için gelmişti. Evet, bunun için gelmişti ve başarılı olmuştu. Çünkü her bir inanan insanı, en şiddetli fırtınalara karşı, dayanıklı temel niteliklerle inşa etmişti. Bu dayanıklı temel nitelikler arasında, danışma yoluyla dayanışmayı ifade eden istişare, teşavür, meşûre, müşavere, meşveret olarak adlandırılan şûra da bulunmaktaydı.

Danışma yani şûra işinden hedeflenen, en isabetli karar ne ise o isabetli karara varmaktır. Hedeflenen isabetli kararın gerçekleştirilmesi için, muhatap olan kimseler sahip oldukları fikir, düşünce ve görüşlerini ifade ederler. Bu yol ve yöntemle hangi sorun konuşuluyorsa, hangi soruna çözüm aranıyorsa, o sorun hakkında ortak bir görüş oluşturulmaya çalışılır. Aslında şûra ile karar alıcılar, sahip oldukları sorumlulukları paylaşarak, yüklerinin ağırlığını da azaltmış olurlar. Böylece netice olarak ortaya çıkan durum, sevindirici bir durum de olsa, üzüntü verici bir durum da olsa, bir istikamet doğrultusunda hareket edilmiş olur. Bir topluluğun, bir cemiyetin güçlü olması, bütün fertlerinin aynı istikamete sahip olmasıyla doğru orantılıdır.

Aziz Kur’an’ın Peygamber Efendimize hitaben[1] “…İş konusunda onlara danış. Fakat karar verdin mi Allah’a güven. Doğrusu Allah güvenenleri sever” buyurmaktadır. Burada dikkatleri üzerine çeken husus, Rabbimiz Tealanın, Peygambere iş hususunda arkadaşlarına (ashap) danışmayı emretmesidir. Burada “iş” diye tabir edilen hususun sınırları belli olmasa da, söz konusu işin, mahiyet itibariyle herkesi ilgilendiren bir “iş” olması gerektiği sonucunu çıkarabiliriz. Aynı zamanda danışma işinin, hayatın hem genel ve hem de özel bütün alanlarını kapsadığı sonucuna da varabiliriz.

Temel bir nitelik olarak şûrayı emir buyuran Rabbimiz, sonuçta varılan karar için azmetmeyi ve Allah’a güvenmeyi hatırlatarak, bu şekilde tevekkül edenleri sevdiğini bildirmiştir. Yukarıda yorumunu yapmaya çalıştığımız kırk ikinci sure olan Şûra Suresinin otuz sekizinci ayeti danışmadan söz ederken, toplumsal işleri bilhassa zikrediyor: “Onlar Rablerinin (davetine) koşarlar, namazı hakkını vererek eda ederler, toplumsal işlerini aralarında danışma yoluyla görürler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden harcarlar.” Ayet, genel olarak bütün müminlerin sahip olması gereken nitelikleri hatırlatıyor. Yani iman etmek, namazı eda etmek ve rızık olarak verilenleri harcamak ne kadar önemli nitelikler ise toplumsal işleri danışarak çözüme kavuşturmak da o kadar önemli bir niteliktir.

Mümince yaşamak, bütün müminlerin temel kaygısı olmalıdır. Bir müminin lâfzen mümin olduğunu söylemesi önemli olmakla birlikte, daha da önemlisi mümince niteliklerle hayatını tanzim etmesidir. Dolayısıyla mümin, hem söylem bakımından, hem de eylem bakımından çelişkilere yer vermeyen bir şahsiyetin adıdır. Mümince davranmanın gereklerinden birisi de, ahlaki ilkeleri dikkate alarak, herhangi bir sınır ihlalinde bulunmadan fikrini söylemektir.

Fikrin beyanı ile ilgili gerekli usulü Kerim Kitabımız beyan etmektedir.[2] Buna göre Peygamberle toplumsal bir iş görüşmek için bir araya geldiklerinde, Peygamberin iznini almak gerektiğinden söz etmektedir. Yani müminler Peygamberin yanından ayrılırken de, farklı bir görüş belirtirken de, onun iznini alırlardı. Burada müminler için, farklı fikirleri üretmenin, geliştirmenin, dile getirmenin kapısı açıktır. Onun için ashap, görüş ve düşüncelerini dile getirmeden önce, Peygamberin dile getirdiği hususların vahiy olup olmadığını sorarlardı. Eğer tavsiye edilen veya dile getirilen hususlar vahiy değilse, hiç çekinmeden fikrini gerekçeleriyle dile getirerek yapıcı bir muhalefette bulunurlardı. Bu şekilde, bütün sahabeler, özgür ve özgün olmanın imkânına sahip olmuşlardır. Bu özgür ve özgünlüğün oluşturduğu özgüvenle, Allah’tan başka hiçbir varlığa boyun eğip kulluk etmemenin ne demek olduğunu da öğrenmişlerdir.

Hz. Peygamber, istişare etmenin ne kadar önemli olduğunu, ferdi ve toplumsal birçok alanda bizatihi yaşayarak göstermiştir. Kureyş kervanına karşı gelmeden önce, Hz. Peygamber ashapla müşavere etmiştir. Bedir’de, Habbab b. Münzir’in görüşüne uyularak, kuyunun yanında konuşlanmayı tercih etmiştir. Peygamber Efendimiz, Uhud Savaşı’na ashabın ekseriyetinin görüşü doğrultusunda katılmıştır. Yapılan istişare neticesinde, Medine çevresine hendeklerin kazılması, Selman el-Farısi’nin görüşü doğrultusunda gerçekleşmiştir. Yine Hendek kuşatmasında taktiksel bir durum Sa’d b. Muaz ve Sa’d b. Ubade ile istişare edilmiştir. Buna göre Gatafanlara, Medine’deki yıllık mahsulün üçte biri karşılığında, Kureyş ittifakından ayrılma teklifi düşünülmüştür. Ama bu düşünce kabul görmemiştir. Hz. Peygamber, Hz. Aişe’ye atılan iftira olayını ashapla istişare ederek Hz. Ali ve Usame’nin görüşüne göre hareket etmiştir.

Hudeybiye anlaşmasında hayal kırıklığı yaşayan sahabe, Hz. Peygamberin emrini dinlemeyerek kurbanları kesmemiş ve tıraş olmamıştır. Bunun üzerine eşi Seleme’ye danışan Hz. Peygamber, kalkıp kendi kurbanını kesmiş ve tıraş olmuştur. Bu davranışı gören ashap da aynısını yapmıştır. İnsanların namaza çağrılması ve mescide minber inşası hususunda da ashapla istişare edilmiştir. Bütün bunlar göstermektedir ki, Hz. Peygamber gerek sadece kendi şahsını ilgilendiren hususlarda ve gerekse de toplumu ilgilendiren hususlarda hiçbir zaman istişareyi elden bırakmamıştır. Bu da gösteriyor ki şûra, tıpkı iman gibi, tıpkı adalet gibi, hayatın tümünü kapsayan temel bir niteliktir.

Neml Suresi, Süleyman peygamber ile Sebe kraliçesi arasında geçen bir diyaloga yer vermektedir.[3] Buna göre, Hz. Süleyman, Sebe kraliçesine bir mektup göndermiştir. Mektupta onlardan büyüklük taslamadan teslimiyetlerini istemektedir. Bunun üzerine, kendi başına hareket etmek istemeyen Sebe kraliçesi, yönetimindeki seçkinleri toplayarak, karşılaştığı bu durum hakkındaki kanaatlerini sorar. Seçkinler bütün bir emretme yetkisini kraliçeye veren bir izahta bulunurlar. Erk sahipleri için uygulanması gereken bir örnek olarak, burada kararların birlikte alınmasının önemi vurgulanmaktadır.

Kur’an’ın ilk vahyi olan “oku” emriyle birlikte, insanın dikkati varlık âleminde var olan çeşitliliğe, çeşitliliği oluşturan varlıkların dayanışmasına ve dolayısıyla her şeyi yaratan Allah’ın mutlak yüceliğine çekilmektedir. Okumak demek, dolaylı olarak da olsa istişari bir eylemde bulunmak demektir. Yine şûra’yı oluşturan bir heyet veya toplulukta yapılan görüş alışverişi de aynı zamanda bir okuma biçimidir. Mümin için bütün eylemler gibi, istişari eylemler de Allah’ın adıyla olmalıdır. Eylemlerin Allah’ın adıyla olması demek, yapılıp edilenlerin Allah’ın çizdiği sınırlar içinde olması demektir. Yapılanların, Allah’ın çizdiği sınırlar içinde olması demek, büyük varlık barışı içinde olmak demektir. Aslında şûra’nın temel bir nitelik haline gelmesinin nihai sonucu, sadece toplumsal yapıda değil, aynı zamanda bütün bir varlık âleminde de var olan barışa bir katkı anlamına gelmektedir.

Müslümanların Kur’an’dan kopuşu, Kur’an’ın emrettiği temel niteliklerden de kopuşu beraberinde getirdi. Şûradan kopuşla birlikte barışın yerini savaş aldı. Haklı olmanın gerekçesini güç oluşturdu. Farklılıklar tehlike kategorisine alınarak, kavim kavgaları, mezhep kavgaları, meşrep kavgaları ve en önemlisi de iktidar kavgaları, bütün İslam coğrafyasının dört bir köşesinde kan ve gözyaşının sel olup akmasına sebep oldu.

İçinden geçtiğimiz postmodern zamanlar, vazgeçilmez temel niteliklerimizi görece nitelikler haline getirdi. Niteliklerin göreceli hale gelmesi önce kopuşları ve sonra da parçalanmaları beraberinde getirdi. Böylece yalnızlığı erdem sayan garip yaratıklara dönüştük. Şimdilerde birbirimizden nefret eden tahammülsüz kimseler gibiyiz. “Allah rızası için” birbirimizin kuyusunu kazmakla meşgulüz. Konuşmayı beceremeyen, tuhaf ve sahte inançlarla hakikat davası güden kimseler durumuna gelmişiz. Bu bir kader değildir. Bundan kurtulabiliriz. Aziz Kur’an’ın rehberliğiyle peygamber örnekliğini dikkatlerimizden uzaklaştırmadan, sıkı istişari ilişkilerle yeniden hayata dönebiliriz. Onun için yapmamız gereken, istikametimizi Kur’an’a çevirmek ve Kur’an’la istikametimizi belirlemektir.

 

 

[1] Ali İmran 3:159

[2] Nur 24:62

[3] Neml 27: 29, 30, 31, 32, 33, 34