Çünkü o bu hengâmede kendini bilmeye çalışmış, kendini bilince Rabbini bilmiş ve kendini bilmeye kalkınca öğrenme kabiliyetini fark etmiştir. Ardından diğer meziyetler bilgiyle akın etmiştir. Çünkü bilgi (ilim), hakiki bir meziyettir. Âdemoğlunda ise öğrenme kabiliyeti başından beri Hüdaverdi olarak zaten mevcuttur. Ne var ki ilk çağlardaki eğitim, plansız, programsız, usta çırak münasebeti, ocak başı sohbetleri gibi yaygın (teşkilatsız) eğitim idi. Zamanla nüfusun çoğalması, sosyal taleplerin artması, bilgi ve ihtisaslaşma, hızlı değişim vs. sebeplerden ötürü planlı ve örgün (teşkilatlı) eğitim faaliyeti haline dönüşme ihtiyacını hissettirmiştir. Dünyadaki ve ülkemizdeki hızlı değişimler sonucu değerler ve kıymetler dejenere olmaya başlamış, sosyal olaylar çözümünde sıkıntılar baş göstermiştir. Dolayısıyla bu sosyal olaylardan biri de Kur’an ve eğitimdir. Öncelikle eğitim nedir, nasıl olmalıdır, insan nasıl eğitilmelidir, Kur’an’ın eğitime (terbiye) ve öğretime (talim) bakışı nedir? Efendimiz bunu kendi döneminde nasıl pratiğe dökmüştür? Türkiye’de bu nasıl gerçekleşmiştir? İşte bu sorular bu makalede cevaplanmaya çalışılacaktır.

  • EĞİTİM

Eğitim; bir plan ve hedefe göre insanın yetiştirilmesi, ruh ve beden sağlığını koruyarak geliştirilmesi için yapılan bütün çalışmaların adıdır. İşte bu nedenle eğitim, ruhu ve karakteri şekillendirir, fert ve millete bütün değerleri kazandırır. Bunun için, bir milletin yaşayış ve düşünüşe ait bütün değerlerini tarihi seyir içerisinde nesillerden nesillere aktararak ve geliştirerek sürdürdüğü en büyük çalışmalar, eğitim çalışmalarıdır.[1] Bir başka ifadeyle fertlerin içinde yaşadığı topluma uyum sağlamasını toplumun da refah içinde kalmasını sağlayan çalışmalara eğitim çalışmaları denmiştir. Bu anlamda eğitim, nesiller arasındaki anlayış yakınlığını ve ahengi koruyarak, tarih boyunca milli şuurun devamını ve gelişmesini sağlamayı hedeflemiştir.[2] Buradan hareketle Eğitim, yaygın ve halk dilinde hayırlı evlat yetiştirme çabası olarak görülmüştür. İşte bizim de üzerinde duracağımız eğitim hakkında çok çeşitli tarif ve görüşler bulunmaktadır:

A. EĞİTİMİN TARİFİ

Eğitim, Türkçe’de “eğmek” mastarından veya “eğ” emir kipinden türetilmiştir. Bu anlamda eğitim, şekil, biçim verme, yön ve istikamet gösterme, zarifleştirme demektir. Atasözlerimizdeki “Ağaç yaş iken eğilir”, “Olgun başak baş eğer” sözleri bu anlamda kullanılmıştır. Ancak eğitim kelimesi Türkçemize 1940’lardan sonra benimsenerek geçmiş bir kelimedir. Eski (eskimez) dilimizde bunun karşılığında “terbiye” kelimesi kullanılmıştır. Terbiye kelimesi ise, Arapça, ilah, sahip, üstat gibi anlamlara gelen “Rab” kelimesinden türetilmiştir.

Bunun için biz terbiye deyince sadece ahlak eğitimini anlamamalıyız. Bizim terbiyeden kastımız; talim (öğretme, belletme), tedris (ders verme), te’dip (edep öğretme, uslandırma) gibi kavramların ifade ettiği bütüncül anlamlar topluluğudur. Bu nedenle eğitim kelimesinin Arapçadaki terbiye kelimesinin anlamını ifade etmediğini de zımnen kabul etmiş oluyoruz. Bunu biraz daha açmak istersek, düzenli biri için “iyi bir eğitim görmüş”, uygunsuz davranışta bulunan biri için de “terbiyesiz” denmiş, “eğitimsiz” denilmemiştir. Bu anlamda çığırından çıkmış, edepsizleşmiş birini “terbiye etmek gerek” yerine “eğitmek gerek” tabirini kullanırsak kavram daraltması yapmış oluruz. İngilizce karşılığı “education”, Fransızca “education”, Almanca’da “eziehung”, Arapça ve Osmanlı Türkçesinde “terbiye” olan eğitim

1- (Geniş anlamda): İnsanın yeteneklerinin, özellikle de ahlak yetilerinin geliştirilmesi için ona yön ve biçim verilmesi; bu yolda yapılan bilinçli ya da bilinçsiz etkilerin tümü,

2- (Dar anlamda): İnsan gelişiminin düzenli, bilinçli olarak yönetilişi ve etkilenişi demektir.[3] Vebadan kaçar gibi cehaletten kaçmak, hakikatin bilgisi olan Marifetullah’a ermek için eğitim-okuma, (terbiye-talim), insanlık için kaçınılmazdır. Şunu da belirtmekte yarar var: Eğitim devresinin ilk döneminde kalan ve pedagojiye ad olan pedagogluk misyonu, bizim dilimizde ve örfümüzde “lalalık”, “dadılık” veya “süt annelik” gibi kavramlarla karşılanmıştır.[4] Eğitim tarihinde eğitimi farklı yönden inceleyenler olmuş, bu nedenle her eğilim kendi penceresinden bakarak eğitime anlam vermeye çalışmıştır. Örneğin; Psikologlar, bio-psikolojik bir varlık olan insanı enine boyuna ve derinliğine geliştirmeyi ve tekâmül ettirmeyi esas almışlardır.

Ancak geliştirmek ve tekâmül ettirmenin kabiliyetlere bağlı olduğu da bir gerçektir. Buradan hareketle;

a) Psikologlar eğitimi, çocuğun ve gencin ruhî ve bedeni kabiliyetlerini mümkün olduğu kadar geliştirme çabası olarak görmüşlerdir.

b) Naturalistler eğitimi, hayat mücadelesini kazanma gayreti olarak görmüşlerdir. Bunlara göre eğitim bir hayat faaliyetidir. Oysa eğitim, sadece öğretmen-öğrenci ilişkisinden ibaret değildir.

c) Sosyologlar eğitimi, sosyal bir kurum olarak kabul etmişlerdir. Her sosyal olay ve olgu gibi eğitim de gruba ait bir faaliyettir. Fertler ve nesiller gelip geçtikleri halde eğitim işi devamlıdır. Bu anlamıyla eğitim fertlere kendi normları içinde dıştan biçim vermeye çalışan düzenli veya düzensiz bir etkileme faaliyetidir. Buradan hareketle bir Fransız sosyoloğu E. Durkheim eğitimi, “Geçmiş nesillerin, ortak tecrübelerini geliştirerek yeni nesillere devretmesi” olarak tarif etmiştir.[5]

d) Pedagoglar ise eğitimi, bilgi ve kültür vermek, zihnî tavırlar ve alakalar kazandırmak, usul ve prensipler kavratmak, sanat ve maharet sahibi, iyi bir aile üyesi, iyi bir insan ve vatandaş yetiştirme olarak görmüşlerdir. Bunlara göre daha çok bilgi ve kültür önemlidir. Bir başka ifadeyle zihnî mükemmeliyet ve fazla bilgi erdemdir. İyi düşünmek, doğru düşünmek ancak bilgi sayesinde olur.

Zihnin gelişmesi ve güzelleşmesi eğitimde esastır. Pedagoji tarihinde zihnin gelişmesine ve güzelleşmesine değer verip bu hususu temel prensip kabul edenlere Entellektüalistler (Zihniyetçiler) denmektedir. Bunlara karşılık bir de Sansualistler (Hissiyetçiler) bulunmaktadır. Bunlara göre eğitim, çocukların ve gençlerin duygulandırılmasından ibarettir.

Bunlara göre duygu eğitimde temel motiftir. Ancak müşahedeler, gözlemler devam ettikçe duygular azalır. Zıt hisler birbirlerinin tesirlerini ya azaltır veya tamamen ortadan kaldırır. Duyguların da tabir caizse hatırası, hafızası ve birikimi vardır. Duygular subjektiftir. Yani herkese göre değişir. Duygularda itidal hâkimdir. Tesirler kıvamında olursa haz veya elem şeklinde belirir. Aksi halde haz eleme dönüşebilir.

Buradan hareketle duyguların öğrenme ve ezberlemede çok önemli rol oynadığını söyleyebiliriz. Duygu terbiyesinden kasıt, meyillerin ve kalbin tesirlerinin dengeli bir hale gelmesini temin ve kalbin temizliğini muhafaza etmektir. Çünkü davranışların ruhu sarması ne derece tekâmül ederse bunlara refakat eden ruhî kuvvetler de o derece sakin ve oturaklı olur.[6] Bir de Entellektüalist ve Sansualistlere karşı Volantaristler (İradeciler) bulunmaktadır. Bunlara göre ise ruh kuvvetinin istikrara kavuşturulması ve sağlam bir karakter oluşturması esastır. Sonuç itibariyle çocukları ve gençleri eğitirken onların hissî, iradî ve zihnî melekelerinin de hepsini eğitmek gerekir. Çünkü her bir meleke, kendi miktarınca, insanın faaliyetlerinde fonksiyon icra etmektedir. Biz böyle bir eğitimden geçmiş kişiye “dengeli insan” diyoruz. Kısacası dengeli insan ise dengeli eğitimle ortaya çıkmaktadır. Dengeli insanı ortaya çıkaran en iyi eğitim ise insanı şah damarından daha yakın tanıyan insanın ve âlemlerin Rabbi’nin terbiyesinden geçmektir. Günümüzde buna Kur’an eğitimi diyoruz.

B- EĞİTİMİN GÜCÜ

Toplumlar ancak eğitim sayesinde canlı kalır, ideallerini ortaya koymaya ve kendi değerler tablosunu kabul etmeye çalışır.

Eğitimin kendi çapında elbet bir gücü vardır. Ancak eğitim ile derin ahlakî değişimler meydana getirmek mümkün müdür? Zihnî yetenekleri meydana çıkartmak mümkün müdür? Hafızası zayıf olan birine eğitimle kuvvetli bir hafıza kazandırabilir miyiz? Zekâsı kıt olan, zeki hale gelebilir mi? Sert mizaçlıyı yumuşak huylu, tabansızı cesur, tembeli çalışkan yapabilir miyiz? Bu ve benzeri soruları çoğaltmak mümkündür. Eğitimin insanlar üzerinde ne tür etki yaptığı ve bu etkinin derecesi, eğitim tarihi boyunca tartışma konusu olmuştur. Eğitim sadece insana ait bir olgu mudur?

Yoksa hayvanlar da eğitilebilir mi? Hayvanlar dünyasında ehlileştirilerek ve evcilleştirilerek tekâmül sağlanabilir mi? Örneğin, yer altı ve yer üstü dünyasında kışlık yiyeceklerini depo etmek için eksiksiz bir işbirliği kuran karıncaların; belli mevsimlerde göç edip dönüşlerinde yeniden eski yuvalarını bulan leyleklerin; simetrik ve düzenli ölçülerle ağları ortaya çıkaran örümceklerin ve yine simetrik ve düzenli ölçülerle bal yapan bal arıları; dahası Kur’anî ifadeyle küçük taşlarla savaşa katılan ebabil kuşlarının[7] ortaya koymuş oldukları başarılar ve sanatlar insanlardaki eğitim ve öğretimler gibi değil, ancak bir takım çağrışımlar ve tekrarlamalar yoluyla kazanılan alışkanlıklardan ibarettir. Çünkü bu tür alışkanlıklar hayvanlar dünyasında hep aynı kalmakta ve aynısı tekrarlanmaktadır. Oysa İslam anlayışındaki “Eşref-i Mahlûkat” ve “Ahsen-i Takvim”[8] üzere yaratılan Âdemoğlu / insanoğlu eğitim ve terbiye ile tekâmüle açıktır. Ne var ki vahiyden kopuk olan Darwin tabiat bilimleri arasında boğulup insanın geçirdiği evreyi tespitte tabiri caizse akıl tutulması yaşamıştır. Oysa Kur’an’ın açıklamalarından yola çıkan İslam düşünürlerinden İbn Haldun, Mukaddime’sinde Gelişim nazariyesinden söz etmiş olmakla birlikte bunu vahiyden vahyin kaynağından kopararak yapmamıştır.[9] Ayrıca Rağıb Isfahani de bu konuya kendi eserinde İbn Haldun mantığıyla yer vermiştir.[10] İslamiyet’e göre “Her doğan çocuk İslam fıtratı üzere doğar, sonradan anası, babası onu Mecusî ya da Hıristiyan yapar” hadisi eğitimin insana tesirini izah eder. J.J. Rousseau bu gerçeği şöyle ifade etmiştir: Yaratıcının elinden çıkan her şey iyidir. İnsanın kalbinde doğuştan hiçbir ahlaksızlık yoktur.”[11] “Eğitime hâkim olan, dünyayı ele geçirir. Eğitimi bana verin yüzyılda dünyanın çehresini değiştireyim” diyen 18. yy. filozoflarından Leibniz, eğitimin gücünü en iyimser bir biçimde ortaya koymuştur. John Watson’a göre, iyi eğitimle iyi insan, kötü eğitimle kötü insan yetişir. O “Bana bir düzine çocuk veriniz. Bunlardan istediklerinizi dilenci, doktor, avukat, hırsız yapayım” der.[12] Buradan hareketle kanaatimize göre İslam’da eğitim, okuma biçimleri farklı olan kulak, burun, dil, zihin, kalp, ruh, akıl, tasavvur gibi okuma aletleriyle komple elde edilen bir süreçtir. Bu süreçte karamsarlığa gerek yoktur. Eğitimi faydalı ve faydasız diye ayırmak, faydasız olandan Allah’a sığınmak gerekir. Bilgi bir güçtür. Durum böyle olunca bilenle bilmeyenler bir olmayacaktır.

C- EĞİTİME TESİR EDEN FAKTÖRLER

İnsanın gelişiminde veraset (katılım) ve çevrenin tesiri etkili midir? Gensel ve çevresel faktörlerin insan eğitimindeki yeri nedir? Soyaçekim ve çevrenin elbette insan üzerinde bir etkisi vardır. Bunlardan ilki olan soyaçekim hammaddeyi ve imkânları hazırlamakta, ikincisi olan çevre ise bu imkânlara şekil vermektedir. Canlılar kendilerine benzeyenleri üretirler. Yani çocuklar birçok bakımdan kendi ana babalarına benzerler. Bu benzeyiş kromozomların içindeki genler yoluyla olmaktadır. Ancak her ana ve baba, evlatlarını birebir kopyasını dünyaya getiremezler. İnsanlar dünyaya kendilerine hiç benzemeyenleri de getirirler. Bu değişiklik ebeveynin tohum hücrelerinin karakteristiklerinden ileri gelmektedir. Çocuğun katılımla geçen özelliklerinin yarısı ana babadan, dörtte biri büyük anne ve büyük babadan, sekizde biri ise büyük anne ve büyük babanın anne ve babalarındandır.[13] Çocuğun ilk çevresi ana rahmidir. İlk hayat tecrübelerini de orada kazanır. Ancak insan karakteri üzerinde ana rahminden başka coğrafi ve sosyal çevreler de önemlidir. Bu gerçeği İbn Haldun Mukaddimesinde şöyle ifade etmiştir; “kara ikliminde yetişmiş bir insan sert mizaçlı, ılıman iklimde yetişen bir kimse de yumuşak mizaçlı olmaktadır. Sıcak iklimde yaşayanlar, kutuplarda yaşayanlara nispetle uzvi bakımdan daha çabuk gelişmektedirler. Ovada yaşayan bir insanla dağlarda yaşayan bir insanın hayal gücü de farklıdır.”

İnsan sosyal bir varlıktır. Netice itibariyle ne çeşit çevre olursa olsun insanın eğitiminde biri olumlu diğeri olumsuz iki çeşit etkisi bulunmaktadır. Önemli olan olumlu etkiyi eğitimde kullanmaktır. Bununla birlikte İnsanın doğuştan kabiliyetlerinin gelişmemiş olarak dünyaya gelmesi; İnsan organizmasının çok kompleks olması; Kültür ve medeniyet ilerledikçe insanların öğrenmek zorunda kaldığı bilgilerin hızla artması; İnsanların doğuştan farklı kabiliyetlere sahip olması gibi eğitimi zorlaştıran genel sebepler bulunmaktadır.[14]

  • ÖĞRENME

Öğrenme ise sözlükte, kavramak, anlamak, haber almak, bilgisi olmak; eğitim ile alışarak bilgi ve tecrübe kazanmak, yararlanmak; bilgiyi ve tecrübeyi genişletmek, tekrar ve sürekli meşguliyetle beceriklilik kazanmak; derinliğine sorup araştırmak; alışmak, alışkanlık kazanmak[15] gibi anlamlara gelmektedir. Bunun Arapça karşılığı ise ta’lim’dir. İlim kökünden gelen ta’lim’de sadece bilmek değil aynı zamanda iyiyi kötüden ayırmak manası da vardır. Kur’an’a baktığımızda, talim dışında bir de kıraat vardır. Kur’an’ın ilk emri ikra’ (oku) dur. Burada değinilen okumanın nesnesi ise sadece kitap değildir. Olaylar, eşya, kâinat ve insanın kendisi de okuma konusudur. Istılahta ise öğrenme; çok defa yeni alışkanlıklar elde etmeye götüren bir proses olarak düşünülmüştür. Buradan hareketle öğrenmede, içinde yeni hareketi meydana getirme kabiliyetinin evvelden mevcut olduğu, böylece öğrenenin yaptığı şeyin sadece parçaları birbirine adapte etmeden ibaret olduğu anlamı zımnen bulunmaktadır.

A. ÖĞRENMENİN TEMEL PRENSİPLERİ ve ÇEŞİTLERİ

Öğrenme, bütün bir insan hayatına şekil veren yaygın bir oluştur. Bu oluşumun verimliliği ise, öğrenimin doğuştan getirdiği imkânlar, çevrenin ortaya koyduğu fırsatlar ve bireyin tesirli bir şekilde yönetilme derecesi ile sınırlıdır. Günümüzde ise başlıca üç öğrenme teorisi mevcuttur:

  1. Şartlanma: Şartlı refleks diye bilinen bu metodun kurucusu Rus Fizyoloji bilgini Ivan Pavlov’dur. (Köpek üzerinde denemiştir.)
  2. Deneme ve Yanılma: Kurucusu Thorndike’dir. (Kedi üzerinde denenmiştir.)
  3. Ani Kavrayışla Öğrenme: Gestalt psikolojisi adı verilen bu teori Berlinli üç psikolog tarafından kurulmuştur. (Maymun üzerinde denenmiştir.)

B- ÖĞRENMEYİ KOLAYLAŞTIRAN ŞARTLAR ve ESASLAR

Öğrenmede bazı zorlukları aşmak ve çalışmada verimi artırmak için bir takım metot ve prensipler mevcuttur. Sayılarını artırmak mümkün olmakla birlikte biz bunları şöyle sıralayabiliriz:

  1. Çalışma isteğinin olması
  2. Programlı çalışma
  3. Konuyu Bütüncül Kavramaya Çalışma
  4. Çalışma Zamanını Bölümlere Ayırma 5. Ezberden veya Zihnen Tekrar Etme[16]
  • KUR’AN’DA İLME VERİLEN DEĞER
  1. “Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (Alak, 1)
  2. “Biz insanlara örnekler veririz, bu örneklerimizi sadece âlimler anlar.” (Ankebut, 43)
  3. “Dünyada kâmil bilgi sahipleri için nice ayetler vardır.” (Zariyat, 20)
  4. “Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim.” (Hud, 46),
  5. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 9),
  6. “Ve onlardan bilgide derinlik kazanmış olanlar ve mü’minler, sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar.” (Nisa, 162),
  7. “Kime ne hikmet verilmiş ise ona büyük iyilik edilmiştir.” (Bakara, 269),
  8. “Allah sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir.” (Mücadele, 11),
  9. “Rabbim benim ilmimi artır de.” (Taha, 114),
  10. “Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorunuz.” (Nahl, 43),
  • PEYGAMBER EFENDİMİZ DÖNEMİNDE KUR’AN EĞİTİMİ VE KUR’AN’I ANLAMA GAYRETİ

Kur’an, kulların cennete girebilmeleri için bir kılavuz ve rehber olarak gönderilmiştir. Bunun için Kur’an, insanları en doğru yola iletir. Bir başka ifadeyle Kur’an, anlaşılıp yaşanmak üzere gönderilmiştir. Bunları kolayca anlayıp idrak ederek insanların öğüt almaları ve hayatlarına tatbik etmeleri için de Kur’an kolaylaştırılmıştır.[17] “Kur’an okuduğun zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın!”[18] “Kur’an’ı ağır ağır, tane tane (tertil üzre) oku.”[19] “(Rasûlüm!) Sana bu mübarek Kitab’ı, ayetlerini iyice düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye indirdik.”[20] “Allah’ın kitabını okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık infak edenler, asla zarara uğramayacak bir kazanç umabilirler.”[21] Bu ve buna benzer Kur’an talimatlarını hem kendi hayatına hem de kendi dönemindeki arkadaşlarına, bütün inananlara hilafsız aktaran haliyle hayatı ve ahlakı “Yaşayan Kur’an” olan efendimizin en mühim ve en büyük işi Kur’an okumak ve başkalarına öğretmek olmuştur. Bunu O’nun hayatına ve hadislerine baktığımızda çok rahat anlarız. Çünkü onun hadislerinde Kur’an eğitimine ilişkin bir hayli hadislere mevcuttur. Örneğin; “Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir.”[22] “Bir grup insan, Allah’ın evlerinden bir evde toplanır, Allah’ın kitabını okur ve onu aralarında müzakere ederlerse, üzerlerine sekînet iner, onları rahmet kaplar ve melekler çevrelerini kuşatır. Allah Tealâ da o kimseleri kendi nezdinde bulunanların arasında zikreder.”[23] “Devanın en hayırlısı, Kur’an’dır.”[24] “Kim Kur’an okursa, onunla Allah’tan istesin. Çünkü öyle insanlar gelecek ki, Kur’an okuyacaklar ve onunla, insanlardan bir şeyler isteyecekler.”[25] “Kur’an’ı okuyup (öğrenip) de sonra unutan kimse, kıyamet günü Allah’ın huzuruna eli boş ve hayırdan mahrum olarak çıkar.”[26]

“Kalbinde Kur’an’dan bir miktar bile bulunmayan kimse harap olmuş ev gibidir.”[27] “Sadece şu iki kişiye gıpta edilir; Biri, Allah’ın kendisine Kur’an verdiği kişidir. O kişi, Kur’an ile gece gündüz meşgul olup onunla amel eder. Diğeri, Allah’ın kendisine mal verdiği kimsedir. O da gece gündüz bu malı infak eder.”[28]

  • V- İSLAM’IN İLK DÖNEMİNDEN GÜNÜMÜZE DİN/KUR’AN EĞİTİMİ

Peygamberimiz döneminde din ve Kur’an eğitimi, Mekke’de gizlilik esas iken Erkam b. Ebi’l-Erkam’ın evinde, Medine’de Mescid-i Nebi’de ve Mescide bitişik olan Suffe’de veriliyordu. İslam’ın ilk asırlarından itibaren din eğitimi alan ve dini tebliğ eden davetçiler mescidlerde ve camilerde yapılan eğitimle yetiştiriliyordu. Medreselerin kurulmasından sonra da mescidler uzun süre fonksiyonlarını icra etmekle birlikte, giderek medreseler öne çıkmış ve ulema artık buralarda yetişmeye başlamıştır. Zamanla “ihtisas medreseleri” olarak nitelendirilebilecek Dâru’l-Hadis, Dâru’t-Tıb gibi bir kısım medreseler kurulmuştur. Kur’an eğitimi veren okullar ise; Eyyübiler döneminde Dâru’l-Kur’an, Selçuklular devrinde Dâru’l-Huffaz, Osmanlılar döneminde ise Dâru’l-Kurrâ, adı altında devam etmiştir. Osmanlı döneminin son evrelerinde yani Medrese ıslah hareketlerinin gerçekleştiği yıllarda sırf din eğitimi vermek maksadıyla Medresetü’l-Vaizin, Medresetü’l-Eimme ve’l-Hutebâ ve Medresetü’l-İrşad adında özel medreseler kurulmuştur.[29] Tevcih-i Cihât Nizamnameleri’nde yer alan düzenlemeye göre bu alan biraz daha özelleştirilmiştir. 1913 yılında yayınlanan düzenlemede ise aynen şöyle geçmektedir; “Müderrislik, hatiplik, imamet, kayyumluk, hafız-ı kütüplük, mütevellilik gibi müessesât-ı vakfiye hıdemâtına cihet (cihât) ıtlak olunur.” Belirtilen esaslar doğrultusunda 1912 yılında İstanbul’da Medresetü’l-Vâizin açılmıştır. 1913 yılında ise “Eimme ve’lHutebâ” ile “Ezan ve ilahî” adlı iki kısımdan oluşan “Medresetü’l-Eimme ve’l-Hutebâ” açılmıştır.[30]

Ancak 11 Mart 1924’de medreseler (ve zaviyeler) kaldırılmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında 6 Mart 1924 yılında yürürlüğe giren Tevhid-i Tedrisat yasasının 4. maddesi gereği İmam ve Hatip Mektepleri ve Dâru’lFünûn İlâhiyat Fakültesi açılmıştır. Toplam sayıları 38’e ulaşan İmam ve Hatip Mektepleri daha açılışlarının 3. yılında yani 1926- 1927 öğretim yılına gelindiğinde bunlardan sadece 2 tanesi açık kalabilmiştir. Bu son 2 tanesi de 1929-1930 öğretim yılı sonunda resmen, 1931-1932 yılı sonunda ise fiilen kapatılmıştır. İlahiyat Fakültesi ise 1933 yılında kapatılmıştır.[31]

Bu tarihten itibaren yaklaşık 20 yıllık bir dönemde devlet eliyle din eğitimi ve öğretimi yaptırılmamıştır. Şûrây-ı Devlet’in (Danıştay) 15.12.1927 tarih ve 846 sayılı kararı ile din görevliliği “memurîn” sınıfından çıkartılmıştır. 1 Ocak 1928 tarihinden itibaren mevcut görevlilerin görevine son verilmiştir.[32]

1950’li yıllara gelindiğinde Ahmet Hamdi Akseki hocamızın anlatımıyla “Memleketin birçok yerinde hakiki aydın din adamı bulmak şöyle dursun, camilerde mihraba geçerek halka namaz kıldıracak, minbere çıkıp hutbe okuyacak bir İmam ve Hatip bile bulunamaz olmuştur. Hatta bazı köylerimizde ölenlerin techiz ve tekvini ile ebedi istirahatgâhlarına tevdii gibi en basit dini vazifeyi îfa edecek kimseler dahi bulunamadığından cenazeler günlerce ortada kalmıştır.”[33]

Bahsedilen olumsuzluklardan sonra, dönemin siyasi ve iktidar partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), 1949’da A.Ü. İlahiyat Fakültesi’ni açmak zorunda kalmıştır. 1950 seçimlerini kazanarak iktidara gelen Demokrat Parti (DP) tarafından 1951-1952 öğretim yılından itibaren İmam Hatip Okulları, 1959 yılından itibaren Yüksek İslam Enstitüleri açıldıktan sonra buralarda din ve Kur’an eğitimleri verilmeye başlanmıştır. 1960’lı ve 1970’li yıllarda hem İmam Hatip Okullarının, hem de Yüksek İslam Enstitülerinin sayıları artmıştır. 1989-1990 öğretim yılından başlayarak yeni bir eğitim ve öğretim kurumu olan 2 yıllık İlahiyat Meslek Yüksek Okulları devreye girmiştir. Ancak sayıları 6’ya ulaşan bu okullar 1999-2000 öğretim yılından itibaren YÖK tarafından öğrenci kontenjanı tanınmadığı için yeni kayıtlar yapılmamış, resmen olmasa da fiilen kapatılmıştır.[34]

Son dönemde önlerindeki engeller kaldırılmaya çalışılan İmam Hatip Liseleri yeniden rağbet görmeye başlamıştır. Ayrıca bu okullar dışında halk nezdinde hizmet vermek için resmi ve gayri resmi olarak kurulan Kur’an Kurslarında Kur’an eğitimi faaliyetleri devam etmektedir.

[1] Hilmi Ziya Ülken, Eğitim Felsefesi, İstanbul 1967, s. 11.

[2] Bedii Ziya Egemen, Terbiye İlminin Problemleri ve Terbiye Felsefesi, İstanbul, 1965, s. 84.

[3] Prof. Dr. Bedia Akarsu, Felsefe Terimleri Sözlüğü, Savaş Yay., Ankara, 1984, s. 56.

[4] Hıfzurrahman Raşit Öymen, Eğitime Giriş, Ankara, 1979, s. 8.

[5] Yahya Akyüz, Türk Eğitim Tarihi, Ankara, 1982, s. 193.

[6] G. Kerschensteiner, Karakter Kavramı ve Terbiyesi, terc.: H. Fikret Kanad, Ankara 1977, s. 16.

[7] Fil, 105/3

[8] Tîn, 95/4-5; Teğabûn, 64/3.

[9] İbn Haldun, Mukaddime, Terc.: Süleyman Uludağ, İstanbul, 1982, c. 1, s. 87.

[10] Bkz. Rağıb Isfahanî, Tafsilü’n-Neşeteyn ve Tahsilü’sSaadeteyn, İstanbul, ts. S. 27.

[11] J. Leif, G. Rustin, Genel Pedagoji, İstanbul, 1980, s. 70.

[12] J. Frank Bruno, Psikoloji Tarihine Giriş, Tercüme, Nermin Hisli, İzmir, 1982, s. 87

[13] M. Drake Ralieigh, Çocuk Psikolojisi, Terc.: İ. Özgür, İstanbul, 1979, s. 23.

[14] Geniş Bilgi için Bkz: Dr. Osman Sezgin, Üçüncü Neslin Eğitimi, Türkiye Diyanet Vakfı Yay. Ankara, 1991, s. 44-46.

[15] Kamus-i Türki, Öğrenmek maddesi

[16] Geniş Bilgi için Bkz: Dr. Osman Sezgin, Üçüncü Neslin Eğitimi, Türkiye Diyanet Vakfı Yay. Ankara, 1991, s. 47-60

[17] Meryem, 19/97; Duhan, 44/58; Kamer, 54/17, 22, 32, 40

[18] Nahl, 16/98.

[19] Müzzemmil, 73/4

[20] Sâd, 38/29.

[21] Fatır, 35/29.

[22] Buharî, Fedâilü’l-Kur’an, 21; Ebu Davud, Vitr, 14/1452; Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’an, 15/2907.

[23] Müslim, Zikir, 38; Ebu Davud, Vitr, 15/1455; Tirmizî, Kıraat, 10/2945; İbn Mâce, Mukaddime, 17.

[24] İbn Mâce, Tıb, 28, 41

[25] Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’an, 20/2917

[26] Ebu Davud, Vitr, 21/1474.

[27] Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’an, 18/2913; Dârimî, Fedâilü’l-Kur’an, 1.

[28] Müslim, Müsafirîn, 266, 267; Buharî, Temennî, 5; Tevhid, 45.

[29] Bkz: Düstur, c.2, İstanbul, 1289, s. 177-179; Yaygın Din Eğitiminin Sorunları Sempozyumu (28-29 Mayıs 2002, İBAV vakfı, Kayseri, 2003, s. 46-47.

[30] Bkz: Ergin, Osman, Türk Maarif Tarihi, c,1-2, s. 163; Atay, Hüseyin, Osmanlılarda Yüksek Din Eğitimi, s. 311-312; Yazıcı, Nesimi, Osmanlıların Son Döneminde Din Görevlisi Yetiştirme Çabaları Üzerine Bazı Gözlemler, Diyanet Dergisi, Ekim-KasımAralık, 1991, c. 27, sayı 4, s. 115.

[31] Öcal, Mustafa, Kuruluşundan Günümüze İmam Hatip Liseleri, Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, sayı 6, İstanbul 1999, s. 200-254; Öcal, Mustafa, Cumhuriyet Döneminde Türkiye’de Din Eğitim ve Öğretimi, U.Ü.İlahiyat Fakültesi Dergisi, yıl 7, c.7, sayı;7, Bursa, 1998, s.242-244.

[32] Ceylan, H. Hüseyin, Cumhuriyet Dönemi DinDevlet İlişkileri, Risale Yay., İstanbul, 1990, 2. baskı, c.2, s. 111.

[33] Akseki, Ahmet Hamdi, “Din Tedrisatı ve Dinî Müesseseler Hakkında Bir Rapor”, Sebilürreşad, İstanbul, 1951, C.V, sayı 102, s. 19.

[34] Öcal, Mustafa, 25. Yılında Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, c.9, sayı 9, Bursa, 2000, s.92-100

EKREM DEMİR