Çağımızda pek çok insan yoksulluk içerisinde yaşamaktadır. Dünyada yoksulluk ve açlıkla mücadele eden sivil insanî yardım teşkilatları olmasına rağmen çok ciddi anlamda gıda, sağlık, eğitim ve diğer tabiî ihtiyaçların karşılanmasında büyük mesafeler alındığı söylenemez. Hedeflerinde açlıkla mücadele de bulunan Birleşmiş Milletler (BM) tarafından hazırlanan raporlara göre dünyada her beş insandan birisi yoksuldur. Afrika’dan Latin Amerika ülkelerine varıncaya kadar birçok ülkede açlık tehlikesi baş göstermiş, milyonlarca insan yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. BM enformasyon dairesinin yayınladığı raporlara göre Filistin’den Sudan’a, Moğolistan’dan Arjantin’e, Afganistan’dan Burundi’ye, Somali’den Tanzanya’ya varıncaya kadar milyonlarca insan inanılmaz derecede sefalet içinde yaşıyor. Uluslararası Dünya Bankası’nın yayınladığı raporlara bakılırsa Türkiye’de nüfusun % 2,4’ü günde 1$’ın altında gelirle yaşarken, nüfusun % 18’i günde 2$’ın altında gelirle yaşıyor. Bir başka ifade ile Türkiye’de nüfusun en yoksul % 10’u gelirin (GSMH)’nın % 2,3’ünü alırken, en zengin % 10’u ise, gelirin (GSMH)’nın % 32,3’ü alıyor. Bu aşağı yukarı 15 milyon insana tekâbül etmektedir. Dolayısıyla indeks sayısı 41,5 gibi yüksektir. Bu indeks yükseldikçe gelir dağılımındaki adaletsizlikler de artmaktadır. (WB, 2003: 236-237). Bütün bu durumları göz önünde tuttuğumuz takdirde, İslam’da sosyal adalet ve dayanışmaya verilen önemin değeri daha çok ortaya çıkmaktadır.

İslâm’da sosyal adalet ve dayanışmayı kolaylaştırıcı ve meşruiyetini sağlayıcı birtakım manevî etkenler vardır. Bunların başında “fütüvvet ahlâkı” yani “îsâr” anlayışı gelir. Fütüvvet, insanları, dünya ve ahirette kendi nefsine tercih etmek, demektir.[1] Fütüvvet ahlâkının temelini “İslam kardeşliği” oluşturur: “Mü’minler ancak kardeştirler.”[2] Toplumu bir arada tutan değerlerin başında iman gelir. Bu imanın neticesi olarak Kur’an’da mecâzî anlamda mü’minler, “kurşunla birbirine kenetlenmiş bir yapı[3] şeklinde tasvir edilmişlerdir. Kendileri muhtaç olsa bile, ihtiyacı olan bir Müslüman’ı kendilerine tercih edip ona yardım ederler. Bu hasbî ruh, Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılır:

“Kendilerinin ihtiyaçları olsa bile, yoksul kardeşlerini tercih edip onların ihtiyaçlarına koşarlar. Kim kendi nefsinin cimriliğinden korunursa kurtuluşa ermiştir.”[4]

Hz. Peygamber (s) de şu rivayetlerde sosyal yardımlaşma ve dayanışmayı imanla ilişkilendirmiştir:

Sizden hiçbiriniz kendi nefsi için istediğini, din kardeşi için de istemediği müddetçe (kâmil manada) iman etmiş olmaz.[5]

“Komşusu aç iken bunu bildiği halde kendisi tok yatan gerçekten iman etmiş olamaz.”[6]

“Kim kardeşinin ihtiyacını giderirse, Allah da o kimsenin ihtiyacını giderir.”[7]

Görüldüğü gibi bütün bu rivayetlerde bir müminin omuzlarına yüklenen sosyal görevlerle imanı arasında doğrudan bir bağ kurulmaktadır. İşte İslam’da bencilliği, egoizmi ve çıkarcılığı yere seren; sosyal adalet, karşılıklı sevgi, yardımlaşma ve dayanışma ruhunu besleyen bu öğretidir. Aynı zamanda bu öğreti, bizi, servet dağılımında hakkaniyet ilkelerine uygun hareket etmeye götürür. İslam, servet dağılımında adaletsizliğin bütün sosyal hastalıkların temeli olduğu görüşünden hareket etmek suretiyle, servetin olabildiğince tüm toplum kesimleri arasında sosyal adalet ilkelerine uygun bir biçimde paylaşımına özen göstermiştir. Bir toplumda gelirin % 80’ini % 20’lik bir azınlık, % 20’sini de nüfusun % 80’lik bir çoğunluğu paylaşırsa böyle bir toplumda sosyal barış yara alır. Örneğin, bugün Türkiye’de nüfusun en zengin % 20’si ülke gelirinin yarısından fazlasına, en fakir % 20’si ise ülke gelirinin sadece % 4,5’luk payına sahiptir. Bu dengesizlik dünya genelinde ise çok daha vahimdir. Günümüzde gelir dağılımı bakımından ülkeler, bölgeler, iller, meslek örgütleri, eğitim kurumları, iş alanları arasında korkunç uçurumlar vardır. Gittikçe gelir dağılımındaki adaletsizlikler artmakta, bu durum gelir düzeyi düşük kişi, ülke, bölge ve eğitim kurumlarının aleyhine işler bir pozisyon izlemektedir.

 Âdil Paylaşım Olmazsa…

Gerek Kur’an’da gerekse Hz. Peygamber’den gelen rivayetlerde zekât vermemenin uhrevî cezaları üzerinde durulur. Kur’an’da altın ve gümüşü biriktirip de zekâtını vermeyenler hakkında şöyle buyrulur:

“Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarf etmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele. Bunlar cehennem ateşinde, kızdırıldığı gün, alınları, böğürleri ve sırtları onlarla dağlanacak, “bu kendiniz için biriktirdiğinizidir; biriktirdiğinizi tadın” denilecektir.”[14]

Hz. Peygamber’de: “Herhangi bir kimse malının zekâtını vermezse, o mal kıyamet günü bir yılana döner ve sahibinin boynuna dolanır” buyurarak[15] hemen arkasından şu ayeti okumuştur: “Allah’ın lütfundan kendilerine verdiği şeye cimrilik edenler, hiçbir zaman onu kendilerine hayırlı sanmasınlar. Aksine bu, kendileri için bir şerdir. Onların cimrilik ettikleri şey, kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır.”[16] Akıllı bir inanmış, hesap-kitap günü gelmeden tedbirini alır, kendi malında yoksulların hakları olan zekât ve diğer yardım türlerini ihtiyaç sahiplerine ulaştırmada acele davranır. İslam’ın, içtimaî-ibadî bir özellik taşıyan zekât üzerinde ısrarla durmasının temel amacı, sermaye hareketlerinin belli ellerde tekelleşmesinin önüne geçmek ve yastık altındaki sermayeyi üretime dönüştürebilmektir. Gerçekten bugün de zenginlerimiz tam olarak zekâtlarını hesaplayıp verseler, toplumumuzda yoksulların sayısı olabildiğince azalacak, yoksullarla varlıklı kimseler arasında sevgi, saygı ve kardeşlik köprüleri kurulacaktır. Bunun aksi olur da mevcut kaynaklar, toplumun bütününü gözeten hakkaniyet esaslarına göre paylaştırılmazsa, bu durum, ruhî gelişmeyi öldürmekle kalmaz, yoksul insanları, materyalizmin kollarına atar. Nitekim bu tehlikeye 1400 sene önce Resûl-i Ekrem Efendimiz dikkatlerimizi çekmiş ve şöyle ikaz etmişlerdir: “Fakirlik insanı küfre yaklaştıra yazdı.”[17] Artık açlık sınırına dayanan bir insan için ne dini ve ne de ahlaki bir bağlayıcılık kalır. Victor Hugo’nun dediği gibi, aç insan, inançlarını yemeye başlar.

 Tevhid Olmadan, Gerçek Adalet Olmaz.

Gerçekten İslam’da zekât ve diğer tatavvu gibi ibadetleri yerine getirenler açısından kalplerinin katılaşması önlenmekle kalmaz, alanlar açısından da şükran dolu hislerin uyanmasına vesile olunur. Bu barış ve güven atmosferi sayesinde Allah’a rağmen yaşama kapıları kilitlenir. Çağımızın mücadeleci bir İslam âliminin dediği gibi, “benim karnım tok, başkaları bana ne, anlayışı, kökünden sökülür, atılır.” Bugün insanlığın, yoksulluk ve onun doğurduğu açlık problemini çözecek düzeyde zenginliği ve imkânları vardır. Burada ortaya çıkan asıl mesele, insana saygı, yardımlaşma ve dayanışma değerlerinin ortadan kalkmaya yüz tutması ve gelir dağılımındaki derin uçurumlar ve adaletsizliklerin var olmasıdır. Meselâ, dünyada en varlıklı 225 kişinin toplam servetinin % 4’ü ile bütün dünya nüfusunun asgari gıda, su, eğitim ve sağlık ihtiyaçları karşılanabilir. ABD ve AB ülkelerinde bir yılda sadece parfümler için harcanan toplam para ile dünya nüfusunun gıda problemi önemli ölçüde çözülebilir. Dünyada silahlanmaya harcanan paranın sadece % 1’i bile, açlık meselesini ortadan kaldıramaya yeter, artar.[18] Yaşadığımız dünyada açıkça hepimiz görmekteyiz ki ekonomik açıdan fakir ülkeler her yönüyle perişan durumdadırlar. Zengin olan ülkeler, fakir milletlerin hemen hemen bütün kurum, hatta rejimleri ve güvenlikleri üzerinde söz sahibidirler. Bir başka ifade ile paraya sahip olanlar siyasete; siyasete sahip olanlar dünyaya hâkim olmaktadırlar. Maddi refahlarını sağlayamayan milletlerin tam bağımsızlıklarını garanti altına almaları zordur. Onun için Hz. Peygamber bir rivayette: “Veren el, alan elden üstündür[19] buyurmakla bu soruna dikkatlerimizi çekmişlerdir.

İnsanlık ve İslam tarihi yaşanmışlıklar açısından iyi bir laboratuardır. Tarih bilgilerimizi bir hatırlayalım. Emevî devletinin ilk yıllarında İslam servetinde ve gelir dağılımında ortaya çıkan içtimâî adâletsizlikler sebebiyle rızık ve helâl malla ilgili kelami tartışmalar yaşanmıştır. Örneğin, İslam düşünce tarihinde Mâtürîdî ve Eş’arî kelam ekolleri, rızkı, ister helâl olsun, ister haram olsun insanın yediği şey[20] şeklinde tanımlarken, İslam düşünce tarihinde İslam rasyonalistleri adını taşıyan Mu’tezile kelam ekolü ise, rızkı, genel manada, insanın sahip olduğu mülk olarak tanımlamıştır. Soruna ahlâkî açıdan yaklaşan bu ekol, haram olanı; ne mülk ve ne de rızk sayar.[21] Bu tavır, kendi dönemlerinde, sosyal adaletsizliğe ve gelir dağılımındaki haksızlığa dikkatleri çekmek olarak değerlendirilebilir. İşte sosyal hayatın her alanında olduğu gibi, servet dağılımında da adalet ilkesi gözetilirse, böyle bir toplumsal vasat; sosyal refah, sevgi ve sosyal barışın yeşermesine ve kökleşmesine zemin hazırlar.

Netice olarak söylemek gerekirse, İslâmiyet, ilk günden itibaren “sosyal adalet” ilkesi üzerinde ısrarla durmuştur. Kibirli muktedirlerin müstazafları sömürmesinin karşısına çıkarak emeğin mücadelesini vermiştir. Zayıfların ve mazlumların koruyucusu olmuştur. Buna ilave olarak, iktisadi açıdan maddî imkânı olmayan fakirleri, yetimleri, yoksulları, dulları, borçluları ve her türlü âciz olan ihtiyaç sahiplerini koruyucu, destekleyici ve takviye edici sosyal tedbirler almıştır. Çünkü İslam’da sosyal adaleti gözetmek, toplumun çekirdeği olan aile içi ilişkilerden tutun da devlet yönetimine varıncaya kadar merkezi bir konum, değer ve öneme sahiptir. Onun için toplumsal hayatta herkese insanca yaşama imkânı sağlayan sosyal adalet hizmetleri, eşitlik üzerine değil, denge üzerine kurulmalıdır. Eğer aksi bir tutum olursa, bundan toplumsal düzen ve barış zarar görür. O halde hakkaniyet ölçüsü olan adâletin -ister lokal isterse küresel düzeyde olsun- gerçekleştirilmesi için mücadele vermek, insan onurunu korumanın tabiî bir yoludur. Dünyada barış, salt barış nutukları ve şarkıları düzeyinde kalmamalı, güney ve kuzey arasında meydana gelen gelir dağılımındaki derin uçurumları ortadan kaldıracak uluslararası girişimler başlatılmalıdır. Şunu da iyi bilelim ki tevhid olmadan gerçek manada adalet olmaz.

Sosyal adaleti ve insana saygıyı eksen alan yeni bir dünyanın kurulması ümidiyle.

Ramazan ALTINTAŞ

[1] Cürcânî, S. Şerîf, et-Ta’rîfât Beyrut, 1987, s.211.

[2] el-Hucurât 49/10.

[3] es-Sâff 61/4.

[4] el-Haşr 59/9.

[5] Müslim, Sahih, “İman” 17.

[6] es-Suyûtî, Abdurrahman b. Ebî Bekr, el-Câmiu’s-Sağîr, Kahire, ts. II/228.

[7] Tirmizî, Sünen, “Hudud” 3.

[8] Avcı, Harun, “Yoksulluğa Karşı Sosyal Dayanışma”, Sızıntı, Nisan 2000, Sayı 279, s.133.

[9] Aclûnî, İsmail b. Muhammed, Keşfu’l-Hafâ, Beyrut, 1351, I/53.

[10] el-Haşr 59/7.

[11] el-Bakara 2/43, 82, 110.

[12] Zebîdî, Zeynüddîn, Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-î Sarîh Tercemesi, (çev. Ahmed Naim), Ankara, 1978, II/28.

[13] et-Tevbe 9/11.

[14] et-Tevbe 9/34-35.

[15]Askalânî, Şihâbüddîn, Terğîb ve Terhîb, (çev. A. Öztürk), İstanbul, 1982, s.150.

[16] Âl-i İmrân 3/180.

[17] Münâvî, Şemseddîn Muhammed, Feyzu’l-Kadîr, Beyrut, 1982, IV, 542.

[18] Geniş bilgi için bakınız. Avcı, “Yoksulluğa Karşı Sosyal Dayanışma”, s.132.

[19] Buharî, “Vasâyâ” 9; “Rikâk” 11; “Zekât” 18; Müslim, “Zekât” 94-97.

[20] bk. Eş’arî, Ebu’l-Hasan, el-İbâne an Usûli’d-Diyâne, Kahire, 1955, s.12; Sabûnî, Nureddîn, el-Bidâye fî Usûli’d-Dîn, (tahk. Bekir Topaloğlu), Dımaşk, 1979, s. 75.

[21] krş. Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu Usûli’l-Hamse, (tahk. Abdülkerim Osmân), Kahire, 1965, s.784-87.