Allah ile kulları arasındaki ilişki rahmet merkezlidir. Rahmet acıma duygusunu içerdiği gibi muhabbeti de içermektedir. Kelimenin kökeninde sevgi anlamı vardır. Kur’an’daki sûrelerin başında yer alan besmele bu anlamda önemli mesajlar vermektedir.[1] Allah’ın güzel isimleri çok olmasına rağmen besmelede özellikle ikisi (er-Rahmân ve er-Rahîm) yer almaktadır. Bu her iki isim de Allah’ın kullarına olan rahmetine, merhametine, şefkatine, sevgisine işaret etmektedir.  Ayrıca besmelenin sadece Kur’an okumaya başlamakla sınırlı tutulmaması ve hadiste[2] ifade edildiği gibi dinî, dünyevî meşru her türlü işe besmele ile başlanmasının tavsiye edilmesi,  Allah ile kul arasındaki merhamet eksenli ilişkinin kulun bilincinde sürekli taze kalmasını sağlamayı amaçlayan bir tedbir olarak değerlendirmemiz mümkündür. Bununla –zımnen- Cenab-ı Hakk’ın hakkımızda verdiği tüm kararların bizim için hayırlı olduğu, menfaatimizi celbettiği ve bizim bu peşin yargı ile o kararlara yaklaşmamız, değerlendirmemizi bu çerçevede yapmamız gerektiği anlatılmak istenmektedir.

Kulları üzerinde yaptığı tüm tasarruflarda merhameti esas alan Yüce Allah bu merhametin bir gereği olarak, kullarının hidayetine yardımcı olacak kitaplar göndermiştir. Söz konusu kitaplar vasıtasıyla kullar, Rablerinin haklarındaki muradını daha açık kavrayabilecek ve aralarında çıkması muhtemel olan ihtilafları bu sayede çözüme kavuşturacaklardır. Hz.Âdem’e gönderilen sahifelerden itibaren insanlara gelen bütün vahiyler bu amacı gerçekleştirmek için nazil olmuşlardır. Allah’ın insanlara son mesajı olan Kur’an-ı Kerim de bu vahiyler zincirinin son halkasını teşkil etmektedir. “Bu Kur’an insanları yolların en doğrusuna iletecek”[3], “Allah’tan korkup sakınanlara yol gösterecek”[4], “Hak ile batılı birbirinden ayırmalarına”[5] yardımcı olacak ve kendisine uydukları takdirde onları erdemli fertlerden oluşan erdemli bir topluluk haline getirecektir/getirmiştir. Kur’an’a uymanın bireysel sonucu olarak gerçekleşen şahsiyet Hz.Peygamber, toplumsal sonucu ise sahabe neslidir. Birey olarak Hz.Peygamber, toplum olarak da sahabe Allah’ın rahmetinin bir neticesi olarak inen Kur’an’ı yaşayanların nerelere gelebileceklerinin canlı tanıklarıdır.

Kur’an Hz.Peygamber’in insanlara nispetle ne anlam ifade ettiğini ve onun konumunu açık ifadelerle ortaya koymaktadır. Bu yaklaşımı birkaç husus üzerinden tespit etmemiz mümkündür. Öncelikle Kur’an’ı insanlara gönderen Cenab-ı Hak, onun tam olarak anlaşılabilmesi için, insanlar arasından birini[6] seçerek onu insanlara tebliğ etmekle görevlendirmiştir. Söz konusu bu görevlendirme dahi, Allah’ın merhametinin bir sonucu olarak Kur’an’ın doğru anlaşılması ve amele yönelik beyanlarının nasıl hayata geçirileceğinin müşahhas olarak gösterilmesi içindir. Kur’an’da Hz.Peygamber’in “âlemlere rahmet olarak gönderildiğinin”[7] belirtilmesi, Kur’an ile Hz.Peygamber’in aynı amaca hizmet ettiklerinin açık ifadesidir. Buna göre Kur’an ve Hz.Peygamber’in sünnetinin her ikisi rahmet kaynağıdır ve ikisi birbirinden bağımsız olarak düşünülemezler. Biri olmadan diğerinin doğru bir şekilde kavranılması düşünülemez. Hz.Peygamber’in ne anlam ifade ettiğini anlamanın yollarından biri de hiç kuşkusuz Kur’an’ın bu husustaki âyetlerini okumaktan ibarettir.

Kur’an’da Hz.Peygamber’in Ön Plana Çıkan Özellikleri

Kur’an her şeyden evvel Hz.Peygamber’i “bizden biri”[8] olarak tanımlamaktadır. Bu tanımlama Hz.Peygamber’in biyolojik varlığının bizden farklı olmadığına ve bizimle aynı fizyolojik özelliklere sahip olduğuna işaret etmektedir. Buna göre bizi en iyi ve en doğru bir şekilde anlayabilecek merci, bizimle aynı ihtiyaçları, aynı zaafları paylaşan Hz.Peygamber’dir. Dolayısıyla onun Kur’an’ın gölgesinde yaşadığı bir hayatı anlamak ve onu taklit etmek bir insan için çok da zor olmayacaktır. O da tıpkı diğer insanlar gibi bebeklik, çocukluk gençlik gibi hayatın çeşitli aşamalarından geçti. O da zaman zaman hastalandı, zaman zaman üzüldü, zaman zaman sevindi, zaman zaman acıktı, güldü, ağladı, yoruldu, dinlendi vs. Bütün bu bir araya getiren, bütünleştiren avantajlardan dolayı Yüce Allah, kullarına mesajını, aralarında seçtiği bir peygamber vasıtasıyla iletmektedir. Bu tarz bir ifadenin ümmetin Hz.Peygamber’le bütünleşmesi açısından da icra edeceği önemli bir psikolojik işlevi olduğunu belirtmek gerekmektedir. Başka bir âyette “Siz insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülüklerden nehyedersiniz, Allah’a iman etmektesiniz”[9] şeklinde peygamberin ifa ettiği vazifeyi yerine getirecek bir topluluğun ümmetin içerisinde çıkması gerektiğine işaret edilmiş olması, Hz.Peygamber’i örnek alarak onun misyonunu sürdürecek bir topluluğun ümmetin bağrında bulunması/bulunabileceği realitesi açısından manidardır. Bu misyon belirli bir kesimle sınırlı tutulsa bile Hz.Peygamber’le bütünleşerek onun görevini yerine getirecek bir topluluğun fiilen imkanı anlamına gelmektedir. Demek ki Hz.Peygamber bu kadar bizden biri, bu kadar bizden, bu kadar bize yakın…

Anılan yakınlığı ifade eden başka bir âyet ise; “İşte sizi bu şekilde dengeli bir ümmet kıldık ki böylece siz insanlık için canlı şahid olasınız, Rasûl de sizin için canlı şahit olsun”[10] âyetidir. Bu âyette geçen “şehid/şühedâ” tabirinin “canlı şahit” olarak tercüme edilmesinin gerekçesi, hem Kur’an’ın bütünlüğü içerisinde, hem de bu âyetin akışı içerisinde, tabirin bu anlaşılması gerektiğindendir. Ayrıca tarih boyunca birçok müfessir âyete bu anlamı vermiştir. Buna göre Hz.Peygamber kendi etrafındaki ümmetine örnek olacak, onlara hayatın tüm vecheleriyle nasıl yaşanılacağını, üstün ahlakın nasıl kazanılacağını gösterecek; ümmeti de (başta ashabı olmak üzere) aynı değerleri yaşayarak bütün insanlığa taşımaya çalışacaktır. Kur’an’ın bu değerlendirmesi, Hz.Peygamber’in getirdiği ilkelerin tümüyle insanî ve tümüyle fiilen herkes tarafından yaşanılabilir olduğunu göstermesi açısından da manidardır. Bu anlamda onun örnek olduğu/örnek alınması gerektiğini ifade eden başka bir âyet ise “Allah’tan ve ahiret gününden ümit kesmeyen sizler için Allah’ın Rasûlü’nde güzel bir örnek vardır”[11] âyetidir. Bu âyette Rasûlullah’ın hayatından hayatımıza izdüşümlerini alabileceğimiz birçok hususun bulunduğuna işaret edilmektedir. Böylelikle ibadet, muamelât, ahlak gibi her alanda dinî ve insanî bir hayatın nasıl olması gerektiği onun şahsında müşahhas bir şekilde önümüze konularak kolaylaştırılmıştır. Eğer salt teorik olarak bildirilip Hz.Peygamber gibi bizden biri tarafından pratize edilmemiş olsaydı, üzerinde birçok ihtilaf çıkar ve felsefî/afakî bir takım telkinlerden öteye geçmezdi.

Kur’an’a Göre Hz.Peygamber-Kur’an İlişkisi

Kur’an-ı Kerimde Hz.Peygamber’e hitaben “Sana, kendilerine indirileni insanlara açıklaman için zikri (Kur’an’ı) indirdik”[12] buyrularak Kur’an’ın ona, insanlara açıklaması için nazil olduğu ifade edilmektedir. “Açıklama” olarak tercüme edilen tabirin orijinali “beyân/litübeyyine”dir. Beyan salt okumaktan ibaret olmayıp, okunan ifadeden ne kastedildiği, nasıl anlamak gerektiğinin de açıklanması anlamına gelmektedir. Buna göre Hz.Peygamber’in görevi sadece Kur’an’ı insanlara okuyup tebliğ etmek değil, aynı zamanda onu açıklamak, nasıl anlaşılması gerektiğini bildirmek de onun görevleri arasındadır. Kur’an’ın onun diliyle nazil olması bu hedefi kolaylaştırmak içindir. Zira başka bir dilde nazil olsaydı, Hz.Peygamber’in o dile hâkimiyeti kendi dili kadar olamayabilirdi. Bu nedenle Yüce Allah indirilen Kur’an’ın tam olarak doğru bir şekilde anlaşılması için onu Hz.Peygamber’in diliyle indirerek kolaylaştırmıştır.[13]

Hz.Peygamber-Kur’an ilişkisini açık bir şekilde ortaya koyan en önemli husus “Sen yüce bir ahlâk üzeresin”[14]  âyetinde ifade edilen ve Hz.Âişe’ye bu “yüce ahlak” ın olduğu sorulduğunda; “siz hiç Kur’an okumaz mısınız, onun ahlakı Kur’an’dı”[15]  şeklinde verdiği cevaptır.  Bu durum Hz.Peygamber-Kur’an ilişkisinin doğrudan olduğu ve Kur’an’ın Hz.Peygamber olmaksızın, Hz.Peygamber’in de Kur’an olmaksızın düşünülemeyeceğinin açık ifadesidir. Buna göre Kur’an bir bütün olarak yaşanıldığı zaman Hz.Peygamber ortaya çıkmaktadır; Hz.Peygamber’in hayatı teoriye döküldüğü zaman Kur’an meydana gelmektedir.

Hz.Peygamber-Kur’an ilişkisi; her ikisinin de mükemmel olan dini temsil etmeleri açısından da önemlidir. Bilindiği gibi Yüce Allah Kur’an’la ilgili olarak; “Bu Kur’an insanları yolların en doğrusuna iletir”[16] ve “bugün sizin dininizi kemale erdirdim”[17] buyurarak Kur’an’ın en doğru en mükemmel ve aynı zamanda son din olduğunu ifade etmektedir. Aynı şekilde Bu dinin peygamberi olan Hz.Muhammed’in de “son peygamber”[18] olduğu bildirilerek her ikisinin aynı hedefe hizmet ettiklerini ve bu hedefin gerçekleşmesinde birbirlerini tamamladıklarını ifade etmektedir. Ayrıca bu ifadelerden insanların kurtulması için başka bir seçeneğin bulunmadığı sonucu da ortaya çıkmaktadır.

Sonuç

Doğuştan İslam fıtratı üzere yaratılan insanların bir kısmı, bu dünyaya geldikten sonra fıtratlarının gereği olan bir hayatı yaşamaya çalışırken, kimisi de arzu ve isteklerinin doğrultusunda hareket ederek fıtrat yolundan çıkabilmektedir. Aslında Allah’ın fıtraten insanı doğru ile yanlışı birbirinden ayırt edebilecek bir yetenekte yaratması en büyük lütuftur. Gerçekten konu üzerinde yapılan bütün değerlendirmeler, kirlenmeden önce insan vicdanının hep doğrudan yana olduğu ve insana doğru kararlar vermeyi telkin ettiği doğrultusundadır. Yüce Allah, insanı bu fıtrî özelliğinden yola çıkarak sorumlu tutabildiği halde, vicdanlarının (fıtratlarının) gereği olan kararları verip yaşamalarında yardımcı olmaları için zaman zaman peygamberler göndermiştir. Yine Bu peygamberlerin Allah tarafından görevlendirildiklerinin en önemli delili olarak onlara vahiy göndermiştir. İşte Hz.Peygamber söz konusu peygamberler zincirinin son halkası, Kur’an da sözü edilen vahiy (kitaplar) zincirinin son halkasını teşkil etmektedir. Her ikisi de Allah’ın kullarına olan lütuf ve merhametinin bir sonucu olarak, kullarının dinî ve dünyevî hayatlarında mutlu olmaları, sağlıklı, ahlaklı bir hayat yaşamalarına yardımcı olacak muhtevaya sahiptirler.

Bu kadar iç içe ve bu kadar birbirini tamamlayan iki unsurun birbirinden ayrılamayacağı, biri olmadan diğerinin amaçlanan hedefe vardırmayacağı açıktır.  İbadetlerin yapılış şekilleri başta olmak üzere dinin nesillere intikali, yazıdan daha çok tatbikatla olmuştur. Bu tatbikat Rasûlullah’tan ashabına, onlardan tabiîne, onlardan da nesilden nesile olmak kaydıyla günümüze kadar gelmiştir. Bu tatbikatın göz ardı edilmesi, dinî alanın alabildiğine kaygan ve manipülasyona açık hale getirilmesi demektir. Objektif ve müşahhas bir kriter olması açısından Rasûlullah’ın Kur’an’ı nasıl anladığı, nasıl yaşadığı ve nasıl anlattığı vazgeçilemez öneme sahiptir. Buna karşı kayıtsız kalmak dine kayıtsız kalmaktır. Dinin kendisinden öğrenildiği ve o olmaksızın dine ulaşmanın imkânsız olması anlamında Hz.Peygamber dindir. Onu görmezlikten gelmek dini görmezlikten gelmektir.

[1] Kur’an’ın 114 sûresinden 113’ünün başında besmele bulunmaktadır. Sadece et-Tevbe Sûresi’nin başında bulunmamaktadır. Bunun müfessirler tarafından yapılmış bir çok açıklaması bulunmakla beraber; sûrenin ilk âyetleri bir bakıma müşriklere ültimatom ve tehdit içerdiklerinden merhameti konu edinen besmele ile aralarında mana açısından tenasüp bulunmamasına dayandırılan gerekçe daha isabetli görülmektedir. Yukarıda çerçevesi çizilen konsept açısından da bu yorum daha makul görülmektedir.

[2] “Kıymet ifade eden bir işe besmele ile başlanmasa o işte bereket olmaz”. Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 359.

[3] el-İsra 17/9.

[4] el-Bakara 2/2.

[5] el-Bakara 2/185.

[6] Bu anlama gelen âyetlere örnek olarak bk. el-Bakara 2/151.

[7] el-Enbiyâ 21/107.

[8] Bu anlama gelen âyetlere örnek olarak bk. el-Bakara 2/151.

[9] Âl-i İmrân 3/110.

[10] el-Bakara 2/143.

[11] el-Ahzâb 33/21.

[12] en-Nahl 16/44.

[13] ed-Duhân 44/58.

[14] el-Kalem 68/4.

[15] Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 188.

[16] el-İsra 17/9.

[17] el-Mâide 5/3.

[18] el-Ahzâb 33/40.