Kur’an’ın üzerinde önemle durduğu kavramlardan biri olan tevekkül; sözlükte güvenmek, dayanmak, vekil kılmak, işi başkasına havale etmek anlamına gelmekte olup; İslamî terminolojide meşru bir işte hedefe/başarıya ulaşabilmek için gerekli olan maddî ve manevî sebeplerin hepsine başvurduktan/gerekli çabayı sarf ettikten sonra Allah’a dayanmak, güvenmek, işin sonucunu Allah’a bırakmak anlamına gelir.[1]

Kur’an-ı Kerim’de tevekkülle ilgili olarak; mü’minlerin Allah’a tevekkül etmeleri/O’na güvenip dayanmaları gerektiği (Âl-i İmrân, 3/122, 159; Nisâ, 4/81; Mâide, 5/11, 23; Enfâl, 8/64; Tevbe, 9/51; Tegâbün, 64/13; Talâk, 65/3; Şuarâ, 26/217), Allah’ın ne güzel vekil/tevekkül edilen olduğu (Âl-i İmrân, 3/173; Nisâ, 4/81, 132; Ahzab, 33/3), şeytanın tevekkül sahibi mü’minlere hiçbir etkisinin olmadığı (Nahl, 16/99), cennet nimetlerinin tevekkül sahibi mü’minler için olduğu (Şûrâ, 42/36) bildirilmiştir.

Bu âyetlerden de anlaşılacağı üzere yalnız Allah’a tevekkül edilmesini emreden âyetler, aynı zamanda Allah’ın dışındakilere tevekkül etmeyi, güvenip dayanmayı ve onlardan yardım istemeyi de yasaklamaktadır. Bu nedenle mü’min kişi, Allah’tan başkasına güvenip tevekkül edemez.

Allah’a tevekkül; Allah’ın çalışanın, gayret sarf edenin emeklerini boşa çıkarmayacağına, yardım edeceğine, sevabını/mükâfatını tam olarak vereceğine, duaları kabul edeceğine, âdil olduğuna, bütün olup bitenlerin Allah’ın sonsuz ilmi ve sınırsız mutlak iradesiyle gerçekleştiğine inanıp güvenmektir.[2]

Tarihî süreç içinde tevekkül, Kur’an’daki anlamını zamanla kaybederek en fazla istismara uğrayan kavram olmuş, zamanla tembellik, atâlet, kişinin kendi sorumluluğunu Allah’ın üzerine yıkması, tembelliğini meşrulaştırması, üzerine düşeni vazifeyi yapmaması şeklinde bir anlam erozyonuna uğramıştır. Oysaki Kur’an ve hadislerde tevekkül, insanın herhangi bir konuda kendi üzerine düşeni yapması, sebeplere yapışması, gerekli çaba ve gayreti ortaya koyup Allah’ı vekil kılması, O’na güvenip dayanmasıdır. Yani tevekkül, hiçbir zaman tembelliğin, atâletin, uyuşukluk ve hareketsizliğin anlamı olmamalıdır. Bu bağlamda tevekkül, bir işi başarmamız için gerekli olan çaba ve gayreti sarf edip üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmemiz, neticeyi ise güvendiğimiz, dayandığımız, vekil kıldığımız Allah’tan beklemektir.[3] Nitekim Peygamberimiz (s) kendisine sorulan “Devemi bağlayıp da mı Allah’a tevekkül edeyim, bırakıp da mı tevekkül edeyim?” sorusuna, “Deveni bağlayıp Allah’a öyle tevekkül et” (Tirmizî, Kıyamet, 60) diyerek cevap vermiştir.

İslam, dünya ile ahiret arasında denge kuran bir dindir. Bu denge insanın ahiret adına dünyayı, dünya adına da ahireti ihmal etmesine engel olur. İnsanın hem dünyayı hem de ahireti kazanması için çalışması gerekir. Zira dünya ve ahiret dengesi ancak çalışmakla, gayret sarf etmekle kurulmuş olur. Yalnız şu var ki İslam’da esas olan -bir anlamda da ebedî olan- ahiret âlemidir. Ebedî olan ahiret hayatının kazanılması bu dünyada mümkündür; başka bir ifadeyle ebedî olan ahiretin ihyası bu dünyada mümkündür. Bu bağlamda mü’min insanın tevekkül anlayışında çalışıp/gayret edip hem dünyayı imar etme hem de ahireti kazanma isteği vardır.[4]

Kur’an-ı Kerim’de: “İnsan için ancak çalıştığı vardır” (Necm, 53/39) buyrularak çalışmanın, emek sarf etmenin önemine vurgu yapılmıştır. Kaza ve kadere güvenip de çalışmayı bırakmak, “rızkım varsa beni bulur” deyip tembel tembel oturmak, bir işi başarmak için gerekli tedbirleri almamak doğru olmadığı gibi; sebeplere sarılmayı, çareler araştırmayı, gayret sarf etmeyi tevekküle engel saymak da uygun değildir. “Çalışmak bizden, vermek Allah’tan” sözü kadere inanmayı ve Allah’a tevekkülü/teslimiyeti çok güzel bire şekilde ifade eder.[5]

İnsan meşru/helal hangi işi yaparsa yapsın, o işi kuralına uygun olarak yapacak, çalışacak, sabredecek, başarısı için Allah’tan yardım isteyecek, Allah’ın kendisini muvaffak kılacağına inanıp güvenecektir. Nitekim bu husus ilgili bir âyette şöyle ifade edilmektedir: “Çalışanların ücreti ne güzeldir. Onlar ki sabrederler ve Rablerine tevekkül ederler.” (Ankebût, 29/58-59) Buna göre çalışma; sabır ve tevekkülle birlikte olmalıdır. Çalışmadan, gayret sarf etmeden, işleri Allah’a havale etmek asla doğru olmadığı gibi, Allah’ı devre dışı bırakıp “ben yaparım, ben ederim” gibi yanlış bir tavır içinde olmak da asla doğru değildir. Zira her şeyi bilen, irade eden ve yaratan ancak Allah’tır. Allah’ın izni ve yardımı olmadan hiçbir işi başarmak asla mümkün değildir.[6]

Peygamberimiz (s) bir hadis-i şeriflerinde: “Sizler Allah’a gereği gibi tevekkül ediniz. Sabahleyin aç olarak yuvasından çıkıp akşamleyin tok olarak dönen kuşları rızıklandırdığı gibi sizi de rızıklandırır” (Tirmizî, Zühd, 33; İbni Mâce, Zühd, 14) buyurmuştur. Bu da bize gösteriyor ki, insanoğlu kendi üzerine düşeni yapacak ve çalışacak sonra da Allah’a tevekkül edecektir.

Doğru bir tevekkül anlayışı, biz Müslümanların kadere olan inançlarının bir sonucudur. Hakkıyla gereği gibi tevekkül eden kimse Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmuş, kaderine razı olmuş kimsedir. Fakat nasıl kadere inanmak tembel tembel oturmayı, her şeyden el etek çekmeyi gerektirmiyorsa, tevekkül de tembelliği, miskinliği, hareketsizliği gerektirmez. Mehmet Akif Ersoy, bu hususu çok güzel dile getirmiş, şu dizeleriyle bizlere aktarmıştır:

“Çalış dedikçe Şeriat, çalışmadın durdun,

Onun hesabına birçok hurâfe uydurdun!

Sonunda bir de ‘tevekkül’ sokuşturup araya,

Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!”[7]

Biz mü’minler için her hususta olduğu gibi tevekkül hususunda da en güzel örnek Allah Resulü’dür (s). O’nun mübarek hayatını incelediğimiz zaman baştan sona tevekkülle dolu olduğunu görürüz. Hicret sırasında Peygamberimiz’in (s) birtakım tedbirler alması; örneğin Hz. Ali’yi (r) yatağına yatırması, öncelikle kuzeydeki Medine’ye değil de güneye doğru gitmeleri, Sevr mağarasında üç gün kalmaları, güvenli bir yolculuk için yanlarına iyi bir kılavuz almaları, Sevr mağarasından çıktıktan sonra Mekke-Medine yolunun bilinen güzergâhından farklı bir rota takip ederek Medine’ye gitmeleri, can güvenliği için alınan diğer tedbirler bizler için tevekkül anlayışına çok iyi bir örnektir. Yine Peygamberimizin savaşlarda çok çeşitli tedbirler alması/hazırlıklar yapması, savaş taktikleri uygulaması, kılıcını kuşanması, zırhını giyinmesi, hendek kazdırması, hatta düşmandan korunmak için sipere girmesi O’nun tevekkül anlayışına çok iyi birkaç örnektir. Allah’ın Peygamberi sıfatıyla daima Allah’ın himayesinde/korumasında olduğunu bilen Resulullah’ın dahi, insan olarak elinden gelen bütün tedbirleri alıp Allah’a tevekkül etmesi zafere ve başarıya ulaşmak isteyen bütün mü’minler için çok iyi bir örnektir.[8]

Sonuç olarak söylemek gerekirse tevekkül; yapılacak bir işte o işle ilgili olarak bütün imkânları kullanmak, gerekli çabayı sarf ederek sebepleri ortaya koyup, Allah’a dayanıp güvenmektir. Doğru bir tevekkül anlayışı için, yapacağımız bir işte önce üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmeli, sonrasını ise yüce ilahî iradeye bırakıp O’na tevekkül etmeliyiz. Bu bakımdan tevekkül; hiçbir zaman tembelliğin, atâletin, hareketsizliğin anlamı olmamalıdır. Zira insan için ancak çalıştığının/emek verdiğinin karşılığı vardır.

Mehmet DERİ

[1] Komisyon, “Tevekkül”, İslam’da İnanç, İbadet ve Günlük Yaşayış Ansk., c.4, İFAV Yay., İstanbul 1997, s . 123; İsmail Karagöz, “Tevekkül”, Dinî Kavramlar Sözlüğü, DİB. Yay., Ankara 2006, s.658; Hasan Akay, İslamî Terimler Sözlüğü, İşaret Yay., İstanbul 1995, s. 416.

[2] Karagöz, age. s.658.

[3] Muhsin Demirci, Kur’an’ın Temel Kavramları, İFAV Yay., İstanbul  2000, s. 302.

[4] Mehmet Dere, “Başarının Anahtarı Çalışmak”, Diyanet Avrupa, Sayı: 137, Ankara 2010, s.22 vd.

[5] Mevlüt Güngör, Kur’an Penceresinden Bakış, Kur’an Kitaplığı Yay., İstanbul 1997, s.138; Komisyon, “Tevekkül”, Şamil İslam Ansiklopedisi, c.8, İstanbul 2000, s.76.

[6] Mirza Tokpınar, Tevekkül, Hadisler Işığında Yeni Bir Tanım, Kitabî Yay., İstanbul 2010, s.130-131.

[7] Mehmet Akif Ersoy, Safahat, Nesil Yay., İstanbul 2007, s.268.

[8] Komisyon, Kur’an Yolu Meâl-Tefsir, c.3, DİB. Yay., Ankara 2006, s.13;İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, DİB. Yayınları, Ankara 2005, s.127.