Okumaya dair

 Okuma, anlamlar dünyasını keşfe çıkmaktır. Parça-bütün ilişkisini anlama yolculuğudur. Kendisi ve içinde yaşadığı toplum için pratikler üretme, hayat modelleri çıkarma girişimidir. Varlık dünyası içerisinde gizemli ilişkiler ağını, her bir varlık ile diğeri arasındaki ilişkiyi fark ediş eylemidir. Görünen varlığın ötesine uzanabilme ve anlama yolculuğudur.

Okuma, hayata ve varlık dünyasına derinlemesine bir bakış, hikmet ve ibretle nazar ediştir.

Okuma, aklı atıl kalmaktan çıkarma, faal kılma girişimi, işlevsel aklın kaçınılmaz gereğine inanış ve akleden kalbe davettir. Aklı atıl bırakmanın habis tarafına inanış, farkediştir.

Vahyi okuma, ya da vahyin rehberliğinde okuma, insanlık ailesi ve muhtelif varlık kategorilerinde hayat bulan, her an “oluş/varoluş” sürecini anlama faaliyetidir. Varlık dünyasını, bizzat yaratanın diliyle düşünme eylemidir. Şehadet âleminin ötesine uzanabilme, görünen varlıkta, görülemeyeni biliş ve seziştir. Belki de en önemlisi, Kur’an, okuyanının aklını inşa ederek, rasyonalizmin kuru ve dondurucu koridorlarındaki şaşkınlığına, yaratanın rahmet ve merhamet tecellisi olarak rehberlik etmesidir; silm, emniyet, güven ve huzur iklimine doğru bir yön bildirimi ve işaret taşıdır.

Hiç şüphesiz okuma faaliyetinin en önemli aracı düşünmedir. Okuma, aklı işletmek ve işlevsel kılmaktır. Düşünme ise, insana özgü bir değer olan aklın eylemidir. Tefekkür faaliyeti aklın işlevselliği ile sürdürülebilir. Her nimetin şükrü kendi cinsinden olmalıdır. Bu çerçevede yanılma riskine rağmen düşünme faaliyeti önemini korumaktadır. Düşünmenin pek tabii olarak hangi düşünce evreninde sürdüğü, aşkın ile olan ilişkisi, o düşüncenin rengini belirleyecek ve ona göre “değer” kazanacaktır.

Cebel-i Hira’da ümmi olan Allah Rasulü’ne, (s) elde herhangi bir metin olmadığı halde “oku” denmişti. İlk emrin “Oku” olması, neyi ve nasıl bir okuma sorusunu akla getirmektedir? Burada, yukarıda “okumaya” yüklenen anlamlar hatırlanmalıdır.

Okuma eyleminin gerçekleşmesi için bir metnin somut varlığı gerekmese de, metnin, anlamdan bir “iz”in sonraya aktarılması, kayıt altına alınması açısından önemlidir. Kur’an, varlık çeşnisinden bir iz ve işarettir ve tüm simgeleri, insanın algı düzeyine taşımaktadır. Bu açıdan bakıldığında, bir metin üzerinden okuma yapılması önem kazanmaktadır; çünkü mevcudu okumanın imkânlarını sunmakta ve bu birikimi kayıt altına almakta ve geleceğe taşımaktadır. Ayrıca bir metni okumak, en bilinen ve en yaygın okuma biçimidir. Çünkü yazı/metin, farklı okumaların da şifrelerini verir; daha derin ve kalıcı anlamlar taşır. Eğer bu metin Allah kelâmı olan vahiy ise, dünü, bugünü ve yarını da içereceğinden, insanlığın tüm zamanlarda vazettiği ilkeler sembol ve imgelerle, hiçbir metin yarışamaz. Dağların, denizlerin, güneşin, yıldızların, hallaç pamuğu gibi savrulduğu, evrende her şeyin, fırtınadaki kum gibi savrulduğu, kıyamet gününü kitaptan daha etkili ne anlatabilir?

Ne var ki, bir metni okuma da yalnız başına masum değildir ve kendi içerisinde birçok sapma, tehdit ve tehlikeleri içermektedir. Eğer öyle olmasa, Kur’an’ı her eline alan, yahut okuyan, ya da dokunanın en doğruya ulaşması ve hidayetle buluşması kaçınılmaz olacaktı. Bu duruma atıfta bulunan “…..takva sahipleri için bir hidayet rehberidir bu kitâb…” (Bakara 2/2) âyetindeki hidayetin illeti, üzerinde derin düşünmeyi gerekli kılan bir husustur.

Güçlü ve derin adımlar içinde düşünmenin “mayası” hiç şüphesiz okumadır; “okunan”ların anası ise el-Kitâb’dır. Ve şairin: “Kâinat, Allah’ın serpilmiş Kur’an’ı, Kur’an, Allah’ın dürülmüş kâinatı…” ifadesinde espirisini bulduğu gibi.

Kur’an metni ise söz konusu olan, onu okumak demek, anlamak ve içerdiği mesajlar üzerinde düşünmek, inanarak teslim olmak anlamına gelmektedir. Ve “okunan” anlamına gelen Kur’an, varlık dünyasını İslam aklı ile en üst düzeyde anlamanın biricik imkânıdır.

 Kur’an’la ilişkimize sembolik bir parantez

Kur’an’a ibret ve hikmetle yaklaşan insanın, zihin, amel ve ruh dünyasında büyük değişimlere, harikulade açılımlara vesile olacağı muhakkaktır. Derin bir sorumluluk duygusu ile okuma, bireysel ve toplumsal bilinci inşa edecektir. Doğru okuyabilme ve anlama hususunda da Kur’an’ın bizzat kendisi rehberlik etmektedir.

Yukarıda belirtildiği üzere, Kur’an’ı okuma, bilme ve ilgilenmenin, masum görünümlü bazı tehdit ve tehlikeler içerdiği hususu da vardır ki bu husus, makalemizin ana temasını oluşturmaktadır. Daha gizli ve sofistike bir tehdit olan bu sözünü edeceğimiz yaklaşım biçimini, farklı okuma biçimleri ile birlikte düşünmeyi deneyelim:

Kur’an’ı

Okur yazar olmak

Okur konuşur olmak

Okur yaşar olmak

 İlahi maksada en uygun olan, bizzat insanın kendisine ve hayatın özüne yönelik emir ve nehiylerin hayata taşınması ve günlük yaşamda tezahürlerinin görülmesidir. Bütün bir hayatı inşa etmek, hayatı ilmek ilmek dokumak için gönderilen vahyin, sadece yazı ve anlatım malzemesi olarak kullanılması, ona yapılabilecek en büyük ihanettir; Kur’an’ın kendi ifadesi ile “mehcur” bırakmadır.

 Evet, Kur’an’ı okumak; ama yaşamak için

 Konuşmak ve yazmak için okumak, gizli bir sapma ve fark edilmesi güç bir tehlikeyi taşır. Bu “…neden yapamayacağınızı şeyleri söylüyorsunuz…” (Saff 61/2) ya da “…insanlara iyiliği/sahici eylemleri anlatıyorken kendinizi unutuyor musunuz?…” (Bakara 2/44) gibi ilahi uyarıları, hatırlatır. Bu çelişik durum ferdi ve toplumsal travmaya da zemin hazırlamaktadır.

Kur’an metninin yaşamak amaçlı okunması, önemli bir örneklik oluşturur. Kur’an bir hayat kitabıdır ve hitabı, hayatın bizzat özüne yöneliktir.

Kur’an’ı, konuşmak ve anlatmak için okumaya odaklanan, bu yoğunlaşma da bizzat kendisini, durum ve tutumunu göremez. Zira kendisi öncelikli olmaktan çıkmış, yazacağı ve anlatacağı muhatap kitle önemli ve öncelikli konuma yükselmiştir.

Konuşma ve yazma amaçlı okumada kendisi için “amel” boyutu önemini kaybedeceğinden “bereket”, kalıcı etki ve tesir de kaybolacak, edebi bir metne indirgenmiş olacaktır. Hâlbuki Kur’an, bir edebi metin değil, bütün bir hayatı kuşatan özgün bir hayat kitabıdır.

Başkaları için okuduğunda, metnin satırları arasında gezinirken kendine ait bir mesaj bulamayacaktır; çünkü o başkalarına verilen mesajları aramaktadır; gözleri metni tararken, dikkatleri aktaracağı/anlatacağı ilgili konular üzerinde yoğunlaşacaktır. Bu öyle bir hal alır ki, zamanla anlattıkları ile hayatı arasındaki çelişkileri fark etmez olur; bu açı büyür ve bu durum tabii bir hâl olarak algılanır. Vahyin insanın kendisine, bizzat özüne yönelik derin tahlil ve analizler, manevi hastalıklara yönelik tesbit, teşhis ve tedaviler, hep ikinci şahıslar üzerinden düşünülecektir. Okuyanın bireysel dünyası ile vahyin ilgili mesajları arasında anlamlı ilişkiler ise atlanmış olacaktır.

Yaygın anlatım konumunda bulunan profesyonel hatipler için fazlası ile geçerli olan bu durum, dün olduğu gibi bugünde mümince duruş, anlama ve duyuş için tehdit olma özelliğini korumaktadır. Gizli bir tehdit ve tehlike olarak varlığını sürdürmektedir. Kadim birikimin içinden bu güne akan, hurafe, terğip ve terhip amaçlı uydurma hadislerin icadında ve yaygınlaşmasında söz konusu profesyonel hatipliğin payı büyüktür. Konuşmalardaki abartıya kaçma eğilimi de, muhatap için okuma ve konuşma biçimlerinin yaygın tezahürlerindendir.

Aslında hiç de kötü niyetli olmayan bu okuma ve yaklaşım biçimi, “şeytanın sağ taraftan yanaşması” dır ve masum görünümlü olsa da, önemli bir sapmanın nedenini oluşturmaktadır. Biliyoruz ki toplumları mayalayan, ikna ve ıslah eden bilen ve pek tabii olarak bildiğini anlatan kesimdir. Toplumların ihtiyacı olan, ilim, bilim, bilgi ve birikimin üretim ve aktarımı âlim ve münevver hatiplerin öncülüğüyle gerçekleşmiştir ve hala bu seçkin kesimin üstün çabaları ile devam etmektedir. Âlimlerin ilim halkaları bugünde yer yer devam etmektedir. Kanaat önderlerinin toplumsal bilinci inşa amaçlı çabalarını da unutmamak gerekir. Ne var ki her alanda olduğu gibi Kur’an’ın anlaşılma ve anlatılmasında da sapmalar mümkündür ve olabilmektedir. Mevcut durumumuz incelendiğinde bir yerde bir şeylerin yolunda gitmediği fark ediliyor. Hastalıklı bir din tasavvuru, duyuş ve bilincimizi yaralıyor; yürekleri acıtıyor. Az bir çaba eksikliği fark etmeye yetiyor. Aklıselim ve kalbi emin olmak, vahyi hayata taşımayı gerekli kılıyor. Bunun eksikliği derinden derine hissediliyor.

Ulema ve aydınlardan oluşan hatipler, İslam’ı özüne bağlı kalarak anlatma çabası içerisinde bulunma işlevini yerine getirirken, bazen beraberinde “gösterişçi dindarlık” ve dini “başkası üzerinden” düşünme eğilimini de beslemiş bulunuyor. Hatta daha ötesi, kimi entelektüel, akademisyen ve kanat önderinin Kur’an’a yaklaşımı, müsteşriklerin tutumunu hatırlatmaktadır; zira Kur’an, hayattan kopuk ve tamamen teorik bir zeminde ele alınmaktadır.

Aslında bu sorun daha yaygın olarak bugünlerin, modern dönemlerin bir sorunu olarak dikkat çekmektedir. Zira içinde bulunulan çağın elinde bulunan imkanlar, iletişim araçları ve bilişim alanındaki yeni gelişmeler, bu süreci hızlandırmakta, hız, haz ve imajı öne çıkarmaktadır. İmaj ve nicelik kaygısı din hatipliğinde de etkisini göstermektedir. Dini metinleri hatta Kur’an’ı okuyanlarında bu sürece dahil olmaları, -hatta bunu meslek edinmeleri- insanın kendine, kendi imkanlarına, iç dünyasına, ilişkilerine yansımakta ve olumsuz yönde etkisini sürdürmektedir.

 İlahi mesaj ve ilk muhatab

 İnsan neden iç dünyasının keçeleşen sarmalına çözüm aramaz da, başkaları için çözüm üretmekten geri durmaz. İnsanın, kendinde yol alması, kendini okuması önemli kuşkusuz. Ancak birçok hususta olduğu gibi insanın kendisini keşfi de “iyi bilen”in rehberliğiyle mümkündür. İnsanın ufku kendi sınırları ile kayıtlı ise, bu insanın tenzili anlamına gelir. İnsan, söze ve kelimelere sığmaz. “Şüphesiz biz insanı en güzel bir biçimde yarattık” (Tin 95/4) beyanında olduğu gibi “en güzel biçimde” olanın, kelimelerin sığ dünyasına sığması mümkün değildir. Varlık dünyası içerisinde, “Dünyanın tüm ağaçları kalem olsa denizleri de mürekkep olsa…” (Lokman 31/27) yine de anlatılamayacaklardan biri de insan olmalı. “Eşref” olmanın kaçınılmaz gereği de bu şüphesiz. Ama yinede “nefsini/kendisini bilen, rabbini bilir” meşhur sözünün de hatırlattığı gibi, Allah’ı bilme ve tanımanın (marifet) imkânı da kişinin kendisinde, sırlarla dolu dünyasını keşfinde saklıdır. Tabiatıyla insanın çıkış noktası kendisi olmalı ve kendinden başlamalı, kendi içinde yolculuğa çıkmalıdır. Çünkü ilahi mesajın ilk muhatabı kişinin bizzat kendisidir.

İnsanın kedini aşması, bambaşka ufuklara doğru yol alması, içindeki cevheri keşfe çıkması ile mümkün demiştik. Böylece kendi çapı ve derinliğinin farkına da varmış olacaktır. Özetle hazır yazılı metinden öteye de bir yol vardır. Bu, insanın, metnin içindeki tefekkür yolculuğudur ki, eldeki metni tekrar etme yerine, kendisini o metinde okuma, metnin diliyle kendisini okuma yolculuğudur. Metinde en başta kendinden bir parça, bulması, kendisine dönük tarafa yoğunlaşmasıdır. Böylece vahiyden beslenen zihin önce kendisini daha sonrada başkasını inşa edecektir. Kendisini ilk önce metinde okumalı, metinde kendisini bulmalıdır. Sonra yol, başkalarına varır ve isabetli bir sürece koyulur.

Hülasa okunan vahiy, hayatı düzenliyor, üzerinde düşünülüyor ve okuyanın söz/metinde kendine dair bir iz ve işaret buluyorsa okunuyor demektir. Eğer okunan metin bu sonucu doğurmuyorsa, bu okumanın sorunlu ve sorumlu bir okuma olduğu söylenmelidir.

Şüphesiz Kur’an ve önceki vahiyler, fertten başlayarak toplumları: Tevhid, Ahlak ve Adalet üzere inşa etmek için gönderilmişlerdir. Bu ilahi amaca matuf her tür okuma biçimi anlamlı ve değerlidir. Ne var ki sadece ikinci şahısları esas alan okuma biçimleri hastalıklı bir yaklaşımdır. Aliya İzzetbegoviç’in pek yerinde yaklaşımıyla, “Kur’an, edebiyat değil hayattır.”[1] Yani “Hayat Kitâbı”dır ve hayatın içerisinde anlamlıdır.

Son söz

 Özetle, başkaları üzerinden okumalarda bulunan kişi, görünürde başkalarını düzeltmeye çalışırken, kendisini ihmal etmesi bir yönüyle de heba etmesidir. Bu yanlış algılamanın sonucu olarak, başkaları ve onları etkilemenin yolları aranacağından kendisi önemsiz olacaktır. Başkaları dikkate alındığından onların eksiklikleri, ilgi ve heyecanları kontrol edilmeye çalışılacaktır. Başkaları için, hoşa gidecek cümleler, tesbit ve imgeler, ilgi arttırırcı ifadeler aranacak, kendisi için olanlar önemini kaybedecektir. Bütün meseleleri başkalarına yakıştırarak düşünmek, tabiatıyla söz ve öz arasındaki uyumsuzluğu da kaçınılmaz kılacaktır. Tıpkı gömleğin ilk düğmesinin yanlış iliklenmesi, diğer düğmelerinde yanlış iliklenmesini beraberinde getireceği gibi, yanlışlar silsilesi birbirini kovalayacaktır.

Allah (c) vahyini, hiç kuşkusuz bütün insanlık için göndermiştir. Ama unutmamak gerekir ki, iman da hesap da bireyseldir. İnsanın etrafında yüzler, hatta yüzbinlerce insan olabilir. Büyük ilgi ve saygı da görebilir. Yine unutmamalı ki, insan kabre yalnız konacak, “… insan sadece kendi çabasının/amelinin karşılığını görecek ve …” (Necm 53/39) hesabını da yalnız başına verecektir. Dikkatli bir bakış, peygamberlerin de bu çerçevede işlev gördüğünü fark edecektir. Onlar hiç şüphesiz öncelikli olarak uyulması gereken olarak, “Hitâb”ı değil, “Kitâb’ı” ve “söz”den önce “öz”ü tercih etmişlerdi.

 Sözün özü, İslam yürek coğrafyamızda, hayatımızın özünde hâkim olmadan, düşünce ve amel dünyamıza inzal olmadan dil çarşafında sönük, yazı halinde ise bereketsizdir. Yazı ve konuşma gücünü, yaşanan hayatın özünden alır. Tabiatıyla okumak yaşamak içindir ve her şeyden önce okur yaşar olmak gerekir. Konuşmak ve yazmak ise, ondan sonra anlam kazanacaktır. Okur yaşar olanın, daha sonra yazar ve konuşur olması çok özlenen bir durumdur ve toplumların ıslahı bu dengeyi yakalamış öncülerle gerçekleşir. Zira ancak o zaman hikmet çeşmesi kişinin kalbinden diline ve kalemine dökülür; beklenen etki ve tesir de o zaman görülür.

İnsan muhatabını, nazarla, kelamla ve özle; yani gözle, sözle ve özle mayalar. Toplumsal zihnin mayalanması da bu yolla mümkün olabilmektedir. Öz, sözün ete kemiğe bürünmesi, örneklik olarak sunulmasıdır. Göz, samimiyetin ilk iletim yoludur. Hayatın, yaşama biçiminin, özünü yansıtır ve samimiyet değeri taşır. Bunun içindir ki konuşanın muhataba bakması önerilir. Söz ise etkisini yaşanan hayattan, gözden akan samimiyetten alır. Hayatı vahyin anlam yüklü merceğinden okumanın icabı da budur. Hülasa gözler, sözden önce özü, özde olanı arar.

Değilse eğer, Kur’an’ın bu kadar okunduğu, ezberlendiği ve anlatıldığı halde, içinde bulunduğumuz toplumun (ve özellikle de bilenlerimizin) bu kadar hakikatsiz, bereketsiz, istikametsiz ve kararlarında isabetsiz olmasını neyle izah edebiliriz?

Adnan İNANÇ

[1] Aliya İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam, Nehir Yay., s.22.