Kur’an,“ Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde prangalar/kilitler mi var?” (Muhammed, 47/24) âyetiyle vahyin kalbe nüfuz etmesine engel bazı kilitlerin bulunduğuna dikkat çekmektedir. “(Ey Muhammed) sana indirdiğimiz kutsal ilahi kelam (da her şeyi açıkladık ki) insanlar onun mesajı üzerinde iyice düşünsünler ve akıl/iz’an sahipleri ondan ders alsınlar.” (Sa’d, 38/29) ayeti de Kur’an’ın aklı muhatap aldığını, Kur’an’ı düşünmeyen ve ondan ders almayanların da akıldan yoksun olduklarını belirtmektedir. Prangalar/kilitler sözcüğünün çoğul formuyla gelmesi, kalbi Kur’an’ı anlamaktan alıkoyan birçok engelin bulunduğunu göstermektedir. Bu kilitler, bazen taklit, bazen taassup, bazen hevaya uymak, bazen cehalet, bazen de kibir gibi manevi hastalıklardır. Kur’an’ı diri veya iyileşmeye özen gösteren kalpler anlar. Kur’an’dan yararlanmak için, kalp ve düşünce üzerindeki bu prangaların kaldırılması gerekir. Bu makalemizde söz konusu kilitlerden taklidi ele alacağız.

Taklidin Anlam Alanı

Taklit, başkasına ait söz veya hareketlerin doğruluk ve delilini araştırmadan, üzerinde düşünmeden kabul etmektir.[1] Taklit, başkaların beyin ve düşüncelerini kullanmak, Allah’ın vermiş olduğu akıl nimetini kullanmamak ve başkalarının gözüyle görmeye çalışmaktır. Taklit, peygamberlere tanınmış olan ismet sıfatını insanlara tanımaktır. Taklit edene mukallit denir. Taklit, şahıs adına olduğu gibi, cemaat veya görüşlere bağlılıkta da olabilmektedir.

Akıl Tutulması Olarak Taklit

Bir irade ve düşünsel hastalık olan taklidin akl-ı selim tarafından kabul görmesi mümkün değildir. Taklitte önemli özellik, aklın kullanılmaması, hatada ısrar edilmesi, yanlış-doğru demeden birinin görüşünde ısrar edilmesidir. Mukallit, göz ve düşüncesine perde çekmiş, başkalarının düşüncesiyle meseleleri anlamakta ve onlara göre hüküm vermektedir. Bir bakıma, o gözlerini kapatmakta ve birilerinin değneği ile yürümeye çalışmaktadır. Mukallit, aklını kullanamadığı için bilgi ve hikmetten uzaktır. Mukallit her şeyden vazgeçebileceğini atalarının yolundan ise asla vazgeçmeyeceğini söyler. Muhammed Hamdi Yazır, taklit konusunda şunları kaydeder: “Taklit, bedaheten malum olmayan hususlarda delilsiz söz söylemek, o yolda hareket etmek, bilmediği bir şeyi Allah’a iftira olarak söylemek ve şeytana uyup cehalet ile hareket etmektir. Nitekim Allah’ın indirdiği Kur’an ve diğer delil ve hüccetlere tabi olun.” denildiği zaman Arap müşrikleri taassup ile böyle yapmış ve böyle söylemişlerdi. Bunun üzerine şu âyet nazil oldu.”[2]Onlara Allah’ın indirdiğine uyun denildiği zaman onlar, hayır ‘biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulmamış idiyseler.” (Bakara, 2/170) âyeti, icmali ve tafsili gerçek bir delile dayanmayan bir taklidin İslam’da olmadığını göstermektedir. Cehalet ve dalalete dayalı taklit doğru görülmemektedir. Binaenaleyh taassup ve taklit müşrik ve kâfirlerin şiarıdır. (…)[3] Hayvanlar içinde taklit ile şöhret bulmuş maymunun durumu ile taklit arasında bir benzetme yaparak şöyle der: İnsan ile maymun arasında hakiki fark; kıl, kuyruk farkı değil, akıl, mantık ve ahlâk farkıdır. Maymunun bütün hüneri hissi taklittedir. İnsanın yaptıklarını gören maymun onu taklit eder ve bu taklit keyfiyeti birçoklarının nazarında maymunu insana adeta yaklaştırır. Hâlbuki maymunun önünde günlerce ateş yakınız soğuk günlerde karşısında ısınmayı öğretiniz sonra onu alıp bir kıra götürünüz yanına kibrit, çıra, kömür de koyunuz o da üşüdüğü zaman bunları bir yere getirip de ateş yakarak ısınmasını bile düşünemez. İşte maneviyatı meshe uğramış olan insanlar da böyledir. Onlar kör bir taklitten başka bir şey yapamaz. Bir bakıma insan gibi görünürler hakikatte ise öyle değillerdir.[4]

Taklit, aklı kullanmamaktır, akıl tutulmasıdır. Akıl dondurulur ya da tutulunca, insanın sapması ve dolayısıyla azabı hak etmesi kaçınılmaz olur. Ahmed b. Hanbel’in de dediği gibi, taklit basiret körlüğüdür.[5] Kur’an, cehennemliklerin durumunu şöyle tasvir eder.Ve dediler eğer biz (elçilerin sözlerini) dinleseydik, yahut düşünüp akıl etseydik o çılgın ateş halkı arasında bulunmazdık.(Mülk, 67/10)İşte böyle senden önce herhangi bir memlekete uyarıcı gönderdiysek onun varlıklıları biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de izlerine uyarız dediler.(Zuhruf, 43/23) Taklit, sapmaya ve yanlışta kalma anlamına geldiğinden, ondan kurtulmak da hakkı bulma anlamındadır. “Daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken kendilerine Allah katından ellerindeki (Tevrat’ı) doğrulayan bir kitap gelip de (Tevrat’tan) bilip öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince onu inkâr ettiler. İşte Allah’ın laneti böyle inkârcılaradır.” (Bakara, 2/89)  İbn Teymiye âyetin tefsiri bağlamında şunları der: Allah Teâlâ,  âyette Yahudilerin önceden bir peygamberin geleceğini bildiklerini haber vermektedir. Beklenen peygamber gelince de taklit ve taassuptan dolayı ona karşı çıktılar ve onu inkar edip, hakkı mensup bulundukları taifeden başkasında görmediler. Bu düşünsel hastalığa, birçok fakih ve mutasavvıf olarak geçinen de yakalanmaktadır. Bazıları da kanılarınca büyük sayılan şahısları körü körüne taklit eder.[6]

Taklit insanı o hâle getirir ki bağlandığı şahsın görüşünden dolayı Kur’an’ın hükmünü terk eder. Kendi kendine şöyle der: Elbette benim bağlandığım zatın bir bildiği vardır, onun kadar bilemem. Bu âyetin, bilmediğimin dışında da anlamı olabilir. Hem benim için nesh kapısı da açıktır. Belki de âyet mensuh olmuştur.           Taklidi dışlayan muhakkik ulema mezheplerine ters düşse bile nasslara göre hareket etmişlerdir. Söz gelimi İmam Kurtubî,Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı, onlar sizin için birer elbise siz de onlar için birer elbisesiniz. Sizin kendinize kötülük ettiğinizi bildi ve tevbenizi kabul edip sizi bağışladı.” (Bakara, 2/187) âyetinin tefsiri bağlamında, “Kim oruçlu olduğunu bilmeden yer içerse, o Allah’ın kendisine gönderdiği rızkı yemiştir, binaenaleyh kaza etmesine gerek kalmaz.”[7] sahih hadisi de getirmek suretiyle, “Unutarak yiyen ve içenin orucu bozulur,” diyen mezhep imamına muhalefet etmiş ve orucu kaza etmesini gerek olmadığını söylemiştir.[8] Keza İbnu’l-Arabî,  yerin bitirdiği mahsulün zekât konusunu incelerken, Maliki olduğu hâlde her çıkan mahsulden zekâtı vacip kılan Hanefi mezhebini, Kitap ve Sünnet’e daha yakın olduğu için amel edilmeye daha uygun görmüştür.[9]       

 Taklidin Kur’an’ı Anlamanın Önüne Geçmesi 

Kur’an’dan yararlanmanın önündeki en büyük engelin taklit olduğuna inanmaktayız. Nitekim Gazalî de Kur’an’ın önündeki engellerin başında taklidi sayar. Şöyle der: Mukallit, taklit yoluyla duyageldiği mezhebin görüşlerinde taassup edip kalmıştır. Böyle bir mukallidin basiret ve müşâhede gücü körelmiştir. Ruhunu kaplayan taklittir. Taklit ederek bağlandığı konular kendisini hareketsiz ve düşüncesiz bırakmıştır. Düşündüğü bir şey varsa o da sadece duyageldiği konulardır. Kalbine bağlandığı şeyler dışında bir mana doğarsa taklit şeytanı hemen müdahale eder ve ona şöyle demeye başlar: Sen mukallitsin, nasıl olur da kalbine taklit ettiğin kişinin Kur’an’a verdiği mana dışında bir mana doğar?[10] Taklit ve taassuba şiddetle karşı çıkan Râzî, “Yahudiler Allah’ı bırakıp bilginlerini, Hıristiyanlar da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i (İsa’yı) Rabbler edindiler. Hâlbuki onlara ancak tek ilaha kulluk etmeleri emrolundu. Ondan başka tanrı yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır.”[11] (Tevbe, 9/31) âyetinin tefsiri bağlamında şunları der: Âyette geçen ‘Rabblar’dan kasıt, “yeryüzü ve gökyüzü tanrıları” değildir, bilakis öncülerin emir ve yasaklarına mutlak olarak uyanlardır. Hz. Peygamber Tevbe Süresi’ni okuyup yukarıdaki âyete gelince huzurunda bulunan ve önceden Hıristiyan olan Adiy b. Hatem kendisine şöyle dedi: “Ey Allah’ın Rasülü biz onlara ibadet etmiyorduk. Bunun üzerine Hz.Peygamber şöyle dedi: Onlara itaat adına, Allah’ın helâl kıldıklarını haram, haram kıldıklarını da helal kılmıyor muydunuz? Evet öyle idi, dedi. Hz.Peygamber, “İşte onlara ibadet etmenin anlamı budur,” buyurdu. Rebi’ anlatıyor, Ebu Aliye’ye, İsrailoğullarında “Rububiyetin” nasıl olduğunu sordum. Şöyle cevap verdi. Onlar kitaplarında (Tevrat’ta) açıkça ruhban ve rahiplerin görüşlerine aykırı şeyleri gördükleri hâlde, bile bile onların görüşlerini alıp Allah’ın Kitabına muhalefet ediyorlardı.[12] Râzî aynı âyetin  (Tevbe, 9/31)  tefsiri bağlamında hocasından da şunları aktarır: “Birçok mukallide Kur’an’dan âyetler okudum, mezhepleriyle çeliştiği için âyetlerden yüz çevirdiler. Araştırmacı muhakkikler, bu öldürücü zehrin şimdi de dünya ehlinden birçoğunun damarlarında dolaştığını görmektedir.”[13] Râzî, Kâfirlerin hâli, bağırıp çağırma dışında bir şey duymayıp yine de haykıran kimsenin haline benziyor. Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. (Bakara, 2/171) âyetinin tefsiri bağlamında ise şunu der: İnanmayanlar hakka kulaklarını tıkadıkları için hayvanlar konumuna düşmüşlerdir. Onların durumunu açıklamak üzere bu âyet nazil olmuştur. Âyet, taklide yeltenenleri kınamaktadır. Allah Teâlâ, insanları şeytana uymaktan menettikten hemen sonra, onları taklit etmekten de menetmiştir. Bu, şeytan, vesvese ve taklit arasında herhangi bir farkın bulunmadığını açıklamak için zikredilmiştir.[14]

Taklit ederek, anlamadan Kur’an okuyanın durumun sarhoşlara benzetilmiştir (bkz. Nisa, 4/43). Zira sarhoş ne dediğini bilmediği gibi, anlamadan okuyan mukallit de ne dediğini bilmemektedir. Kur’an’ı okumaktan gaye Allah ile iletişim sağlamaktır.  Sarhoşun namaz kılması bu nedenle yasaklanmıştır. Kur’an’ı düşünmek, onu ezberlemekten daha faziletli olduğu gibi, Kur’an’ı düşünerek okuyan biri düşünmeden okuyan bir hafızdan daha hayırlıdır. Düşünmekten kasıt, Kur’an’ın bahsettiği konulara odaklanmak, kalp ve akılımızla, Allah’ın sıfatlarını ve azametini tasavvur edip muhatabımızı tanıyarak okumaktır.

Taklidin Kur’an’ı Anlamaya Engel Olduğunu Gösteren Okuma Örnekleri

Celâleyn tefsirine şerh yapan Ahmed b. Muhammed es-Sâvi ilmi seviyesine rağmen “Alllah’ın dilemesine bağlamadıkça (İnşaallah demedikçe) hiçbir şey için bunu yarın muhakkak yapacağım deme…” (Kehf, 18/23-24) âyetinin tefsiri bağlamında tüyler ürperten şu ifadeleri kullanmıştır: Kur’ân ve sünnetin zahiriyle amel etmek, küfrün temelidir. Dört mezhebin görüşleri Kur’ân, sünnet ve sahabenin görüşlerine aykırı bile olsa onlara muhalefet asla caiz olmaz. Dört mezhebin dışına çıkan biri hem kendisi dalalette, hem de başkalarını dalalete düşürmektedir. Onun küfre düşmesinden korkulur.[15]  Çağdaş müfessir Muhammed Emin Şinkitî, delilsiz ve sakıncalı bu görüşe tefsirinde 150 sayfalık ilmî bir reddiye yazmıştır.[16] Bu görüşün ilmî, naklî veya aklî bir dayanağını bulmak mümkün değildir. Kur’an ve Sünnet için söylenebilecek bir hükmü isabet ve hata etmeleri mümkün olan şahsiyetler için serdetmenin mantığını anlamak oldukça güçtür.

“…O gün Rabb’inin arşını bunların da üstünde sekiz melek yüklenir.” (el-Hakka, 69/17). İsmail Hakkı Bursevî, âyette geçen sekiz melekten dördünün Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Şafii ve Ahmed b. Hanbel olduğunu savunur.[17]

Taklit, zaman zaman insanları, mezhep imamları arasında yersiz ve gereksiz kıyaslama ve değerlendirme yapmaya kadar götürmüştür. Maliki mezhebine mensup müfessir İbnu’l-Arabi, “Haksızlık yapmaktan korkarsanız bir tane alın yahut da sahip olduğunuz (cariyelerle) yetininiz. Bu adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.” (Nisâ, 4/3) âyetinin tefsiri bağlamında İmam Malik ile İmam Şafiî’yi karşılaştırırken şöyle demektedir: İmam Şafii’nin söylediği her şey İmam Malik’in ilminden alınmış bir cüzdür. Ondan nakledilen her konu onun ilim deryasından bir damladır. İmam Malik, İmam Şafii’den daha zeki ve ondan daha anlayışlıdır. Arapçada da ondan daha beliğ ve daha ediptir.[18]

“Allah’ım bizi dosdoğru yola ilet. Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna.” (Fatiha, 1/6-7). Bir önceki örneğe benzeyen bu garip tefsir biçimi de son asır selefi müfessirlerden Muhammed Emin eş-Şinkitî’ye aittir. O şöyle der: Bu âyet, sıddıkları haber vermektedir. Ebubekir onlardan olduğu için hilafeti meşrudur.[19] Ebubekir (r) sahabenin seçim ve istişareleriyle başa geçmiş güzide bir halifedir. Cennetle müjdelenmiş ve tüm iyi hasletlere nail olabilmiş bir zattır. Ancak hilafetinin meşruluğunu Fatiha Sûresi’yle ispatlamaya çalışmak oldukça güçtür. Bu konuda hatıra şu gelir: Delil yalnız “sıddıklık” ise, diğer halifelerde bu özellik yok muydu?

Ubey b. Ka’b, aşağıdaki âyeti parantezlerde gösterilen biçimiyle tefsir etmiştir: “Muhammed Allah’ın elçisidir. Onunla birlikte olanlar kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler. Onların rükû ve secde ederek, Allah’ın lütuf ve rızasını aradıklarını görürsün. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır. Bu onların Tevrat’taki özellikleridir. Onların İncil’deki özellikleri ise şöyledir: Bir ekin gibidirler ki, filizini çıkardı (Ebu Bekir), onu kavi kıldı (Ömer), kalınlaştı (Osman), derken gövdesinin üzerine doğruldu (Ali).” (Feth, 48/29). el-Vahidi en-Nisaburi (ö.468/1075) bunu “Esbabu’n-Nüzul” isimli kitabına almıştır. Sebebi şudur: Ubey, Hz.Peygamber’e Mekke’de inen Asr Sûresi’nin anlamını sorduğunda şu cevabı alır: “Asra yemin olsun ki insan ziyandadır. (Âyette kast edilen Ebu Cehil’dir). Ancak, iman edenler (Ebu Bekir), yararlı iş yapanlar (Ömer), doğruyu/gerçeği tavsiye edenler (Osman) ve sabrı/direnişi tavsiye edenler (Ali) müstesnadır.[20] Buna benzer bir tefsir de Leyl Sûresi tefsiri bağlamında yapılmıştır. Ehl-i Sünnet, sûrede övülen şahsın Hz.Ebu Bekir olduğunu ispata çalışır. Şia ise bu yorumu reddeder. Onlar, âyette övülen zatın Hz.Ali olduğunu ispata çalışmışlar.[21]

Netice, İnsanları Kur’an’dan alıkoyan engellerin başında kör taklit gelmektedir. İnsanlar, içinde yaşadıkları kültürün etkisinde kalmakta ve onu inanç ve ilmi çalışmalarına yansıtmaktadırlar. Onlar bazen atalarını, bazen öncülerini, bazen de ideolojileri taklit ederler. Mukallitler, her şeyden vazgeçebileceklerini, ancak geçmiş atalarının yolundan asla taviz veremeyeceklerini iddia ederler. Kur’an’dan yüz çevirenlerin çoğu, alışa geldikleri öncü ve atalarının yolunun en iyi model ve en sağlam yol olduğunu ve asla ondan ödün vermeyeceklerini söylerler. “Eskiler bize bir şey bırakmamışlardır, onlar kadar bilemeyiz, kültür mirasımızda ne varsa doğrudur.” teorisi her zaman gerçeği yansıtmamaktadır.  

Kur’an, taklit ve taassupla değil, kalp, akıl, düşünce ve vicdan üçlüsüyle okunur. Bunlardan hiç biri ihmal edilmez. Kur’an’dan yararlanmak için üçünün de teyakkuza geçmesi gerekir. Taklide gösterdiğimiz duyarlılığı, Kur’an’ı anlamanın önündeki engeller konusunda gösterebilseydik, okumamızda çok değişiklikler olacaktı. Ulema, anlayarak Kur’an’ı okumanın ve tefekkür etmenin her mükellefe farz olduğunu söylemişlerdir. Taklit ve taassupla Kur’an’ı anlamak mümkün değildir.

Abdulcelil CANDAN

[1] Tehânevi, Keşşaf-ı Istılahât-ı Fünûn, 1/187.

[2] Yazır, Hak Dinî Kur’an Dili, 1/586.

[3] Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 1/768.

[4] Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 1/379.

[5] Şa’rânî, Mizân, s.30

[6] İbn Teymiye, Muhezzebu İktidâi Sirati’l-Müstekim Muhâlefetu Ashabi’l-Cehim, Neşr:  Abdurrahman Abdulcebbar, s.26.

[7] Buhari, Yemin, 15.

[8] Kurtubî, Tefsir, II/322.

[9] İbnu’l-Arabi, Tefsiru’l- Ahkâm, 2/759.

[10] Gazzalî, İhya (İthâf ile beraber) 5/102.

[11] Tevbe, 9/31.

[12] Razî, Mefatihu’l-Ğayb ,4/31.

[13] Razî, Tefsir, 6/31.

[14] Râzî, Tefsir, I/82.

[15] Sâvî, Hâşiye, 3/10.

[16] Bkz. Şinkitî, Advau’l-Beyan, 7/279.

[17] Bursavî, Ruhu’l-Kur’an, 10/139.

[18] İbn Arabi, Ahkâmu’l-Kur’an, 1/314.

[19] Şinkitî, Tefsir, 1/34.

[20] Goldziher, İgnaz, İslam Tefsir Ekolleri, Çev. Mustafa İslamoğlu, Denge Yayınları, s.333 (el-Muhibbut-Taberî, er-Riyadu’n-Nadra, I/34 ile Razî, Mefatihu’l-Ğayb, VIII/592’den naklen).