Allah demek anlam demektir

Varlık anlamlıdır. Anlamı olmayan hiçbir şey var olmaz. Var olmuşsa mutlaka anlamıyla birlikte var olmuştur. Biz bilemesek de, varlık varoluştan getirdiği anlamı bünyesinde taşır. Anlamını bilemediğimiz eşya ve olayları anlamsız saymamız haddi aşmaktır. Bize düşen gerçeği itiraf etmek, eşya ve olayların her birinin bir anlamı bulunduğunu, fakat bizim bu anlamı her zaman keşfedemeyeceğimizi itiraf etmektir.

Varlığın ilk yasası anlamlılıktır. Sözgelimi yerçekimi yasası yokken anlamlılık yasası vardı. Zaten bir şey için yasadan söz etmek, dolaylı olarak o şeyin anlamlılığından söz etmektir. Anlamlılık ile amaçlılık arasında mülazemet ilişkisi vardır. Anlamı olanın amacı olur, amacı olanın anlamı olur. Bu yüzden bir şeyin anlamsızlığını söylemek, aynı zamanda onun amaçsızlığını söylemektir.

Allah demek anlam demektir. Varlıktaki anlamlılık ve amaçlılık Allah’ın eseridir. Bu yüzden ilahi elin değdiği hiçbir şey anlamsız ve amaçsız değildir. Allah’ın hak ile (bi’l-hak) yaratması, anlamlılık ve amaçlılığa tekabül eder. Zıddı batıldır. Nasıl ki el-hak anlam ve amaca delalet ediyorsa, el-bâtıl da anlamsızlığa ve amaçsızlığa delalet eder.

“O öyle bir zattır ki, gökleri ve yeri anlamlı ve amaçlı olarak O yaratmıştır.” (En’âm 6/73).

Âyette, Allah’ın gökleri ve yeri “hak ile” (bi’l-hak) yarattığı buyrulmaktadır. Hak ile yaratmak, yaratılıştaki anlamlılığa ve amaçlılığa delalet eder. Göklerin ve yerin anlamlı ve amaçlı olarak yaratılışı isbat yoluyla Kur’an’da defaatle ifade buyruluyor. Fakat bununla yetinilmiyor. Aynı hakikat anlamsızlığın ve amaçsızlığın nefyi yoluyla bir de tersinden vurgulanıyor. Böylece kelime-i tevhidde ifadesini bulan isbat ve nefiy üslubu, aynen göklerin ve yerin amaçlılığı için de kullanılmış oluyor:

“Göğü, yeri ve bu ikisi arasındakileri bir anlam ve amaçtan yoksun olarak (bâtılen) yaratmadık.” (Sâd 38/27).

Kur’an’da anlamlı ve amaçlılığa yapılan sadece gökler ve yerler için vurgu yapılmaz. Göklerin ve yerin Allah tarafından anlamlı ve amaçlı olarak yaratılışından daha fazla vurgu, vahyin anlamlı ve amaçlı olarak (bi’l-hak) gönderilişine yapılır:

“İşte bu Allah’ın Kitab’ı bir anlam ve amaca mebni olarak (bi’l-hak) indirmesi sayesindedir.” (Bakara 2/176).

“İşte bunlar Allah’ın mesajlarıdır; Biz bunları sana gerçek bir anlam ve amaca mebni olarak iletiyoruz.” (Bakara 2/252).

“Bütün bunlar Allah’ın mesajlarıdır. Bunları belli bir anlam ve amaç uğruna sana bildiriyoruz.” (Âl-i İmran 3/108).

Allah gökleri ve yeri nasıl “hak ile” yarattıysa, vahyi de “hak ile” göndermiştir. Vahyin hak ile gönderilmesi, bir anlam ve amaca mebni olarak gönderilmesidir.  Fakat göklerin ve yerin anlama konu olmasıyla, vahyin anlama konu olması arasında esaslı bir farklılık vardır. Gökler ve yerin taşıdığı anlam “mübin” olarak vasfedilmemiştir. Zira kâinat kitabı taşıdığı anlamı okuyacak olana dolaylı olarak ifşa eder. Fakat Kur’an “mübin” olarak vasfedilmiştir. Zira Kur’an bizzat manaların taşıyıcısıdır ve taşıdığı manaları okuyacak olana doğrudan söyler.

Allah’ın kelamı mubîn’dir

Mubîn, Kur’an’ın Kur’an’da geçen sıfatlarından biridir. Aynı zamanda, yine hepsi de Kur’an’da Kur’an için kullanılan Mecîd, Kerîm, ‘Aziz gibi isimler Kur’an’ın özneliğine delalet eder. Zira ism-i fâil (özne) formundadır. Ebâne fiilinden türetilen mubîn hem geçişsiz, hem de geçişli olmak üzere, iki manayı birden bünyesinde taşır. Mubîn geçişsiz olarak “açık ve anlaşılır” manasına, geçişli olarak ise “açıklayan ve anlaşılır kılan” manasına gelir.

“İşte size Allah’tan bir nur ve mubîn kitap gelmiştir.” (Maide 5/15).

Elif-Lâm-Râ. İşte bunlar, mubîn bir Kitab’ın âyetleridir.” (Yusuf 12/1).

Elif-Lâm-Râ. İşte bunlar, Kitab’ın, yani mubîn Kur’an’ın âyetleridir.” (Hicr 15/1).

Tâ-Sîn. İşte bunlar, Kur’an’ın, yani mubîn Kitab’ın âyetleridir.” (Neml 27/1)

Böyle devam edip gidiyor…

Kur’an’da bu kadar sık vurgulanan mubîn sıfatı, mucizevî bir ihbar niteliğindedir. Adeta gelecekte, “Biz Kur’an’ı anlayamayız”, “Kur’an’ı anlamak nerde, biz nerde!”, “Kur’an’ı üstadlarımız anlar, bize de anlatır” diyecek zümrelerin çıkacağını zımnen haber vermektedir. Tabi ki “Kur’an hem açık ve anlaşılır, hem açıklayan ve anlaşılır kılan” manasına gelen bir sıfatla muttasıf kılınmakla, bu mantığı reddetmektedir. Zira bu mantık, Furkan Sûresi’nin 30. âyetinde Hz.Peygamber’in kıyamette ümmetini Allah’a şikâyet edeceği “Kur’an’ı mehcur bırakma” cinayetinin de sebeplerinden birini teşkil etmektedir.

Kur’an kime hitap etmişse, anlamak da ona düşer. Eğer Kur’an’ı anlamaktan muaf tutulan bir zümre varsa, bu zümre Kur’an’ın hitap etmediği bir zümre olmalıdır. Şu halde cevabını aramamız gereken sual “Kur’an kime hitap etmektedir?” Bu sualin cevabı belli: Kur’an avamı ve havassıyla tüm mü’minlere hitap etmektedir. Onlarca kez gelen “Siz ey iman edenler” hitabı bunun delilidir. Dahası Kur’an tüm insanlığa hitap etmektedir. Defalarca gelen “Ey insanlık” hitabı bunun delilidir.

Şu halde, bizzat Kur’an’ın kendisi insan olan hiç kimseyi kendisini anlamaktan muaf tutmamaktadır. Kur’an’ın Hedef kitlesi insandır. Hele kendisine iman eden bir mü’mini kendisini anlamaktan muaf tutması olacak şey değildir.  Birine hitaben gönderilmiş her mesaj, muhatabından kendisini anlamasını ister. Bu hem mesajı gönderenin hakkı, hem de gönderilen mesajın hakkıdır.

Kur’an’ı anlamak Allah’ın özelde mü’min, genelde tüm insanlık üzerindeki hakkıdır. Yine Kur’an’ı anlamak, Kur’an’ın kendisine hidayet rehberi olarak inanan tüm mü’minler üzerindeki hakkıdır. Kur’an’ı anlayamayacaklarını düşünenler, Allah’ın ve Kur’an’ın hakkına geçiyorlar demektir. Kur’an’ı anlamak için gayret edenler ise, Allah’ın ve Kur’an’ın hakkına riayet ediyorlar demektir.

Kur’an kendisine iman eden kimseye kendisini anlamayı bir fariza olarak yüklemektedir. Sık sık mubîn sıfatıyla anılması, Kur’an’ın muhatabına verdiği “Ben açık ve anlaşılır bir kitabım” mesajıdır. Kendisini Kur’an’a doğrudan muhatap kabul etmeyen biri, çıkıp şöyle diyebilir: “Kur’an ulema tarafından okunmuş, anlaşılmış, yorumlanmış ve kodlanmıştır; bize bunlar yeter”.

Böyle bir mantık, Kur’an’ı anlamanın sadece mü’minler içinden belli bir zümreye has olduğunu iddia eden mantıktır. Fakat İslam’da ne Yahudilikteki gibi “din adamları sınıfı” (ahbar), ne de Hıristiyanlıktaki gibi bir “ruhban sınıfı” mevcuttur. İnsanları önce avam, havas ve ehassu’l-havas diye sınıflara tasnif edip, sonra da tepeden bakıcı bu tasnif üzerinden kendini seçkinleştirme ve ait olduğu zümrede ayrıcalık vehmetme, Allah’ın razı olmadığı bir zümre kibrine dayanır. Zaten hakikat ve hikmete ulaşmak için her tür akreditasyon ve inisiye olma şartı, Kur’an’ın ruhuna aykırıdır. Bu yaklaşım Müslümanlara diğer kültürlerden intikal etmiş bir hastalıktır. İslam’da her mü’min dininin adamıdır.

Yukarıdaki gibi düşünen birine sorulacak ilk soru şudur: Ya sizin ulema dedikleriniz de sizin dediğinizi demiş olsalardı, durum ne olurdu? O zaman siz ne diyecektiniz?”

Bu suale “Ama demediler, işte koca bir İslam ilim mirası önümüzde duruyor” cevabı verilebilir.

Bu kez sorulacak sual şudur: “Onlar da sizin gibi Kur’an’a muhataptılar, kendi zaman ve mekânlarında sorumluluklarını gayretleri nisbetinde yerine getirdiler. Onların kendi sorumluluklarını yerine getirmiş olması, sizin üzerinizden sorumluluğu kaldırır mı? Onların ortaya koyduğu müktesebat, sizin Kur’an’a muhatap olduğunuz hakikatini ortadan kaldırır mı? Böyle yapmak, tam da Hz. Peygamber’in Hesap Günü’nde ümmetini Allah’a şikâyet edeceği husustur. Dikkat buyurun, âyette Rasulullah’ın şikâyet edecekleri ümmeti içinden âlimler değil, havas değil, ehassu’l-havas da değildir. Bu tavır,  Kur’an’ı mehcur bırakmaktır. Bir şeyi mehcur bırakmak, o şeyi terk etmek değil, onu işlevsiz kılmak, onunla aktif ve aktüel ilişki kuramamak demektir. Bu yüzden Arap lisanında “küsme” fiili için de aynı kelime kullanılır.

Bu sakat mantık meseleye böyle yaklaşmakla, zımnen Kur’an’ın manalarının öncekiler tarafından tüketildiğini söylemiş olmaktadır. Bu Kur’an’a yapılmış büyük bir bühtandır.

Kur’an’ın anlamıyla buluşmayan, Kur’an’la buluşmuş sayılamaz. O olsa olsa mushafla buluşmuştur, fakat Kur’an’la buluşmamıştır. Kur’an muhatabını inşa eden özne bir hitap olarak indi, fakat biz onu özne olmaktan çıkarıp nesneleştirdik. Kur’an’ı nesneleştirme üç alanda şöyle tezahür etti:

  1. Kur’an’dan Mushaf’a.
  2. Tertilden tecvide.
  3. Manadan lafza.

Kur’an’ın anlamıyla buluşmak için bu üç sonucu doğuran sürecin tersine döndürülmesi gerekir. Yeniden Kur’an Mushaf’ın önüne, Kur’an’ın emrettiği tertil ile okuma tecvit ile okumanın önüne, Kur’an’ın manası lafzının önüne alınmalıdır. Kur’an Mushaf’ın imamı, tertil tecvidin imamı, mana lafzın imamı olmalıdır. İmamla cemaat yer değiştirmemelidir.

Okumaktan murat anlamak

Kur’an, lafzı bir kez manası sonsuz kez inen ilahi bir hitaptır.

Adı üstünde Kur’an, kelimenin tüm olumla anlamlarıyla “sürekli okunan” demektir. Kur’an okumak, “nakarat söylemek” manasına değildir. Kur’an vahyini ikra’ emriyle indirmeye başlayan Allah –hâşâ- içinde anlam olmayan bir okumayı emretmiş olamaz. O zaman “Oku” emri anlamsızlaşırdı. “Oku” emri, anlamsız bir emir değil, içinde anlam olan ve anlamı da içeren bir emirdir. Yani “Oku, ama anlamasan da olur” şeklinde bir okuma, Kur’an’ın kıraet dediği bir okuma değildir. Birine oku denildikten sonra ayrıca bir de “anla” denilmez. Zira “Oku” emri, aynı zamanda “anla” emrini içerir.

Anlamadan okumak, akleden kalbi işin içine dâhil etmeden yapılan bir eylemdir. Bunun adı kıraet olamaz. Kur’an ise muhatabından aklını işe dâhil etmesini ister. “Akletmezler mi?” diye sorar. “Ne kadar da azınız aklediyor?” diye sitem eder. “Onlar Kur’an’ı hiç tedebbür etmezler mi?” diye sorar. “Biz Kur’an’ı hatırlamak için kolaylaştırdık; o halde yok mu öğüt alan?” (Kamer 54/17) diye sorar. Bu soruyu bir tek sûrede (Kamer) tam altı kez sorar. “İbret alın ey aktif akıl sahipleri!” diye nida eder. “Biz âyetlerimi tefekkür eden bir topluluk için işte böyle tafsilatlı kıldık” (Yunus 10/24) der. Kur’an baştan sona yaklaşık 800 yerde düşünme ve düşünmenin türevlerine atıf yapar. Kur’an’da bu kadar çok atıf yapılan bir başka insan özelliği daha yoktur.

Kur’an “Varlıkların en şerlisi kimdir?” sorusuna hiçbirimizin durup dururken vermeyeceği muazzam bir cevap verir: “Allah katında hareket eden varlıkların en şerlisi, akletmediği için hakikate kör ve sağır davranan kimselerdir.” (Enfal 8/22).

Bu yüzden büyük arif Haris b. Esed el-Muhasibi el-Akl ve’l-Fehmu’l-Kur’an isimli muhalled eserinde şu muhteşem cümleyi kurar: “Akıl Kur’an’dır, Kur’an akıldır.” Aklın Kur’an, Kur’an’ın akıl olması için o aklın Kur’an’la inşa olması gerekir. Kur’an’la inşa olan akıllar Kur’an’a kesmiş akıl olmayı hak ederler. Hamil-i Kur’an olmak hâfız-ı Kur’an olmakla eş değer değildir. Hamil-i Kur’an olmak, önce aklı Kur’an’a kesmek, sonra o akılla iki ayaklı Kur’an olmaktır.

Kıraat, akleden kalbin işe dâhil olduğu bir okuma biçimidir. Akleden kalbin içinde yer almadığı bir okuma biçimi kıraet değil, olsa olsa tilavet’tir. Kıraat anlamak için okuma, tilavet aktarmak ve duyurmak için okumadır. Tilavet için Mushaf yeterlidir, fakat kıraat için Kur’an şarttır. Bu nedenle ses ve görüntü aletleri sadece Kur’an’ı tilavet edebilirler, fakat kıraat edemezler. Mamafih CD’ler Kur’an tilavetini kusursuz ve mütemadiyen yapabilirler, fakat hiçbir CD Kur’an kıraet edemez.

Kur’an kıraat etmek, Kur’an’ı terennüm etmek değil, Kur’an’ı tedebbür etmektir. Kur’an muhatabından kıraat etmesini istemekle yetinmeyip, daha ileri giderek tedebbür etmesini istemektedir:

“Yoksa onlar Kur’an’ı hiç tedebbür etmezler mi?” (Nisa’ 4/82).

“Yoksa onlar Kur’an’ı hiç tedebbür etmezler mi, ya yoksa kilit vurulmuş kalplere mi sahipler?” (Muhammed 47/24).

Tedebbür “arka, art, sırt, görünmeyen taraf” manalarındaki dubur’den müştaktır. Âyet, Kur’an’ın satırlarından satır aralarına, oradan da satır arkalarına geçmemizi istemektedir. Tedebbür anlamaktan da çok daha derin bir şeydir. Eğer Kur’an muhatabından tedebbür istiyorsa, anlamayı haydi haydi ister. Zira tedebbür kıraattan çok daha derin bir şeydir. Buna “derin okuma” da diyebiliriz. Kıraat Kur’an’ın ne dediğini anlamayı, tedebbür ise Kur’an’ın ne demek istediğini anlamayı ifade eder.

Tezekkür, tedebbür, taakkul, tefakkuh, tefekkkür

Kur’an muhatabından tedebbür istemesi, aklını kendisine vermesini istemesidir. Zaten Kur’an muhatabından sadece tedebbür istemez, hepsi de tefa’ul kalıbıyla gelen başka şeyler de ister. En iyisi Kur’an’ın muhatabından istediği anlama faaliyetinin beş ayrı ifadesi üzerinde teker teker durmak:

Tezekkür: Geçmişe yönelik derin düşüncedir. İstikameti mazidir. Hatırlama eksenlidir. Unutulan veya aktif ve aktüel olarak kullanılamayan bir bilgi veya tecrübenin varlığına atıftır. Vahyin bir adı da zikr’dir. İnsana fıtratını, unuttuğu hakikatleri, insanlığın değişmez değerlerini hatırlattığı için tüm vahiyler bu sıfatla anılmıştır.

Tedebbür: Geleceğe yönelik derin düşüncedir. İstikameti istikbaldir. Tedbir alma eksenlidir. Zaten tedbir de tedebbür ile aynı kökten gelir. Tedebbür eden tedbir alabilir. Tedebbür ile feraset ve basiret arasında zorunlu bir ilişki vardır. Tedebbür edenin feraset ve basireti artar, feraset ve basiretli olan tedebbür eder. Mü’min gaybı taşlamaz, gaybı bilmek için çırpınmaz. Tedebbür ile yetinir. Tedebbür yaparak aldığı tedbirlerle, gaybı bilmemekten doğan cehalet açığını kapatır.

Taakkul: Derinliğine bağ kurmaya yarayan düşüncedir. Sebeplerle sonuçlar, illetlerle hikmetler, eserle müessir, faille fil, sanatla sanatkâr, Halik ile mahluk, Rasuller ile Risalet, duygu ile düşünce, parça ile bütün, cevher ile araz, hülasa her şeyle her şey, her şeyle bir şey arasında bağ kuran düşünceye taakkul denir. Akla, bağ kurduğu için akıl denmiştir. Bağ kuramayan akıl akıl denmeyi hak etmeyen akıldır. Düşünce faaliyeti içerisinde taakkul, geçmişe yönelik düşünce olan tezekkür ile geleceğe yönelik düşünce olan tedebbür arasında bağ kurma yeteneğini kullanmaktır.

Tefakkuh: Olan biteni derinliğine anlayıp bu anlayışı şimdi ve buradaya taşımaya yarayan düşüncedir. İstikameti şimdi ve buradayı temsil eden “hal”dir. İlm-i hal, tefakkuh ile elde edilir. İnsanın halinin ilmini bilme ilmi olan fıkıh ilmine bunun için “fıkıh” adı verilmiştir. Emrolunduğumuz şey fıkıh tahsil etmek değil, tefakkuh etmemizdir. Zaten tefakkuhsuz bir fıkıh, hem sahibinin hem de başkalarının başına iş açar. Tarih bunun sayısız örneğine şahittir.

Tefekkür: Tezekkür, tedebbür, teakkul ve tefakkuh’tan oluşan bütün bu dörtlü süreci içine alan düşünme faaliyetinin tümünü birden kapsayan şumullü düşünme faaliyetidir. Tefekkür ile tefkir birbirinin zıddıdır. Kur’an’da tefekkür özendirilir, tefkir yerilir. Sadece iki yerde kullanılan tefkir, sığ ve önyargılı düşünmeye, tefekkür ise derin ve önyargısız düşünmeye denilir. Esasen bu beş kelimenin de aynı kalıpla (tefa’ul) gelmiş olması tesadüf değildir. Zira bu kalıp Arap dilinde “tekellüf” kalıbıdır. Yani bu beş tür düşünme faaliyetinin olmazsa olmazı “külfete katlanmak”tır. Aklı zahmete sokmadan tefekkür faaliyeti gerçekleşmez. Bedel ödemeden, akıl teri dökmeden, külfete katlanmadan, hakkını vermeden tefekkür yapılamaz.

Anlamaktan gaye yaşamaktır 

Kur’an Allah’ın muradını taşır. Bu murad sadece Kur’an’daki emir ve nehiylerde kendini ifşa etmez. Bununla birlikte Kur’an kıssalarında, geçmiş kavimlerin haberlerinde, dramatize etmenin en güzel yöntemi olan Kur’an mesellerinde, ahirete ilişkin gaybi haberlerde, doğru ve yanlışı, iyi ve kötüyü, hak ve batılı, zalim ve mazlumu tavsif eden ibarelerde de ifşa eder.

Allah’ın muradı vahiy olarak insanların önüne geldikten sonra, ilahi muradı anlamak farzdır, hatta efrazdır. Zira tüm farzlar ancak O’nun muradını anlamakla îfâ edilebilir. Tüm farzların maksadı, murad-ı ilahiyi anlayınca gerçekleşir. Yoksa farzı eda eder insanlar, fakat onu îfâ etmezler, yani farzın arkasındaki muradı ilahiye vefa göstermiş olmazlar.

Kur’an’ı okumaktan murad anlamak, anlamaktan murad ise yaşamaktır. Anlamak okumanın gayesi, yaşamak anlamanın gayesidir. Bir şey anlaşılmadan yaşanmaz, yaşanmadan hayat olmaz ve hayat vermez. Kur’an hayat kitabıdır. Beşere hayat vererek onu insan etmek için üflenmiş ruh gibidir. Hatta vahiy ruhun ta kendisidir. Bunu vahyin kendisi söyler. Nahl Sûresi’nin 2. âyetinde, Kadr Sûresi’nin 4. âyetinde “vahiy” rûh olarak yer alır. Vahiy, ruhun ruhudur. Vahiysiz kalan insanın ruhu ruhsuz kalmıştır. Ruhu ruhsuz kalan insan, bedeni ruhuna tabut olmuş canlı cenaze gibidir.

Kur’an, sahibi Allah olan hayat okulunun yine Allah’a ait olan müfredatıdır. Kur’an’dan ders almayan Allah’tan ders almıyor demektir. Vahiy kendisini “düşünen bir topluma” ithaf eder. Dersi ise vahiyle hayatına istikamet vermek isteyenler alır. Hz.Ömer şöyle der: “Lâ yağrurkum men karae’l-kur’an! İnnema huve kelamun netekellemu bih. Velakin unzuru men ya’mel bih” (Birinin Kur’an tilavet etmesi sizi aldatmasın! O dilimizdeki bir sözdür! Asıl siz onu kim hayatına koyuyor, ona itibar edin!)

Hidayetine Hadid Sûresi’nin 16. âyeti sebep olan Fudayl b. Iyaz şöyle der: “İnnema nezele’l-Kur’anu li-yu’mele bih; ittehaze’n-nasu kıraetehu ‘amelen” (Kur’an sadece kendisiyle amel olunmak için indirildi; fakat insanlar onu kıraat etmeyi amel edindiler).

Efendimiz “Eşrâfu ummetî hameletu’l-Kur’an” (Ümmetimin en şereflileri Kur’an’ı taşıyanlardır) buyurur. Dikkat! Burada Kur’an’ı taşımak Kur’an’ı hıfzetmek değildir. Buradaki taşıma tam da şu âyetteki “taşıma” ile aynı manadadır: “Tevrat’ı taşıma sorumluluğu kendilerine verilip de sorumluluğunun gereğini yerine getirmeyenlerin durumu, kitaplar yüklenmiş (fakat sırtındaki yükün değerinden bihaber olan) eşeğin durumu gibidir.” (Cuma 62/5). Âyette de hadiste de geçen kelime haml’dir. Kur’an hamili olmak, Kur’an hammalı olmak değil, Kur’an âmili olmaktır.

Celaleddin Rumi “Sahabe efendilerimiz Kur’an’ı yerlerdi” tespitinde bulunuyor. Bu muhteşem tespitin ele verdiği hakikat şudur: Nasıl yemek, onu sindirenin gözünde görmeye, kulağında işitmeye, aklında düşünmeye, kalbinde sevmeye, ayağında yürümeye, elinde tutmaya dönüşüyorsa, Kur’an da kendisini yiyip sindirenin hayatı olur. Onunla bakar, onunla işitir, onunla düşünür, onunla duyar…

Sözün özü: Kur’an’ın anlamıyla buluşmak Allah ile buluşmaktır.

Haydi o halde, anlamla buluşmanın doyumsuz hayrını ve hazzını yaşamaya!..

Mustafa İSLAMOĞLU