Kur’an/Vahiy, yüce Allah’ın insanlara en büyük iyiliğidir. Çünkü insanların Allah’ın istediği gibi inanmaları, yaşamaları ve dünyada huzurlu ahirette mutlu olmaları ancak vahyin öğretmesiyle mümkündür. Zira pozitivist-seküler bir insanın önünde ancak pozitif alanda işleyebilen akıl, pozitif bilgiler ve heveslerle yolu belirlemenin dışında bir imkân bulunmamaktadır. Onun için herkesin vahyi bilmesi ve anlaması gerekir. Bu da vahyin onun anladığı dilde olması yahut onun diline çevrilmesiyle olur. Bu bakımdan Arap dilini anlayanlar dışında, Kur’an’ı ana dilinden anlamayan insanların anlaması için mümkün olan bütün dillere çevirisinin yapılması bir zorunluluktur. Son yıllarda ülkemizde bunun artan bir tempo ile yapılmış olması sevindiricidir. Bu zorunlu ve hayırlı hizmette yarışın devam etmesi ve en güzeline doğru çabaların yoğunlaması en büyük dileğimizdir. Şüphesiz meal yazmak gerekli ve önemli olduğu kadar toplumda Kur’an’ı anlama ve öğretme seferberliği de gereklidir.

Sıradan bir kültür kitabını çevirmek için teknik bilgi ve beceri gerektiği gibi, bizatihi mucize olup rahmet, hidayet,  furkan, burhan, mizan, öğüt, zikir, şifa, Allah’ın kopmaz ipi, sıratı müstakim, vd. olan Kur’an’ın başka bir dile çevrilmesi için de elbette daha çok teknik bilgi ve beceri olması gerekir. Bunlar Kur’ani Hayat dergisinin 4 Haziran 2010 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirdiği Meal Sempozyumu’nda sunulan tebliğlerde detaylı olarak ortaya konulduğu için ayrıca üzerinde durmayacağım. Onun yerine, gerek kültürün vahyin önüne geçmesiyle, gerekse kimi meal yazarlarının birbirlerini izlemesi sebebiyle yanlış anlaşıldığını/çevrildiğini gözlemlediğim çok sayıda âyetin içinden bazı âyetlere değinmek istiyorum.

1- Âl-i İmran 3/104:Siz hayra çağıran, iyi olanı emreden ve kötü olandan sakındıran bir ümmet olunuz. İşte kurtulanlar onlardır”(Âl-i İmran 3/104) anlamında olan âyet, kılasik ve çağdaş tefsirlerin genelinde müslümanların arasından bu görevi yapacak özel bir topluluğun olmasını öngördüğü ve hayra çağırmanın, iyiliği emretmenin ve kötülükten sakındırmanın aslında bütün müslümanlar üzerine farz olmakla beraber, bu topluluğun yerine getirmesiyle diğerlerinin üzerinden düşen bir farzı kifaye olduğu şeklinde açıklanır. Ondan sonra bu görevi yapacak insanların özellikleri ve şartları gündeme getirilir. Örneğin, çağdaş tefsirlerden Elmalılı, Derveze, Seyyid Kutup, R.İhsan Eliaçık, bu görevi ümmetin içinden çıkacak bir topluluğun yerine getireceğini söyler.

Aynı mantık “Öğüt ver, öğüt vermek yarar sağlayacaksa, Allah’tan korkan öğüt alacaktır. Ama bedbaht olan, ondan kaçacaktır” (A’la 87/9-11) âyetleri için de kullanılmakta ve “Yarar sağlayacaksa öğüt ver. Allah’tan korkan öğüt alacaktır. Bedbaht olan ondan kaçınacaktır” şeklinde çevrilmekte ve öğüt vermek, yarar sağlama şartına bağlanmaktadır. Başka bir deyişle, yarar sağlayacaksa öğüt ver, sağlamayacaksa verme, anlamına gelen bir mantıkla anlamlandırılmaktadır. Gerekçe olarak da, Arap Dilbilgisi kurallarına göre doğru anlamlandırmada şart cümlesi olan “yarar sağlayacaksa” ifadesinin cevabı olması gereken “Allah’tan korkan öğüt alacaktır” anlamındaki cümlenin başında gelmesi gereken cevap harfi olan “fe” harfinin gelmemiş olduğu gösterilir.

Oysa Arap dili kurallarının Hz.Peygamber’in vefatından yaklaşık yüz yıl sonra belirlenmeye başladığı ve Kur’an’daki birçok kullanışın bu kuralların dışında kaldığı unutulmaktadır. Basra, Kûfe, Bağdat dil ekollerini oluşturan dil bilginlerinin bu konularda aralarında büyük görüş farklılıkları olduğunu ilgililer bilirler.

Oysa peygamberin görevi öğüt vermek ve uyarmaktır. Fayda verip vermeyeceğini ve kimlerin öğüt alacağını, kimlerin ondan yüz çevireceğini önceden ancak Allah bilir. Onun için öğüt vermeyi peşin olarak fayda verme şartına bağlamak doğru değildir. Bu âyetleri bu şekilde anlayıp çevirenler, henüz kimseye öğüt vermeden öğütün yarar sağlayıp sağlamayacağını bilmeleri mümkün değildir.

Oysa Âl-i İmran 3/104. âyetinde bu niteliklere sahip bir cemaat, bir topluluk, bir grup değil, bir ümmetin olması istenmektedir. Kısaca, âyet, toptan islam ümmetinin hayra çağıran, iyi olanı emreden ve kötü olandan sakındıran bir ümmet olduğunu belirtmektedir. Yani, sizler böyle bir ümmet oldunuz, demektedir. Yoksa ümmetin içinden bu işleri yapan ve kurtuluşa erecek olan, diğerleri de cehalet içinde yüzerek avucunu yalayan yahut mukallit olan bir ümmetin olması değil! (Bakınız, İslamiyat, Editör, 6/10-13, sayı, 1, 2003).

Şüphesiz İslam ümmetinin bütün bireyleri gücü ve imkânları oranında dinini öğrenmek ve yaşayıp yaşatmakla yükümlüdür. Otorite de, hayra çağıracak, iyi olanı emredecek ve kötü olandan sakındıracak şekilde vatandaşlarını yetiştirmek, islam konusunda bilgi ve bilinç sahibi yapmak ve sorumluluk duygusuyla donatmakla yükümlüdür. Dini insanlara öğretmek ve kötülükleri önlemek için otoritenin bir topluluğu, bir cemaati ayrıca görevlendirmesi, ümmetin diğer bireylerinin de aynı görevle yükümlü olmadığı anlamına gelmediği gibi, özel ve genel yükümlülük de bir birinin alternatifi değildir.

Ama kültürel anlayışla bu görev ümmetin içinden sadece bir topluluğa verilince, farkında olmadan Yahudilik, Hıristiyanlık ve Budizm dinlerindeki gibi din adamı sınıfının oluşmasına zemin hazırlanmakta, ümmetin geneli için de onları taklit etmekten başka alternatif kalmamaktadır. Bugün müslümanların adı geçen dinlerdeki gibi din işlerini yalnız din adamlarına, başka işleri de başka kişilere bırakan laik-seküler sistemlere gelip dayanmasının, böylece halkın din konusunda cehalet içinde yüzmesinin ve başka zeminlere kaymasının en büyük sebebi, öteden beri egemen olan bu anlayıştır. Toplumun tümünü kuşatan genel bir İslam eğitim öğretim seferberliği olmadığı için bireyler genel olarak cahil kaldığı gibi, âyette sıralanan işleri yapacak olan topluluk da, yönetimin ve halkın bozukluğunu dözeltmeye güç yetiremeyen küçük bir azınlık dışında, tarihte yaşandığı ve günümüzde görüldüğü gibi, saray uleması kesilerek bu görevi ya ihmal etmekte veya korkusundan yöneticilerin arzularına uygun resmi hizmete mahsus bir din şekline sokmakta ya da dünyalık çıkarları için feda etmektedir. Bunun örneklerini en yakın zamanda 28Şubat sürecinde gördük ve yaşadık, hala da yaşıyoruz. Bunun sonucu olarak öteden beri halk arasında bu sınıfa mensup kişilerden insanların hoşlanmadığı, hatta onlardan nefret duyduğu ve belamlıkla suçladığı, böylece toplumda dinsel bir anarşinin sürüp gittiği bilinmektedir.

İslam tarihinde din adamının yönetimi yönlendirmek yerine, yönetimin din adamını yönlendirdiği ve uygulamalarını meşrulaştırmak için onu bir onay makamı gibi kullandığını göstermek üzere kısa bir alıntı yapmak istiyoruz:

“…devletin dinden ayrılmasının imkânsız olarak görülmesine rağmen uygulamada devlet her zaman çıkarları doğrultusunda serbestçe hareket etmiş, gerektiğinde eylemlerini yasallaştırmak için dine başvurmuştur. Dinin sözcüsü olan Şeyhulislam ise, bu alanda devlete meydan okumamak koşuluyla teorik olarak serbest hareket edebilirdi. Devleti denetleyen güç, siyasi üstünlüğünü yasallaştırmak için Şeyhulislamı kullanabiliyordu. (…)” (Ümit Kardaş, Din-Devlet İlişkileri ve Diyanet İşleri Başkanlığı, Yeni Şafak, 25 Haziran 2007. Din adamı/Şeyhulislamlık makamının nasıl devletin güdümünde olduğu ve bugünkü yönetim şekline nasıl gelip dayandığına ilişkin bilgi için adı geçen yazıya bakınız).

Âyetin öngördüğü İslam ümmeti örneğini ilk islam toplumunda görüyoruz. Bu bilgi, bilinç ve ideal ile eğiten ve yetiştiren otorite ve bu potansiyel ile hareket eden o toplum, bugün insanlara hayal gibi gelen çok kısa bir zamanda Ermenistan’dan Mısır’a ve Yemen’e kadar bütün orta doğuyu fethetmiş ve müslümanlaştırmıştır. Başka bir deyişle, daha düne kadar onları adam yerine koymayıp baldırı çıplak aç bedeviler diye horlayan Sasani İmparatorluğunu yerle bir etmiş ve Mısır’dan Anadolu Toroslarına kadar topraklarını fethettiği Bizans’ın başkenti İstanbul’u kısa zamanda kuşatmıştır. Sözkonusu âyet, böyle bir İslam ümmetinin olmasını istiyor, yoksa cehaletin, körü körüne taklidin, dünyacılığın, çıkarçılığın, zorbalığın, korkaklığın, sorumsuzluğun, sefaletin, saltanatın, idealsizliğin ve kölelik ruhunun egemen olduğu, Kur’an’ı anlamak için okumaktan korkan ve ulemanın söylediklerini değerlendirmekten ürken, Allah’ın dinini yaşayışında egemen kılarak izzet ve onurla yaşayan bir toplum olmak için çalışmak yerine, işgalci emperyalistleri kendilerine ideal örnek ve kurtuluş için son sığınak olarak gören sözde müslüman halklar topluluğu değil!

Bu âyet, genel olarak tefsirlerde anlatıldığı gibi bu işler için ümmetin içinden bir topluluğun olmasını değil, bütün ümmetin böyle olmasını öngördüğünü, Resulullahın “Sizden kim bir kötülük görürse eli ile değiştirsin, gücü yetmezse dili ile değiştirsin, buna da gücü yetmezse kalbi ile buğzetsin, bu da imanın en alt derecesidir”(Muslim, iman, 78, Ebu Davud, salat, 232, melahim, 17, Nesai, iman, 17/2, İbni Mace, ikamet, 155, fiten, 20, İbni Hanbel, 1/2,5, 3/20,49,53) hadisi de göstermektedir. Ålim olanlar dışında vatandaşların hayra çağırmasını, iyi olanı emredip kötü olandan sakındırmasını gerçekçi bulmayanlar, acaba şu veya bu ayırımı yapmaksızın bütün müslümanların bu görevi yapmalarını Resulullahın emrettiğini görmüyorlar mı?

Evet, herkes bilgi ve becerisi kadar bu ve başka işleri yerine getirip başarılı olabilir. Örneğin okuryazar olmayan bir anne babanın bile gerek çocuklarına, gerekse çevresindeki kişilere örneğin Kur’an’ı okumayı ve anlamaya çalışmayı, abdest alıp namaz kılmayı, boy abdesti almayı, üstünü başını temiz tutmayı, oruç tutmayı, ahlaklı edepli konuşmayı, büyüklerine saygı, küçüklerine sevgi göstermeyi, ergin bir bayan ise örtünmeyi ve ahlaklı davranmayı, sigara ve uyuşturucu gibi kötü alışkanlıklardan uzak durmayı, öğrenci ise derslerinde başarılı olmayı tavsiye edebileceği, çevreyi kirleten, şu veya bu şekilde komşularını rahatsız eden kişileri uyarabileceği gibi birtakım yönlendirmelerde bulunabileceğini, kısaca hayra çağırıp iyi olanı emredeceğini ve kötü olandan sakındırabileceğini herhalde kabul ederiz.

Nitekim Elmalılı, âyetteki “min” harfinin, bölümü belirtme/baziyet anlamında değil, tümü belirtme/külliyet anlamında olduğunu ve islam ümmetinin tümünün bu işleri yapan bir ümmet olması gerektiğini belirttiğini söyledikten sonra, kendisini kültürel yönlendirmenin girdabından kurtaramayarak dönüp bu işin farzı kifaye olduğunu ve bir topluluğun yerine getirmesiyle bu görevin gerçekleşeceğini söyleyerek kendi kendisiyle çelişmektedir (Âl-i İmran 3/104. âyetin tefsirine bakınız).

İslamoğlu da ‘men’ harfinin beyaniyye olduğunu belirterek yaptığı açıklamada “Bu bir ebedi risalet çağrısıdır. Risaletin Nebi’den sonra ümmetin omuzlarında olduğunu beyan eden bu âyet 35:32 ışığında anlaşılmalıdır. Bu âyet “ümmet” olmanın bir takım kurmak ve kuru kuruya o takıma mensup olmak değil, ehliyet ve liyakat kesbetmek demeye geldiğinin belgesidir. Zira ümmetin türetildiği kök “anne”, ümmet de insanlığa anne gibi şefkat ve merhamet abidesi kesilen toplumdur” demektedir. (Hayat Kitabı Kur’an,  104. âyetle ilgili 2. not).

Kaldı ki bu âyetten altı âyet sonra Allah, “Siz, insanlar için ortaya çıkarılan, iyi olanı emreden, kötü olandan sakındıran ve Allah’a inanan en hayırlı ümmet oldunuz” (Âl-i İmran 3/110) âyetinde islam ümmetinin niteliklerini sayarak bütün ümmetin bu niteliklere sahip olduğunu ve böyle olması gerektiğini belirtir. 104. âyeti yönlendirici kültürel bilgiler doğrultusunda anlayıp din anlayışını parselleyenler hemen arkasından gelen 110. âyete baksalardı, anlayışlarının doğru olmadığını görürlerdi.

2- Hicr 15/90-91: Meallerde iki âyet “Kuran’ı işlerine geldiği gibi bölenlere de, kendi kitaplarının bir kısmına inanıp bir kısmını kabul etmeyen yahudi ve hıristiyanlara da nitekim Kitap indirmiştik” (Hicr 15/90-91) (T.Koçyiğit, H.Atay), “Nitekim biz komplo kuranlara (azabı) indirdik, onlar Kur’an’ı tutarsız parçalar olarak nitelendirenlere gelince;) (Diyanet/Heyet,), “Bir ilahi kelam bağışladık sana, tıpkı onu sonradan bölüp parçalayanlara indirdiğimiz gibi) (M.Esed), “Siz bilirsiniz, inanmazsanız, Allah’ın azabı başınıza inecektir. Tıpkı o bölücülere (veya and içenlere) indirdiğimiz gibi (sizin başınıza da azap indiririz). Onlar ki Kur’an’ı bölük bölük ettiler” (S.Ateş), “Tıpkı o köşe başlarını tutanlara gelen uyarı gibi. Haykır yüzlerine Kur’an hakkında demediklerini bırakmayanların”(R.İhsan Eliaçık, Yaşayan Kur’an), vd. şekillerinde çevrilmektedir.

Oysa doğru çevirinin “(Kitaplar arasında ayırımcılık yaparak) Kur’an’ı dışlayanlara da kitap indirmiştik” şeklinde olması gerekir. Bağlamı içinde iki âyetin söylediği şudur: Müşrikler sana inanmadıkları gibi, daha önce kendilerine kitap indirdiklerimiz de Kur’an’a karşı bu şekilde ayırımcı davranarak onu dışlıyorlar. Böylece kitaplar arasında ayrımcılık yapıyorlar. Her iki kesime de apaçık bir uyarıcı olduğunu söyle, onlara verdimiz maddi nimetlere imrenme ve inanmamalarından dolayı da üzülme, müminlere kol kanat ger. Âyetler, kendilerine kitap indirilenler Kur’an’a inanma konusunda böyle ayırımcı bir tavır takınıyorsa, müşriklerin onu inkâr etmelerine şaşmamak ve bundan dolayı başlarına geleceklere üzülmemek gerektiğini söyler.

Sayın M.İslamoğlu, 90. âyeti “(Vahyi sana biz indirdik), tıpkı (onu önceden) paramparça edenlere indirdiğimiz gibi” şeklinde doğru olarak çevirdiği halde, 91. âyeti, “Onlar ki (şimdi de) Kur’an’ı birbirinden kopuk sözler demeti olarak tasavvur ediyorlar” (Hayat Kitabı Kur’an) şeklinde çevirmektedir. Oysa bu çeviri doğru değildir. Çünkü âyette Kitap Ehli’nin Kur’an’ı birbirinden kopuk sözler tasavvur etmesi ve bundan dolayı karşı çıkması değil, kendi kitaplarına inandıkları halde Kur’an’a karşı ayrımcılık yaptıkları ve onu dışladıkları anlatılır.

 3- İsra 17/85: “Sana ruhun ne olduğunu soruyorlar, de ki: “Ruh, Rabbimin emrindendir. Bilgiden size ancak az verilmiştir”(İsra 17/85) âyetinde geçen “ruh”, meallerde kişiye can veren şey olarak çevrildiği gibi, tefsirlerde de bu şekilde açıklanmıştır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu şekilde çevirme ve açıklamanın sebebi, Kur’an’ın, aslı astarı olmayan ve kitaplarda anlatılan rivayetlere uydurularak anlaşılması çarpıklığıdır.

Rivayetlerden birine göre ruh’u Medine’de yahudiler Hz.Peygambere sormuşlar, başka rivayete göre, Kureyşli kâfirler, Hz.Peygamberi zor durumda bırakmak için Medine yahudilerine danışarak Ruh, Ashabı Kehf ve Zülkarneyn konularında soru sormuşlar, Hz.Peygamber de cevap vermek için ‘inşaallah’ (Allah’ın izniyle) demeden yarına kadar süre istemiş, ama cevap/vahiy günlerce gecikmiş ve Peygamber cevap veremeyeceğinden korkmuştur. Nihayet günler sonra vahiy gelmiş ve ‘Ruh Nedir?’ sorusuna İsra Sûresi’nde bu âyetle cevap verirken, Ashab-ı Kehf ve Zülkarneyn konusundaki sorulara da Kehf Sûresi’nde cevap vermiştir. Oysa her iki sûre birbirinden farklı zamanlarda inmiştir.  Diğer bir rivayete göre bu soru, Mekke’de Kitap Ehli’nden bazıları yahut kimi müslümanlar tarafından sorulmuştur.

Oysa âyette geçen ruh, iddia edildiği gibi kişiye can verdiği söylenen ruh değil, vahyin, yani Kur’an (veya onu getiren Cebrail)  kendisidir. Müşrikler Hz.Muhammed’in vahiy dediği şeyin ne olduğunu soruyorlardı. Allah da vahyi Allah’ın gönderdiğini ve bu konuda bilgilerinin çok kıt olduğunu söylemektedir. Nitekim âyetin devamı olan âyetlerde vahiyden sözedilmesi de bunu göstermektedir. Çünkü sözkonusu âyet ile sonrası olan âyetler konu bütünlüğü oluşturmaktadır.

Kur’an’da yalnız tekil olarak geçen Ruh, genel olarak Vahiy (İsra 17/85; Mücadele 58/22, Cebrail (Nahl 16/102; Meryem 19/17; Enbiya 21/91; Şuara 26/193; Tahrim 66/12; Mearic 70/4; Nebe’ 78/38; Kadr 97/4) ve özel olarak Kur’an (bkz. Nahl 16/2; Mümin 40/15; Şûra 42/52) anlamlarında kullanılır. “Ruhu’l-Kudüs” ifadesi de Cebrail veya Vahiy anlamında kullanılmaktadır. (Bakara 2/87,253; Maide 5/110; Nahl 16/102). Rûhî, Rûhihî, Rûhinâ/Rûhanâ tamlamalarında geçen “Ruh” kelimesi de Cebrail’in kendisi anlamındadır. (Ruh ve Nefs kavramlarının geniş analizi ve kullanım şekilleri hakkında bilgi için bakınız. Erkan Yar, Ruh-Beden İlişkisi Açısından İnsanın Bütünlüğü Sorunu, 33-58, Ankara Okulu, 2000).

Kur’an’da ‘hayat kaynağı’ veya ‘insana can veren şey’ anlamında Ruh kelimesi kullanılmaz. Bazılarına göre “Bana vahyolundu, Allah’ın indirdiği gibi ben de indireceğim” diyenden daha zalim kim olabilir? Bu zalimleri can çekişirlerken melekler ellerini uzatmış, “Nefislerinizi/canlarınızı çıkarın verin, bugün Allah’a karşı haksız yere söylediklerinizden, onun âyetlerine karşı büyüklük taslamanızdan ötürü alçaltıcı azapla cezalandırılacaksınız” derken bir görsen!” (Enam 6/93) âyetindeki Enfüsekum kelimesi ruh anlamında kullanılmıştır. Oysa âyette nefs’in çoğulu olan enfüs kelimesi ruh anlamında değil, can, kendi, anlamına gelmektedir. “Nefislerinizi/canlarınızı verin” ifadesinden maksat da, bedenlerin ölmesi ve ruhların yaşamaya devam etmesi değil, bir bütün olarak insanın ölmesidir. Türkçede kullanılan “canı çıktı”, yani öldü anlamındadır. Onun için “Nefislerinizi/canlarınızı çıkarın verin” ifadesi, mecaz olarak “ölün”, yahut argo deyişle “geberin” demektir.

“Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Allah bunlarla dünya hayatında kendilerine azap etmeyi ve kâfir olarak canlarının çıkmasını/ölmelerini istiyor”(Tevbe 9/55, 85) âyetlerinde de tehruce ervahuhum/ruhlarının çıkması’nı değil, tezhaka enfüsühüm/canlarının çıkması ifadesini kullanır.

Kur’an’da nefs, birey, kişi, kişinin kendisi, anlamında kullanılır. “Herkes/her nefis ölümü tadacaktır” (Ankebut 29/27), “Herkes/her nefis kazandığı karşılığında bir rehindir” (Müddessir 74/37) âyetlerindeki gibi. İnsanın kendisini belirtmek için kullanıldığı gibi, Allah’ı ve başka bir varlığın kendisini belirtmek için de kullanılır.

Kur’an’ın hiçbir yerinde gelmek, gitmek, girmek, çıkmak, acı çekmek, sevinç duymak, acıkmak, doymak, uyumak, uyanmak, vd. gibi ruh’un fonksiyonundan söz edilmez. Anne rahminde çocuk oluşurken veya hayatın sonunda ölürken ruhun girdiği veya çıktığı yahut yaşadığı veya öldüğünden söz edilmez. Söylendiği gibi hayat için olmazsa olmaz olan bir şeyin hiçbir işlevinin veya fonksiyonunun gündeme gelmemesi düşündürücü değil midir?

“Kur’an’da nefs 16, nüfûs 2 ve enfüs 153 yerde gelir. Hepsinde de anılan şeyin maddi ve manevi unsurlarıyla birlikte ‘kendisi, zatı, özü’ manasına gelir” (Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Nisa Sûresi’nin 1. âyetiyle ilgili 2. not.)

Gerçek bu şekilde iken, yalan yanlış rivayetlere dayanarak âyetteki ruhun kişiye can veren ruh olduğu söylenmekte ve âyet bu şekilde çevrilmektedir. İnsanların ruh hakkındaki bilgilerinin az olması da bu şekilde çevirinin doğruymuş gibi kabul görmesine yardımcı olmaktadır. Oysa insana can veren ruh hakkında insanların zan ve tahminin ötesinde az veya çok gerçek hiçbir bilgileri yoktur. Tıpta zaten ruhun varlığı kabul edilmez. Psikoloji de ruhun mahiyetini bilmek bir yana, doğru bir tanımını bile yapmaktan acizdir.

Diğer taraftan ruhun mahiyeti ve akibeti, kadim veya hâdis/yaratılmış olup olmadığı, ruhun veya bedenin önce yaratıldığı yahut ikisinin birlikte yaratıldığı, ruhların mekânı, ruhların ölümsüzlüğü, gibi konularda vahye dayalı hiçbir bilgi olmadığı için ruh konusunda söylenenlerin tümü zan ve akıl yürütmekten yahut Yunan felsefesi gibi felsefelerin söylediklerinden öteye geçmemektedir. Dolayısıyla ruh-beden ilişkisi ve kabir azabı gibi konularda söylenenlerin islamla hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.

Nitekim Kur’an’da ölüm olayını anlatmak için “ruhu çıktı, çıkarıldı, ruhu alındı, ruhu öldürüldü, vd” ifadeleri yerine, “nefisleri çıkar, nefislerinizi çıkarın, Allah nefisleri öldürür, vb” ifadeler kullanılır ki yukarıda belirtildiği gibi Kur’an’ın tümünde Nefs kelimeleri kişinin kendisi anlamındadır. Aynı şekilde Kur’an’da “ruhunu tezkiye etmek” ifadeleri değil, “nefsini”, yani kendisini tezkiye etmek, (Nisa 4/49; Necm 53/32; Şems 91/9) ifadeleri kullanılır. Onun için kültürümüzde ruhla ilgili anlatılanların tümü vahyin kendisinden değil, başta eski Yunan felsefesi olmak üzere başka felsefe ve kültürlerden devşirme anlatımlardır. Nitekim insanı ruh ve beden olarak gösteren düaliust anlayış da islamın-vahyin söylemi değil, eski yunan felsefesenin söylemidir.

4- Hac 22/15: Bu âyetin neredeyse piyasadaki bütün meallerde yanlış çevrildiğini görüyoruz. Abdülaziz Bayındır bey bu çevirilerden örnekler vererek doğru çevirinin nasıl olması gerektiğini şöyle belirtir:

“Allah’ın peygambere dünyada ve ahirette yardım etmeyeceğini sanan kimse, yukarı bağladığı bir ipe kendini asıp boğsun; bir düşünsün bakalım, bu hilesi kendisini öfkelendiren şeye engel olabilir mi?”(Hac 22/15) (H.Atay-Kutluay, Diyanet/heyet, T.Koçyiğit, Elmalılı, Hasan Basri Çantay, Ömer Nasuhi Bilmen, Bekir Sadak, Suat Yıldırım, Hamidullah, R.İhsan Eliaçık) veya “Kim dünyada da, ahirette de Allah’ın kendisine yardım etmeyeceğini sanıyorsa, evinin tavanına bir ip uzatsın, sonra onunla intihar etsin ve bu hilesinin öfkesini giderip gidermediğine baksın” (İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Süleyman Ateş, Ahmet Ağırakça-Beşir Eryarsoy) yahut “Kim Allah’ın kendisine bu dünyada da, ahirette de yardım etmeyeceğini düşünüyorsa göğe başka bir yolla ulaşmayı denesin de yol alsın ve böylece görsün bakalım bu hilesi onu sıkıntısından kurtaracak mı?”(Muhammed Esed) şeklinde çevrilen âyetin anlamı, “Kim Allah’ın kendisine, dünyada ve ahirette yardım etmeyeceğini sanıyorsa, bir şekilde göğe/Allah’a yönelsin, diğer ilişkiyi derhal kessin ve bu yolun kendini bunaltan şeyi gerçekten giderip gidermeyeceğine baksın” şeklindedir. (Yani başkalarına yalvarmayı bıraksın ve Allah’a yönelsin de o zaman kendisini bunaltan şeylerden kurtulup kurtulmayacağını görsün).

Âyetin bağlamı “11-15 (…),  inanç ve ibadetlerde başka varlıkları Allah’a ortaK koşma ve sıkıntılarını gidermeleri için dua ederken başkalarını aracılar yaparak/tevessül etme bağlamıdır. 15. âyet, başı derde düşen ve zor durumda kalıp ümitsizliğe düşen kişilerin aracılar üzerinden dua etmeyi bırakarak inançlarını tevhide kavuşturup doğrudan Allah’a dua etmeleri halinde sıkıntı ve zorluklarının Allah tarafından giderildiğini, dünyada da, ahirette de Allah’ın kendisine yardım edeceğini, aracılar yaparak üzerlerinden dua ettiği varlıkların kendisine bir yarar sağlamadığını göreceğini söylemektedir. (…)

Sıkıntı geçmeyince, dünyada da ahirette de Allah’tan yardım görmeyeceği kanaatine varır. Allah, sonsuz merameti ile şöyle demiş oluyor: “O yanlış yolları bırak, emrime uy ve doğrudan bana yönel, bunalımdan çıkıp çıkmayacağını gör” (Abdülaziz Bayındır, Kur’an Işığında Doğru Bildiğimiz Yanlışlar, s.76. Geniş açıklama için bakınız, Age. 64-79, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2006).

İbrahim SARMIŞ