KUR’AN’I NEDEN OKUYALIM?

“Kur’an’ı niçin okuyoruz?” sorusuna; “Kur’an okuyorum, çünkü yüce Allah’la konuşmuş oluyorum” ya da “Kur’an okuyorum, çünkü onu okuduğum zaman moralim düzeliyor; huzur buluyorum” gibi cevaplar verilebilir. Ancak Kur’an’ın bu tür fonksiyonlar icra etsin diye indirilmediği aşikârdır. Yukarıdaki soruya verilecek; “Anlamak için Kur’an okuyorum” ya da “–Anlayıp uygulamak için Kur’an okuyorum” şeklindeki cevaplar da soruyu tam olarak karşılamış olmaz. Soruyu “Kur’an niçin anlaşılmalı?” ya da “neden uygulanmalı?” şeklinde anlayarak, cevabı ona göre vermek gerekir.

Kur’an okuyoruz, çünkü “Hak” katından geldiği için gerçeğin ta kendisi olmanın ötesinde son derece gerçekçi de olan bu son vahiy, şu meçhuller âleminde insanoğluna kılavuzluk etmekte; onu karanlıklardan aydınlığa çıkarmakta; onu boş/bâtıl inanç ve düşüncelerden kurtararak dikkatini sürekli “realite”lere çekmektedir. Kur’an okuyoruz; çünkü Kur’an dünya-ahiret mutluluğunu garanti etmekte; insanlığın maddî-manevî sorunlarına küllî reçeteler sunmaktadır. Kur’an okuyoruz; çünkü Kur’an’ın damgasını vurduğu toplumlar dünyanın insan haklarına en saygılı, ‘öteki’ne karşı en hoşgörülü, en medenî, en güçlü, en ileri toplumları olagelmiştir. Yani Kur’an’ı salt kutsal kitabımız olduğu için değil, insanlığa getireceği açılımları ve sağlayacağı pratik faydaları devşirmek için okuyoruz… Okumalıyız.

 KUR’AN’IN KILAVUZLUĞUNDAN NASIL YARARLANILABİLİR?

 Kur’an tilâvet edilirken özellikle mekkî sûrelerin şiiriyetinden, ahenk, müzikalite ve akıcılığından etkilenmemek zordur. –Müslümanlar tarafından hiçbir zaman musiki kabul edilmemekle birlikte– Kur’an tilâveti, İslâm dünyasının her köşesinde ve hemen her çevrede duyulabilen bir hendese-i savt türüdür. Evet, araştırma ve inceleme ruhunun herkeste bulunması beklenemez ve Kur’an okurken, kelâmı aracılığıyla Yüce Allah’la temasa geçildiği bilincine sahip olmak son derece önemlidir (Okuduğu bir âyet ya da sûreyi hiç anlamayan bir Türk, Sevgilisinin (c) sohbetinde bulunduğu duygusuyla onun sır dolu, gönle ferahlık veren rahatlatıcı câzibesini gönlünün derinliklerinde hissetmektedir; böyle bir kişinin, sözgelimi YâSîn’i hiç anlamadan okuması bile bu bilinç sâyesinde büyük bir ibadet haline gelir). Ancak Kur’an’ın hem bu bilinçle hem de mânası kavranarak, hatta mânaları üzerinde derin derin düşünerek okunması esastır. Kur’an okumaya yönelik teşviklerin asıl hedefi, yüce Allah’ın Kur’an aracılığıyla yaptığı rehberliğin izlenmesidir. Kur’an’ı anlayarak okumanın sevabı, yani, sonuç ve faydaları mutlaka görülecektir (Kur’an’ın Araplara nasıl bir atılım ruhu kazandırdığı mâlumdur).

Bilindiği gibi, Hz. Peygamber’in sağlığında iman eden de inkâr eden de niçin ettiğinin şuurundaydı… Aynı dili konuşuyor olmak hasebiyle, Ebu Cehil gibiler de Ebu Bekir gibiler de Kur’an’ın mesajını gayet iyi anlıyorlardı. Fakat biri, anladığı şeyleri sosyo-kültürel sebepler ve konjonktür gereği, “uygulanamaz” gördüğü, şahsî ve zümrevî çıkarlarına aykırı bulduğu için iman edemedi; öbürü ise anladıklarını “uygulanabilir” bularak iman etti… Kur’an karşıtları onun temel hedefinin bütün ferdî, zümrevî ve zihnî tanrıları ortadan kaldırıp insanı tamamen özgürleştirmek olduğunu, aslında bir hak ve hukuk mücadelesi olarak ortaya çıktığını çok iyi anladıkları için onu susturmaya çalıştılar: Etkisini azaltmak için de önce hiç önemsemiyormuş gibi davrandılar; nisyana terk ettiler; sonra “İstesek, biz de bunun gibi şeyler söyleyebiliriz”[1] diyerek Kur’an’ı küçümsediler; “Şu okuduğu şeyi dinlemeyip yaygara koparın; belki onu böylelikle alt edersiniz!”[2] diyerek onun etkisini kırmaya çalıştılar. Kıramadıkça, yani Kur’an bütün haşmetiyle kendisini kabul ettirip toplumu dönüştürmeye başlayınca, bu sefer de şiir, kehanet, sihir diye suçlamaya başladılar. Buna karşılık, müminler de Kur’an’a iman etmekle ne yaptıklarını biliyorlardı; mallarını ve canlarını Kur’an ilkeleri uğrunda işte bu sayede kolaylıkla verebiliyorlardı. Demek ki Kur’an’ı anlayarak okumak gerekiyor; ama anlamadan anlamaya fark var… İş, anlayarak okumada değil, anladıktan sonra ne yaptığında düğümleniyor.

Sefere gönderdiği kalabalık bir grubun başına içlerinden en genç olanını –Bakara sûresini okuyabildiği için– komutan tayin eden[3] Hz. Peygamber’in, bu okuyuştan, Kur’an’ı güzel ses, sadâ, tavır vs. ile salt telâffuz etmeyi; bir güfteyi seslendirir gibi “okuma”yı anladığını kim söyleyebilir? Kur’an’ı kırâat etmek onu “anlayarak okumak” demektir; tilâvet etmek ise okuyup izinden gitmekle, yani “okuduğundan anladıklarını hayata geçirmek”le mümkündür. Kur’an; dinin temel metni olduğu gibi, toplumsal mekanizmanın işleyiş esaslarının belirlendiği dünyevî bir metindir. Kur’an cümleleri, aynı zamanda birer yasa ve yönetmelik olduğuna göre; bunları en iyi bilen birinin önderlik etmesi kadar doğal bir şey olabilir mi?

“Kur’an’a nasıl yaklaşılmalıdır?” sorusuna dönecek olursak…

  1. Kur’an’ın mahiyeti iyi kavranmalı; Kur’an’ın ilahî bir kılavuz olduğu unutulmamalıdır. Kur’an-ı Kerim akıl-can-mal-namus-din güvenliği, sorumluluk bilinci, kalite, çalışma, inceleme-araştırma, adalet, yardımlaşma ve mümin otoriteye itaat: emrin mahiyetini tartışmak yerine fiiliyata geçirme gibi evrensel prensipleri uygulayan herkesi –taşıdığı etikete; sahip olduğu isim ve sıfata bakmadan– başarıya götüren bir rehberdir. Kutlu Sahabe neslinin, onun gösterdiği yolu izleyerek müthiş bir atılım gerçekleştirmesi ve çağındaki hâkim güçleri benzeri görülmemiş bir sürede dize getirmesi bunun ispatı sayılabilir. Kur’an’a ilişkin olarak müfessirlerin ortaya koyduğu pek çok detay bilgiden haberleri olmayan Sahabe neslinin o kadar kısa sürede böylesine müthiş bir gelişme gerçekleştirmesi, bu metni anlayarak okumalarına ve detaylara dalmadan kararlılıkla uygulamalarına dayanmaktadır.
  2. Kur’an’ın mesajının anlayabilmek için onun doğduğu tarihi vasatı yani VI. yüzyıl şartlarını iyi bilmek gerekir.[4] Kur’an bu vasatta insan haklarına aykırı çok sayıda yanlış görüp bunları düzeltmektedir. Kur’an’ın ne getirdiğini anlayabilmek için, o sırada neyin var olduğunu iyi anlamak gerekir.
  3. Kur’an vahiylerinin birbirinden farklı iki devrede indirilmiş olduğuna dikkat edilmelidir. Kur’an-ı Kerim, müminlerin güçsüz olduğu şartlara yönelik çözümlerin yanı sıra, güçlü oldukları dönemin daha karmaşık ilişkilerine yönelik düzenlemeler de getirir; ancak bu ikinciler nispeten azdır. Bireyi esas alan, ona sorumluluk ve hesap endişesi aşılayarak ahlakî ve itikadî açıdan arı-duru bir yapı kazandırmaya yönelik âyetlerin çoğunlukta olması da tesadüf değildir. Ayrıca, Kur’an vahiyleri homojen bir ahvâl ve şerâit içinde indirilmiş değildir: Vahiylerin indiği 23 yıllık süreç, müminlerin güvenlik ve anarşiyi, savaş ve barışı, sevinç ve hüznü, zafer ve hezimeti, bolluk ve kıtlığı… yaşadıkları bir zaman dilimidir. Aynı konu çerçevesindeki bütün âyetler bir araya getirildiğinde farklı hükümlerle karşılaşılmasının sebebi de budur; bu farklılıklara, ilahî hükümlerin tatbik alanını genişleten birer imkân ve açılım olarak bakılmalıdır. Aksi yönde hareket eden bir mümin toplum, bu ilahî siyasete fiilen muhalefet etmiş olduğu için, başarısızlığa mahkûmdur.
  4. Kur’an’ın hem okuduğumuz konuda hem de genel olarak ne demek istediği iyi tespit edilmelidir. Yani kadim milletler gibi kılı kırk yarmaya ve müteşabih âyetlerin peşine takılmaya gerek yoktur… İslâmiyet; hoşgörülü, kolaylıkçı bir dindir ve bu özelliği sayesinde; detayları insan aklına bıraktığı için kıyamete kadar geçerli kalacaktır. (Akıl; insanoğluna kutsal kitapla çekişsin diye verilmiş değildir; o da kutsal bir emanettir.) Kur’an’ın siyasî, ahlâkî, itikadî, kozmolojik, fıkhî, tarihî… herhangi bir konuya yönelik rehberliğinde yaşanan sıkıntı, büyük oranda, birbirini destekleyen veya çelişki vehmi uyandıran pasajları bir arada düşünememekten kaynaklanmaktadır.
  5. Yüce Allah’ın Kur’an ve kâinat olmak üzere iki temel kitabı olduğu göz ardı edilmemelidir. Her iki kitap da gerektiği şekilde okunmalı, anlaşılmalı, tahlil edilmelidir. Bunlardan sadece birine ağırlık verilmesi, Kur’an’ın rehberliğinden istifade edilmediğinin açık bir göstergesidir. İnsanoğluna basiret, üretme, güzellik, sevgi ve ihlâs güçlerini veren gerçek bilgiler Allah’ın şu kâinata yazıp çizdiği şeylerdir; Allah’ın bitmez-tükenmez kelâmı[5] budur. Zaten, Kur’anda bu kitabın okunması ile oluşmuş değil midir?[6] Demek ki ‘oku’ derken, hazır bir metnin okunmasından çok yaşanan dünyanın; siyasî, ahlakî, ekonomik her tür gelişmenin okunması emredilmişti.

Peygamber’in okuyuşunun sona ermesi, kâinatın artık okunamayacağı anlamına gelmiyor. Allah’ın kelâmı tükenmez. O doğa ve olaylar aracılığı ile konuşmasını sürdürmektedir. Ancak bütün kutsal metin sahipleri gibi Müslümanlar da işbu mekanizmaya önem vereceklerine, bu ilahî kelâm mekanizmasının 610-632 yılları arasını kapsayan ürünü olan Arapça metni ve onun Fıkhî, Kelâmî, Tasavvufî yorumlarını kutsamaya başlayınca, yavaş yavaş ‘kâinatı/doğayı ve olayları okuyup ona göre çareler üretme düşüncesi’ terk edildi. Dünya-ahiret rehberi olan Kur’an-ı Kerim böyle böyle dünyadaki hayatın kılavuzu olmaktan çıkıp ahiret kılavuzuna dönüştü; hatta kılavuzluk ettiği şey unutulup kendisi ‘esas/amaç’ hâline geldi. Kur’an-ı Kerim, –insanların ortak kabulü olan tarihî olaylar dışında– olağanüstülüğe fazla prim vermeyen, insanı aydınlığa, sağlam düşünceye, kâinatı keşfetmeye, doğa ve olayları okumaya yönlendiren ilahî bir rehberdir. Rehber, bir şeye kılavuzluk eden şey/kişi olduğuna göre aslolan, o değil, rehberlik ettiğidir. Kur’an; ‘inceleyin’, ‘araştırın’, ‘düşünün’, ‘çalışın’, ‘gezin-görün’ derken, kendisinin değil, kâinat kitabının araştırılmasını emrediyor. Müslümanlar ise, ilk kutlu nesil gibi Kur’an’ın sonsuz nûrunda yürüyüp büyük başarılar peşinde koşacaklarına, onun aydınlattığı yöne bakacaklarına, Fıkıh ve Tasavvuf kitapları içinde kayboldular.

 KUR’AN’DAN AZAMİ İSTİFADE ADINA…

 Kur’an Okuru;

  1. İlahî kitap zincirinin son halkası ile muhatap olduğuna kesin olarak iman etmelidir. Kur’an’a karşı duyulan güven (iman) ne kadar güçlü olursa, ondan istifade de o kadar fazla olur.
  2. Okuduğu metnin insanlığa dünya–ahiret mutluluğunu sağlayacak temel kaynak olduğuna inanıp güvenmeli. Kur’an’ın, alelâde bir topluma dünyanın en büyük medeniyetini kurdurmuş olduğunu, bunu bir kez daha başarabileceğini bilmeli.
  3. Kur’an okumaya başlarken, ondan azamî istifade adına belli bir hazırlık yapmalıdır. Kendine maddi-manevî çekidüzen vermeli; kendisinin, zümresinin ve toplumunun önyargılarından sıyrılmalı, Kur’an’ın dediklerine teslimiyet göstermeli, kendi bildiklerini, kendi inandıklarını ona onaylatmaya çalışmamalıdır.
  4. Kur’an’dan herhangi bir parça okuduğunda, bunu Kur’an’ın nihaî görüşü imiş gibi algılamamalı, o konudaki diğer parçaları da göz önünde bulundurmalıdır. Kur’an ancak bu bütünlük içerisinde doğru anlaşılabilir.
  5. Kur’an okurken aklına gelen her mânanın Kur’an olmadığını bilmeli; Kur’an’ın aslî / gerçek anlamlarının Hz. Peygamber ve çağdaşlarının anladığı manalar olduğunu unutmamalı ve Kur’an okurken aklına gelen anlamları Kur’an’ın nüzul çağına vurarak sağlamasını yapmalıdır. Okur, Kur’an’ın inzaline vesile olan 610-632 yılları arasındaki 23 yıllık süreci; Arap toplumunun evren algısıyla, ahlâk ve inanç yapısıyla, toplumsal düzen(sizliğ)iyle, hukuk(suzluğ)uyla, savaşlarıyla vs. ne kadar iyi tanırsa, Kur’an’ın ne dediğini ve neyi amaçladığını daha iyi anlayacaktır. Bu dönemin şartlarını iyi kavrayabildiği takdirde, yüce Allah’ın neyi, niçin emredip neyi, neden yasaklamış olduğunu daha iyi anlayacaktır. Bu şıkkın bir başka boyutu da Kur’an-ı Kerim’in canlı Kur’an Hz. Peygamber örnekliğinde okunup anlaşılmasıdır. Kur’an okuru, elindeki metni tebliğcisinden soyutlamamalı; onun biyografisini sahih Siyer kitaplarından –olağanüstülüklerden arıtarak; beşerî çerçevenin dışına taşmaksızın– öğrenmeli; onun evrensel ahlâkını özümsemeli, benimsemelidir.
  6. Elindeki kitabın 23 yıllık bir sürece dağılmış olarak inzal edildiğini, dolayısıyla alelâde bir kitap gibi bir çırpıda okunamayacağını bilmeli. Bu tip okuyuşlarda, Kur’an’ın rehberliğinden yararlanamamak bir yana, üstelik onun eşsizliği, güzelliği, ilahîliği, mucizeliği vb. konularda da şüpheye düşülebilir. Okunan az sayıdaki Kur’an parçası ve bu evrensel pasajların reel dünyadaki karşılıkları üzerinde derin derin düşünüp iyice hazmedildikten sonra yeni parçalara geçilmelidir. Okur, kendi durumunu; bilgi, idrak ve alâka seviyesini gözden geçirip ona göre bir okuyuş belirlemelidir. Birdenbire Kur’an’ın tamamıyla karşı karşıya gelmek yerine, vaktinin müsaadesine göre; kısa namaz sûrelerinden başlayarak, Kur’an’ın belli konulardaki mesajlarının yoğunlaştığı (ziplendiği) fazileti hakkında hadis bulunan Âyete’l-kürsî, Amene’r-rasûlü, Huvallāhüllezî¸YaSin, Tebareke vb. özel pasajlara ağırlık verebilir; bu tür Kur’an parçalarından oluşturulan “En’âm-ı Şerif” türü metinleri esas alabilir. Zira uzman bir İlâhiyatçıdan beklenebilecek Kur’an okuma tarzı, daha ilkokulu bile bitirmemiş bir rençberden ya da çeşitli eğitim seviyelerine sahip çiftçilerden, işçi, esnaf, avukat, doktor veya iş adamlarından beklenemez. Tabiî, Kur’an’ın muhatabı sadece İlâhiyatçılar değildir. Toplumun bütün katmanları seviyelerine göre Kur’an’dan istifade etmeye çalışmalı; işin kolayına kaçmamalıdır.
  7. Kur’an’ın ilk muhatapları Araplar olmakla birlikte, Kur’an’ın evrensel gerçeklerinin kendisini de muhatap aldığını göz ardı etmemelidir. Kur’an’ı kendi realitesinden hareketle okumalı; yaşadığı itikadî, ahlakî ve sosyal sorunları her şeyden ve herkesten önce Kur’an’a arz etmeli; çözümleri onda aramalıdır. Kur’an’daki mümin, kâfir, münafık, mele’, mütref ve müstaz’af karakterlerinin ve bunların sergilediği tutum ve davranışların, tarihte kalmadığını, her çağın realitesi olduğunu asla unutmamalıdır.
  8. Anlamakta zorluk çektiği kısımları Mevdudi’nin Tefhîmü’l-Kur’ân, Derveze’nin et-Tefsîru’l-Hadîs ve Diyanet’in Kur’an Yolu gibi özlü tefsirlere başvurarak iyi anlamalıdır. Kur’an parçalarını yarım-yamalak, üstünkörü okuyarak doğru-dürüst anlamadan diğer konulara geçmek insanı zamanla derin açmazlara sürükleyebilir. Ancak bundan da önce, Kur’an’ın mahiyetini, içeriğini, amacını ve nasıl okunacağını gösteren elinizdekine benzer bir kılavuzla işe başlaması daha yerinde olacaktır.
  9. Kur’an mesajını Hz. Peygamber ve çağdaşlarının anlayışı ekseninde, yani sonraki nesillere ait asılsız rivayetleri ve indî görüşleri ayıklayarak iyice anladıktan sonra, daha fazla sündürmeden, sömürmeden, silkelemeden hayata geçirmeli; sonra da dünyada izzet ve şerefle yaşayabilmek için kâinat kitabını incelemeye koyulmalıdır. Bilim hakkında onlarca teşvikkâr âyete iman etmiş bir Müslümanın bilimden korkması olacak şey değildir.

 

  1. Detaya girmemeli, kılı kırk yarmamalı; ilk Müslüman neslin yaptığı gibi Kur’an’ı az ve öz öğrenip hayata geçirmeyi hedeflemelidir. Bu dinin hâkim karakterinin bütün mahlûkata karşı hoşgörülü, ‘öteki’ne saygılı, kolaylıkçı bir din olduğunu unutmamalıdır. Bunun uzantısı olarak inanç alanında akaid kitaplarını değil, Kur’an’da anlatılanları esas almalıdır. Çünkü bu kitaplara şahsî, zümrevî, mezhebî, siyasî kaygılar, afakî kanaatler girmiş; basitlikten ve yalınlıktan uzaklaşılmıştır.
  2. Elindeki meal/ler ne kadar başarılı olursa olsun, asıl Kur’an’ın, Arapça orijinal metin olduğunu unutmamalıdır. Kur’an’ın orijinal metni ile yapıcı, dostane ilişkiler geliştirmeli, ona yabancılaşmamalı, onu gayet düzgün okuyabilmelidir. Mübarek gün ve geceleri ya da sevgili bir yakınının vefatını vesile edinerek Kur’an okumalıdır. Kur’an’ı güzel bir eda ve tavır ile okuyanları dinlemelidir. Evlâtlarına, yakınlarına Kur’an’ı orijinalinden okuyabilmeyi öğretmeli; bu yönde çaba sarf etmelidir. Kur’an’la ilişkilerine saygı egemen olmalıdır. Ama Kur’an – okur ilişkisinin bir Allah – kul ilişkisi olmadığını bilmeli; elindeki metnin, sonuçta ilahî bir rehber olduğunu aklından çıkarmamalı ve bu evrensel kılavuzdan azamî istifadeyi sağlayarak dünyanın en ahlâklı, en bilgili, en güçlü, en zengin, en itibarlı fertlerinden oluşan bir İslâm toplumu inşa etme yönünde çabalamalıdır.

 Sonuç Olarak…

  1. Öncelikle, meal fikrine sıcak bakmak gerekir. Çünkü kusurları bir tarafa, bütün meallerin ilahi mesajı genel olarak ifade ettiğinde kuşku yoktur.
  2. Kur’an okumadan önce, ‘onu neden okuduğumuz’ sorusunu kendimize sormalıyız. Amacımız ilahi mesajı anlamak mıdır, Kur’an’dan fıkhî-kelamî hükümler çıkartmak mıdır, kâinatı ve insanı bilimi devre dışı bırakarak salt Kur’an gözüyle anlamak mıdır?
  3. Kur’an’ı şeklî yapısı itibariyle iyi tanımalıyız.
  4. Kur’an’ın nüzul ortamı, ‘Allah kelâmı’ için bir prototiptir. İlk muhataplar sayesinde ilahî vahiy bir nevi ete-kemiğe bürünmüş, daha sonra tüm insanlığa aktarılmıştır.
  5. Kur’an’ın beşerî türden yazılı bir metin değil, hatâbî bir metin olduğunu nazar-ı itibara alıp, onun doğduğu nüzul ortamına (bağlam) aşina olmalıyız. Bu noktada devreye siyer ve sahih hadisler girecektir.
  6. Kur’an’ı okurken kendimizi, yani mevcut bilgilerimizi, mezhebî, meşrebî her tür birikimimizi Kur’an’a onaylatmaya çalışmamalı; onun bizi değiştirip dönüştürmesine, bizi şekillendirmesine, aydınlatıp, özgürleştirip yüceltmesine, tekâmül ettirmesine izin vermeliyiz;. Kur’an’ı nüzul sonrası dönemin tevillerinden azade bir şekilde anlamalı; onu rafine hale getirmeye, düzeltmeye (!), sansür etmeye çalışmamalı; o ne diyorsa olduğu gibi anlayıp ‘Başüstüne!’ demeliyiz.
  7. Kur’an’ı pozitivist bir bilimcinin gözüyle, hatta akıl ve mantık gözüyle değil, sezgi soyundan gönül gözüyle okumalıyız.
  8. Kur’an okurken, ona yüklenen son derece yüceltici olağan üstü özellikleri onda bulamayabileceğimizi; Kur’an’da Allah’ın verdiğinden fazlasının olmadığını peşinen kabul etmeli; onu ‘Allah kelâmı’ ile eşitlememeliyiz. Çünkü bütün vahiylerde olduğu gibi Kur’an vahyinde de bir alıcı ve verici vardır; mesele vericide bitmemektedir. Verici şüphesiz sahilsiz bir okyanustur, ama alıcı için aynı şey söylenemez. Alıcının, yani Hz. Peygamber ve toplumunun kabı bellidir. Bir yanda okyanus, öbür yanda sözgelimi bir ırmak… Okyanus ırmağa nasıl sığabilir? Yani Peygamberin Kur’an’ı yorumlaması /canlandırması demek olan Sünneti de önemsemeli, aklî çabaları küçümsememeli, bilime gereken önemi vermemeliyiz. Sonuçta o da müminin kayıp malıdır; bir tür ilahî kelâmdır. İlahî kelâm vahiy çağının kapanmasıyla sona ermiş değildir, sadece şekil değiştirmiştir.

Murat SÜLÜN

[1] Enfâl 8/31; En’âm 6/93.

[2] Fussilet 41/26.

[3] İbn Kesîr, I, 35 (Tirmizî’den naklediyor; Tirmizî bunun sahîh olduğu kanaatinde).

[4] Örneği: M. Şemseddin Günaltay, Arapların Kable’l-İslâm Tedeyyünleri.

[5] Bkz. Kehf 18/109; Lokman 31/27.

[6] Hz. Peygamber’e ‘oku’ emri verildiğinde ortada ne okur-yazar biri vardı ne de okunacak yazılı bir belge… Buna rağmen, ‘oku’ması istenmiş; o da vefatına kadarki 23 yıl boyunca ‘oku’muştu. Peki neyi okumuştu? Elbette kâinattaki harfsiz, lâfızsız, sessiz (bî-hurûf u lâfz u savt) ilahî belgeleri… Böylece, 610-632 yılları arasında âdab-ı muaşeret gibi gündelik olaylardan tutun da bütün Arabistan’ı ilgilendiren savaş, barış ve antlaşmalara kadar her türlü yeni olay ana hatları ile ‘oku’ndu. Arap kültürel havzasında meydana gelen hak-hukuk mücadelesi, savaşlar, barışlar, toplumsal ve toplumlar arası ilişkiler, anarşi, yağma, sömürü düzeni vb. toplumsal bozukluklar, toplumun az-çok haberdar olduğu Allah, cennet, cehennem, ahiret, melek vb. motiflerle yoğrularak okundu ve tam bir hukuksuzluğun hüküm sürdüğü Arabistan’da can, mal, namus, akıl ve din güvenliği sağlandı.