DOSYA 

KUR’AN’DAN TERK EDİLEN İLK MEVZİ: ŞÛRA

Haydar ÖZTÜRK

 

İstişare, akılların cemaat olup, saf tutmasıdır.

Mustafa İslamoğlu

 

Hz. Peygamberin vefatı üzerine, zamanın koşullarına göre ileri gelen sahabelerin toplanıp toplumsal rızaya dayalı olarak birini seçmeleri en doğru tercih olması gerekirken durum böyle olmamış, Benî Saîde’de İslam öncesi cahiliye siyasi kültürü devreye girmiştir. Hz. Ebu Bekir’in ileri sürdüğü argümanların Kuran’ın ilkeleri ile örtüştüğünü söylemek mümkün değildir. Bu ilk halife seçimindeki rıza eksikliği, Müslüman siyasi tarihine damgasını vurmuştur. Sahabe siyasi anlamda Hz. Peygamber’in uygulamasına uyum sağlayamamıştır. Böylece tecrübe aslın yerine geçerek, sonrasında bütün bir tarihin üzerinde ağır bir yük haline gelmiştir. Tedvin döneminde de yapılan yanlışlar görülüp düzeltme yoluna gidilmemiş, siyasi yanlışlar görmezden gelinmiş ve kutsanma yoluna gidilmiştir. Hz. Peygamberden sonra sahabeler ilk halife seçiminde siyasi alanda kabilecilik değerlerini aşıp doğru temellere oturtabilseydi Müslüman dünya çok farklı olabilirdi. Bugün Müslümanların en büyük sorunları siyasal alandadır. Hatta bugün de tarihte de dini ve ilmi alan siyasetin güdümündedir.

 

Hz. Ebu Bekir’in Hz. Ömer’i halife tayin etmesi, Hz Ömer’in halifeyi seçmek için seçtiği altı kişilik Kureyşli’lerden oluşan komite, Hz. Osman’ın asi Müslümanlarca elli günlük muhasaradan sonra hilafet makamında öldürülmesi; Hz. Ali’nin halife seçilmesi ve Muaviye’nin isyanı, Hz. Talha, Hz. Zübeyr ve Hz. Aişe’nin isyanı, Cemel Savaşı, Sıffin Savaşı, Hakem Olayı, Haricilerin tekfir söylemlerinin ortaya çıkması ve Hz. Ali’nin öldürülmesi, Emevi Devletinin kurulması gibi önemli olayları sorgulanıp nedenlerini değerlendirilmeden dini alana taşınmış sorgulama imkanı ortadan kaldırılmıştır.

Geleneksel İslam siyaset kültürünün hemen bütün evrelerini incelediğimizde, hilafetin giderek saltanata dönüştüğü bütün İslam devletlerinin hemen tamamında ‘ortak aklı’, danışmayı ve uzlaşmayı esas alan İslam’ın Şura prensibinin farklı gerekçelerle askıya alındığı tarihen sabittir.

Hz. Peygamberin vefatından sonra iş başına gelen dört halife dönemi de tartışmaya açık olmakla birlikte, özellikle Emevi ve Abbasi dönemlerinde ne yazık ki “şura”yı esas alan ve de günümüz açısından pozitif örnek teşkil edebilecek adil İslami yönetim modelleri oluşturulamamıştır.

Kur’an’da ve hadiste herhangi bir kavme, özellikle Kureyş’e tanınmış en ufak imtiyaz yokken, Peygamber devri Müslüman zihniyetinin toplumda hakimiyetini kaybetmesiyle birlikte, hicri ilk asrın ortalarında, sülale saltanatı İslam coğrafyasına yerleşti ve zamanımıza kadar yer yer hayatiyetini devam ettirdi. Devrimizin değerli İslamologlarından Fransız Louis Gardet, (1904-1986) “Bizans ve Sasani mutlakiyet idarelerinin tesiri kendini gösterdi ve hilafet saltanata dönüştü.” ifadesiyle İslam siyasi hayatındaki bozulmaların amillerine dikkat çeker.[1]

Eş’ari (ö.324/935) Kureyş saltanatının avukatlığını yapmaktadır. Eş’ari makaltu’l –İslamiyyin’in başında ki sözleri onun İslam tarihinden habersizliğini göstermektedir. Ona göre güya hilafet talebinden Medineli Ensarı vazgeçiren sebep Hz. Ebu Bekir’in naklettiği” İmamlar Kureyş’ten olacaktır.” hadisi imiş. Hâlbuki Benu Sakife’deki bu hilafet müzakerelerinde böyle bir hadisten asla bahsedilmemiş olduğu, tarihi bir gerçektir.[2]

Hz. Peygamber sonrası siyasi modelin Şura’dan koparak biçimlendirilmesi sonrasında şu sorunlar baş göstermiştir:

  1. Sahabe ve tabiin tarafından şuraya dayalı bir siyasal sistem tesis edilemediği için İslam öncesi siyasal zihin bu boşluğu doldurmuştur.
  2. Hz. Peygamber sonrası Müslümanları dünyaya bakışı değişmiş kötümser bir algı oluşturulmuştur. Hatta bu durum İmran İbnu Huseyn (r.a) anlatıyor: “Resûlullah (a.s) buyurdular ki: İnsanların en hayırlıları benim asrımda yaşayanlardır. Sonra bunları takip edenlerdir, sonra da bunları takip edenlerdir.”[3] uydurma rivayetlerle de desteklenmiştir.
  3. Müslüman siyasal zihin siyasal sorunların çözümlerini gelenekten bekleyen bir yapıya evrilmiştir.
  4. Müslüman zihin siyasal geleneği düzeltip kurumlaştırması gerekirken, Kuran’ın uyarısına rağmen dini yorumların kutsanması ve kurumlaşmasına öncelik vermişlerdir. Oysa kuran Zuhruf Suresi’nde Allah Müslümanları şöyle uyarmaktaydı:

“Senden önce de bir şehre uyarıcı gönderdiysek oranın refahtan şımarmış ileri gelenleri “Biz atalarımızı bir ümmet üzerinde bulduk, onların izlerine uyduk.” demişlerdir. Resulleri “Size, atalarınızı üzerinde bulduğunuzdan daha doğru bir şey getirmiş olsam da mı?” dedi. Onlar da “Biz, sizinle gönderileni inkâr ediyoruz.” dediler. (Zuhruf 43:23-24)

  1. Siyasi öngörüsüzlük kader inancının iman esaslarına sokulmasını doğurmuştur. Kader algısının toplumda yerleşmesi için Hz. Peygambere atfedilen rivayetler tedavüle çıkmıştır.

Şûra, ş-v-r (şâra) kökünden türemiştir. Teşâvür, müşavere ve meşûra da bu kökten türemişlerdir; birbirine başvurarak görüş alma anlamına gelirler. Türedikleri ş-v-r kökü, dışarıya çıkarma anlamındadır. Şûra ise, danışma yapılan iş anlamına gelir.[4]

Kuran’da şura ile ilgili üç ayet bulunmaktadır. Bunlar: Âli İmran 3:159, Şûra 42:36-39 ve Bakara 2:233. ayetidir.

 

  1. Ayet

İlk ayette Yüce Allah, Hz. Peygamber’in idari ve diğer işlerde ashabına danışmasını emretmiştir:

“Allah’ın rah­metinden dolayı, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi. İş konusunda onlara danış. Fakat karar ver­din mi Allah’a güven. Doğrusu Allah güvenenleri sever.” (Âli İmran 3:159)

Ayette geçen “iş” kelimesi, her türlü işi içerirse de, öncelikle “kamu-devlet işi” olduğu yorumu kuvvet kazanıyor. “Onlar” kelimesi, yönetilenler anlamını içerdiği kadar, danışma görevi yapan kişiler veya örgüt anlamını da içerir. “Danış” kelimesinin muhatabı, öncelik­le Hz. Peygamber’dir. Bu emir, Hz. Peygamber’in buna muhtaç olmasından ziyade, ümmetini buna alıştırması hikmetine bağlanmıştır. Hz. Peygamber bu emir gereğin­ce, Bedir savaşına çıkarken ve bu savaşın konaklama ye­rini seçerken ashabının görüşlerini almıştır. Daha pek çok olayda Rasulullah’ın ashabına danıştığını biliyoruz. Karar sonrasında ise, şûra gereğince varılan sonucun uygulan­ması gerektiği ortaya çıkıyor.

Kur’an-ı Kerim’in bu nassının, devlet idaresi ile ilgili İslam düşüncesinin etkin ve temel maddesi olarak görülmesi gerekiyor. Bu nassın etkilerinin uzanarak siyasi hayatımızın ayrıntılarından küçük büyük her şeyi kuşattığını kavramamız zor olmasa gerek. Bu nassın anlamındaki açıklık ve lafzındaki mutlaklık (kayıt ve şartın söz konusu edilmemesi) nedeni ile bunu teville hedefinden saptırmaya çalışmak ve ona kendisinden kastedilmeyen anlamları yüklemek, birtakım çalkantılar doğuracaktır. Nassta geçen “emir/iş, durum, hal” kelimesi, genel bir özellik taşıyan her duruma işaret etmektedir. Şüphesiz İslami hükümetin oluşumu da haliyle nassta söz konusu edilen durumlardan biridir. Bir başka deyişle nass, hükümet otoritesinin üzerinde yükseleceği seçim esasına işaret etmektedir. Buna; “onlar, ortak meselelerini danışma ile karara bağlarlar…” ayetinin, şura ilkesini, siyasi hayatın her görüntüsü için bir temel gibi yerleştirmekle kalmayıp Şura’yı, yönetim biçiminden ayrılmaz bir parça olarak gördüğünü de eklemek gerekiyor. Buna göre İslam devletinde kanun yapma görevinin halkın seçeceği Danışma (Şura) Meclisine verilmesi kaçınılmaz bir durumdur.[5]

 

  1. Ayet

 

Kur’an şûraya, onu imana bağlayacak derece­de önem vermiş ve danışmayı müminlerin özelliklerinden biri olarak belirtmiştir:

“Size verilen herhangi bir şey, sa­dece dünya hayatının bir geçimliğidir. Allah katında olan; inanıp rablerine güvenen, büyük günahlardan ve hayâsız­lıklardan sakınan, öfkelendiklerinde bile bağışlayanlar, rablerinin çağrısına cevap verenler ve namaz kılanlar için daha iyi ve daha süreklidir. Onların işleri, birbirlerine danışarak yürür. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da sarf ederler. Bir haksızlığa uğradıklarında, üstün gelmek için, birbirleriyle yardımlaşırlar.” (Şûra 42:36-39)

Bu ayette de, 1) müminlerin işleri, 2) danışma ile yü­rür kelimeleri anahtar niteliğindedir. Bir önceki ayette geçtiği üzere buradaki “iş” de, öncelikle “kamu-devlet işi” olarak anlaşılır. “Danışma” konusu sadece belirtilmiş, alanı, yöntemi, bağlayıcılığı, örgütlenme gibi konular müminlerin değerlendirmesine bırakılmıştır. Bu gibi konular, ümmetin bilginleri tarafından en uygun biçimde çözüme kavuşturulup uygulamaya konulacaktır.

“Şûra” emri, hem siyasi iktidarı elinde tutanların dikta ve istibdada sapmalarını önleyici, hem de müminlerin doğru bildiklerini söylemelerini özendirici niteliktedir. Şûra ilkesinin uygulanması, ayrıca siyasi sistemin işleyişinde muhalefetin de söz hakkının bulunduğunu, görüş­lerini açıklamakta hiçbir engellemeyle karşılaşamayacağını ortaya koyar. Şûra kararın uygulanmasında çoğunlu­ğun görüşünün benimsenmesi zorunlu değildir. Bu açı­dan, çoğunlukçu (cumhuriyetçi) yöntemle çelişen bir du­rum ortaya çıkabilir. Ama tarihi uygulama, çoğunluğun görüşlerinin daha çok dikkate alınması biçiminde gerçek­leşmiştir.

 

  1. Ayet

Kur’an’daki ile ilgili üçüncü ayet, ana-babanın sütten kesmek istedikleri çocuk hakkında danışa­rak karar vermeleriyle ilgili çok özel aile içi bir konuyu ele alır. (Bakara 2:233)

Şûra konusunu ele alan başka bazı ayetlerin bulundu­ğu da öne sürülmüştür. Bunlar, eşlerin güzelce danışarak anlaşması, (Talâk 65:6) iyiliği emredip kötülükten alıkoyma, (Âli İmran 3:104, 110) ilk insa­nın yaratılışı sırasında Allah’ın meleklerle görüşlerine başvuruyor gibi konuşması (Bakara 2:30) ve Hz. Süleyman’ın Belkıs’ın tahtını getirmek konusunda ordularına ve cemaatine danışması (Neml 27:38) konularını ele alan ayetlerdir.

 

Kur’an’da İstişare Örnekleri

Hz. Musa’nın, peygamber olarak görevlendirildiğinde kardeşi Harun’un kendisine yardımcı yapılması ve işine ortak edilmesi yönündeki duası (Taha 20:29-32.) istişareye işaret eden bir örnek olarak zikredilebilir.[6] Bunun dışında, Müslümanların işlerini istişare ile yürütmelerini isteyen Kur’an’da, özellikle peygamber kıssalarını ihtiva eden ayetlerde istişare örnekleri de yer almaktadır.

Hz. Yusuf kıssasının bu konuda öne çıktığı görülmektedir. Hemen surenin başında, Hz. Yusuf’un gördüğü rüyayı: “… Babacığım! Ben (rüyamda) on bir yıldızla güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm.” (Yusuf 12:4) diyerek babasına anlatması üzerine Hz. Yakup oğluna “Yavrucuğum! Rüyanı sakın kardeşlerine anlatma; sonra sana bir tuzak kurarlar! Çünkü şeytan insana apaçık bir düşmandır.” (Yusuf 12:5) tavsiyesinde bulunmaktadır.

Hz. Yusuf kıssasında yer alan bir diğer istişare örneği, kardeşlerinin Hz. Yusuf’a olan kıskançlıkları neticesinde kendisinden nasıl kurtulacaklarına yönelik aralarında yaptıkları istişaredir: Kur’an olayı şöyle anlatır: “(Kardeşleri) dediler ki: Yusuf’la kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir. Hâlbuki biz kalabalık bir cemaatiz. Şüphesiz ki babamız apaçık bir yanlışlık içindedir. (Aralarında dediler ki:) Yusuf’u öldürün veya onu (uzak) bir yere atın ki babanızın teveccühü yalnız size kalsın! Ondan sonra da (tövbe ederek) salih kimseler olursunuz!  Onlardan biri: Yusuf’u öldürmeyin, eğer mutlaka yapacaksanız onu kuyunun dibine atın da geçen kervanlardan biri onu alsın (götürsün), dedi.” (Yusuf 12:8-10.)

Hz. Yusuf’un kardeşlerinin, kaybolan su kabının kendi eşyaları arasında çıkması üzerine durumu görüşmek üzere aralarında yaptıkları istişare de aynı kıssanın devamında yer alan bir başka örnektir: “…Ondan ümitlerini kesince, (meseleyi) gizli görüşmek üzere ayrılıp (bir kenara) çekildiler. Büyükleri dedi ki:…” şeklinde devam eden ayetlerde Hz. Yusuf’un kardeşlerinin bu önemli meselede nasıl hareket edeceklerine istişare ederek karar verdikleri görülmektedir. (Yusuf 12:80-81)

Kur’an’da yer alan bu örneklerin yanında, Sebe Melikesinin, halkının ileri gelenleri ile istişaresi bu konudaki en somut örneklerdendir. Hz. Süleyman’ın mektubunu alan Sebe Melikesinin bu önemli meseleyi kavminin ileri gelenleri ile istişare etmesi ve görüşlerine başvurduktan sonra aldığı kararı onlarla paylaşması şöyle anlatılır: “Sebe Melikesi (adamlarına) şöyle dedi: Beyler! Bana çok önemli bir mektup gönderilmiş.  Mektup Süleyman’dan gelmekte, rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla başlamaktadır;  ‘Bana üstünlük taslamayın, gelip bana teslim olun’ denilmektedir.  Kraliçe şöyle dedi: “Efendiler! İçinde bulunduğum durum hakkında bana görüşünüzü açıklayın. Sizin görüşünüzü almadan asla bir işe kesin karar vermem.  Şu cevabı verdiler: “Biz güçlüyüz, zorlu savaşçılarız, yine de yetki senindir; artık ne buyuracağını sen düşün.”  Kraliçe şöyle dedi: “Krallar bir ülkeye girdiler mi oranın altını üstüne getirirler ve halkının ulularını aşağılanmış duruma düşürürler. Bunlar da öyle yapacaklardır.  Ben bunlara bir hediye göndereceğim, sonra bakacağım elçiler ne ile dönecekler?” (Neml 27:29-35)

Kur’an’da yer alan başka bir istişare örneği ise Hz. Musa kıssasındadır. Hz. Musa’nın doğruluğunu ispat etmek üzere mucize göstermesini isteyen Firavun’a Hz. Musa mucizelerini gösterir. Bunun üzerine Firavun ve adamları arasında şu konuşma gerçekleşir: “Firavun’un kavminden ileri gelenler dediler ki: “Bu gerçekten çok bilgili bir sihirbazdır. Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor.” Firavun, “Peki ne buyurursunuz?” (dedi.)  Dediler ki: “Onu da kardeşini de beklet; şehirlere toplayıcılar (memurlar) yolla. Bütün bilgili sihirbazları sana getirsinler.” (Araf 7:109-112; Şuara 26:34-37)

Şurâ Üyelerinin Nitelikleri

  1. a) Ehliyet

Arapçada ehl kökünden türetilmiş bir masdar olan ehliyet “yetki, elverişlilik, liyakat, yeterlilik” gibi anlamlara gelmektedir.[7] Denilebilir ki Hz. Peygamber’in önderliğinde teşekkül eden İslâmî cemiyet ve devlet hayatında, manevî değerlerin dışında, renk, dil, kavim gibi maddi ölçülere kıymet verilmemiş, insanlar takva ismi altında toplanan manevî vasıflarıyla derecelendirilmiş, idarî makamlara tayinlerde ise, ehliyetten başka ölçülere tevessül edilmemiştir.[8] O açıdan “İslâm Nizamı ehliyete çok önem vererek, her çeşit sınıf, zümre ve şahıs tahakkümünü kaldırmıştır.[9]

Bir işin başına getirilebilecek kimsede aranan temel şart, o kişinin kendisine verilen işi mükemmel bir şekilde yapabilecek kapasitede olmasıdır. Bazı yerlerde nesep unsuru, vazifenin ifasını kolaylaştıran amillerden birisi olarak sayılabilirse de, bunu mutlak şart saymak ve umumileştirmek doğru değildir. İnsanın kendi iradesi dışında bir vakıa olan nesep düşüncesini aşabilmiş toplumlarda idarî tasarruflar şahsi ehliyete göre düzenlenmiştir.[10] O açıdan nesep unsurundan ziyade kişinin yetenekleri, kabiliyetleri ve maharetleri herhangi bir işe layık olup olmadığını gösterecektir. Aslolan kişinin o işi koparabilecek bir yetkinlikte olmasıdır.

 

  1. b) Bilgi

Kur’ân, bilgi sahiplerini över ve onlara danışılmasını tavsiye ederek müçtehitleri metheder. “O halde istişare ehli olanlar ilim sahibi, isabetli görüşü olan, toplumun problemlerini bilen, ammenin görüşünü temsil kabiliyetine sahip, istişare edilecek konuda mütehassıs olanlardır.”[11]

Şurâ üyelerinin ilim sahibi olması genel manasıyladır. Burada kastedilen toplumun sorunlarını çözmek için gerekli dinî, siyasî ve diğer ilimleri bilmektir. Her üyenin bütün ilimleri bilmesi anlamında değil, belirli bir ilmi seviyeye sahip olması anlamındadır.

 

  1. c) Temsil

Dikkat edilecek olursa siyasette (yönetimde) hal ve akd ehli, sadece şer’î hükümleri kaynaklarından çıkartmayı üstlenmiş olan müçtehitlerden ibaret olmayıp, toplumun belirgin özellikleri bulunan başka kesimlerini de kapsamına alır.[12] Yani o mesleğinin erbabı olmak durumundadır.

 

Mesela Kur’ân’da Hz. Musa’nın İsrailoğulları ile olan münasebetinde onların kendilerine bir hükümdar tayin etmelerini ondan istediğinden bahsedilir. Hz. Musa’nın böyle bir hükümdarı tayini üzerine onların bu hükümdarı kabul etmediklerini görürüz. Onlar kendilerinin mal-mülk sahibi olduklarını, hükümdarlığı hak edenin kendileri olduğu söyleyerek Tâlut’a karşı çıkmışlardı. Hz. Musa da bu kimseyi Allah’ın seçtiğini, bilgice ve vücutça (cesaret ve kuvvet) verdiğini belirterek[13] bu işe layık olanın Tâlut olduğunu ifade etmişti. Hamidullah bir işe layık olmada o makamı temsil edebilecek kişinin kapasiteli olmasını şu şekilde izah eder: “Bir kral-kumandan da lüzumlu olan ne zenginlik ve ne de züht ve takvadır: Böyle bir vazife için aranacak olan kutsal olmayan “ilim” ve aynı zamanda “fizikî kabiliyetler”, “askerî ve diplomatik maharet”tir. Bu ayetlerde bir kralın tercihi için asil bir soya mensup olmaktan da bahsedilmiyor. Peygamber oradaydı, o dînî ilme sahip olmasına rağmen krallık için başka bir şey lüzumludur.”[14] Demek ki her insan ayrı bir yetenekte yaratılmıştır. Devlet başkanlığı için uygun olan kumandanlık için uygun olmayabilir. Ticari ilişkilerde mahareti olan bir kimsenin tıp alanında bir yetkinliği; keza hukuk alanında o işi en iyi temsil eden bir insanın çiftçilikte bir kabiliyeti olmayabilir. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Üzerinde düşünülmesi gereken her işi uygun ve layık olana, yani o işi en iyi temsil edecek kişiye görev verilmesidir.

 

Şûra ve Otoriterizm

Otoriterizm bir kişiye serbest hükmetme yetkisi verilmesi halinde kök salar ve büyür. İktidardaki tek kişi yasaklar, emreder. Bu kişinin otoritesini kontrol edecek, ona itiraz edebilecek bir kurum ya da kişi olmadığı vakit; bu kişi tavsiye istediğinde “siz en iyisini bilirsiniz, siz ne derseniz o!” cümlesini duyar. Bundan başkasını duymayanın bir despottan başka neye dönüşmesi beklenir? Bu despot zihniyetin ürünlerini görmek için Kur’an’da anlatılan Firavun’un hikâyesi iyi bir örnektir.

Mümin suresi 29. ayette: “Firavun ben size sadece kendi görüşümü söylüyorum, ben sizi doğru yoldan başka bir yola yönlendirmem” diyor. Burada Firavun’un kendi bakış açısına sorgusuz sualsiz güvenini görüyoruz. Karşı çıkılamaz, aksi iddia edilemez, muhalif olunamaz bir hakikat içerisinde olduğunu kesin bir dille ifade ediyor.

Zuhruf suresi 54. ayette “Firavun bu tür sözlerle kavmini etki altına alıp akıllarını çeldi. Onlar da yoldan çıkmaya namzet insan oldukları için ona uydular.” cümlesi sorumluluğun iki boyutlu olduğunu göstermektedir. Yani Firavun kavmini aldattığında, onların boyun eğmemesi, ona itaat etmemesi gerekiyordu. Kavmi bu şekilde davransaydı, Firavun kibirli ve kendini beğenmiş şekilde iktidarını kötüye kullanamayacak, despot tavrından vazgeçmek zorunda kalacaktı. Bu noktada halkın üzerine düşen görev de son derece önem arz etmektedir ki bu görev ne koşulda olursa olsun yapılan zulmü dile getirecek, zulme boyun eğmeyecektir. “Bu nedenle bir yönetici yönettiklerinin doğruluğundan veya yozlaşmasından sorumlu olduğu gibi, yönetilenler de yöneticilerin doğruluğundan ve yozlaşmasından sorumludur.” Bu sebeple toplumun hiçbir üyesi bağımsız, tek taraflı kararlar alma ve kendi fikrini dayatma yetkisine sahip değildir.

 

Şura ve Demokrasi

“Halkın kendisini bizzat idare etmesi” olarak tarif edilen demokrasinin temelinde, bilindiği üzere vatandaşların eşitliği ve bunun neticesi olarak, vazifeye talip olma hürriyeti yatmaktadır. Günümüz demokrasilerinde her ne kadar inanç ve din farklılıklarının bu hürriyete engel olamayacağı yazılıp söyleniyor ise de, Batı demokrasilerinde, bildiğimiz kadarıyla bunun fiili misaline şimdiye kadar rastlanabilmiş ve mesela bir Müslüman’ın başkan olmasına rıza gösterilebilmiş değildir. Osmanlı’nın bilhassa son devirlerinde, hükümet listelerinde görülen gayr-ı müslim paşa efendilerin bir tek örneğini, mesela Hıristiyan dünyada bulabiliyor değiliz.[15]

 

Şûra ile ilgili özellikle son yüzyılda tartışılan mevzulardan biri de demokrasi ile bağdaşıp bağdaşmadığıdır. Bu konuda üç temel fikir vardır: İslâm’ın demokrasi ile bağdaşmadığı tezi, İslâm’ın demokrasi ile bağdaştığı tezi, İslâm’ın demokrasiyi gerektirdiği tezi.

 

“İslâm’ın demokrasi ile bağdaşmadığını” savunanların görüşü temel olarak demokrasiyi temsil eden sömürgeci Batı ülkelerinin İslâm coğrafyasındaki haksız ve ahlaksız uygulamaları ve tahribatları gibi politik ve sosyal sebeplere dayanmaktadır. Kavramın Batı’dan gelmiş olması, helal-haram ve Rabbani ölçülerden yoksun olması demokrasinin İslâmi bir rejim olmadığı görüşünü savunmalarına sebep olmuştur. Seyyid Kutup ve Mevdudi de bu görüştendir.[16]

 

“İslâm’ın demokrasi ile bağdaştığı” tezini savunanlar bu görüşlerini kanıtlamak için İslâm siyaset düşüncesinde etkili olmuş icmâ, biat ve şûra gibi ortak kavramlara başvurmuşlardır. Bunlar şûranın yönetimin danışma ile olmasını gerektirdiği, icmânın düşünce ve uygulama üzerinde ulemanın ve toplumun genelinin ittifakı olduğu, biatin de yöneticiyi onaylayıp onaylamama konusunda toplumun konsensüsü anlamına geldiği ve bu üç ilkenin aynı zamanda İslâm’ın ve demokratik bir toplumun göstergesi olduğunu savunurlar.[17]

 

İslâm ile demokrasi arasındaki farklılıklar ise şunlardır:

  1. İslâm’da sabit öğretiler vardır. Bu hükümler Allah’ındır, dokunulamaz. Demokraside ise tüm öğretiler ve kurallar toplumun/insanların ürünü olup profandır. Yani dini olmayan yapılardır. Bireyler burada toplumun üstün iradesine boyun eğerek ona itaat ederler.
  2. İslâm Allah’ın sonsuz bilgisinin eseridir. İlahi kaynaklıdır ve dindir. Sadece yönetime ilişkin bir sistem değildir. Demokrasi Atina Site Devleti’ne dayanan beşeri ve yönetime ilişkin bir sistemdir.[18] Elbette demokrasinin İslâm ile bağdaşan birçok yönü olmakla birlikte bu sistem kitle iletişim ve iletişim araçlarıyla halkı manipüle etmesi ve karar mercilerini çıkar vaadi ile yönlendirmesine karşı etkili bir şekilde karşı koyamamaktadır. Sistem kolayca bir temsil ve oy verme mistifikasyonuna dönüşmektedir.[19] Ayrıca bu tür sistemlerde uyuşturucudan eşcinselliğe, fuhuş ve kürtajdan ensest ilişkilere, faizden alkole, erotizmden ahlaksızlığın her türlüsüne kadar kötülükler savunulmakta veya yasallaşmaktadır.

 

Özetle: Şura Müslümanların ilk terk ettikleri Kur’anî bir mevzi idi. Tarihsel süreç içerisinde uygulama farklılıkları görülmüş ise de, kanaatimizce şûra Peygambere ve ümmetine farz kılınmıştır. Bu farziyet aynı zamanda iktidar için en büyük meşruiyet zemini sağlamaktadır. Şûra, toplumsal sorunların istişare ile çözülmesine yönelik ilkesel bir emir olup şûranın usulü konusunda tek bir yöntemin bulunduğunu söylemek şûra kurumunun amacına aykırı olacaktır. Dolayısıyla her toplumun kendi ihtiyaçları ve gelenekleri çerçevesinde, sorunun taraflarını da kapsayacak şekilde istişare meclislerinin oluşturulması şûra kurumunun ruhu gereğidir. Tüm devlet modellerinde istişarenin kurumsallaştırılması iktidarın meşruiyeti açısından da zorunludur.

 

Demokrasi ile İslam’ın, felsefi/vahy temelleri bağlamında birbirleriyle uyuşmaları mümkün değil. Demokrasinin ontolojik kabulleriyle İslam’ın ontolojik kabulleri farklıdır. Demokrasinin bir ideoloji, bir hayat tarzı içeren aynı zamanda da ön gördüğü ideolojiyi ve hayat tarzını benimseyenler için bir yönetme yönetilme tarzı olduğunu unutmamamız gerekiyor. Demokrat olmak ya da demokratik bir tahayyül “akılcılığı” esas alır. Müslümanlar demokrat olurken hangi “aklı ”kendilerine esas almayı düşünüyorlar: Bu “aklın” kendilerine ait olmadığını bilmeleri gerekiyor.

Ama İslam’ın temel ilke olarak vazettiği “Şura” prensibine neden işlerlik kazandırılamadığını sorgulayabiliriz. Eğer Müslüman dünyanın devlet yapılarında “Şura” prensibine işlerlik kazandırılabilseydi, belki de bugün hukukun üstünlüğüne dayalı İslam devleti örneklerini tartışıyor olacaktık, yani elimizde somut veriler olacaktı. Zira adil yönetimler kurabilmek için dinin temel ilkeleri son derece müsaitti ve hiçbir engel de yoktu, bu konuda Kur’an’ın emri de son derece açık: “Allah size, mutlaka emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder…” (Nisâ 3:58)

Maalesef İslam uleması tarihsel süreç içinde, adil yönetim konusunda gerekli hassasiyeti göstermemiş, dolayısıyla görevini yapmamıştır. Kuşkusuz saltanat yönetimlerinde ulemanın, İslam’ın temel ilkelerini özgürce dile getirmeleri çok kolay değildi. Ama kabul etmek gerekiyor ki “Müslüman dünya neden adil bir yönetim modeli ortaya koyamamıştır?” sorusu gündeme geldiğinde, İslam ulemasının bu konuda ciddi sorumluluğunun bulunduğunu da kaydetmek gerekiyor.