KUR’AN’DAN KOPUŞUN TARİHSEL SÜRECİ

Haydar ÖZTÜRK

1.Yönetim Şeklinde Kur’an’dan Kopuş (632)

İslam tarihinde İslam ümmetinin belini büken önemli iki bozulma olmuştur. Biri. Hz. Osman zamanında başlayan ve günümüze kadar devam eden siyasal bozulma yahut yönetim bozukluğudur. Diğeri de Müslümanları İslam’ın bütününden uzaklaştıran ve beyinlerini dumura uğratan tasavvuf kültürünün meydana getirdiği bozulmadır. Bu iki bozukluktan kurtulmadıkça ümmetin belini doğrultması imkansızdır.[1]

Kur’an’dan kopuşun tarihsel süreci Hz. Ebubekir’in Sakife’de[2] halife seçilirken ortaya atıldığı iddia edilen, sonra kavramsallaştırılan “Hilafetin Kureyşiliği”[3] meselesiyle başlamıştır. Oysa Kur’an yönetimde şurayı öngörmüştür:

“Rablerine icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar, işleri kendi aralarında şura ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenler, (Şura 42:38).”

Dört halife kabile, kültür ve nüfuz etkilerini kullanarak yönetim biçimleri belirlemişlerdir. Dört halifenin de Kureyş’ten olmaları da dikkat çekicidir. Belki de dört halife döneminde çıkan toplumsal ve siyasal olayların temelinde “Hilafetin Kureyşiliği” meselesi vardır. Daha sonra ümmet tarafından dört halifenin uygulamaları yüzde yüz Kur’ani bir yönetim şekliymiş gibi kutsallaştırıldı. Elbette halifelerin İslam’a çok büyük hizmetleri vardır. Onları yadsımıyor ve saygınlıklarını eleştirmiyoruz.

Bu meseleyi Hüseyin ATAY son kitabında[4] Cemal Benna ve Abdullaziz Duri’ye göndermeler yaparak ele almıştır.

Asırlar sonra bu meseleye niçin değindiğimizin sebebi şudur: Geçmişimizdeki olumsuz hadiselerin günümüzü de olumsuz etkilediği, dolayısıyla geçmişimizdeki sorunları çözmenin günümüz problemlerinin de çözümü olacağı fikrinden hareket etmemiz düşüncesindendir.

Yönetim ilkesi olarak şura’nın terk edilmesi asırları ve kitleri ve inançları etkileyecek sonuçlar doğurmuştur Sabri HİZMETLİ’nin makalesinden özetlemeye çalışalım:[5]

1.Kureyş aristokrasisi, kabilecilik törelerinden ve Ensar’ın içyapısından kaynaklanan zaafı kullanarak siyasi iktidarı ele geçirdi, uzun yüzyıllar boyunca ve çeşitli hanedanlıklar aracılığı ile iktidarını sürdürdü.

  1. Hz. Ebubekir’in kendinden sonra yerine Hz. Ömer’i halife tayin etmesi, Hz. Ömer’in de halife seçimi işini, tamamen Kureyş kabilesine mensup kişilerden ibaret olan altı kişilik komiteye bırakması, Kureyş aristokrat ve bürokratlarının yönetim erkini kendi dışındaki Müslüman topluluklara bırakmak istemediği inancını doğurdu. Bu durum da Hz. Osman zamanında patlak veren isyanlara, Arap kabilelerinin “Hariciler” diye yeni bir siyasi, sosyal ve dini oluşum meydana getirmelerine; Kureyş’e karşı bir muhalefet cephesi teşkil etmelerine, hatta savaşarak da olsa siyasi iktidarı ele geçirme mücadelesi vermelerine sebep oldu.
  2. Hilafet bir idare şeklidir; doğrudan millet iradesine ve hakimiyetine dayanır; kutsal bir kurum değildir, zamanın gereklerine göre yapılanır.

4.Siyasi iktidar mücadeleleri Müslüman ümmetin birlik ve bütünlüğünü parçalayan en büyük faktör oldu. Teokratik, demokratik yaklaşımlar paralelinde, seçimciler, nasscılar, birleştiriciler vs. şeklinde gruplara ayrıldılar; Şia, Havaric ve Ehl-i Sünnet gibi siyasi-dini topluluklar meydana getirdiler.

  1. Farklı siyasi anlayışlar ve hizipleşmeler veya hilafet-imamet telakkileri Müslüman toplum arasında itikadi mezheplerin doğmasına sebep oldu.
  2. Birçok dini kavramların tanımına, büyük günah ve kader gibi meselelerin açıklamalarına siyasi ve ideolojik yaklaşımlar önemli etkide bulundu. Çünkü siyasi kanaatler ve farklılıklar inanç ve amel alanlarına taşındı. Başlangıçta tamamen siyasi nitelik taşıyan konular ve farklılıklar zamanla fikri ve dini görünümler kazandı. İslam akaidini ilgilendiren hususlar arasında değerlendirildi. Hariciler ve Şiilerin birçok dini anlayışı bu cümledendir. Ehl-i Sünnet, Şia, Havaric kavramlarını ve topluluklarını tanımlayan temel etken siyasettir, siyasi telakkidir.
  3. Hz. Muhammed’in ölümünden sonra, sahabeler arasında siyasi ihtilaflar ve kanlı olaylarla sonuçlanan iktidar mücadelesinin varlığı, İslam siyasi nizamının dine dayanmadığını, sahabelerin de masum kimseler olmadıklarını gösterir. Gerçekte İslam, yönetim biçimini ne adlandırmış ne de şekillendirmiştir; fakat devletin temel ilkelerinin neler olduğunu açıklamış; adalet, meşveret, emanet, ehliyet gibi hususları siyasi nizamın esasları olarak ortaya koymuştur.

 

 

2.İmân’ın Esaslarına Kaderin Eklenmesiyle Kuran’dan Kopuş (662)

Kader probleminin siyasallaşma sürecinin Emevilerle başladığını söyleyebiliriz. Onlar “Allah’ın kaderi”ni istismar ederek iktidarlarına meşrûiyet sağlamaya çalışmışlardır. Yukarıda örnek olarak zikrettiğimiz bazı olaylar, bizim bu düşüncemizi doğrular niteliktedir. Bu dönemde adaleti, hakkı, hukuku gözeten halifelerin yerini yaptıkları kötülüklere kaderi delil getiren hükümdarlar almış ve insanların çoğu da buna itaat etmek zorunda bırakılmıştır. Kendilerine itaat etmeyen insanlar ise, toplumda huzursuzluk yaratan bozguncular olarak takdim edilmiştir. Bu bozguncular yönetim tarafından en ağır cezaya çarptırılmışlar ve bu ceza da Kur’an-ı Kerim’e dayanılarak tesbit edilmiştir. Emevilerin bozgunculara karşı kullandığı âyet şudur: “Allah ve elçisiyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk yapmaya çalışanların cezası; ya öldürülmeleri, ya asılmaları, ya ellerinin, ayaklarının kesilmesi veya bulundukları yerden sürülmeleridir. Bu, onların dünyada çekecekleri rezilliktir. Ahirette ise onlara büyük bir azap vardır”. (Maide 5:33) Nitekim Emevi halifesi Hişâm’ın muhalif Ğaylân’ı elleri ve ayaklarının kesilmesi suretiyle öldürmesi,[6] Ömer b. Abdülaziz’in de yaptıklarından tevbe etmeyen bozguncuların sürülmesini emretme[7] bu durumu belgelemektedir. Emeviler zamanında dînî terimlere de siyâsî anlamlar yüklenmiştir. Örneğin, müşrik, mülhid, kâfir, münâfık vb. kelimeler, rejim düşmanları için kullanılır olmuş, buna göre cezalar tatbik edilmeye başlanmıştır.[8] Ayrıca, halkın devlete itaatini sağlamak için, konunun dînî açıdan tasdiki ihmal edilmemiştir. Emevi Devletinin kurucusu Muaviye hakkında, onun uhrevi ve dünyevi hayatını garanti altına alan birtakım haberler, Hz. Peygamber’e dayandırılarak rivayet edilmiştir. Bu tür haberler, genelde Muaviye’yi övücü niteliktedir; onun cennetlik olduğu, Hz. Peygamber’in kendisine hayır duası vb. gibi. Ancak bunun tam zıddı, Muaviye’nin cehennemlik olduğu, onun Müslüman olarak ölmeyeceği gibi haberlerin de var olması, bu tür rivâyetlerin siyâsî kaygılardan dolayı ortaya atıldığı izlenimini vermektedir.[9] Emevilerin kader meselesini siyâsî boyuta taşıması, toplumdaki memnuniyetsizliği daha da artırmış, kendilerine yönelik siyâsî veya fikrî tepkiler, 91 yıllık iktidarları boyunca devam etmiştir. Ancak şunu da ifade etmek gerekir ki, kader konusunun istismarı, sadece Emevilere ait bir problem değildir. Günümüzde de gözü Hakka kapalı olan herkes, kendilerini temize çıkarmak için kadere sığınmaktadır. Kader kavramı, bir yandan zalimin zulmünün sebebi olurken, diğer yandan mazlumun acizliğinin gerekçesi olmaktadır. Bu gerekçeye sığınan insan, eli-kolu bağlı bir vaziyette hiçbir şey yapmadan oturmanın normal olduğunu düşünmektedir. Oysa insan, kendisinin teklife muhâtap olduğunu, dolayısıyla yaptığı bütün davranışlardan sorumlu olduğunu bilerek hareket etmek durumundadır.

Emevi saltanatı Hicri 40. yılda Muaviye tarafından, “cemaat yılında”, Medine mescidinde elinde kılıcıyla “Bu iş kaza ve kader iledir” diyerek ilan edildi. 91 küsur yıllık Emevi dönemi boyunca kader resmi doktrin haline getirildi ve siyasal mana yüklenerek “Bizim ümmetin başında olmamız Allah’ın kaza ve kaderi iledir.” argümanı geliştirildi. Buna itiraz eden ilk yüzyıl aydınlanmacılarından Amr el Maksus, Mabed el-Cuhenî ve Ca’d bin Dirhem gibi birçok sima “kaderi inkar ettiği” gerekçesiyle ağır işkenceler altında şehit edildi. Üstelik saray ulemasınca “Rafızî, Kaderiyye” diye yaftalandılar.

‘Kader’; ölçü, ilke, kural, düzen, takdir, ahenk demektir. Kur’an kader kelimesini hep bu anlamda kullanır. Kur’an’da 11 yerde geçmektedir.

Allah, her şeyi belli bir ölçü içinde indirmektedir. (Hicr 15:21) Gökten su ölçüyle iner (Müminûn 23:18; Zühruf43:11); inen suyun yeryüzünde vadilerde dolaşması bile ölçüyledir. (Ra’d13:17) Topraktan pınarlar fışkırması, fışkıran suların birleşmeleri yine belli bir ölçüye göredir. (Kamer 54:12)

Kader kökünden gelen ve ölçüye bağlamak anlamında olan ‘takdîr’ sözcüğü de tabiat kanunları, değişmez ölçüler anlamında kullanılmıştır. Bu kullanıma göre, Ay ve Güneş’in belirlenmiş ölçülere göre seyretmeleri, her türlü iş ve oluşun, her türlü yaratılış ve yaratışın seyri Allah’ın bir takdiri yani ölçülendirmesidir. (En’am 6:95; Furkan 25: 2; Yâsîn 36:38; Fussılet 41:12)

Tüm bu ölçüye bağlılıklar, kader kelimesi veya türevleri kullanılarak ifade edilmiştir. Ve bu ifadelerle önümüze konan kader kavramının temel amacı, insanın fiillerinin belirlenmiş olduğunu değil, varlık ve oluşta rastlantının bulunmadığını her şeyin bir ölçü üzere olduğunu göstermektedir.

Akait kitaplarındaki kader anlayışının Kur’an’daki kader kavramıyla bir ilgisi yoktur. O kitaplar yoluyla asırlardır taşınan ve bizlere öğretilen kader, sürüleşmiş bir toplum yaratmak isteyen saltanat odaklarının kitleyi uyuşturmak için oluşturdukları Kur’an dışı bir anlayıştır.

Bu anlayışla Müslüman kitlelerin getirilmek istendiği yerin ne olduğunu, İslam’ın temel kabulleri gibi benimsettirilen ‘ilkeler’den seçtiğimiz şu birkaç örnek çok iyi göstermektedir:

  1. Dünya, Müslümanın cehennemi, kâfirin cennetidir.
  2. Her insanın cennetlik veya cehennemlik olacağı, varlıklar âlemi yaratılmadan çok önce belirlenmiştir.
  3. Devlet başkanı, ahlaksızlık da zulüm de işlese azledilemez.
  4. Sapık ve zalim bir imamın peşine de olsa namazı cemaatle kılın.

İnanç esaslarının içine sokulan bu Kur’an dışı hezeyanların tümü Emevi yalanıdır. Kur’an’dan hiçbir dayanakları yoktur. Kur’an bunların tümünün tersini söylemektedir.

Kur’an’da, bu şekliyle bir kader kavramı olmadığı gibi, ‘kadere iman’ diye bir tâbir de yoktur. Bu tâbiri de, Peygamberimizden yıllar sonra, Emevi idaresi din kitaplarına sokturmuştur.

Kur’an’da iman edilmesi gereken hususların sayıldığı iki ayet geçer bunlarda kadere iman zikredilmez:

Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz iyilik değildir. Ama iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman eden; mala olan sevgisine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) veren; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve ahitleştiklerinde ahitlerine vefa gösterenler ile zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler (in tutum ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve müttaki olanlar da bunlardır. (Bakara 2:177).

Ey iman edenler, Allah’a, elçisine, elçisine indirdiği kitaba ve bundan önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, elçilerini ve ahiret gününü inkar ederse, şüphesiz uzak bir sapıklıkla sapıtmıştır. (Nisa 4:136)

Kader inancının Kur’an’da olmadığını Prof. Dr. Hüseyin Atay 1960 yılında yayınladığı ‘Kur’an’da İman Esasları’ adlı doktora teziyle ortaya koymuştur. Bu tez, Türk- İslam ilahiyat tarihinde ilk kez ortaya atılan bir tezdi. Prof. Atay bu tezi yüzünden, Ehlisünnet akîdesini bozmakla suçlandı. Tıpkı İmamı Âzam’ın da suçlandığı gibi…

Ünlü Matürîdî kelamcısı Ebu’l-Muîn en-Nesefî (ölm.508/1115), Tabsıratü’l-Edille adlı eserinde, kader konusunda Hüseyin Atay’dan 850 yıl önce söylediğinin aynısını söylüyor:

“İman esaslarına gelince bunlar 5 tanedir: 1. Allah’a, 2. Meleklere, 3. Kitaplara, 4. Peygamberlere, 5. Ahirete iman. Aynen bunun gibi ibadetler de 5’e ayrılır…” (Nesefî’nin Tabsıra’sından naklen Atay; Kur’an’da İman Esasları, 146)

3.Tasavvufun Onaylanmasıyla Kur’an’dan Kopuş (857-1111)

Tasavvufun tarihî seyri kabaca üç dönemde ele alınır: Zühd Dönemi. Resûlüllah (as)’dan itibaren ilk 150 yılı içine alır. Miladi 9-12. Asırlar Tasavvuf Dönemidir. Öteki İslam ilimleri gibi tasavvuf da bu devirlerde sistemleşti, temel kitapları yazıldı. Bu üç asırda küçük gruplar halinde kendini gösteren sufi ve dervişlerin sayısı ve yaygınlığı artınca 12. Yüzyıldan itibaren kurumlaşma gerçekleşmiş ve Tarikatlar Dönemi başlamıştır.

Gazzali İslam arazisinde gecekondu olarak boy gösteren tasavvufa/tarikata imar izni vererek varlıklarını meşrulaştırmıştır.

Tasavvuf alanında eser veren pek çok kişi vardır. Ölüm tarihleri verdiğimiz en önemlileri şunlardır: Haris el-Muhasibi (857), Cüneydi Bağdadi (909), Hallacı Mansur (921), Tirmizi (932), Kuşeyri (1072), Gazzali (1111).

“Tasavvuf, Arapların hegemonya döneminde/Abbasiler döneminde teşekkül ettiği halde; Türklerin hegemonya döneminde/Selçuklu-Osmanlı döneminde kurumlaşmıştır.” (İlhami Güler). Tasavvuf’un, Türklerin seciyesine uygunluğundan dolayı, onların dini-politik akıllarını ciddi düzeyde etkilediğini, Gazzali’nin tasavvufu meşrulaştırma çabalarından sonra Sünniliğe eklemlenen ve o tarihten itibaren de “Şeriat” karşısında ve dinin içinde, daha doğrusu dinin üstünde “paralel” bir din muamelesi gören bu yapının bazı zaaflarını ortaya koymak gerektiğini ifade ediyor.

Hüseyin ATAY, Cemal BENNA’nın tespitine göre üç neden sofuluğun doğmasını oluşturduğunu söylemektedir:

Birincisi, yöneticilerin çok bencil, istibdatçı olmaları, toplumun nefes almasına dek bütün nesnelere ve zenginlere hakim olmaları, ikincisi halkın arazi işçisi olması ve efendilere hizmetçilik yapması, üçüncü olarak mukallit fıkıhçıkların güveni sağlama işinde yöneticilerle birlikte çalışması sofuluğun özelliği olan züht ve dünya işlerinden uzak kalmasına neden olmuştur.[10]

Tasavvuf, din anlayışını Kur’ani çizgiden koparıp birçok tahrifatta bulunmuştur. Bunları şöyle sıralayabiliriz: Allah inancı, peygamber inancı, din inancı, Kur’an inancı.[11]

Allah inancı: Vahdet-i vücut, vahdet-i şühud, fenâ fi’ş-şeyh, fenâ fillâh anlayışıyla tevhide tümüyle ters Allah inancını savunmak, tasavvuf büyüklerini ve Peygamberimizi Allah’ın nice özelliklerine sahip kabul ederek tanrılaştırmak, Allah tecelli ediyor diyerek Allah’ın gözüktüğünü iddia etmek, aşk kavramını Allah için kullanarak kirletilmiş ve beşerî ilişkileri çağrıştıran “İlâhî aşk” söylemiyle Allah’ın şânına yakışmayacak şekilde tevhidden sapmak, kadın şeklinde veya başka şekilde onun kendilerine tecelli ettiğini iddia etmek.

Hulûl: Bir şeyin diğer bir şeye girmesi demektir. Tasavvufta; Allah’ın bazı eşyaya veya kişilere girmesi inancı. Bu inançta olan mutasavvıflara hulûl ehli adı verilir.[12] Hulûl; (hâşâ!) Allah Teâlâ’nın, yaratıkla birleşip bütünleşebileceğine, yani Allah’ın varlığının beşerî varlığa girdiğine ilişkin inançtır. Hulûl inancını benimseyip yaygınlaştıran Hallâc-ı Mansur, ayrıca dinlerin birliğini de kabul etmektedir.

Peygamber İnancı: Tasavvufta; İbn Arabî, Son peygamber Hz. Muhammed’in getirdiği şeriat çerçevesinde evliyanın keşf ve ilham yoluyla Allah’tan aldıkları irfana ve bilgilere umumi ve mutlak nübüvvet adını vermektedir[13] Hadis rivayetini ilmî yöntemlerle değil de rüyada, keşifte Peygamber’den kendilerinin rivayet ettiğini iddia etmek; kendi tezleri için gerektiğinde hadis uydurmaktan çekinmemek, nûr-ı Muhammedî diye uydurma bir terim icat ederek Peygamberimizi yarı tanrı seviyesine çıkarmak; aynı zamanda tam tersine bir anlayışla peygamberleri evliya seviyesine düşürmek…

Din İnancı: Tasavvufta; dinlerin birliği (vahdet-i edyân). Bütün renklerin aslı renksizlik olduğu gibi, bütün dinlerin aslı da bir ve aynıdır. Bu anlayışa “bî-reng”, yani renksiz(lik) denir. Bu da bütün insanların “elest bezmi”nde kendilerinin kul, Allah’ın Rab olmasını kabul etmelerinden ibaret olan tek ve bir dindir. Belli bir mertebeye ulaşan mutasavvıf, bütün din mensuplarına aynı gözle bakar. Çünkü hepsinin aslı birdir. Bütün dinler ve mezheplerde esas olan söz konusu dinin renkleridir. Hallâc’a göre insanlar, kendilerinin tercih ettikleri din üzere değil; kendileri için tercih edilen din üzere bulunurlar. İbn Arabî’ye göre Allah, kendisinden başkasına ibadet edilmemesine ferman buyurduğundan, esasen O’ndan başkasına ibadet etmek mümkün değildir, başka şeylere ibadet edenler farkında olmadan Ona ibadet ederler. O yüzden put da birdir, Allah da.[14]

Kur’an İnancı: Dört kitabı, tümüyle olumlayarak muharref kitaplarla Kur’an arasında her yönüyle birlik olduğunu kabul etmek, Kur’an meali okunacağına Mektubat gibi mutasavvıfların kitaplarının okunmasını tavsiye etmek; Kur’an’ın mealini ve tefsirini okumayı müridlere ve çevrelerine yasaklamak, kendi meal ve tefsirleri varsa, ancak ona müsaade etmek…

Kur’an’ın şirk sebebi saydığı ataları, örf ve âdeti kutsayıp geleneksel mirası, Kur’an’a ve İlâhî ölçülere ters olduğu halde ölçü kabul etmek; meselâ Kur’an’a ters nice görüşleri ve şatahat cinsinden sözleri olduğu halde eski tarikat büyüklerinin yolunu takip etmeyi gerekli görmek…

Kur’an ayetlerinin zâhirî anlamlarıyla bağlantısız farklı bâtınî anlamları olduğunu iddia etmek, nice ayetleri anlam yönüyle hiç alâkası olmadığı halde tasavvufun uydurma kavramlarına delil gibi sunmak…

Küfür ehli İslam’dan intikamını tasavvufla almıştır (Ercüment Özkan).  Tasavvuf adı altında birçok şeyin İslam’ın asli kaynağına bulaştığı tespitini yaptıktan sonra, bu intikam felsefesinin altını şöyle doldurur: Kurdun kuzu postuna bürünmesi gibi, tasavvuf da şirk olan anlayışını İslam postuna bürüyerek halka sunmuştur. Tasavvufun tevhid anlayışına verdiği zararı başka hiçbir küfür, hiçbir batıl verememiştir. İslâm’a savaş meydanında karşılık veremeyenler, onu bu şekilde içerden çürütüp yıkma yolunu seçmişlerdir. Bu bağlamda Dr. Hamdi Kalyoncu’nun; “Anadolu insanının inanç denizinde şirkten yana ne pislik varsa hemen hemen tamamı bu ırmaktan gelir.” şeklindeki teşhisi de merhumun ne kadar isabet ettiğini gösterir.

İbn Arabî (1165-1240) Endülüs Hıristiyanlığından ve felsefesinden bir şeyler alır.  Sonra Kuzey Afrika kavimlerinin paganik özelliklerinden, Mısır dinindeki sihir, büyü, harf ve sayıların tılsımları, Anadolu ve İran Şamanizmi, Zerdüşlüğü ve Maniheizminden, Suriye’nin İsmaililiğinden de çok şeyleri alır. Sonra oluşturduğu tasavvuf düşüncesine Yahudiliğin batınî yorum sosunu ekleyerek bir inanç ve yaşantı sistemi/din oluşturmuştur.

“Mistik dini akımlar olan Hinduizm, Maniheizm, Hermescilik, Yeni Platonculuk ve bunun İlahi dinlerdeki tezahürleri olan Yahudilikteki “Kabbalizm”, Hristiyanlıktaki “Ruhbanlık/Manastır Hayatı” ve İslam’daki “Tasavvuf”, dinin hem Tanrı(aşk-kader) hem de Ahiret (zühd) ile insanın kendine ve dünyaya yabancılaşmasının teolojik versiyonlarıdır; pasif nihilizmlerdir.” Şu hâlde Hz Peygamberin vefatından çok sonralara rastlayan tasavvufun etkilenme alanı eski İran ve Hint dinleriyle, Hıristiyan mistizmine dayanır. Orta Asya başta olmak üzere fütuhatlar neticesinde Müslüman olan unsurlar, eski kültürlerine ait inançlarını, adetlerini, yaşam biçimlerini ve bu dinlere ait kurum ve kavramları tamamen terk etmek yerine İslam döneminde “İslamileştirme” yolunu benimsemişlerdir. Bu yeni bir form için tasavvuf bulunmaz bir imkân olmuştur.

Günümüzde tarikatlar, din üzerinden din ticareti yapan, kazandıkları ile dünyaya yatırım yapan, “yanmaz kefen” üreten ekonomi ağırlıklı şirketler gibidirler.  Siyasi manevraları önemseyen ve siyasetin göbeğinde yer almaya özen gösteren seküler oluşumlardır.  Âhiretteki akıbeti hakkında sürekli korkutulan ve kendini ağır bir tehdit altında hisseden insanların sığınağı haline gelen tarikatları bu halleriyle “İslam düşüncesinin ve ahlakının temsilcisi saymak İslam’a haksızlıktır” diyor Por. Dr. Ali Bardakoğlu ve şöyle devam ediyor. “Tarikat örgütlenmeleri; İslâm’ın ana ilkeleriyle ve akidevî esaslarıyla uyuştuğunu söylemenin kolay, hatta bazen mümkün olmadığı bir anlayış, bağlılık ve inanışlar üreterek yoluna devam ediyor, varlığını güçlendiriyor.  Kısa yoldan, zahmetsiz bir şekilde kurtuluş vaad eden diğer dinî gelenekler gibi tasavvuf ta İslâm muhitinde geniş halk kitleleri nezdinde etkili ve kabul görüyor. Tarikat örgütlenmesinin ve dinî cemaatçiliğin hali hazır söylemi dinin akîde esaslarıyla çatışma halindedir; Kur’an’la çatışma halindedir.”

Tasavvufun değişik kültürlerin pagan veya yarı pagan kalıntılarıyla birleşerek Kur’an dışı bir oluşum olma sürecini açması ve şirk üreten Tarikat kurumlarına dönüşmesi hakkında son sözü kendisini Celalettin Rumî’nin müridi olarak tanıtacak kadar tasavvufa saygılı olan şair ve düşünür Muhammed İkbal söylesin: “Tarikatlar “pirizm”/şeyhperestlik merkezli bir şirk ocağına dönüştü, bu ocakların Kur’an denetiminde yeniden yapılanması gerekir. Mevcut halleriyle İslam’a zarardan başka bir şey vermezler”.

Tasavvufun İslam’a verdiği zararları bu çalışmada anlatmak imkansız sayılır. Bu alanda eser vermiş olan İbrahim SARMIŞ, Hamdi KALYONCU, Sadettin MERDİN, Mikail BAYRAM’ın eserlerine müracaat edilirse sözümüze hak vereceğinizi umuyorum.

Sonuç

Yönetimde Kur’an ilkesi olan şura’dan kopuş toplumsal düzen ve adaletin bozulmasına yol açmıştır. İman esaslarına kaderin eklenmesiyle Müslümanların aklı, ahlakı ve şahsiyeti bozulmuştur. Tasavvuf denilen İslam binasına alttan kaçak yollarla girilmesiyle ortaya çıkartılan paralel din ümmetin tevhit ve nübüvvetten uzaklaştıran Kuran’dan kopuşundaki en büyük basamaklardandır. Çözüm elbette ki bellidir: Şura, insanın gayreti ve Hz. Peygamberin örnekliği.

Şura’yı uygulamak bir lütuf değil, Kur’an’ın bir ilkesidir. Kader Emevi ve benzeri yapıların sopası değil, Allah’ın bize ölçüyü ve düzeni öğretmesidir. Hz. Peygamberin bize nasıl örnek olacağını tasavvuftan değil, Kuran’dan öğrenmeliyiz. Şu üç ayet Müslümanları içine düştükleri çıkmazdan kurtarmak için Allah’ın gökten sarkıtılmış bir ipi gibidir.

“Rablerine icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar, işleri kendi aralarında şura ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenler, (Şura 42:38).”

“Gerçekten hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenemez. Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışması da ileride görülecektir.” (Necm 53:38)

“Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır.” (Ahzab 33:21)

[1] İbrahim SARMIŞ, Tasavvuf ve İslam, s.655

[2] İsrafil Balcı: Sünnî gelenekteki ‚İmamlar Kureyş’tendir‛ sözünün Sakîfe’de dillendirildiği iddiası doğru değildir. Dahası böyle bir söz sonradan oluşturulmuş bir iddiadır ve hiçbir inandırıcılığı yoktur. Sakîfe’de ileri sürülen gerekçe, Ensâr’ın başkanlık iddiasına karşı Muhacirlerin ‚emîr/başkan/idareci bizden, vezir/yardımcılar sizden olsun‛ teklifidir. Ancak Kureyş merkezli idarî tekeli elde tutmak için, ‚İmamlar Kureyş’tendir‛ iddiası özellikle ortaya atılmış ve hadîs formuna sokulmuştur. Böyle bir iddianın ortaya atılmasında Şîa’nın benimsediği ‚İmamların Ehl-i Beyt’ten‛ olduğu inancının etkili olduğu anlaşılmaktadır.

[3] Bu mesele ile ilgili geniş okuma için Mehmed Said HATİBOĞLU’nun aynı isimli makalesi; Ahmet AKBULUT’un SAHABE DEVRİ İKTİDAR KAVGASI (Eski Baskının Adı: Sahebe Devri Siyasi Hadiselerinin Kelami Problemler Etkileri) okunabilir.

[4] “BEN (Akıl ve Kur’an Işığında 1400 yıllık Süreçte İslamın Evreni)”

 

[5] Genel Olarak Raşid Halifeler Dönemi Olayları: Sonuçları Ve Etkileri, Prof. Dr. Sabri Hizmetli, Dergipark

[6] Ebru Zehra, İslâm’da Siyâsî ve İtikadi Mezhepler, s. 140-143.

[7] Ahmet Zeki Safvet, Cemherat Resâili’l-Arab, c. II, s. 272.

[8] Watt, İslâm Düşüncesi, s. 101.

[9] Aycan, İrfan, Saltanata Giden Yolda Muaviye b. Ebi Süfyân, s. 48-62, Ankara, 1990.

[10] “BEN (Akıl ve Kur’an Işığında 1400 yıllık Süreçte İslam’ın Evreni)” s.132

[11] Bu maddelerin izahında Ahmet KALKAN’dan istifade edilmiştir.

[12] Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Marifet Y. 3. Baskı, s. 247

[13]  Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Marifet Y. 3. Baskı, s. 415

[14] Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Marifet Y. 3. Baskı, s. 102-103